Peruk Omza!

31 Ocak 2008, 00:26

peruk omzaPeruk omza!

Merakla bekliyorum gelecek günlerin ne getireceğini. Komik olan ise; ilkokul, lise, ortaokulda türban takmadan okuyan kızlarımızın, neden üniversitede bir anda türbandan vazgeçemeyecek hale gelmeleri..

O zaman peruk omza…

Saç değil mi sorun? Saç gözükmeyecek, çünkü kadına güzellik verir. Peki örtünüp boyanınca çirkin mi oluyorum? Kafalarına taktıkları simitlerle yüzlerini inceltip uzattıklarında, sahi çirkin mi oluyorlar? O zaman neden hepsi peri kızı gibi?

4 sene kapan sonra açıl. Kabak çiçeği mi bu?

- Maşallah içinin inancı yüzüne nur gibi yağmış – da ondan. Pardon bilemedim ben o kadar… Daha fazla…

Komik olan da şu; bir kapalı arkadaşımla aramızda geçmişti. Bir türban tartışmasıdır gidiyor mangal masasında. Kendisi kapalı, ben açık. “Ben” diyor, “okuyamadım çünkü türbanıma laf ettiler.”

- Sahi kuzum lisede de türbanlı mıydın?
- “Hayır” diyor “ama okuma hakkımı elimden aldılar üniversitede.”
- Sahi kuzum sen 18′inde mi adet oldun?
- “Hayır” diyor “ne alakası var 13 yaşımda.”
- Gülüyorum.
- Ahh bee kuzum sen okumak istememişin, de yerim dar diyorsun…

ÖZGÜRLÜK güzel söz. Nereye kadar, nerde, ne koşullarda bu bilinmeli. Ama hayır aklım almıyor. Kız açık geliyor üniversiteye, ama diyor ki “illa kapalı okicam o 4 sene…”

Şey.. Bir şey merak ediyorum… Tıp fakültesi öğrencileri de kapalı okuyabilecek mi? Bir arkadaşım sordu benim de aklıma takıldı. Hani hastaneler kamusal alan değil mi? Yanlış biliyor da olmam mümkündür belki, değil mi?

Ama kamusal alanda yasak..

- Kafam karışıyor…
- Okudun ama 4 sene sonra kamuya gireceksen açılıcaksın imzası attırıyorlarmış kayıtlarda…

Yeni moda.
Kapı görevlisi arkadaşına sorar.

- Lan şimdi türban nasıl bağlanacaktı ben anlamadım? Nasıl aç başını yok öyle bağla falan mı diyeceğiz biz girenlere?
- “Sallaaaa” der diğeri “Yasa mı yasa ha alttan ha üstten… Sen bikiniliyle, baksırlıyı, bir de çarşaflıyı alma yeter…”
- Pişt! ferace mi o ?
- Yok efendim kıyafet balosundan geliyorum.
- Peki.

Anlamadığım şu ki; bir arkadaşım erkek arkadaşı ile el ele yürüyüp, öpüşen başı örtülü kızı yolda görüp umarsızca yanlarından geçebiliyor. “Nasıl?” diyorum.

- “Hakları canım” diyor.
- Ben de “Ulan dinen haram değil mi bu?” diyorum.
- “Karışmican orasına” diyor.
- Eee o zaman bu kadar feragat ettiyse dininden, açıverse başını okurken de karışmasa ülke bir de bu yüzden?
“Olmazzz…”
“Bu hayat memat meselesi.”
-“Sana ne onun ne kadar inanacağından? Sen de inanıyorsun, içmiyor musun rakını? Sana ne(!)?”
- “Tamam da, ben “başımı bağlayıp gireceğim” diye basbas bağırmıyorum ki, olay yapmıyorum ki bunu Türkiye’de”.
Anlamıyor. Anlatamıyorum ya da ben anlayamıyorum.

Gel gelelim bir arkadaşın değişiyle; Emine(evlere) Şenlikoğlu diye bir kadın var, herkese islâmı anlatıyormuş. Şahsen “Laiklik fahişeliği getirmiştir” diye ortalıkta basbas bağıran, fahişeliğin dünyanın en eski mesleği olduğunu bilmeyecek kadar cahil bir kadın bana İslamı anlatsa, dinden soğur muyum ki? Özellikle benim değerlerimi fahişelikle, dolaylı olarak beni fahişelikle suçlarken…

- “Neden olmasın…”

Hele hele “türban bizim için laikliğe karşı bir kozdu. çıkmamalıydı bu yasa” diyorsa bu insan

- “Neden olmasın…”

Sahi herkes isteyerek mi fahişe oluyor ki aşağılamaya kalkışmış bir de kendince?

Laik devlet ne demekmiş ki? Anlayamadım artık ben. İnsanların dinini bangır bangır yaşaması mı; yoksa insanların dinlerini özgürce; ama diğerlerini rahatsız etmeden baskı yapmadan yaşayabilmesi midir?

Tamam. Sonuç?

Kamusal alanda din simgelerinin taraftarı değilim. “Laiklik kamusalda dini paranteze almaktır.” demiş ünlü biri, ismini hatırlayamıyorum. Nasıl cinsel duygularını kamusalda açık açık yaşamazsan, bu da özelindir, bunu da açık açık yaşamamalısın. Neden sınıflandırmaya gidelim ki türbanlı türbansız diye?

Yok anlatamıyorum.


Zeynep Bal
zebnep[at]gmail.com

Türkiye’de Türban, Amerika’da Ufo

24 Ocak 2008, 17:38

Türkiyede türban amerikada ufoKüre ısınır, ısınırken kuraklık bekler alemi cihan, yağmurlar fırtınalar baş gösterir, büyük feleketlerin habercisidir. Sorumlusu kesinlikle küredir. Küreselleşmenin faydaları ya da zararları hakkında onlarca yazı okumuşuzdur, tekrarlayıp canızı sıkmanın gereği yok.

Türkiye’de büyük bir sivil anayasa girişimi var malumunuz. Küseresel ısınma gibi herkesin farklı beklentileri olmakla beraber kuvvetle muhtemel yan etkilerini yakında görmeye başlarız. Tüm cemaat Tayyip Bey’in peşine takıldık gidiyoruz. Ak bir ışık görüyoruz tünelin diğer ucundan… Umarım daha fazla gördüğümüz ışık trenin farları değildir.

Küseresel ısınma gibi herkesin farklı beklentileri olmakla beraber kuvvetle muhtemel yan etkilerini yakında görmeye başlarız.

Anayasa değişikliği değil de, bu ara nedense birden bire Türbana takıldık?

Gelin önce türban sorunu nasıl başladı bir hafıza tazeleyelim! 1969 Kasım’ına Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne gidelim ve “Cumhuriyetin ilk türban eyleminin” kahramanlarını yakından tanıyalım…

Kasım 1967, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi…
Öğrenciler İslam Tarihi dersine giriyor…
Profesör Neşet Çağatay kürsüde…
Prof. Çağatay ders başlamadan öğrenciler arasındaki bir genç kızı işaret ederek “Sen… Başörtülü kız…” diye sesleniyor…
Başörtülü kız “Ben mi efendim?” diye sorar;
Çağatay, “Evet sen” diyor,
“Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun… Ya başındakini çıkar, ya da çık dışarı…”
Olaylar Neşet Hoca’nın bu tavrıyla durulmadı, Hatice Babacan kısa sürede basının bir bölümü tarafından açılan bir kampanyanın başrol oyuncusu oldu…
Fakültede boykot yapıldı…
Başka kız öğrenciler türban taktılar…
Dışarı çıkan bu kızın adı Hatice Babacan.
Oysa bugün türban sorunu maalesef çok başka yerlerde…
40 yıllık mücadelenin sonuda, “Türban kıyafet özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilecek farklı bir kıyafet olmanın çok ötesinde bir siyasi mücadelenin sembolü olarak Anayasa’ya fiilli olarak girmekte…”
İnancın üniversiteye kılık kıyafetiyle girmesine karşı çıkmıyorum…
Bu iktidar kadrolarının şimdi bir örneğini verdiğim geçmişlerinden ve genlerinden, türbanı Anayasa’ya taşıyacaklarına adım gibi eminim…
40 yıl önce 1967 Kasım’ında Hatice Babacan’la başlayan “üniversitedeki türban savaşı” bugün 2007 yılının yine Kasım ve Aralık aylarında “Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık kıyafet serbesttir” maddesiyle Anayasa’ya girecek ve türban yasallaşacak…

O ilk türbanlı kız öğrencinin bugünkü hükümetin en etkili isimlerinden, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın öz be öz halası olduğu artık bir sır değil…

Türban kıyafet özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilecek farklı bir kıyafet olmanın çok ötesinde bir siyasi mücadelenin sembolü olarak Anayasa’ya fiilli olarak girmekte…

Asıl gündem sivil anayasa değil miydi? Neden yine takıldık sanal gündeme. Neden asıl mesele yılbaşı ertesinde elektriğe yapılan %15 zam olamıyor? Gündem dünyada Irak’ın işgali oluyor da bizim neden ana haber bültenlerimiz kömür dağıtan valileri ilk haber yapıyorlar. Yolcu sayısı düştüğü halde dünyada kâr yapan tek demir yolları neden bizim? Nedeni basit aslında, yolcu yerine kömür taşırsın. O taşıdığın kömürleri valilere dağıtırsın, sosyal devlet olursun. Kömüre muhtaç olacağın yerde, onları kendine muhtaç yaparsın, bağımlıdır artık koca bir millet.

Tekrar türban meselesine dönersek, kablo tv’nin nimetlerinden yararlanarak, dünyanın büyük haber kanallarından takip ettiğim haberlerde bir kaç haftadır tüm borsaların düşeceği belirtiliyordu. Uyarılar yapılıyordu. Halk tam panik olacak haldeyken San Francisco civarında UFO, Mars’ta oturan adam, memleketimde Türban gündeme oturur.

Ali KILIÇ
The President of SworBros
Rusya, Moskova
www.thevipmoscow.com
swordali[at]hotmail.com

Bu kadeh senin için Üstadım

24 Ocak 2008, 16:45

“Giyaseddin Eb’ul Feth Ömer İbni İbrahim’el Hayyam” ya da bilinen ismiyle Ömer Hayyam, şarapçı, eğlence düşkünü, sapkın diyerek onu sefil gören bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş, aklı sefalet içinde olan zihniyet, üstte ismi verilen zat-ı muhterem, evreni anlamak ve varoluş sebebini araştırmak için içinde yetiştiği islam kültürü hakimiyetindeki anlayıştan ayrılarak kendi içinde yaptığı akıl yürütmelerini, düşüncelerini yegane bir edebi uslupla anlatabilmiştir. Ki bu düşüncelerini dışa vurumuyla dünyaya nam salması sonucu günümüzde ve öncesinde bazı çevrelerce Devamı »

İyi Kötü, Kraliçe İşte

21 Ocak 2008, 16:40

İyi Kötü Kraliçe İşteYeni bir albüm kattığım zaman arşivime hep bir endişe alır beni. Ya bu sefer ısınamazsam şarkılara? Ya bir türlü kulağım alışmazsa? Her seferinde alışırım (Sigur Ros da dahil!), her seferinde de şaşırırım alıştığıma. Alışmasına alışırım ama yine de ilk dinleyişte nerdeyse hiçbir albüme “İşte bu!” diyemem.

Uzun zamandır ortalıkta görünmeyen mucizelerden biri gerçekleşti ve “o” albümlerden birini buldum! İsimsiz bir “übergrup” kendileri aslında, ama “etiket”siz kaldı mı nefesi daralan medya onlara albümlerinin adıyla hitap etmeye başlamış bile: The Good, the Bad and the Queen! Grubun zamk adamı ise İngiltere’nin dahi müzisyenlerinden Damon Albarn. Blur ve Gorillaz’dan deneyimlediğimiz gibi kendisi bulaştığı her şeye sihir bulaştıran bir Midas. Farklı arabalardan parçaları toplamış bu kez Damon ve ortaya tuhaf güzellikte Devamı »

Isın ısın Küre de, kimler ısıtıyor bu Küreyi?

21 Ocak 2008, 15:17

Son 2 yıldır küresel ısınma dedik dedik durduk tüm dünya çalkalanıyor. En son Çin’de binlerce kişinin su ihtiyacını karşılayan bir nehrin kuruması nedeni ile birkaç hafta içinde ciddi bir felaket bekleniyor. Türkiye’de çiftçi ne ekeceğini, ektiğini nasıl alacağını bilemez halde. Bizler Ocak ayında neredeyse baharlık giysilerimiz ile dolaşıp iyi bir şey mi kötü bir şey mi şu kürenin ısınması diye düşünüp duruyoruz.

Bunlar hep iyi ya da kötü de bu küreyi kim ısıtıyor? Acaba gerçekten biz mi ısıtıyoruz? Bana hiç inandırıcı ve mantıklı gelmiyor. Tamam tabii ki artan insan sayısının da bunda bir etkisi var da ne yapacağız. Ölelim yada öldürelim mi? (Ki küreyi ısıtanlar bunu da yapıyor zaten.)

Biz tasarruf edelim tabii de bu arada koca koca fabrikaların filtresiz bacaları tütmeye, yeni yeni nükleer santraller, termik santraller kurulmaya devam etsin ama ben suyu az kullanayım. Pek adil değil gibi. Bana hem su vermeyip hem verildiği kadarının da daha az kullanılmasının söylenmesi yerine, önce sanki benden çok daha fazlasını harcayacak olan, kendi başına bir felaket olan, yeni yeni santrallerden vazgeçilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Nükleer santral istemiyorum. Şimdi yürümeye başlayan bir Nükleer karşıtı kampanya var. Küresel Eylem Grubunun başlattığı ve nükleer santrallerin ve diğer fosil yakıt kullanılarak çalışan santrallere karşı. Kampanya eğitim çalışmaları ile başladı. Santrallerin tüm çeşitlerinin, çalışma biçimlerinin, çevreye ve insana etkileri anlatılıyor. Bu eğitim çalışmalarını olabilecek her yerde yapmak muhtemelen yaza doğru kurulmaya başlanacak santrallere karşı çıkabilmek adına çok faydalı.
Bu yıl epeyce yerde ‘’Nükleer Santrallere Hayır, Başka Bir Enerji Mümkün’’ diye sokaklarda olmak mümkün. Hepimizin yaşayacağı bir hayat var ve bunun için bize yaşanacak bir dünya gerek.

Daha ayrıntılı bilgi için, lütfen ziyaret ediniz: www.kureseleylem.org.

Dananın Kuyruğunu Bile Koparan İlah: Tiesto

21 Ocak 2008, 14:31

Elektronik müzik, yüzyılın başından beri bütün Avrupa’yı ve pek tabii ki ülkemizi de sallayan bir janr haline gelerek tek tek yan dallarını da biçimlendirdi ve “trance” isimli pek mühim dalını ön plana çıkararak dansı, delikanlılığı bozan bir şeyden çıkardı ve Türk erkeğini bile dans ettirmeyi başardı. Bu akım Türkiye’de bir “dıbtıs kültürü”nün (votka-Redbull, extasy, pırıltılı, pembe Dolce-Gabbana tişörtü, Calvin Klein boxer, onu teşhir eden düşük bel kot, beyaz ceket, Ray Ban gözlük) oluşmasına yol açtı. Bunun en büyük sorumlusu olan trance müziğin “prensi” Tiesto ise 16 Kasım’da, “Elements of Life” turnesinin İstanbul ayağında, CNR Expo Center’da tekrar Devamı »

65. Altın Küre Ödülleri Sahipleri

16 Ocak 2008, 13:07

Altmışbeşincisi dağıtılan Altın Küre Ödülleri sahiplerine kavuştu. Her senenin aksine bu sene tören yapılmadı, bunun sebebi de Hollywood Aktörler Birliği’nin Senaristlerin sürdürdüğü greve destek vermesi, bu arada grev hala devam ediyor. Ödülleri kazananlar şu ise şekilde açıklandı;

Sinema – Drama:
En iyi film: Atonement
En iyi yönetmen: Julian Schnabel, (The Diving Bell and the Butterfly)
En iyi kadın oyuncu: Julie Christie, (Away From Her)
En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis, (There Will Be Blood)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Cate Blanchett, (I’m Not There)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Javier Bardem, (No Country for Old Men)
En iyi animasyon: Ratatouille
En iyi senaryo: Ethan Coen ve Joel Coen, (No Country for Old Men)
En iyi müzik: Dario Marianelli (Atonement)
En iyi şarkı: Guaranteed (Into the Wild)
Yabancı dilde en iyi film: The Diving Bell and the Butterfly (Fransa-ABD ortak yapımı)

Sinema – Müzikal veya Komedi:
En iyi film: Sweeney Todd
En iyi kadın oyuncu: Marion Cotillard, (La Vie En Rose)
En iyi erkek oyuncu: Johnny Depp, (Sweeney Todd)

Televizyon:
En iyi drama dizisi: Mad Men
En iyi kadın oyuncu: Glenn Close, (Damages)
En iyi erkek oyuncu: Jon Hamm, (Mad Men)
En iyi komedi veya müzikal dizisi: (Extras)
Komedi veya müzikal dizisi, en iyi kadın oyuncu: Tina Fey, (30 Rock)
Komedi veya müzikal dizisi, en iyi aktör: David Duchovny, (Californication)
En iyi mini dizi veya film: (Longford)
Minidizi veya film en iyi kadın oyuncu: Queen Latifah, (Life Support)
Minidizi veya film en iyi erkek oyuncu: Jim Broadbent, (Longford)
Minidizi veya film en iyi yardımcı kadın oyuncu: Samantha Morton, (Longford)
Minidizi veya film en iyi yardımcı erkek oyuncu: Jeremy Piven, (Entourage)

65. Altın Küre ödüllerinin detaylarını goldenglobes.org ‘dan öğrenebilirsiniz.

Sonra

14 Ocak 2008, 00:10

gitme.
gidersen, bakakalırım gidişine ardından
dur bile diyemem korkumdan
sesimden korkarım.
sesimin yankısının hiç bitmeyeceğinden korkarım.
uyanmak isterim,
uyanamam.
gitme.
gidersen, bakakalırım gidişine ardından
ağlayamam.
ağlarsam boğulurum sanırım. Devamı »

Neden

14 Ocak 2008, 00:07

uçup geldim yanına.
uzun, karanlık ve turuncu bir sonbahar günüydü…

uçup geldin yanıma.
uzundu, karanlıktı,
turuncuydu.
sessiz bir son bahardı

ince esiyordu rüzgar
hafif yağıyordu yağmur.
yol kenarında sular vardı
gözlerimde anlamsız bakışlar
bir taşa oturmuştum.
karşıma da yokluğunu koymuştum. Devamı »

Ahmet Taner Kışlalı’yı unuttunuz bile değil mi?

13 Ocak 2008, 15:10

Ahmet Taner Kışlalı’yı unuttunuz bile değil mi?
sonra nedenlerini ararsınız terör olaylarının artan irticacı hareketlerin…
Uğur Mumcu’yu hatırlayanınız bile yok değil mi?
Sonra nedeni ararsınız bozulan ekonominin ve ABDleşen türkiyenin…

Mustafa Kemal’i ismen bilirsiniz değil mi?
Mustafa Kemal’i seversiniz de sizler değil mi?
Ondan ilkelerini benimsemez inkılaplarını inkilap yerine koyar dalga geçersiniz..
Ondandır kapanmasını istediği tekke ve zaviyeleri inatla açışınız.
Ondandır Cumhuriyete inat mandacılığa olan sempatizanlığınız.

Siz Ahmet Taner Kışlalı’yı bilmez, Uğur Mumcu’yu hatırlamaz, Mustafa Kemal ismini az anarsınız…
Ama Recep Tayyip’i, Necip Fazıl’ı, Menderesi yüceltir, bi onları bilir, geleneksel siyasi inançlarınıza devam edersiniz.
Pay-i tahtlardan kurulu küçük türkiyeniz hayırlı olsun
Bizlere de bu yakışır fazlası değil.

Ahmet Taner Kışlalı’yı unutmayacağız.

Okuyunuz. Taner Kışlalı bir kitabında o herkese sakız olmuş demokrasiden için demiştir ki;

‘Atatürk için,Kemalizmin cumhuriyetçilik ilkesi ile demokrasi es anlamlı idi. Cumhuriyet rejimi demek ,demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.’

Şimdilerde ise bir çok insan demokrasi uğruna rejimi tehlikeye atabilmekten bahsediyor. anlamalısınız ki demokrasi ile atatürk cumhuriyeti ayrılmaz bir bütündür. cumhuriyet yolunda demokrasi ana araç değil ana amaçtır. velakin eğer demokratik payeler gün gelir de rejimi tehdit edecek seviyeye gelirse , sınırlandırılmalılardır. Demokrası bir çok Türkiyelinin de anladığı gibi, sonsuz özgürlükler silsilesi demek değildir. böyle bir özgürlük silsilesi Türkiye’yi geliştirmez ancak ve fakat pek ileride dibine dinamit koyup Türkiye’de zelzeleler silsilesi oluşturabilir.
Zeynep Bal
zebnep[at]gmail.com