İadei itibar

30 Mart 2008, 22:12

Adnan Menderes ve havarilerinin kanı yerde kalmamalıydı. Siyasilerin kan davası mantığı ile güdümlenmiş 3 hücreli beyinleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kanını aldı.Kana kan dişe diş
(afferim bizim ibiş)

Kan demek iadei itibardı. deniz gezmiş ve arkadaşlarının asılması demek kısasa kısastı.
bakın yaparız. siz düşünmeyin konuşmayın siyaseti ve doğruları bize bırakın demekti..

Adnancılar ölmedi içimizde yaşıyoruz demekti ve herkes Adnan Menderesti…

Amaç; demokrat partinin baskıcı parayla düşünceleri satın alıcı tavrı karşısında yükselme eğiliminde olan thko yu ezip yok edip, halka susmasını yeniden hatırlatmaktı…

keza atasözleri belli bir kültür birikimi ile oluşurlar ya;

Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar da güzel olmuş bizim kültürümüze… cuk!

Siyasilerin askerlerin o dönemlerde ne kadar ilkel düşünebildiklerini ben göstermiyorum yalnızca tarih gösteriyor…

Ressam olmak vicdan rahatlatır mı?
Şapka takmak içteki hainliği saklar mı?

ilhan selçuk’u pek sevmem. yani yahu severim de, ben zamanın gelişimine ayak uydurabilen düşünürlere aydın derim… doğruları doğru olduğu için tarihsel sosyo kültürel değişimleri göz ardı ederek 30 sene öncesinin söylemleriyle tekrarlayanlar benim için anti empatik pek parasempatiktirler.
omur ilikten geliyor gibi gelir sesleri…
Bu nedenle sevmem.. yoksa ilhan selçuk kült bi isim.. onunla büyüdüm. söylemleri haklı doğru, bu yüzden severim.

Şimdiki ergenekon hetesindeki mevzuatı bilemicem ancak olaylar bana,

Adnan Menderesler yaşıyor!

Mesajı vermekten daha öteye gidemiyor. Türbanın ve akp nin iadei itibarına bu ülkedeki kemalist (gibi gözüken) çetecilerin yok edilmesi…

Alırlar alırlar
Yarın seni bir gün beni alırlar
3 sene sonrada tayyibe cumhuriyeti kurtarma onur ödülü verir iki de özür çakarlar..

:)

Anlayamadığım askerin buna -yine- neden ve nasıl alet olduğu…

Ah. yine bir atasözü bu topraklardan gelme
‘doğruyu bilmek güzeldir ama her doğru her yerde söylenmez’

Eh be ilhan selçuk..
Sana düşünme diyen mi var.
Düşünce özgürlüğü var ülkede.
isteyen istediğini düşünür.

Kısıtlama konuşmayı deneyenlere…

5 kuruş.
Zeynep Bal
zebnep[at]gmail.com

Yarda

28 Mart 2008, 23:19

gün yok ki gece onu izlemesin
gece yok ki günün hesabı sorulmasın
herkes bir yüzük takmış mecazın peşinde
bir sofra etrafında toplanılmış can derdinde

zulm edince kendine dört kapı olur duvar
kabe’nin içine putlar dolar
gözü görmeyen eğlence fişeği ile silah sesini nasıl ayırsın
gönül kör ise göz ne okusun

yoksa yarınında da geçen günün sen
uyumak zor iş sunulsa gülşen
kesrete küser vahdet yokken sen
halbuki gül dikeninden ayrılır bir gülsen

kaçıramam yolumu bütün gün dolu gözlerin
belki aldırma korkusundandır umutlu geleceği
altın bir kase gibi korunmuş rahminden
alevlenir sevdalı başım boşaldıkça gözlerin

şimdi sır etme vakti dertleri içinde
sır olup geçme vakti perde gerisine
ve kapı kapanır müzik boşalır odanın içine
akıtır efkarı tütün ile dolmuş kamışın içine

Kimler Geldi, Kimler Geçti, Gelen Hep Gideni Arattı

28 Mart 2008, 17:50

Tam birinden kurtulduk derken öbürü zemheri ayı gibi çıkageldi. Biri Kemal Gürüz… Hep gitmesini istediğim eski başkanlardan … Sabrettik, zamanı gelince gitti. Ondan sonraki, bir yığın çileyi beraberinde getirip yığdı önümüze. Yükümüze daha yenilerini ekledi; sınavlarla, katsayılarla epeyce oyalandı. Vazgeçip siyaset ilminden de kana kana içip sarhoş oldu. Nitekim vakti geldiğinde o da gitti. Erdoğan Teziç hocamız, Kemal Gürüz hocamız gibi sessiz sedasız gitmedi. Birçok yerde birçok şey söylemiş olacak ki arada açık kalan cep telefonunun tekine yakalanmış. Bu aralar suskunluğun tadını çıkarıyor. En son iki yüz bin kez izlenmekle rekor ondaydı YouTube.

Hasılı Yusuf Ziya Özcan geldi. Gelir gelmez üniversitelere özgürlük şiarıyla kuruldu baş köşeye. İlk birkaç ay bayağı netameli geçti. Malum “türban”(içinde insan var) gerginliği… bir sabah ayandık ki askerler sınırın dışında, içerde ise yasa geçmiş. CHP (Deniz Baykal )’ninki lafü güzaf. Gariptir ki diğer tarafın faydasına oluyor çoğu zaman. Taraf belirleme hadisesi. Siyaset garip bir ilim…

Kral gibi adamdır YÖK başkanları. Her gelen diğerinin sistemini yıkıp yeni bir sistem oluşturmaya çalışır. Sonrasında da tatmin oluş reddesine gelip tebdili mekan ederler. Muhakkak ki hepsi kendince en iyisini yapmaya çalışıyordur. Ama sadece kendilerince…

Öğrenciler hep güdük kalır…

Çark dönüyor bir şekilde, sistem ağır aksak işliyor. “İdeal Türkiye genci” yetiştiriliyor ta ki üniversite bitirilene kadar. Mantık belli; hep sorular oluyor ve onlarla alabildiğine meşgul ediliyor ideal gençlik, bizler…

Susuyoruz ve mümkün olduğunca fazla soru çözüp, düşünmeye vakit ayırmıyoruz, ayırmamalıyız, sorgulayıp durmamalıyız…

08.03.08 tarihli bir gazetede ön sayfanın en görkemli yerine Yusuf Ziya Özcan’ın fotoğrafı kondurulmuş, aynı kare içerisinde, arka fonda da askerler…

Nazım Hikmet deyimiyle; “Kapkara haykıran puntolarla” manşetten verilmiş: KISA DÖNEM KALKIYOR…

Defalarca okuyorum, acaba yanlış mı okumuşum diye, bütün harfleri inceliyorum, nafile…

Genelkurmay düşünmüş, YÖK başkanı devreye girmiş bile.

Niye? Çünkü… Çünküsünü onlar biliyor, biz değil. Zaten bize sorulmuyor da…

İlkokul, ortaokul (İkisi birden artık ilköğretim.), lise (ortaöğretim) ve üniversite derken on altı-on yedi yıl okul sıralarında geçiyor. Sayın YÖK başkanımız bunun üstüne üniversiteden hemen sonrasına uzunca dönem askerliği katıyor. Zaten okuldan sonra boşta kalmak istemeyen öğrencilerin çilesi katmerleniyor. Yük artık YÖK sayesinde daha da ağır.

Düşünün yıllarca okuyup birikim elde ediyorsunuz ve bunu daha da geliştirip pekiştirmek gayesindesiniz; ancak bunca hengameye “uzun bir dönem” ara vermek zorunda bırakılıyorsunuz. Biliniyor ki pratiğe dökülmeyen bilgi birikimi, düşünceler bir süre sonra bir işe yaramayabilir. Buna rağmen on beş aylık muamma. Askerlik sonrasında silbaştan kısır döngü…

Vatan için askerlik yapılır hatta gerektiğinde yıllarca orada kalınır ama şu durumda üniversite okuyup kendini geliştirenler vatan için iş yapıp üretsinler, vatana hizmet etsinler…

Aslına bakılırsa altı ay dahi fazla üniversite mezunları için. Çünkü hepsi de yeni bir hayat kurma telaşı içerisindeler; yaşayabilmek, tutunabilmek için…

Bu vesileyle hayaller, planlar, projeler erteleniyor, sekteye uğruyor hem de bizatihi sayın Yusuf Ziya Özcan hocamızın sorgulamaksız kabulüyle…

Neyse ki bilgi yanlışmış, yanlış anlaşılma olmuşmuş. Ertesi gün beş yıl tarih öğretmenliği okuyup polis olan idealist memurdan öğrendim. Rahat bir nefes alır gibi oldum.

Şimdilik!

Gelen gideni arattı. Hem de en katmerlisinden. Üniversitede özgürlük düşüncesi, üniversite sonrasında çokça sıkıntı yaratma fiiliyle perçinlemek düşüncesinde olan sayın başkanımız lütfen gitmesin. Kendisi her haliyle kabulümüzdür. Keza “gelen gideni aratır” beylik sözünde kaniyiz.

Gitmeyin Sayın Başkanım.

Dahilden Aşk

23 Mart 2008, 13:37

aşk bir gizli servis ifşa edilmiş amaç için
hücre tipi örgütlenme yalnızlıktan güç alabilmek için
yalnızlık onun neredeyse varlık koşuludur
nihayetinde iki zıtlık arasında çalışır
kadimdir ilişkileri e sonsuz eksi bir yine sonsuz
bölünmüştür mikrolar onunla yönetilir
zamansız kalkınma planının kod adıdır tekamül
ha bir de işkence metodu vardır aynı isimde
ondan öykülenilmiştir başbaşa kalabalıklarda
herkese uygulanır önce soyulur madur
benliğinden eser kalmayana dek sorulur
özgeçmişi geçmiş kovulur ve öz korunur
bu işlemden sonra seviş(e)mese de sevmeye mahkumdur

hiçbir yalnızlıkta onu bozacak kadar yalın olamaz tutsak
mesala yakamoz güneşe ulaşamaz aya tutsak
ve ay yakamoz için güneşe tutsak

faşist tapınmalarda anarşist bir kurgudur
Sevigiliden başka iktidar tanımayan
örneklerine rastlanır yalnızca lise sıralarında
kafiye tutkunu usta aşık çırak şair
bir olmak ister elbette olabilmiş değildir
aşık vuslat ettiğinde ondan iz mi kalır

bitemeyen bir şiirdir biriktirdiği duygular
hep sonunu hazırlar delta bir düz yazı ile
uzun ince bir yoldur hani dikeninden
dolayı güle benzetilen sevgililerin düşüyle yürünen
ki beni bu yola çıkaran yalnızlığım değil midir
yol sonunda yalnızlığım O değil midir
deminde değerince çoktan satıldı bu can
sahaflarda pazar yerinde bit pazarında kiraclardan bunalan

kimse yok mu ya cevap da tam karşılamaz
yitirilmiş ve canlı bir umuttur aşk
kayıp bir coğrafyadır yastık altında
artçılarla öncüler birbirine karışmış

sevgili gibi ayrılıktan sonra tanınan
anadır aşk her ayrılış ondan
hürriyet çığlıklarında gözeten
hatırlanan korku anında çığlıklarla
anlamak zordur onu yansımalarla
mesela geride kalanlar
ağlarsa bencilliğinden ağlar
gölge yoktur çünkü mezarda
çünkü aslı bulur gözünü açan o tarafta
kişi yüz sürünce toprağa yar diye
bırakır kalanlara doğum sancısı
hepsi ağlarken o gitti diye
onu almıştır bir sancı O’na geldim diye

O. Vahdet İşsevenler

Aşık Adam

22 Mart 2008, 14:34

Bir afacan orta yerde-kimsesiz, çıplak
Kimsenin bilmediği dilde bir şarkı söylüyor
Kimseciklerin dokunamadığı yüreğine -artık-
eski gölgeler vuruyor

Keşfedilmemiş bir yerinde bu kentin yaşlı serseri bir dilenci;
Şarabından arta kalanlarla
Bir çift güzel pencere ve balkon
Ve de güzel günler hayalinde
Düşleri kimsesiz kalanların derdine yanan, kendini bilmez bir yabani

Para kazanmaktan anlamadığından kimsesiz kalan elleri
Bir tek güzelliğin hüznünün oltasına vuranları alır, görünmeyen eldivenleriyle
bilinmeyen dünyanın denizlerinden
Yalnız gecelerin efendisinin izin verdiklerini bir de

Özgür müyüz? Elhamdülillah

22 Mart 2008, 14:02

Özgürlük;

Birey olma yetisine sahip insanın amacı; aynı zamanda tutsaklığıdır. Birey olmayı becerebilen insan sadece kendisi için değil tüm evren için yeni ve daha iyi bir medeniyet ister. İşte bu yüzden âdemoğlu, birey olmayı becerebildiği ölçüde özgürleşecektir. Günümüzdeki özgürlük mücadelelerine baktığımızda da, asıl özgürlük söyleminin derinliklerinde birey kendini kabul ettirme ya da kimlik edinme savaşı verir. Gerçek yeni insana giden yol bu özgürleşmeden geçecektir. Bizimki gibi henüz irade sahibi olamamış insanlardan oluşan toplumlarda bunun nasıl meşakkatli bir yol olduğu aşikâr.

Bireye, yeni bir dünya anlayışının gerçekleşmesi için gerekli olan hür iradeyi ortaya koymak için bilim, sanat ve felsefe gereklidir. Tüm bunları insanlığa çok gören egemen siyasi erkler tarih ve insanlığa karşı suç işliyorlar. Tarihin her döneminde egemen olanlar herhangi bir gelişmeye tahammül edemediler. Gücü elinde bulunduranlar için gelişme; kendilerine el değmemiş kaynaklar bulmaktır.

Özgürlüğü türlü ideolojilerin süzgecinden geçirmek zorunluluğu hissedenlerin, özgürlüğü hatta yaşam hakkını belli şartlara bağlaması doğaldır. Çünkü tek tek bireyleri kabul etme zorunluluğu hissetmek istemezler. Gruplaştırarak genellemeler yapmak kolaydır. Bu sebepten kendi özgürlük mücadelesini verirken birey, bir de sahip olduğu etnik kimliği kabul ettirme ihtiyacı hisseder. Hâlbuki ne güzel bir demokrasi olurdu bizimkisi Kürt-Türk ya da kadın-erkek olmasak ilk elden.

İşte bu yüzden insanlığın asıl düşmanı; özgürlük ve demokrasi laflarını ağızlarına sakız eden egemen güçlerdir. İnsanlığın ayrım gözetmeksizin bir tür mutlak vicdan medeniyeti yaratma vakti gelmiştir. Bunu da egemen politik, askeri ya da dini kurumlardan beklemek manasız.

Şu durumda bence özgürlük rüyası; tüm dünya halklarının ortak dini olmalıdır. Tanrı’yı daha çok sevdiğini ya da tanrı’dan daha çok korktuğunu söyleyerek tanrı korkusu sahibi halkı kandırma yoluna giden politikacıların önünü kesmek şarttır. Vicdan sahibi bireyler onların birer insan olduğunu hatırlatmalı, özgürlüğün tanrı nimeti olduğunu söylemeli.

Ölümle Anlaşmak

20 Mart 2008, 16:26

Her şeye kulaklarını tıkayıp ‘ileriye’ kendi bildiği yoldan gidenlerin, düzene karşı çıkanların sonunu bilir herkes.Tökezletmek için ayak uzatanların,bir zamanlar aynı ayaklar üzerinde dimdik durabilmek için mücadele verdikleri zamanları düşününce,bir bebeğin nasıl bir katile dönüştüğünü anlamak güçleşiyor.Aynı yerden başlarken insanoğlu,nasıl evrelerden geçip de nefreti etinden içeri sokuyor?Geçip giden zamanı durmaya çalışmak bir yana,akıp gitmesini var olmasını umduğu başka bir dünyayı beklerken izliyor.Beklenen dünya başka…Herkesinki başka…Sokakta yatan bir insan sıcak bir yatağın hayaliyle kurar dünyasını,anne babası kavga eden çocuk huzurla…Hayali kurulan dünya da paylaşılabilir oysa her şey gibi.Herkese yetecek kadar hayal ve hayat bekler her yeni doğan insanı.Ulaşılamamış hayallerin kapısı,başka kapıları kırıp zorla içeri girmekten geçerken,böyle bir dünyaya ait olmanın huzursuzluğuyla geçen her gün,sessiz kalınan her saniye bizi bu suça ortak yapar,anlamsızlaştırır.Hayaller ölür.Öldürmeye nasıl da gönüllüyüz biz.Bir canlının hayatına son vermek kadar adi ve sinsiyiz.Düşünce ölüyor,özgürlük ölüyor,hayat ölüyor…Diriltmek için başına toplanan kabalığı yaran bir ses ‘hayır’ diyor.Hepimizin bir yolu var,dışına çıkmak olmaz,bırakın onu yattığı yerde.Bozmak için buradayım ben.Ardından burnuna kan kokusu gelirken duyduğu mutluluk ’Nitekim’ bu kokuyu bilmeyen bir hayatın sonuyla güçleniyor.Nice dört mevsimleri yaşamla boyayacak bedenleri eylüle hapsettiler.Sen bununla yetin dediler.Çok fazlalar,onlar her yerdeler.Bazen uzaklardan ‘yeni’ bir dünyadan eldiven takmış elini uzatır,kelimeler haykırılmayı beklerken boğmak için iz bırakmadan.Bazen de içimizdedir,sanki kafasındaki,düşüncelerindeki nefreti orda hapsetmek istercesine beresiyle dolaşır sokaklarda kardeşlik türküsü söyleyen bir ‘güvercin’i vurmak için… Ama bilmiyorlar ki düşünce akar, ölümlü de olsa başka bir vücutta can bulur, kendi zamanını yakalar, doğru anı bekler ve yeniden dillenir.Aslında ölmez.Ölümle anlaşması vardır kimsenin bilmediği.Düzene karşı çıkanların sonunu bilir herkes dedim.Sen de bildiğini sandın.Aslında bilmiyorsun,bilmiyoruz.Kişiliksiz bir toplumun ‘darbe’ yemeğe alışmış suratının ifadesinden sıkılmanın,susmadan doğru bildiğini haykırmanın,insanın insanla paylaşmanın ve gökyüzünün herkese yetecek kadar büyük olduğunun ispatının ‘sen,ben ,biz’ olduğunu anlatabilmek için atlıyoruz uzatılmış ayakların üstünden.Bazen bir darağacında 3 kere şaha kalkar özgürlük,bazen bir giyotinin bıçağında,bazen bir kulenin tepesinde,İstanbul’un gerdanına süzülmek için alınan derin nefeste ya da uçsuz bucaksız dağlarda ölümü ‘hoş geldin safa geldin’ diyerek çağırırken…Dili yoktur,ruhu vardır.Bedenimiz yere düşse de asla düşmeyecek olan umut ve özgürlükle besler,hazırlar kendini mutlu sona.Bu yüzden gelen son güzeldir,başlangıç kadar heyecanlı ve yaşam kadar gerçektir.Yeter ki bilsin ve inansın hep birilerinin onu beklediğini,nefreti etten ayırmak için…

Siyasetin Mimarisi

19 Mart 2008, 22:40

siyasetin mimarisiÜlke; ucu açık tartışmalardan, ‘kesimler’ arasına konulan devasa demagoji balonlarından, çözüm önerilerinin havada uçuşup, her saniye farklı bağlamlarda esnetilişinden epeyce feyz almış olacak ki, hükümetin lafı açıldığında, paparazi menşeli politika eleştirmenlerinin de sayesinde, insanlarımız bir başka gürlüyor, kükrüyor. Amacı ne olursa olsun bu yaklaşımın kof muhabbetlere gebe olduğu açık.

Bağrışmalar süre dursun,ideoloji,aslında en gözümüzün önünde duran ve aktifliğini artık sinsi faaliyetlere bile gerek duymadan sürdüren kavram. Hükümetin yalnızca işine gelen parametrelere gösterdiği ilgi ve takındığı tavır da bu ideolojinin en trajikomik yansımalarından.

Sanat konusundaki hezimetlerinin ardı arkası kesilmediği gibi, onu mevcut pozisyonundan, tek yönlü bir ideoloji aracına döndürmeye çalışmak, AKP’ye fazlaca haz veriyor olmalı.

Sanat konusundaki hezimetlerinin ardı arkası kesilmediği gibi, onu mevcut pozisyonundan, tek yönlü bir ideoloji aracına döndürmeye çalışmak, AKP’ye fazlaca haz veriyor olmalı. Tayyip Erdoğan‘ın XVI. Benedict ile yapılacak olan görüşmede mütercim tercüman olarak yardım alınacak olan Serra Yılmaz‘dan adını bilmeyerek ‘Şu oyuncu kadın‘ diye bahsedebilmiş olması,son dönem sergi ve organizasyonlarının buram buram İslam sanatı ve mimarisi kokması ve asıl aklımı kurcalayan iki konu olan Sütlüce Kültür Merkezi ile Kars’a yapılan Fen Lisesi (örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir) bu durumu fazlasıya özetliyor.

Türkiye mimarlık konusunda çok köklü bir geçmişe sahip olmadığı gibi,yeni yaklaşımları bile zaman zaman sindirebilmeye aç iken, hükümet fikirsel hükmediş arzusunu bu hassas sanat dalına da konduruyor.

Türkiye işte böyle bir pozisyonda,sosyokültürel iletişim bağlarını kuvvetli tutabilmeyi akıldan çıkarmamalı. Bahsedeceğim fen lisesi ve kültür merkezi konularından yola çıkarak söylemek gerekirse,mimarlık bir ülke için ciddi bir şeffaflık perdesi. İstisnai bireysel yaklaşımlar dışında,yapılar,yerleşim ve planlamalar, ülke hakkında belirgin ipuçları sunabilir. Türkiye mimarlık konusunda çok köklü bir geçmişe sahip olmadığı gibi,yeni yaklaşımları bile zaman zaman sindirebilmeye aç iken, hükümet fikirsel hükmediş arzusunu bu hassas sanat dalına da konduruyor.Yurtdışı pazarı,dini merkezlere, ibadethanelere bile yeni yaklaşımlar getirmeyi kabullenebilirken, bizim siyasetçilerimiz dini çağrışımlı yapılar yaptırmaktan geri durmuyor. Estetik kavramı onlar için bir oyun hamuru,biçimci zihniyetlerinin üzerinde en yaratıcı(!) olduğu önemsiz ama aslında çok önemli bir araç.

Estetik kavramı onlar için bir oyun hamuru,biçimci zihniyetlerinin üzerinde en yaratıcı(!) olduğu önemsiz ama aslında çok önemli bir araç.

İslam mimarisinde gözlenen bezeme usülleri, minare ve kubbe yaklaşımları önümüzdeki aylarda, hiç bu mevzuyla alakası olmayan kurum ve kuruluşların inşasında da kendini gösterecektir diye tahmin ediyorum. Böylesine önemli bir akımın da, böyle bir ideolojinin kurbanı olması oldukça üzücü. Umarım sanat bu fenalıklardan nasibini fazla almaz. Zira, ülkenin elinde onu kendine getirecek,silkeleyecek fazla materyali kalmamış olabilir.

Gencay Çubuk
loathingavenue[at]hotmail.com

İktisatla ilgili bir yazı

18 Mart 2008, 15:09

“Rise up, study the economic forces which opress you… They have emerged from the hand of man just as the gods emerged from his brain. You can control them.”
Paul LaFargue

İnsan oğlunun dünyayı anlamak için geliştirdiği bilimsel yöntemlerden bir tanesidir iktisat. Sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji, matematik, felsefe gibi diğer bir çok pozitif bilimde farklı soruları farklı açılardan sormasına rağmen insanoğlunun ortak bir gayesine işaret eder: Yaşadığı dünyayı daha iyi anlayabilmek ve daha yaşanabilir bir dünyanın oluşumuna hizmet etmek. Bu konuda bilimsel yaklaşımlardan daha fazla insanlığa hizmet etmiş bir güç yoktur.

Peki, iktisat bilimi neyin peşindedir? Ders kitapları kısıtlı kaynakların etkin kullanımı üzerine çalışan bilim insanlarının uğraşı alanı olarak tanımlasa da politika ile yakınlığı iktisat biliminin toplum yaşamındaki yerini çok daha karmaşık hale getirmiştir. Ancak şunu hemen vurgulamak gerekir ki iktisat öğretisi bugün politik alanda yansımasını bulan uygulamalardan çok daha zengin ve derindir. İktisada kasvetli bilim (dismal science) ünvanını kazandıran Malthus’un karamsar yaklaşımları olsa da bugün hala iktisadi olana kuşkucu yaklaşımın ardında iktisat politikalarının oluşturulmasında öğretideki zenginliğin aksine “one-fits-all” yaklaşımlarının benimsenmesidir. Washington uzlaşısı olarak ifade edilen ilkeler bunun en güzel örneğidir.

Ekonomileri güçlü ülkeler, tıpkı geçmiş yüzyıllarda askeri açıdan güçlü imparatorlukların yapmış olduğu gibi bu güçlerini lehlerine bir düzen kurmaya çalışabilirler ama bunun karşısında uluslararası örgütlenmeler (UN,OECD, WTO) daha katılımcı bir yapı yoluyla küresel sorunlara çözüm üretmeye çalışıyorlar. Ancak bu örgütlerin de ABD gibi güçlü ülke çıkarları tarafından yönlendirildiği öne sürülebilir. Bir ölçüde yukarıda da belirttiğim gibi bu tez doğrudur. Ancak bu durum sorunun kaynağını yanlış yerde aramamıza neden olmamalıdır. Örneğin bugün ABD ve Avrupa dünya üzerinde güçlü bir konuma sahipse bu sadece dünya üzerinde hegemonya kurdukları için midir? Yoksa başka sebepler aramalı mıyız? Kalkınma iktisadı yazını bu konuda yeterince ışık tutucudur.

İktisada “inanmayarak” en önemli araçlarımızdan birini daha yolun başında kaybetmemeliyiz. Eğer sorun inanıp inanmama konusunda düğümlenecekse benim düşüncem öncelikle kendimize inanmamız gerektiğidir.

Not: Yunus Melih ÖZDAĞ’ın 18 Mart 2008 tarihinde yayınlanan yazısı üzerine.

Yanılsamalar

14 Mart 2008, 09:46

Bugünlerde Türkiye’nin dünya ile bağlantıları koptu. İletişim hatlarındaki ufak bir arızadan dolayı içe kapandı Türkiye. Ne dünya çapındaki ekonomik kriz,çinin önlenemez yükselişi, savaşlar, operasyonlar, ne de Irak’ta ana memesine doyamadan, elleri kalem tutmadan, sevgilinin saçını okşayamadan ölenler umurumuzda değil. Tek suçları altında petrol bulunan bir kara parçasında doğmak olan yüz binlerce insanın yakarışı, feryadı, isyanı bizi alakadar etmemektedir. Zaten bunlara duyarlı olan çok az kişi vardı. Artık onlarda yok denecek kadar azlar. Tüm gündemi iki şey oluşturmaktadır; başörtüsü ve laiklik.Bu kadar hayati anlam yüklenen ‘yüksek öğretim kurumlarında türban yasağının kaldırılması’ düşünceleri neden böyle bir zamanda hortladı. Açık bir nedeni var kanaatimce. 3 Kasım 2002’de iş başına gelen AKP’ nin tabanına verdiği sözlerden biriydi türban yasağını kaldırmak. Bu konuda AKP kadroları mevcut güçlerinin farkındaydılar. Daha AKP’nin doğalı 1 yıl olmuştu ve çocuk yaşta tahta çıkmıştı. Yeni yeni emekliyorlardı. Derken yürümeyi öğrendiler, 22 Temmuz 2007 seçimleri ile ergenliğe girdiler. Cumhurbaşkanlığı ve anayasa mahkemesini ele geçirince artık erişkin oldular. İstedikleri her şeyi yapabilecek gücü kendilerinde buluyorlardı. Ancak YÖ(Ü)K hala ele geçirilmesi gereken bir kale olarak duruyordu. Ancak bu kale ele geçirilince türban yasağı kaldıracaklardı. Nitekim Yusuf Ziya Özcan’ın YÖ(Ü)K başkanı olmasından sonra tüm güç avuçlarının içindeydi ve türban yasağının kalkmasını savunan bir komutan vardı YÖ(Ü)K kalesinde. Yasağın kaldırılması halinde tepkisinden en çok korkulan kurumlardan biri olan YÖ(Ü)K kısmen saf dışı bırakılmıştı. Zaten üye bazında da son atamalarla çoğunluk ele geçirilmişti. İşte böyle bir ortamda MHP çelik halatları germiş, AKP sarıkları, cüppeleri sandıktan çıkarmıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi AKP’nin imdadına MHP yetişmişti.

Yapılmak istenen dinin toplum temellerine yayılmasını sağlayacak ilk adımı atmaktır. Hedef ortaçağın karanlık zihniyetidir. Bu gün düşünceler yasaklanıyor, onlarca yıl önce kitaplar yakılıyordu. Orta çağda karanlık kafalar cadı diye, şeytan diye insanları diri diri yakıyorlardı. Bugün ki amaçta tarihin tekerleğini geriye döndürmek vardır. Hedefte işçinin, emeklinin, köylünün, sefaletini, yoksulluğunu, çektiği acıları türbanla örtmeye çalışmak vardır. SSGSS’yi, parasız, bilimsel eğitimi, ekonomik kötü gidişi, zamları, özelleştirmeleri unutturmaya çalışmak vardır.

Eğitim hakkı; sağlık, özgürce seçme ve seçilme, anadilde eğitim gibi temel hak ve özgürlüklerden biridir. Eğitim hakkı yoksun bırakılamayacak olmazsa olmaz haklardandır. Rektörler ve bilim adamları, üniversitelerde aydın, çağdaş, özgürlükçü bir ortamın yaratılmasını sağlasalardı ve eğitim nitelikli ve bilimsel olsaydı kimse çıkıp eğitim hakkım gasp ediliyor demeyecekti. Zaten böyle bir ortamda türban takanların sayısı yok denecek kadar az olacaktır. Bu sorun bize Türkiye’deki üniversitelerin çağına ayak uyduramaması ve üniversitelerdeki bilimsel eğitimin ne kadar yetersiz olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Düzen partilerinin sorunun çözümünde başvurdukları yöntem sakattır. Din siyasete alet edilmiş, oy kaygısı güdülmüştür. Sorunu öznesi durumundaki bayanlar sorunun çözümünde nesne durumuna düşürülmüştür. Erkek egemenliği ve hegemonyası burada da baş göstermiştir. Bu sorun oy amacı gütmeden, din siyasete alet edilmeden, erkeklerin sorunun çözümünde bayanların katkı sunmalarına olanak sağlayarak, demokrasiye ve modern insana yakışır şekilde çözülmelidir. Çözüm için baskıcı, yasakçı, otoriter ve gerici sınıflar ve kurumlar tasfiye edilmelidir. Sorun, temel hak ve özgürlükleri bir bütün olarak düşünüp, bütünün parçalarının birbirine bağlı olduğunu ve birbirlerini etkileyip kendilerini bütünde yansıttığı ilkesini göz önünde bulundurarak, hak ve özgürlükler üzerindeki tüm kısıtlamalar ve yasaklamalar kaldırılarak çözülebilir. İşte böyle bir anlayışla yaratılacak aydın çağdaş, özgür, demokratik bir Türkiye’de türban dini bir simge olmaktan çıkacaktır. Aksi takdirde çözüm arayışları çözülmesi gereken yeni sorunlar ortaya çıkarır.

Eğer gerçekten AKP ve MHP samimiyse, özgürlüklerin önünde engel olan yasakları kaldırmayı, demokrasiyi geliştirmeyi ve yaygınlaştırmayı gerçekten istiyorsa bunu ispatlamalı. Sorun bir bütündür, demokrasi sorunudur. Bütünün parçalarından birine hayati önem yükleyip, diğerlerini yok saymak doğaya da , bilime de aykırıdır. Bilim dışılıktır. Türban yasağının çözümünü kaos ortamına gebe bırakmaktır. Samimiyetlerinden şüphe duyulmamasını istiyorlar. Nasıl şüphelenmeyelim. Eğer o kadar samimiyseniz buyurun 301 sorununu çözün. Alın size Kürt sorunu, ana dilde eğitim sorunu, alevi sorunu, zorunlu din dersleri. Buyurun samimiyetinizi, özgürlükçülüğünüzü, demokrasi anlayışınızı temize çıkartma fırsatı. Tüm bunları bir kenara itip, bütünden başörtüsü sorununu cımbızla çekip çözmeye çalışmak ortada samimiyetten eser bırakmamaktadır. Şüphe duyulmasında ne kadar haklı olunduğu ortadadır. YÖ(Ü)K’ün yeni başkanı göreve gelir gelmez üniversitede tüm yasakları ortadan kaldıracağını söylemiş ve baş örtüsü sorununun çözümüne ışık yakmıştı. Tüm yasaklardan anlayışı baş örtüsü yasağıymış. Düşünceleri yüzünden cezalara, uzaklaştırmalara çarptırılan, okuldan atılan gençlerin hiçbir önemi yokmuş. Zaten kimsede Yusuf Ziya Özcan’dan bu sorunları çözmesini beklemiyordu. Beklemek saflık olurdu. Birde eğitimi paralı yapacaklarmış. Sanki şimdi parasızmış gibi. Yapılan insanları aptal yerine koymaktır.

Bir de konunun diğer cephesi var (sanki başka düşünceler yokmuş gibi medyada iki kutup yaratılmıştır.). Laiklik elden gidiyor diyenler. Bu noktada cevaplanması gereken sorular vardır. Türkiye laik midir? Laikse ne kadar laiktir? Darbeci güruh, neo-liberal dünyaya ve kapitalizme uygun ortam yaratabilmek için darbe yapmış (gerisi bahane) ve hemen ardından anayasayı değiştirmiştir. Bu değişikliklerle ülkeyi emperyalistlerin kucağına iyice teslim etmişlerdir. Düşledikleri toplumu yaratabilmek için bu zihniyet zorunlu din derslerini getirmiş ve bununla yetinmeyip Anadolu İmam Hatip Liselerini kurmuşlardır. Bu liselerin görünürdeki temel amaçları camilere imam yetiştirmek tir. Peki, bu imam hatip liseleri nereye bağlı? Devlete. İmamlar maaşlarını nerden alıyor? Devletten. Diyanet işleri nereye bağlı devlete. Din öğretmenleri nereye bağlı? Devlete. Diyanet işleri başkanlığının makam arabası kırmızı plaka taşıyor mu? Taşıyor. Diyanet işleri sadece bir mezhebin başkanlığını yapıyor mu? Yapıyor. Demek ki bazı yerlerde yanılsamalar var.

Türkiye ifade edildiği kadar laik bir ülke değildir. Belki düşüncelerde tam laik bir ülke var ama gerçek Türkiye bu düşüncelerdeki Türkiye değildir.

Baş örtüsü serbestliğini sağlayan değişiklik meclisten geçti. Sayın Cumhurbaşkanı da onayladı. Artık üniversitelere başörtülü öğrenci arkadaşlarımız girebiliyor. Bazılarına ise giremiyor. Yasadaki boşluk rektörler tarafından böyle yorumlanıyor. Dini toplumsal düzenin temeline oturtmaya çalışmak, dini kuralların geçerli olduğu bir hukuk düzeni kurmak, tarihin akışını durdurup geriye çevirmeye çalışmak sakıncalıdır. Sayın başbakan ve kurmayları samimiyet sınavında sınıfta kalmışlardır. Samimiyetsizliklerini gizleyememişlerdir. Çıkarttıklarını bas bas bağırarak söyledikleri gömleği çıkartmışlardı çıkartmasına da derilerini nasıl değiştireceklerdi? Gömlek değiştirmek kolay ya deri değiştirmek?

Sonraki Sayfa »