İadei itibar
30 Mart 2008, 22:12
Adnan Menderes ve havarilerinin kanı yerde kalmamalıydı. Siyasilerin kan davası mantığı ile güdümlenmiş 3 hücreli beyinleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kanını aldı.Kana kan dişe diş
(afferim bizim ibiş)
Kan demek iadei itibardı. deniz gezmiş ve arkadaşlarının asılması demek kısasa kısastı.
bakın yaparız. siz düşünmeyin konuşmayın siyaseti ve doğruları bize bırakın demekti..
Adnancılar ölmedi içimizde yaşıyoruz demekti ve herkes Adnan Menderesti…
Amaç; demokrat partinin baskıcı parayla düşünceleri satın alıcı tavrı karşısında yükselme eğiliminde olan thko yu ezip yok edip, halka susmasını yeniden hatırlatmaktı…
keza atasözleri belli bir kültür birikimi ile oluşurlar ya;
Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar da güzel olmuş bizim kültürümüze… cuk!
Siyasilerin askerlerin o dönemlerde ne kadar ilkel düşünebildiklerini ben göstermiyorum yalnızca tarih gösteriyor…
Ressam olmak vicdan rahatlatır mı?
Şapka takmak içteki hainliği saklar mı?
ilhan selçuk’u pek sevmem. yani yahu severim de, ben zamanın gelişimine ayak uydurabilen düşünürlere aydın derim… doğruları doğru olduğu için tarihsel sosyo kültürel değişimleri göz ardı ederek 30 sene öncesinin söylemleriyle tekrarlayanlar benim için anti empatik pek parasempatiktirler.
omur ilikten geliyor gibi gelir sesleri…
Bu nedenle sevmem.. yoksa ilhan selçuk kült bi isim.. onunla büyüdüm. söylemleri haklı doğru, bu yüzden severim.
Şimdiki ergenekon hetesindeki mevzuatı bilemicem ancak olaylar bana,
Adnan Menderesler yaşıyor!
Mesajı vermekten daha öteye gidemiyor. Türbanın ve akp nin iadei itibarına bu ülkedeki kemalist (gibi gözüken) çetecilerin yok edilmesi…
Alırlar alırlar
Yarın seni bir gün beni alırlar
3 sene sonrada tayyibe cumhuriyeti kurtarma onur ödülü verir iki de özür çakarlar..
:)
Anlayamadığım askerin buna -yine- neden ve nasıl alet olduğu…
Ah. yine bir atasözü bu topraklardan gelme
‘doğruyu bilmek güzeldir ama her doğru her yerde söylenmez’
Eh be ilhan selçuk..
Sana düşünme diyen mi var.
Düşünce özgürlüğü var ülkede.
isteyen istediğini düşünür.
Kısıtlama konuşmayı deneyenlere…
5 kuruş.
Yarda
28 Mart 2008, 23:19
gün yok ki gece onu izlemesin
gece yok ki günün hesabı sorulmasın
herkes bir yüzük takmış mecazın peşinde
bir sofra etrafında toplanılmış can derdinde
zulm edince kendine dört kapı olur duvar
kabe’nin içine putlar dolar
gözü görmeyen eğlence fişeği ile silah sesini nasıl ayırsın
gönül kör ise göz ne okusun
yoksa yarınında da geçen günün sen
uyumak zor iş sunulsa gülşen
kesrete küser vahdet yokken sen
halbuki gül dikeninden ayrılır bir gülsen
kaçıramam yolumu bütün gün dolu gözlerin
belki aldırma korkusundandır umutlu geleceği
altın bir kase gibi korunmuş rahminden
alevlenir sevdalı başım boşaldıkça gözlerin
şimdi sır etme vakti dertleri içinde
sır olup geçme vakti perde gerisine
ve kapı kapanır müzik boşalır odanın içine
akıtır efkarı tütün ile dolmuş kamışın içine
Kimler Geldi, Kimler Geçti, Gelen Hep Gideni Arattı
28 Mart 2008, 17:50
Tam birinden kurtulduk derken öbürü zemheri ayı gibi çıkageldi. Biri Kemal Gürüz… Hep gitmesini istediğim eski başkanlardan … Sabrettik, zamanı gelince gitti. Ondan sonraki, bir yığın çileyi beraberinde getirip yığdı önümüze. Yükümüze daha yenilerini ekledi; sınavlarla, katsayılarla epeyce oyalandı. Vazgeçip siyaset ilminden de kana kana içip sarhoş oldu. Nitekim vakti geldiğinde o da gitti. Erdoğan Teziç hocamız, Kemal Gürüz hocamız gibi sessiz sedasız gitmedi. Birçok yerde birçok şey söylemiş olacak ki arada açık kalan cep telefonunun tekine yakalanmış. Bu aralar suskunluğun tadını çıkarıyor. En son iki yüz bin kez izlenmekle rekor ondaydı YouTube.
Hasılı Yusuf Ziya Özcan geldi. Gelir gelmez üniversitelere özgürlük şiarıyla kuruldu baş köşeye. İlk birkaç ay bayağı netameli geçti. Malum “türban”(içinde insan var) gerginliği… bir sabah ayandık ki askerler sınırın dışında, içerde ise yasa geçmiş. CHP (Deniz Baykal )’ninki lafü güzaf. Gariptir ki diğer tarafın faydasına oluyor çoğu zaman. Taraf belirleme hadisesi. Siyaset garip bir ilim…
Kral gibi adamdır YÖK başkanları. Her gelen diğerinin sistemini yıkıp yeni bir sistem oluşturmaya çalışır. Sonrasında da tatmin oluş reddesine gelip tebdili mekan ederler. Muhakkak ki hepsi kendince en iyisini yapmaya çalışıyordur. Ama sadece kendilerince…
Öğrenciler hep güdük kalır…
Çark dönüyor bir şekilde, sistem ağır aksak işliyor. “İdeal Türkiye genci” yetiştiriliyor ta ki üniversite bitirilene kadar. Mantık belli; hep sorular oluyor ve onlarla alabildiğine meşgul ediliyor ideal gençlik, bizler…
Susuyoruz ve mümkün olduğunca fazla soru çözüp, düşünmeye vakit ayırmıyoruz, ayırmamalıyız, sorgulayıp durmamalıyız…
08.03.08 tarihli bir gazetede ön sayfanın en görkemli yerine Yusuf Ziya Özcan’ın fotoğrafı kondurulmuş, aynı kare içerisinde, arka fonda da askerler…
Nazım Hikmet deyimiyle; “Kapkara haykıran puntolarla” manşetten verilmiş: KISA DÖNEM KALKIYOR…
Defalarca okuyorum, acaba yanlış mı okumuşum diye, bütün harfleri inceliyorum, nafile…
Genelkurmay düşünmüş, YÖK başkanı devreye girmiş bile.
Niye? Çünkü… Çünküsünü onlar biliyor, biz değil. Zaten bize sorulmuyor da…
İlkokul, ortaokul (İkisi birden artık ilköğretim.), lise (ortaöğretim) ve üniversite derken on altı-on yedi yıl okul sıralarında geçiyor. Sayın YÖK başkanımız bunun üstüne üniversiteden hemen sonrasına uzunca dönem askerliği katıyor. Zaten okuldan sonra boşta kalmak istemeyen öğrencilerin çilesi katmerleniyor. Yük artık YÖK sayesinde daha da ağır.
Düşünün yıllarca okuyup birikim elde ediyorsunuz ve bunu daha da geliştirip pekiştirmek gayesindesiniz; ancak bunca hengameye “uzun bir dönem” ara vermek zorunda bırakılıyorsunuz. Biliniyor ki pratiğe dökülmeyen bilgi birikimi, düşünceler bir süre sonra bir işe yaramayabilir. Buna rağmen on beş aylık muamma. Askerlik sonrasında silbaştan kısır döngü…
Vatan için askerlik yapılır hatta gerektiğinde yıllarca orada kalınır ama şu durumda üniversite okuyup kendini geliştirenler vatan için iş yapıp üretsinler, vatana hizmet etsinler…
Aslına bakılırsa altı ay dahi fazla üniversite mezunları için. Çünkü hepsi de yeni bir hayat kurma telaşı içerisindeler; yaşayabilmek, tutunabilmek için…
Bu vesileyle hayaller, planlar, projeler erteleniyor, sekteye uğruyor hem de bizatihi sayın Yusuf Ziya Özcan hocamızın sorgulamaksız kabulüyle…
Neyse ki bilgi yanlışmış, yanlış anlaşılma olmuşmuş. Ertesi gün beş yıl tarih öğretmenliği okuyup polis olan idealist memurdan öğrendim. Rahat bir nefes alır gibi oldum.
Şimdilik!
Gelen gideni arattı. Hem de en katmerlisinden. Üniversitede özgürlük düşüncesi, üniversite sonrasında çokça sıkıntı yaratma fiiliyle perçinlemek düşüncesinde olan sayın başkanımız lütfen gitmesin. Kendisi her haliyle kabulümüzdür. Keza “gelen gideni aratır” beylik sözünde kaniyiz.
Gitmeyin Sayın Başkanım.
Facebook Üzerine Olumsuz Değerlendirmeler
25 Mart 2008, 22:51
Dedemin “milangaz bitmiş, telefon et de yenisini getirsinler” sözü, ben ve benim gibilerin belki hiç yaşamadığı ya da tamamen unuttuğu bir dönemin göstergesiydi. Birkaç on yılda, üretimde marka ve ürün özdeşleşmesine varacak kadar kitlesel bir üretim toplumundan, “kişiye özel” malların talep üzerine üretilerek (ve kimi zaman talebi de yaratarak) pazarlandığı bir “imaj” toplumuna dönüştük. Tüketici ve “imaj” sahibi bireyler olarak “sana özel” markalı ürünlerin peşinden koşar olduk. Amerikan modeli tıraşlar, adımızı verdiğimiz saç tasarımlarına dönüştü. Kahvelerimizin üzerine adlarımız yazılır oldu, tişörtlerimizi kendimiz “tasarlamaya” ve kendi pizzalarımızı kendimiz yaratmaya başladık. Elbette, satın alabileceğimiz her ürüne “kendi” damgamızı vurma, Internet mucizesi ile kendi kimliğimizi de sıfırdan yaratmamıza olanak sağladı. Sahte adlarla ya da “nickname” ler ile üye olunan arkadaş, paylaşım, gezi vs sitelerinden değil, sahip olduğumuz ( ve olmak istediğimiz) her şeyi Internet üzerine döktüğümüz, milyonlarca “imaj”ın yaratıldığı Facebook’tan bahsediyorum.
İnsanların arkadaşlarıyla iletişim kurmasını ve bilgi alış verişini amaçlayan bir sosyal web sitesi[1] olarak tanımlanan Facebook, günümüz insanının (çoğunluğu üniversite mezunu ya da öğrencisi 17-27 yaş arası gençler olmak üzere) Internet üzerindeki kimlik kartı haline geldi. Diğer sitelerin aksine, Facebook’ta kendi adımız ve kendi kişisel bilgilerimizle varız. Peki CIA ve türevlerinin her türlü kişisel bilgimize ulaşabileceği paranoyası (!) ile üyelikten kaçınanlar ve Facebook’tan haberi olmayıp yüz yüze iletişimi sürdüren şanslı azınlık dışında, hemen herkesin bulaştığı bu vazgeçilmez alışkanlığı neden bırakamıyoruz ya da bırakmayı aklımıza getirmiyoruz? İlkokul arkadaşlarını bulmak, uzaklardaki veya kayıp arkadaşlarla haberleşmek belki de bu soruya verilecek bir yanıttır. Ancak ben, soruyu “imaj” açısından yanıtlamak istiyorum; Facebook bu konuda bize iki olanak sağlıyor.
Birincisi, kendimize (ki şüphesiz en mükemmel biçimde) Internet üzerinde bir kimlik yaratmak olsa gerek. Bu kimlik, kendimizi yalnızca “güzel çıkmış” resimlerimizle değil, dinlediklerimizle, izlediğimizle, okuduklarımızla, yaptıklarımızla ve elbette ki başarılarımızla ve gerçek hayattaki “kusurlarımızı” içermeyecek biçimde (hiçbir facebook profili utangacım, sosyal değilim, kitap okumam, çok çalışıyorum ama para kazanamıyorum, beş yıldır bir aşk ilişkisi yaşamadım gibi istenmeyen(!) şeyler içermiyor nedense) yeniden tanımlamayı gerektiriyor. Aynı zamanda bu yeni kimlik, yıllardır görmediğimiz ve belki de hiçbir şey paylaşamayacağımız arkadaşlarımızı (!), imajımızı pekiştirmek uğruna samimiyetsizce listemize eklememizi de içeriyor.
İkincisi, “kendi” profilimiz, en mükemmel biçimiyle, başkalarıyla kıyaslanarak oluşturuluyor. Belki de bu kıyas, Hegelci anlamda, bir bilincin ancak diğer bir bilinç tarafından “tanınarak” özbilinç olabilmesi gibi sanki. Elbette, bu karşılaştırma aynı zamanda başkalarının (çoğunlukla arkadaşlarımızın) neler yaptığını, hangi okulu bitirip hangi firmada iş bulabildiklerini, kimlerle ve kaç kişi ile arkadaş olduklarını, hangi partilere ve organizasyonlara üye olduklarını öğrenip gizli kıskançlık krizlerine girmemize engel değil (Facebook buna da bir çözüm bulmuş gözüküyor, profilleri kimin gezdiğine dair bir gösterge var artık, dikkat). Böylece rakiplerimizi (!), yani kendi imajımızdan daha iyi olan imajları görmek ve belki de taklit etmek olanağına kavuşuyoruz.
Sanırım oldukça olumsuz bir değerlendirme oldu. Gene de “gerçeklik” bana daha cazip geliyor. Rekabet ve imaj hastalığından muzdarip biz genç nesil için yüz yüze yapılan dedikodular ve çekiştirmeler, kimin kimle nerede görüldüğüne ve nerede ne işte çalıştığına dair kıskançlık sendromları, gerçek dünyada daha keyifli(!) bir şekilde yaşanıyor. Amerikan Kızılderililerine Destek Verenler, Yaşasın Chavez’ci Latin Amerika, Kahrolsun Yeni Sosyal Güvenlik Yasası, 1981 Doğumlular, Türk Kahvesine Hayır Diyemeyenler gibi gruplara üye olmak, bir yürüyüşe katılıp kendin gibilerle beraber olmanın, yaşıtlarınla birlikte oturup toplumsal sorunları yüz yüze tartışmanın heyecanını vermiyor; yollanan sarılmalar, mesajlar, “sanal ”rakılar, galiba “gerçek” birlikteliğin yanına bile yaklaşamıyor.
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Facebook
Dahilden Aşk
23 Mart 2008, 13:37
aşk bir gizli servis ifşa edilmiş amaç için
hücre tipi örgütlenme yalnızlıktan güç alabilmek için
yalnızlık onun neredeyse varlık koşuludur
nihayetinde iki zıtlık arasında çalışır
kadimdir ilişkileri e sonsuz eksi bir yine sonsuz
bölünmüştür mikrolar onunla yönetilir
zamansız kalkınma planının kod adıdır tekamül
ha bir de işkence metodu vardır aynı isimde
ondan öykülenilmiştir başbaşa kalabalıklarda
herkese uygulanır önce soyulur madur
benliğinden eser kalmayana dek sorulur
özgeçmişi geçmiş kovulur ve öz korunur
bu işlemden sonra seviş(e)mese de sevmeye mahkumdur
hiçbir yalnızlıkta onu bozacak kadar yalın olamaz tutsak
mesala yakamoz güneşe ulaşamaz aya tutsak
ve ay yakamoz için güneşe tutsak
faşist tapınmalarda anarşist bir kurgudur
Sevigiliden başka iktidar tanımayan
örneklerine rastlanır yalnızca lise sıralarında
kafiye tutkunu usta aşık çırak şair
bir olmak ister elbette olabilmiş değildir
aşık vuslat ettiğinde ondan iz mi kalır
bitemeyen bir şiirdir biriktirdiği duygular
hep sonunu hazırlar delta bir düz yazı ile
uzun ince bir yoldur hani dikeninden
dolayı güle benzetilen sevgililerin düşüyle yürünen
ki beni bu yola çıkaran yalnızlığım değil midir
yol sonunda yalnızlığım O değil midir
deminde değerince çoktan satıldı bu can
sahaflarda pazar yerinde bit pazarında kiraclardan bunalan
kimse yok mu ya cevap da tam karşılamaz
yitirilmiş ve canlı bir umuttur aşk
kayıp bir coğrafyadır yastık altında
artçılarla öncüler birbirine karışmış
sevgili gibi ayrılıktan sonra tanınan
anadır aşk her ayrılış ondan
hürriyet çığlıklarında gözeten
hatırlanan korku anında çığlıklarla
anlamak zordur onu yansımalarla
mesela geride kalanlar
ağlarsa bencilliğinden ağlar
gölge yoktur çünkü mezarda
çünkü aslı bulur gözünü açan o tarafta
kişi yüz sürünce toprağa yar diye
bırakır kalanlara doğum sancısı
hepsi ağlarken o gitti diye
onu almıştır bir sancı O’na geldim diye
O. Vahdet İşsevenler
Aşık Adam
22 Mart 2008, 14:34
Bir afacan orta yerde-kimsesiz, çıplak
Kimsenin bilmediği dilde bir şarkı söylüyor
Kimseciklerin dokunamadığı yüreğine -artık-
eski gölgeler vuruyor
Keşfedilmemiş bir yerinde bu kentin yaşlı serseri bir dilenci;
Şarabından arta kalanlarla
Bir çift güzel pencere ve balkon
Ve de güzel günler hayalinde
Düşleri kimsesiz kalanların derdine yanan, kendini bilmez bir yabani
Para kazanmaktan anlamadığından kimsesiz kalan elleri
Bir tek güzelliğin hüznünün oltasına vuranları alır, görünmeyen eldivenleriyle
bilinmeyen dünyanın denizlerinden
Yalnız gecelerin efendisinin izin verdiklerini bir de
Özgür müyüz? Elhamdülillah
22 Mart 2008, 14:02
Özgürlük;
Birey olma yetisine sahip insanın amacı; aynı zamanda tutsaklığıdır. Birey olmayı becerebilen insan sadece kendisi için değil tüm evren için yeni ve daha iyi bir medeniyet ister. İşte bu yüzden âdemoğlu, birey olmayı becerebildiği ölçüde özgürleşecektir. Günümüzdeki özgürlük mücadelelerine baktığımızda da, asıl özgürlük söyleminin derinliklerinde birey kendini kabul ettirme ya da kimlik edinme savaşı verir. Gerçek yeni insana giden yol bu özgürleşmeden geçecektir. Bizimki gibi henüz irade sahibi olamamış insanlardan oluşan toplumlarda bunun nasıl meşakkatli bir yol olduğu aşikâr.
Bireye, yeni bir dünya anlayışının gerçekleşmesi için gerekli olan hür iradeyi ortaya koymak için bilim, sanat ve felsefe gereklidir. Tüm bunları insanlığa çok gören egemen siyasi erkler tarih ve insanlığa karşı suç işliyorlar. Tarihin her döneminde egemen olanlar herhangi bir gelişmeye tahammül edemediler. Gücü elinde bulunduranlar için gelişme; kendilerine el değmemiş kaynaklar bulmaktır.
Özgürlüğü türlü ideolojilerin süzgecinden geçirmek zorunluluğu hissedenlerin, özgürlüğü hatta yaşam hakkını belli şartlara bağlaması doğaldır. Çünkü tek tek bireyleri kabul etme zorunluluğu hissetmek istemezler. Gruplaştırarak genellemeler yapmak kolaydır. Bu sebepten kendi özgürlük mücadelesini verirken birey, bir de sahip olduğu etnik kimliği kabul ettirme ihtiyacı hisseder. Hâlbuki ne güzel bir demokrasi olurdu bizimkisi Kürt-Türk ya da kadın-erkek olmasak ilk elden.
İşte bu yüzden insanlığın asıl düşmanı; özgürlük ve demokrasi laflarını ağızlarına sakız eden egemen güçlerdir. İnsanlığın ayrım gözetmeksizin bir tür mutlak vicdan medeniyeti yaratma vakti gelmiştir. Bunu da egemen politik, askeri ya da dini kurumlardan beklemek manasız.
Şu durumda bence özgürlük rüyası; tüm dünya halklarının ortak dini olmalıdır. Tanrı’yı daha çok sevdiğini ya da tanrı’dan daha çok korktuğunu söyleyerek tanrı korkusu sahibi halkı kandırma yoluna giden politikacıların önünü kesmek şarttır. Vicdan sahibi bireyler onların birer insan olduğunu hatırlatmalı, özgürlüğün tanrı nimeti olduğunu söylemeli.
Ölümle Anlaşmak
20 Mart 2008, 16:26
Her şeye kulaklarını tıkayıp ‘ileriye’ kendi bildiği yoldan gidenlerin, düzene karşı çıkanların sonunu bilir herkes.Tökezletmek için ayak uzatanların,bir zamanlar aynı ayaklar üzerinde dimdik durabilmek için mücadele verdikleri zamanları düşününce,bir bebeğin nasıl bir katile dönüştüğünü anlamak güçleşiyor.Aynı yerden başlarken insanoğlu,nasıl evrelerden geçip de nefreti etinden içeri sokuyor?Geçip giden zamanı durmaya çalışmak bir yana,akıp gitmesini var olmasını umduğu başka bir dünyayı beklerken izliyor.Beklenen dünya başka…Herkesinki başka…Sokakta yatan bir insan sıcak bir yatağın hayaliyle kurar dünyasını,anne babası kavga eden çocuk huzurla…Hayali kurulan dünya da paylaşılabilir oysa her şey gibi.Herkese yetecek kadar hayal ve hayat bekler her yeni doğan insanı.Ulaşılamamış hayallerin kapısı,başka kapıları kırıp zorla içeri girmekten geçerken,böyle bir dünyaya ait olmanın huzursuzluğuyla geçen her gün,sessiz kalınan her saniye bizi bu suça ortak yapar,anlamsızlaştırır.Hayaller ölür.Öldürmeye nasıl da gönüllüyüz biz.Bir canlının hayatına son vermek kadar adi ve sinsiyiz.Düşünce ölüyor,özgürlük ölüyor,hayat ölüyor…Diriltmek için başına toplanan kabalığı yaran bir ses ‘hayır’ diyor.Hepimizin bir yolu var,dışına çıkmak olmaz,bırakın onu yattığı yerde.Bozmak için buradayım ben.Ardından burnuna kan kokusu gelirken duyduğu mutluluk ’Nitekim’ bu kokuyu bilmeyen bir hayatın sonuyla güçleniyor.Nice dört mevsimleri yaşamla boyayacak bedenleri eylüle hapsettiler.Sen bununla yetin dediler.Çok fazlalar,onlar her yerdeler.Bazen uzaklardan ‘yeni’ bir dünyadan eldiven takmış elini uzatır,kelimeler haykırılmayı beklerken boğmak için iz bırakmadan.Bazen de içimizdedir,sanki kafasındaki,düşüncelerindeki nefreti orda hapsetmek istercesine beresiyle dolaşır sokaklarda kardeşlik türküsü söyleyen bir ‘güvercin’i vurmak için… Ama bilmiyorlar ki düşünce akar, ölümlü de olsa başka bir vücutta can bulur, kendi zamanını yakalar, doğru anı bekler ve yeniden dillenir.Aslında ölmez.Ölümle anlaşması vardır kimsenin bilmediği.Düzene karşı çıkanların sonunu bilir herkes dedim.Sen de bildiğini sandın.Aslında bilmiyorsun,bilmiyoruz.Kişiliksiz bir toplumun ‘darbe’ yemeğe alışmış suratının ifadesinden sıkılmanın,susmadan doğru bildiğini haykırmanın,insanın insanla paylaşmanın ve gökyüzünün herkese yetecek kadar büyük olduğunun ispatının ‘sen,ben ,biz’ olduğunu anlatabilmek için atlıyoruz uzatılmış ayakların üstünden.Bazen bir darağacında 3 kere şaha kalkar özgürlük,bazen bir giyotinin bıçağında,bazen bir kulenin tepesinde,İstanbul’un gerdanına süzülmek için alınan derin nefeste ya da uçsuz bucaksız dağlarda ölümü ‘hoş geldin safa geldin’ diyerek çağırırken…Dili yoktur,ruhu vardır.Bedenimiz yere düşse de asla düşmeyecek olan umut ve özgürlükle besler,hazırlar kendini mutlu sona.Bu yüzden gelen son güzeldir,başlangıç kadar heyecanlı ve yaşam kadar gerçektir.Yeter ki bilsin ve inansın hep birilerinin onu beklediğini,nefreti etten ayırmak için…
Siyasetin Mimarisi
19 Mart 2008, 22:40
Ülke; ucu açık tartışmalardan, ‘kesimler’ arasına konulan devasa demagoji balonlarından, çözüm önerilerinin havada uçuşup, her saniye farklı bağlamlarda esnetilişinden epeyce feyz almış olacak ki, hükümetin lafı açıldığında, paparazi menşeli politika eleştirmenlerinin de sayesinde, insanlarımız bir başka gürlüyor, kükrüyor. Amacı ne olursa olsun bu yaklaşımın kof muhabbetlere gebe olduğu açık.
Bağrışmalar süre dursun,ideoloji,aslında en gözümüzün önünde duran ve aktifliğini artık sinsi faaliyetlere bile gerek duymadan sürdüren kavram. Hükümetin yalnızca işine gelen parametrelere gösterdiği ilgi ve takındığı tavır da bu ideolojinin en trajikomik yansımalarından.
Sanat konusundaki hezimetlerinin ardı arkası kesilmediği gibi, onu mevcut pozisyonundan, tek yönlü bir ideoloji aracına döndürmeye çalışmak, AKP’ye fazlaca haz veriyor olmalı. Tayyip Erdoğan’ın XVI. Benedict ile yapılacak olan görüşmede mütercim tercüman olarak yardım alınacak olan Serra Yılmaz’dan adını bilmeyerek ‘Şu oyuncu kadın’ diye bahsedebilmiş olması,son dönem sergi ve organizasyonlarının buram buram İslam sanatı ve mimarisi kokması ve asıl aklımı kurcalayan iki konu olan Sütlüce Kültür Merkezi ile Kars’a yapılan Fen Lisesi (örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir) bu durumu fazlasıya özetliyor.
Türkiye işte böyle bir pozisyonda,sosyokültürel iletişim bağlarını kuvvetli tutabilmeyi akıldan çıkarmamalı. Bahsedeceğim fen lisesi ve kültür merkezi konularından yola çıkarak söylemek gerekirse,mimarlık bir ülke için ciddi bir şeffaflık perdesi. İstisnai bireysel yaklaşımlar dışında,yapılar,yerleşim ve planlamalar, ülke hakkında belirgin ipuçları sunabilir. Türkiye mimarlık konusunda çok köklü bir geçmişe sahip olmadığı gibi,yeni yaklaşımları bile zaman zaman sindirebilmeye aç iken, hükümet fikirsel hükmediş arzusunu bu hassas sanat dalına da konduruyor.Yurtdışı pazarı,dini merkezlere, ibadethanelere bile yeni yaklaşımlar getirmeyi kabullenebilirken, bizim siyasetçilerimiz dini çağrışımlı yapılar yaptırmaktan geri durmuyor. Estetik kavramı onlar için bir oyun hamuru,biçimci zihniyetlerinin üzerinde en yaratıcı(!) olduğu önemsiz ama aslında çok önemli bir araç.
İslam mimarisinde gözlenen bezeme usülleri, minare ve kubbe yaklaşımları önümüzdeki aylarda, hiç bu mevzuyla alakası olmayan kurum ve kuruluşların inşasında da kendini gösterecektir diye tahmin ediyorum. Böylesine önemli bir akımın da, böyle bir ideolojinin kurbanı olması oldukça üzücü. Umarım sanat bu fenalıklardan nasibini fazla almaz. Zira, ülkenin elinde onu kendine getirecek,silkeleyecek fazla materyali kalmamış olabilir.
İktisatla ilgili bir yazı
18 Mart 2008, 15:09
“Rise up, study the economic forces which opress you… They have emerged from the hand of man just as the gods emerged from his brain. You can control them.”
Paul LaFargue
İnsan oğlunun dünyayı anlamak için geliştirdiği bilimsel yöntemlerden bir tanesidir iktisat. Sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji, matematik, felsefe gibi diğer bir çok pozitif bilimde farklı soruları farklı açılardan sormasına rağmen insanoğlunun ortak bir gayesine işaret eder: Yaşadığı dünyayı daha iyi anlayabilmek ve daha yaşanabilir bir dünyanın oluşumuna hizmet etmek. Bu konuda bilimsel yaklaşımlardan daha fazla insanlığa hizmet etmiş bir güç yoktur.
Peki, iktisat bilimi neyin peşindedir? Ders kitapları kısıtlı kaynakların etkin kullanımı üzerine çalışan bilim insanlarının uğraşı alanı olarak tanımlasa da politika ile yakınlığı iktisat biliminin toplum yaşamındaki yerini çok daha karmaşık hale getirmiştir. Ancak şunu hemen vurgulamak gerekir ki iktisat öğretisi bugün politik alanda yansımasını bulan uygulamalardan çok daha zengin ve derindir. İktisada kasvetli bilim (dismal science) ünvanını kazandıran Malthus’un karamsar yaklaşımları olsa da bugün hala iktisadi olana kuşkucu yaklaşımın ardında iktisat politikalarının oluşturulmasında öğretideki zenginliğin aksine “one-fits-all” yaklaşımlarının benimsenmesidir. Washington uzlaşısı olarak ifade edilen ilkeler bunun en güzel örneğidir.
Ekonomileri güçlü ülkeler, tıpkı geçmiş yüzyıllarda askeri açıdan güçlü imparatorlukların yapmış olduğu gibi bu güçlerini lehlerine bir düzen kurmaya çalışabilirler ama bunun karşısında uluslararası örgütlenmeler (UN,OECD, WTO) daha katılımcı bir yapı yoluyla küresel sorunlara çözüm üretmeye çalışıyorlar. Ancak bu örgütlerin de ABD gibi güçlü ülke çıkarları tarafından yönlendirildiği öne sürülebilir. Bir ölçüde yukarıda da belirttiğim gibi bu tez doğrudur. Ancak bu durum sorunun kaynağını yanlış yerde aramamıza neden olmamalıdır. Örneğin bugün ABD ve Avrupa dünya üzerinde güçlü bir konuma sahipse bu sadece dünya üzerinde hegemonya kurdukları için midir? Yoksa başka sebepler aramalı mıyız? Kalkınma iktisadı yazını bu konuda yeterince ışık tutucudur.
İktisada “inanmayarak” en önemli araçlarımızdan birini daha yolun başında kaybetmemeliyiz. Eğer sorun inanıp inanmama konusunda düğümlenecekse benim düşüncem öncelikle kendimize inanmamız gerektiğidir.
Not: Yunus Melih ÖZDAĞ’ın 18 Mart 2008 tarihinde yayınlanan yazısı üzerine.
