Söz Kendini Anlatır ve Zulüm, Ucuza Satar Ruhunu
24 Şubat 2008, 13:28
Sözün de artık kendini anlatma yolundan sapıp ruhunu ucuza satmaya yani zulümün manevi evladı olmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Söz ne zaman biter? Zulümün acımasız gücünü fark ettiğinde mi ya da egemenin boyunduruğundan çıkamayacağını anladığında mı? Belki de. Ancak onlar, söz olmaktan vazgeçip bir buyruğun yansımaları haline dönüşmemişler midir zaten? Oysa, “karşı söz” hiçbir zaman bitmeyecek, bitmez de. Egemen zulmü var oldukça öteki’nin sözünün bitmeyeceği, erkeğin zulümle yaptığı işbirliği sürdükçe kadın sözünün son bulmayacağı gibi…
Söz ne zaman biter? Zulümün acımasız gücünü fark ettiğinde mi ya da egemenin boyunduruğundan çıkamayacağını anladığında mı?
Şu anda içinde bulunduğumuz süreç, sürpriz olmasa da yeterince can yakıcı. Kadınlar ikiye ayrılmış durumdalar. Türban yasağını onaylayanlar ya da onaylamayanlar. Üniversitelerde yakın dönemde cepheleşme ve çatışma ortamı bekleniyor. Oysa bu beklentiler her iki tarafa da bir kazanım sağlamayacaktır. Çünkü söz’ün hedefi şaşmış ve ruhunu ya resmi ideolojiye ya da iktidara satmış durumdadır. Artık söz yine yalnızca kendini anlatmalı, artık kadın kendi sözünü söylemelidir. Yani hedef olarak erkek egemen sistemi görmeli, sözümüz yönünü şaşırmamalıdır. Bu noktada üniversitelerdeki kadın topluluklarına çok iş düşüyor; kadın bilincini hatırlatmak, kadın dayanışmasının ağlarını örmek adına. Bizim üzerimizden yapılan politikalara ve geleneksel’e, örf’e adet’e atfedilip iyimserleştirilen ve bu sayede hayatın her alanına sızmış kadına yönelik şiddete ve yalnızlaştırma tehdidiyle bize benimsetilen toplumsal cinsiyet rollerine karşı koyabilmenin tek yolunun örgütlülüğümüz olduğunu görmenin zamanı geldi bile. İşte bu anda, “artık bir şeyler yapmak lazım”ın kafamızı kurcalamaya başladığı bu anda birlikte yola çıkmanın meyvelerini toplayacağımıza inanıyorum.
Kadınlar ikiye ayrılmış durumdalar. Türban yasağını onaylayanlar ya da onaylamayanlar. Bu noktada üniversitelerdeki kadın topluluklarına çok iş düşüyor; kadın bilincini hatırlatmak, kadın dayanışmasının ağlarını örmek adına.
Yaklaşmakta olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bağlamında, kampüs içinde kendi sözünü söylemek isteyen tüm kadınların katılabileceği yoğun bir kadın çalışması niçin gerçekleşmesin? Niçin kendi toplumsal konumunu çözmeyi ve bununla mücadele etmeyi amaçlayan kadın perspektifini kampüsümüze taşımayalım? Ege üniversitesi kadın araştırmaları topluluğu olarak 3-7 mart arasında “Barış” ana temasıyla düzenleyeceğimiz kadın haftasında yer alacak paneller ve sohbetlerde niçin “Söz”, artık yalnız ve yalnızca kendini anlatan karakterine yeniden kavuşmasın? İktidarın ve resmi ideolojinin söylemlerine rağmen özgürleşme adına kadın kimliğinde ortaklaşmaya bekliyoruz…
Sözümüz erkek egemen sisteme ve onun ürettiği politikalara…
Sözümüzün ruhu inatla hala kadın kalacak.
Önemli Not: Başlık Feyza Hepçilingirler’in ‘’Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar’’ romanından alınmıştır.
İlkay Tanyer
Kadın Araştırmaları Topluluğu
Ege Üniversitesi
Ayakların yere bassın
23 Şubat 2008, 19:11
Ayakların şimdi hep yere bassın;
çünkü sen hep takılıp düşmekten korkarsın, yaşamazsın, ağladıkça kaçarsın…
güze büründüğün renklerinden kalansın.
Ayrılıklara tutunansın,
Ayakların yere basmadığında, arta kalırsın
Ayakların yere bassın, öyle güzel anlarda saklı yaşanmışlıklarla kalamazsın
Öyle bir kalbin var ki
senin tutkuların, senin acıların…
Ağlamamaksa bütün hayatın
Ayakların yere bassın
Bir telefon sesiyle bin yıldızın sağanağındasın
Ayakların yere bassın
Sen sonbaharın ilk zamanlarında doğarsın,
Sen günahlarınla suçlanırken
Bütün yağmurların suskunluğundasın,
Yitik bir şehir gibi bütün korkularını emzirirken,
geceleri buğulu camlarda iz bırakmaktasın.
Cümlelerindeki saklı feryatlarını yağmurlarına salmaktasın.
Ayakların yere bassın,
Ardında söylenmemiş cümlelerin varsa,
hüzünlerinde boğulmaktasın.
Bir dayanabildiğin o hiç dokunamadığın, kalbini yakan yürekse,
olmadık tasvirlerde,
bilmediğin nefeslerde,
atamadığın adımların,
çığlıkların,
kuşatılmış intaharların
ve kanlı gözlerinde
mor mürekkeplerin varsa
sakın hiç birini haykırmayasın
dar vakitlerin, geniş zaman umarsızlıkların
bir çift göz uğruna
göze aldıkların
bir uçurum gibi avuçlarından aksın,
ayakların yere bassın
ebediyyen saklı kalacak bir sessizlikle
bütün günahlarınla,
ne kadar uzakta olsan da
benim yanımda yalnızlıklardasın.
Ayakların yere bassın
bütün siyah perdeler şimdi kapansın,
göz yaşların kapalı kapıların ardında kalbinin içinde kanasın.
Aklında kalan ırmaklarınsa akamadığın,
geri dönememekse adın,
Ayakların yere bassın,
çünkü sen hep takılıp düşmekten korkarsın
____________________________
(Günlüğümden alıntıdır)
22.07.99
Duvarlar hakkında
1 Şubat 2008, 14:16
Taşlar üst üste kondukça yükselir, güçlenir ve sınırı belli edebilecek nitelikte olan bir yapıyı oluşturur. Duvarı yani. Kimi zaman savunmanın başat unsuru iken kimi zaman sadece iki hat arası ayraçtır duvar.
Duvarı ilk kim dikmiştir karşımıza ya da ilk kim duvarın maksadını farklılaştırarak kullanmıştır, bilinmez. Ele alış biçiminde bakacak olursak barınma ve saklama ihtiyacını gidermekte kullanılmıştır öncelinde. Lakin sonrasında SAVUNMA ihtiyacı ortaya çıktığında, savunma aracına dönüşmüştür duvarlar. Bakınız uzaydan çıplak gözle görünebilen tek insan yapısı olan Çin Seddi. Ülke topraklarını Türk boylarının akınlarından korumak amacı ile yapılandırılmış olan kilometrelerce uzunluğundaki bir duvar. Duvarın içerisi – dışarısı ayrımının başladığı nokta kabul edilebilir bu kısım tarih açısından.
Belki de bir sonraki adımda şehirlerin surlarla çevrilmesi yer almalıdır süreç açısından. Ama bu durumun öncelinde Eski Yunan Dünyasının düşünürleri yer almaktadır. İdeal devlet tiplerinde betimlenen şehir devletleri hep surlarla çevrilidir ya da evler dış sınıra duvar meydana getirebilecek biçimde yerleştirilmiştir. Duvarın yeni görevi içeride ve dışarıda geleneksel olarak ayrı kutupları oluşturması gereken-beklenen- grupları birbirinden uzakta tutmak oldu. Duvar artık yalnızca dışarıya karşı bir savunma değil içeride de bir ayraç görevi üstlenerek elit kesim ile halk tabakasını birinden soyutlamakta idi.
Zaman içerisinde bu görevi en az savunma ihtiyacı kadar önde tutulmuştur. Dünde ve bugünde durum değişmemiştir. Özelikle ortaçağ feodal yapılanmasındaki şehirlerin etrafı hep yüksek duvarlar ile çevrile gelmektedir. Ütopik devlet çalışmalarında ve sonrasındaki distopik devlet çalışmalarında hep aynı soyutlanmış, dondurulmuş yapılanmalara varabilmek için en önemli aşamalardan birini temsil etmektedir Duvar.
Tarihteki tortulardan yakın döneme geldiğimizde görünen en önemli olgu, simge Berlin Duvarı adı altında karşımıza çıkmakta. Batı Berlin ile Doğu Berlin’in bir duvarın gölgesi altında ayrılması, kutuplaşması ve halkının onlara biçilen roller ve ideolojik kalıplar ile safını tutma eğilimi içerisine girmesinin en büyük sembolünü oluşturmakta idi aradaki Duvar. Bu noktada Demir Perde’den de bahsetmek gerekmekte. Demir Perde var olmayan kalıplaşmış bir duvarı temsil etmekte idi. Doğu bloğu ülkeleri ile batıyı ayıran duvarın temsili. Zamanın sarkaçları ilerledi; önce Demir Perde’ nin temelleri zedelendi, sonra Berlin Duvarının. Berlin Duvarının yıkılışı ile birlikte enkazın altından –neo- gruplar türerken, insanlık birleşme kavramını yeniden tanımlama uğraşısı içerisine girdi.
Bir sonraki adımda duvar Kentlerde ortaya çıktı. Karşı ideolojiyi duvarın ardında bırakma değilde, eski düşünürlerin tasvir etiği gibi toplum içerisindeki –sınıf olamamış sınıfların- ayrımında kullanılır oldu. Lüks siteler ile gecekondu mahalleleri arasındaki hattın belirleyicisi rolü ile yine duvar sahnededir.
Yalnız Duvarın bu iki görevini halen birlikte sürdürmekte olduğunun en belirgin kanıtını İsrail-Filistin Savunma Hattını oluşturan taş, beton yapı gözler önüne sermekte. Hem Filistinli direnişçilere karşı bir savunma hattı, hem de duvarın iki yakasını birbirinden soyutlayacak bir ayraç görevi ile karşımıza çıkmakta hat. Tam olarak yapım bittiğinde ne görüntüde nede etkileşimde duvarın gölgesinin değmeyeceği bir nokta kalmayacak o coğrafyada. İnsanlık ayıbımı yapılan? Evet, öyle ama süregelen sistem içerisinde yer edinebilecek, edinmiş bir hatta. Daha önce yapılmış, işlevselliğinin zamanı geçtiğinde kötülenerek yıkılan ve sistemi yıkıntıları ile dahi besleyebilecek olan bir olguyu temsil edecek bu duvar.
Berlin Duvarına dönecek olursak eğer; duvarı yapan fikirlerde, yıkan fikirlerde faydalanmıştır duvarın yapımıdan, yaşanan dönemden ve yıkımdan. İşte İsrail-Filistin arasındaki Duvar hem İsrail’in kendi içerisindeki düşünsel yapılanmaya, hem ona taraf olanlara; hem de Filistin içerisindeki akımlar ile ona taraf olanlara aynı ölçüde kaynaklık edecektir. Pek tabi durumun pratiği ile ilgisi olmayan teorik kalıntılar ile ilgilenenler içinde olmazsa olmaz olacaktır Duvar. Savaş yanlıları ya da Barış yanlıları kuracakları tümcelerin içerisinde mutlaka yer bulacaktır ona. Ve en sonunda bugün dün olduğunda taraflar belki-o günün şartlarında gerekli idi- diyecekler, beklide –büyük hatta- olarak nitelendirmekte karara varıp yeniden o güne uygun olarak değerlendirip bir sonraki Duvar olgusu sahneye çıkana kadar görüşlerini temellendirecek ve zamanı gelince gün ışığına çıkması için çekmecelerden birine yerleştireceklerdir. Ama eninde sonunda olacak olan siz- biz ayrımının güçlenmesi. Ve döngünün tamamlanması. Duvarın kuruluş aşamasında ya tüm sorunların çözüleceğine ya da hiçbir şeyin çözülmeyeceğine olan inanç, duvar yükseldikçe belirginleşen, beslenen ayrımlar ve duvarın yıkılması ile bir dönemin ayrılık sembolünün birleşmenin sembolü oluşu. Bu döngü tamamlandıkça kendini yenilemekte olası coğrafyalarda tarih sahnesine tekrar tekrar çıkmakta. Doğu Asya’da, Eski Yunan’da, Batı Avrupa’da, Orta Doğu’da bir biçimde yinelenmekte. Bir sonraki kuranın kime çıkacağı ise her daim belirsizlik arz etmekte.

