küre’sel’leşme
24 Nisan 2008, 23:38
KÜRE’SEL’LEŞME (olduğumuz yerde dönüp durma yani)
Kitaplarla aranız iyi mi bilmiyorum ama sanırım siz de BİLİŞİM (bil’mekle hala bir alakası kaldı mı emin değilim aslında) dünyasına o koca adımı atıp öğrenmenin gizemli dünyasından aktarımın sisli semalarına süzülüverdiniz…
Zaten alabildiğine kir, pas ve unutulmuşlukla cebelleşen’i daha bir itiverdiniz tarihin tozlu raflarına… kitapları unutup e-kitaplara, masalları es geçip e-masallara daldınız… oysa cettinizin kafa kağıdından ninenizin umutlarına tanık olan saklı günlüğüne kadar hepsi o sayfalarda yok edilmeyi bekliyor, dahası buna sizin hayal bile edemeyeceğiniz kadar uzun zamandır karşı durmaya çalışıyor…
Bilmelisiniz ki ben de bu satırları parmaklarımın devinimiyle inleyen, duyduğum heyecanın etkisiyle nemlenip yıpranan bir kağıda,deftere ya da adına ne isteseniz diyebileceğiniz bir yaşama ve yaşatma noktasına; beni ve düşüncelerimi paylaşırcasına ahenkle debelenen, anlaşılmak için çırpınan fakat anlaşılamayacağından biraz da küskün; kendinden fazlası olmayan,kendinden fazlasını olduramayan ve dahası kendinden fazlası olmaktan ya da kendini fazlaymış gibi göstermekten uzak (ve bir yönüyle yine de daima kendinden fazlasını varetmiş ve buna olanak sunmuş,vesile olmuş), sıradan - belki de bu kadarıyla bile büyüleyici- bir kalemle yazmak isterdim. Ama ne ben o kadar uzak kalabildim bu yabancılaşmadan ne de siz gelip benim defterimde yazanları okuma lütfunda bulunurdunuz…
Aslında bu, sanal bir ekrana bakarak düşündüğüm ilk zaman dilimi. Bu yüzden lütfen acemiliğimi mazur görün; çünkü şekil itibariyle olumlu bir seslenme sanatı olmasa gerek, her ne kadar noktalamanın nimetlerinden faydalanmaya çalışıyor olsam da yüz yüze anlaşabilme, mimikler ve el hareketleriyle anlatımı güçlendirebilme olanaklarından mahrumum her biriniz kadar… zaten ne kadar kullanıyoruz ki artık bunları? Ne sıklıkla konuşuyoruz artık birbirimizle? Geyik muhabbeti yapmaktan vakit mi kalıyor ki konuşmaya, anlaşmaya, anlamaya çalışmaya birbirimizi? Ne zaman biri cesaret ediverse bir ortamda –bu kelimenin aslı neydi unuttum- derin mevzular bunlar deyip üzerini örtüveriyoruz insani dürtülerimizin, sizce de öyle değil mi? Dürtü deyince lütfen aklınıza belli bir şey gelmesin, zira anlatmak-derdini dökmek de yemek içmek gibi bir dürtüdür kanımca…
‘En son ne zaman’ safsatasına başlamayacağım çünkü eminim hepsinin üzerinden epey zaman geçmiştir ve eminim sayacaklarım da o kadar unutulmuştur ki artık kelimelerin zihninizde yankı bulmasından daha büyük bir süratle unutulacaktır ya da geldikleri yere def edilecektir o en son olana öykünmeler, özlemler… misal en son ne zaman gökyüzüne baktınız desem çıkıp bakmayacaksınız çünkü o gökyüzü her daim oradaydı ve orada olacak, isteseniz bakardınız… ve bu örnek de size abes gelecek çünkü gökyüzüne bakıp mutlu olmak da neden ki?
Lafı çok fazla döndürüp dolaştırıyorum belki ama merak ediyorum tahammülünüz ya da toleransınız mı diyeyim; beni dinlemeye, düşüncelerimi dikkate değer görmeye yetecek mi,hatta belki çoktan okumaktan vazgeçtiniz yazının belli bir yere gitmediğini görünce… sorun değil zaten etrafımda lafımı sonuna kadar dinleyen pek olmadı, buna hiç de diyebiliriz; ama arkamdan dedikodu yapan çok oldu; anlamadığım noktaysa şu: neden insanlar onlara göstermek istediklerimizi değil de göstermek istemediklerimizi merak ederler? Yani beni es geçenlerin neden hakkımda söyleyecek bir şeyi olsun?
Her neyse, mevcut sanat eserleri, ilgisizlikten dolayı başkalarına satılan, binlerce yıllık Tümülüsleri tarlaların ortasında tepecik olmaya mahkum, müzeleri giden kimse olmadığı için kapanma noktasına gelmiş fakat Mısır, Venedik, Paris gibi bilimum reklam ürünü yerlere turları rekorlar kıran hatta bunlara tonlarla para döken bir milletken bu soruyu sormam gittikçe abesleşiyor… bir de bilgi toplumu, bilişim toplumu diyorlar ya buna; gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum…
Küreselleşmenin nimetlerinden kendi adımıza faydalanabileceğimiz safsatasını yutmuyorum artık (bence siz de yutmayın), hem öyle bir ihtimale de hiç inanasım gelmemişti başından beri… dünyanın herhangi bir ucunu bize yakınlaştıracakmış; bizi kendimizden uzaklaştırarak mı? Daha da vahimi uzaklaşacak bir ‘KENDİMİZ ‘ varetmemize dahi mani olarak mı yapacak bunu? Bizi uzlaştırmaya çalıştıkları dünya aslında nasıl bir yer; insanların açlıktan,yoksulluktan hatta yoksunluktan (mesela intihar) öldükleri; bu da yetmediği vakit okul çağına bile gelmemiş çocukların bile nedensiz,sorgusuz sualsiz öldürülebildiği, insanın katlinin vacip olduğu ve en kötüsü de bunu meşru gören insanların yaşadığı, karşı çıkmak isteyen bir avuç insanın da ya yok sayılıp sindirildiği ya da suçlu sayılıp cezalandırıldığı bir dünya…. Böyle bir insan(?)lık işte! İnsan kendinden bile utanıyor ses çıkarmadığı/çıkaramadığı için… ve işte bu yüzden ben insanlara olan sevgimi, inancımı, varolan bütün umudumu kaybettim. Görmek istemiyorum bu insanları, ki eğer aralarında insan(!) olan varsa ona da ben görünmek istemiyorum utancımdan… bu yüzden hep kuytulara saklanmam, bu yüzden kitaplardan gayrısına arkadaş diyemem, ve bu yüzden onları elimden alıp bana suni bir mutluluk (oyun, msn, chat ve ne nimetleri varsa artık bilmediğim..) vaat edenlere nefretle bakıyorum ve umut ederim ki kendi karanlıklarında boğulurlar!
Aşık olduğum sen değilsin
24 Nisan 2008, 13:16
Seni yaşamak istiyorum
En çocuksu halinde gözlerine bakmak
Kendimden geçmek istiyorum sesinde
Dünya dışı bir varlığa dönüşmek
Açmak istiyorum ruhumun kapılarını
Girmeni bir çığ gibi büyümeyi
Gelip geçmeni değil
Fasit bir daireye dönüşmeni
Hep seni yine seni istiyorum
Ama bir şey var eksik kalan
Şey ee nasıl derler bilmem ki
Hiç söylemedim çünkü şimdiye kadar
Hani aşık oldum der ya insan insana
İşte benim de aşık olduğum sen değilsin!
Sen ve aşk
İkinize de inanıyorum
Biliyorum sen varsın aşkta var
Peki olmayan ne o zaman
Ben mi hayır ben de en az senin kadar gerçeğim
Ben ne kadar sendeysem
Aşkta o kadar hayatta
Yani ben sende değilim aslında
Sanıyorsun sadece
Aşkta hayatta değil işte
Sanıyoruz sadece
Yine de bir ömür geçirebilirim seninle
Her bir şeyi bile bile sana sana
Sevebilirim seni hem de yaşayasıya!
Ama aşık olduğum sen değilsin!
Üniversitelerde Düşünce Özgürlüğü
23 Nisan 2008, 11:49
Üniversitelerin düşünce, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz.Bu cümleyi 3549 üniversite akademisyeni imzaladı.Ancak bu değerli akademisyenlerin , üniversitelerde öğrencilerden yana tavır almaları ve mevcut sisteme karşı çıktıklarını ispatlayan bu tavırları hiçbir medya kurumunda gösterilmedi,yazılmadı.Çünkü onların istedikleri,sistemlerini koruyup,ülkenin geleceğini aydınlatacak,cahil halkı bilinçlendirecek üniversite gençlerinin düşüncelerini yok saymak.Fakat bu insanlar aynı zamanda bilimden ve çağın gereksiminlerinden yana olduklarını,bütün düşüncelere açık olduklarını sahte bir gerçek ile ele geçirdikleri medya aracılığı ile bildirmektedirler.Medyayı sadece kendileri için kullanmaları ,düşünce özgürlüğüne ne kadar saygı gösterdiklerinin bir kanıtıdır.İnsanların sokaklarda düşünceleri bastırılırken ;üniversite öğrencilerininde düşünceleri ; bağnaz, gerici, düzen adamı,koltuk hırsı ile kişiliklerini satan rektörler tarafından engellenmektedir.Özgürlüğün olmadığı bir platformda bilimsel çalışmadan söz edilmesinin mümkün olmadığını hala öğrenememiş profesörler ülkeyi kaosa ve karanlığa sürükleyenelere yaptıkları yardımdan umarım birgün vazgeçerler.Laikliği ve düşünce özgürlüğü işlerine geldikleri noktalarda hatırlayan ( türban ) bu insanların düşünce özgürlüğünden anladıkları türk islam sentezi, inançtan anladıkları da başörtüsünden başka birşey değil. Bu düzene yardım eden aydınlanmadan ve bilimden uzak Türk( AB(D) ci ) aydın ve profesörlerin tarih karşısında bunun hesabını vereceklerindne şüpheleri olmasın.Şöyle bir üniversitenin amaçlarını düşünelim;
1) Bilimin çekirdeğini oluşturmaktır.( Çekirdeği , kuruyemiş sanan bazı kişiler yüzünden malesef bilimden uzaklaşmaktayız.)
2) Öğrencilerin ezberci değil araştırmacı bir yapıda olmalarını sağlamaktır.( Üniversitelerde öğrencilerin fikirlerini belirtmeleri için açılmak istenen kulüplerin amaçlarına kadar kendileri belirleyip sonra öğrencilere bunları dayatan bu zihniyet mi öğrencilerin yaratıcılığını , araştırmacalığını sağlayacak ? )
3)Bilimsel özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünü sağlamaktır.( Artık bunun için yazılacak birşey kalmadı galiba)
Mühendisiz, Sorun Değil Çözüm Üretiyoruz!!!
23 Nisan 2008, 10:46
Bu ülkede güzel şeyler oluyordu ve bugün bu güzel şeyler her geçen gün daha fazla oluyor. Bundan dört sene önce, sadece dört – beş üniversite öğrencisi olarak bir araya geldik. Ne için mi? İşe tanıtmakla başlasam daha iyi olacak sanırım.
Bizler Türkiye’nin her bir yanında okuyan “metalürji ve malzeme mühendisi “ , “malzeme mühendisi” ve “seramik mühendisi” adaylarıyız. Biliyoruz ki bir ülkenin gelişmişliği o ülkenin sanayisiyle çok yakından ilişkilidir ve gene biliyoruz ki bir ülkenin sanayisi, o ülkenin mühendislerinin “kar” için değil de , üretmek için, teknoloji için ,yenilik için, insanları için, insanlık için çalışmasıyla gelişebilir. O ülkenin devletinin planlama yaparken bu bilim insanlarıyla yapabileceği ortak planlamalarla bir ülkenin sanayisi kalkındırılabilir ve dolayısıyladır ki gelişmişliği arttırılabilir, özgün teknolojiler üretilebilir. Fakat ne yazık ki , dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde olanın tersine ülkemizde herhangi bir devlet – oda işbirliği görülmemektedir. Bilim insanlarına danışılmadan , konusunda yetkin olmayan “bürokratlarca” gerçekleştirilen mimari ve mühendislik çalışmaları “hızlı tren “ , “viyadük çökmesi” gibi facialara yol açabilmektedir. Günümüzde gittikçe ticarileşmeye başlayan ve öğrencisine nasıl daha ‘yararlı oluruz’ dan çok, nasıl daha fazla kar getirirsinizi öğreten bir anlayışın hüküm sürdüğü üniversitelerde , öğrencilerin gözlerini açmak , dayanışma ruhlarını geri getirmek, egoist değil idealist yaklaşımların da var olduğunu hatırlatmak, ulusal çıkarlarımızı sunmak , işçi – mühendis dostluğunu sağlamak , üretim yapmanın hazzını duyurmak, araştırmaya yöneltmek gibi insani ve gerçekten bilimsel hareketliliği sağlamak amacıyla bizler bundan dört sene önce bir araya gelmeye başladık. TMMOB Metalürji Mühendisleri Odası çatısı altında bugün üç ayda bir Hurdacı isminde bir dergi çıkaran ve bu dergiyi bağlantıda olduğu on iki okula gönderen bir Öğrenci Komisyonu ‘muz var. Şu günlerde seminerlerle , sempozyumlarla, çalıştaylarla sektöre girmeden önce tüm metalürji mühendisi adayları birbirleriyle tanıştırmak ve bilgilerini , fikirlerini paylaşmalarını sağlamak için çalışıyoruz ve daha güzeli, daha iyisini yapmak için emek harcıyoruz. Evet , önümüzdeki 17-18 Mayıs tarihlerinde Petrol - İş Sendikası’nda iki gün sürecek Metalürji Mühendisleri Odası Öğrenci Komisyonu 1.Öğrenci Kurultayı’nı büyük bir katılımla gerçekleştirmeyi bekliyoruz. Sadece öğrencilerin konuşacağı, sorunların tartışılacağı, fotoğraf sergilerinin, kısa film gösterimlerinin , sinevizyonun, tiyatro sahnelenmesinin ve konserin olacağı bu tamamen öğrenci “emeği” ile gerçekleşecek , sponsorsuz etkinliğe sadece metalürji mühendisi adayı öğrencileri değil , diğer tüm arkadaşları davet etmekteyiz. Umarım bu ve benzeri çalışmalar diğer oda komisyonlarınca, diğer kitle örgütlerince, diğer bağımsız tüm öğrenci birimlerince tekrarlanır. Çünkü unutmayalım :
“Sorunlarımız ortak, çözümlerimiz de…”
Doğu ve Güneydoğu’da Sorunlara Çözüm Nasıl Olmalı?
15 Nisan 2008, 19:24
Türk Silahlı Kuvvetleri`nin Kuzey Iraktan çekilmesinin ardından siyasetçiler, aydınlar, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, bürokratlar, kanaat önderleri bu iki bölgemizdeki sorunların çözülebilmesi için bir takım siyasal, sosyolojik, ekonomik önerilerde bulundular. Şahsım olarak ben de bu yazıda bir nebze sorunlara çözüm bulmak amacıyla, görüşlerimi aktaracağım; konuya ekonomiden başlarsak; Devletin öteden beridir, bu iki bölgeye uyguladığı yanlış mikro ve makro ekonomi politikalar sonucu iki bölge ekonomik bakımdan tam bir bunalım yaşamaktadır. Nitekim Gayrisafi milli hasıladan en az payı bu iki bölgemiz almaktadır. Bunun sonucunda bölge vatandaşları insan onuruna yakışır bir hayat tarzı maalesef yaşamamaktadır. İki bölge halkının azımsanmayacak bir kısmı açlık yoksuluk içinde hayatlarını sürdürmektedir. Bölgenin iş koşullarına bakarsak;bölge topraklarını makro düzeyde elinde bulunduran feodal ağalar tarafından kendi arazilerinde bölge insanları marjinal ücret düzeyinde çalıştırılmaktadırlar. Belli kısmı da diğer bölge illerinde mevsimlik işçi olarak çalıştırmaktadırlar. Bazıları da metropol kenlerde çete ve mafyanın ellerine düşmüşlerdir. Bölgedeki işçi ve memurların durumu da içler acısıdır.Belli kısmı kredi kartları borcu yüzünden icralık duruma düşmüşlerdir. Görüldüğü gibi tam bir ekonomik bunalım yaşanmaktadır. Çözüm ne? sorusuna gelince: toprak reformu, GAP’ın tamamlanması, Tekstil, endüstri, yem, hayvan fabrikalarının kurulması, iş adamlarının bölgeye teşviki (vergi indirimi), iki bölgede potansiyel olarak mevcut olan turizmin tanıtılması, bölgedeki hamam, cami, kilise ve surların resterosyonu, konaklama tesislerinin yapılması, kısacası bu iki bölgeyi Ortadoğunun ekonomi merkezi haline dönüştürmektir.
Sosyolojik kısmına gelirsek; aile planlamasının yapılması, sokak çocukları,uyuşturucubağımlıları ve kadınlar için rehabilitasyon merkezlerinin kurulması,aile ve toplumun önemi için üniversiteler, belediyeler, sivil toplum kuruluşlarında seminerler, paneller düzenlemesi gereklidir.
Siyasal kısmına gelirsek; Ademi merkeziyetçilik ilkesi gereği mahalli idarelerin idari yönetsel güçlendirilmesi, eğitim, sağlık, güvenlik yetkilerinin tamamı olmasa da belli kısmı merkezi teşkilattan mahalli idarelere devredilmelidir.
Eğitim kısmına gelirsek; Bölge illerindeki üniversite ve okullara kütüphane, bilgisayar,laboratuvar materyallerinin sağlanması gereklidir.
Sağlık kısmına gelirsek; Bölgede sağlık kuruluşlarının artırılması,tabiblerin ve hemşirelerin sayısının artırılması ve polikliniklerin ve bölümlerin artırılması gereklidir.
Kültürel kısmına gelirsek; Bölgeye özel kürtçe, zazaca, arapça dilerine ait TV Kuruluşların kurulması, sinema, tiyatro, kitap, dergi, gazete, gibi kültürel gereksinimler bu saydığımız dillerle bölge halkına sunulmalıdır.
Yukarıdaki saydığım makro, sosyolojik, siyasal, ekonomik, eğitim, sağlık, kültür, çözüm paketlerinin önünde engel yoktur. Her iki bölge halkı 22 Temmuz seçimlerinde optimal düzeyde şu anda iktidarolan AKP’Yİ seçmiştir. Bu yüzden AKP bu şansı iyi değerlendirmelidir. Yoksa bu şans bir daha eline geçmeyecektir.
Türkiye’de Ekonomi Büyüklüğü ile Yoksulluk Arasındaki Derin Farklılık
15 Nisan 2008, 19:08
Türkiye,2001 yılında en büyük krizlerinden birini yaşadı. Bu ekonomik krizden kurtulmak ve bu oluşumun hasarını gidermek üzere ağır bir istikrar programı uygulamaya konuldu. Türkiye kriz öncesinde olduğu gibi kriz sonrasında da IMF’nin(Uluslararası Para Fonu) denetimi altında yoluna devam etti. 2002 sonrasında AKP Hükümeti kendinden önceki koalisyon hükümetinin uyguladığı ekonomik mimariyi büyük ölçüde devam ettirdi. Bu mimari (sözde) dalgalı kura, (gerçekte) ise büyük cari açıklara rağmen aşağıya doğru istikrarsız kur rejimine dayanırken,büyümenin özel sektöre verimlilik artışlarına, sıkı mali disipline bağlı değişti. Ancak AKP’nin IMF programına tutkuyla bağlanması, AKP Hükümetinin eleştiri almasına yol açtı. Uygulanan ekonomi politikalarının iddia edilen sonuçlarından biri de ;halkın her geçen gün yoksullaşması ve gelir dağılımı uçurumunun daha da derinleşmesi. Ancak bu eleştireler çoğu kez rakamlarla da desteklenmiyor. Kafalarda soru işareti bırakıyor. Yoksul Fert Oranı (%)
2002 2003 2004 2005 2006
Gıda Yoksulluğu (Gıda) 1,35 1,29 1,29 0,87 0,74
Yoksulluk (Gıda+Gıda Dışı) 26,96 28,12 25,60 25,50 17,81
KAYNAK: TÜİK
Resmi rakamlara göre yoksulluk son yıllarda azalıyor…
Ekonominin oldukça hızla büyüdüğü yapısal dönüşümün derin olduğu ve istikrar programının uygulandığı bir ortamda bu sonuçlar şaşırtıcı olmaktadır.
Türkiye’de 2002 yılından beri yoksulluk göstergeleri düzelme yönünde bir nebze olsun gelişti. Fakat bence durum hala iç açıcı değil. Düzelmenin devam edebilmesi için; Tarımsal dönüşüm daha etkin idare edilmeli, Reformlardan kaybeden dar ve sabit gelirli toplumsal kesimlerin durumunu iyileştirmek için sosyal destekler etkinleştirilmeli, Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalı, İstihdam deposu olan KOBİLER güçlendirilmeli, Mesleki Eğitim Kursları Yaygınlaştırılmalı,Kadınlara karşı ideolojik ve cinsiyet ayrımı giderilmeli, Gap’ın bir an önce tamamlanması gibi.
Görünürde düzelmiş olan bu fark Gerçekte giderek derinleşiyor. AKP Hükümeti’nin yeniden bu süreci analiz ederek bu soruna çözüm bulması gerekiyor.
Saygılarımla…
Çöplükte Yaşam
12 Nisan 2008, 02:57
Bilgi, özü itibariyle ”bilim” kelimesi ile aynı anlamı ifade etmektedir. Bilmek, herhangi bir olgudan kesin suretle haberdar olmak ve bu olguyu kesin olarak açıklayabilmek veya kullanabilmek yetisini gerektirir. Yani bilmek kavramı ve bilgi terimi kesin bir farkındalık ve nesnellik içermektedir. Günümüzde bu kavrama yapılan deyim yerindeyse ”haksızlığın” boyutları neredeyse makro boyutta sosyolojik bir sorun haline gelmiştir.
Kucağımızdaki sorun ile başa çıkabilmek için, ilk önce bu ”bilgi kirliliğinin” neden ve nasıl oluştuğunu iyice anlamamız gerekir. Modern toplumlarda skolastik düşüncenin, dogmanın insanlığa veda etmesi ile deney, gözlem, saptama ve sonuç gibi olgular insanlığa bugüne kadar yol göstermiştir. Bilginin kesin ve bu nedenle sağa sola çekiştirilemeyecek bir kavram olması nedeniyle, önümüzdeki yıllarda da bize yol göstermesi kesindir.
Fakat, sosyal bilimlerde, ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda ürettikleri öznel bilgiler yine bu ülkelerin kendi amaçlarına hizmet ettiğinden dolayı, uluslararası ortamda bilgi alışverişinin tek yanlı olarak kirletilmesinden bahsedebiliriz.Bu tek yanlı ve kasıtlı kirlenmenin nedenleri tabiki siyasal, ekonomik ve tarihsel olgular olabilir.Sosyal bilimlerin doğası gereği kabul edilebilir oranda öznellik olmalıdır.Bunun nedeni bu bilim dalının mutlak doğruya ulaşmak amacında olmayışıdır.Burada ilke ”mümkün olduğunca” amaca yaklaşmaktır. Tarihten bir örnek vermek gerekirse, Bulgarlar bir Orta Asya kavmi olduklarını ve Altay Dağları’ndan geldiklerini bilmezler veya bilseler dahi kabullenmezler. Bunun nedeni Osmanlı-Bulgar ilişkileri doğrultusunda günümüzde tarihçilerin yanlı davranış biçimleri ile oluşturdukları yanlış bilgilerdir. Bu örnekte açıklanmak istenen şey Bulgarlar’ın kökünün neresi olduğu değil, gerçek bilginin saklanması ve bunun altında yatan beklentilerdir.
Küresel sermayenin, ulusal kültürleri ve değerleri yok ederek bireyin hayat içerisinde çeşitlilik gösterebilme özgürlüğünü elinden alarak, tek düze ve tüketime dayalı toplum yaratma çabası ile birlikte siyasal ve sosyal hayatta kendi ”bilgi erkini” oluşturduğu ve bunu büyük insan kitlelerine dayattığını gözlemlemekteyiz. Bu sebeble bütün ulusal ülkeler kendi özgün bilgi ve kültür hazinelerini korumak ve kollamakta tehlike altındadırlar. Oluşan tüketime dayalı yapay tehlikeden siyasal ve sosyal hayat ve bunun getirileri de nasibini almış ve alacaktır. Yakın tarihten itibaren toplumlar, ırka, dine, siyasal görüşe, ekonomik anlayışa hatta cinsel tercihe göre bile dağılma eğilimine girmiştir. Ülkemizden örnek vermek gerekirse insanların farklı fikirler hakkında kasıtlı olarak yanlış bilgilendirilmesi bu sebeple kişilerin anlamsız tartışmaların içine sürüklenmesi ile kaotik bir ortam yaratılarak sonuç alma mekanizmalarının sağlıklı olarak işletilememesi gösterilebilir. Ayrıntılara inerek örnekleme yaparsak : Ulusalcılık, bayrak, toprak ; ırkçılığa giden yolun yapı taşlarıymış gibi bize benimsetilmek istenmektedir. En modern ve kişi haklarına saygılı toplumlarda bile bu değerler şu gün dahi çok kutsaldır. Bunun yanı sıra, modern tıp, bütün araştırma kurumları ile, taşıdığı yüksek etik değerlerle varlığını, insanın geleceğine hazırlama çabası içindeyken, ne yazık ki ”alternatif tıp” adı altında modern tıbbın karşısına çıkarılan ve çare diye sunulan, pazarlanan çözümlere ne demek gerek?
İnsanlığın kullanımına sunulan tüm ”modern haberleşme araçları ve sanal ortam” bilgi paylaşımını hızlandırmış ve kolaylaştırmış iken aynı zamanda bilgi kirliliğinin de yuvası haline gelmiştir.Kitle iletişim araçları toplumu yönlendiren ve kamuoyunun nabzını tutan kurumlardır. Abartılı haberler, yanlı yayınlar, ayrılıkçı fikirlerle kurulmuş internet ortamları doğru ile yanlış bilginin birbirine karışmasına neden olmaktadır. Bu sebeple toplumun ayrışmasına zemin hazırlanmaktadır.
İnsan kitlelerinin ve toplumların ruhsal yapılarının bir öngörü ile planlanması ve onların yaşamlarına dayatılması ile ilgili yasaların ”bilim yasaları ile hiçbir alakası yoktur”. Bilim ve bilgi somut gerçeklikleri anlatır ve çözüm bulur.Ama ekonomik ve siyasal temelli bu ruhsal yapılandırma ise son derece özneldir ve gerçek bilgi gibi insanlığa yararlı çözüm içermez. Kişiden kişiye değişen kavramlar silsilesinin etrafımızı sardığı bu binyılda aynı dili konuşan insanlar arasında bile birbirini anlayanların hızla azalması sosyal insanın ayrışmaya ve dağılmaya gittiğinin bir göstergesi değil midir ?
Bu bilgi keşmekeşi içerisinde hangisinin doğru olduğunu bulmak ve hayata geçirmek yine bizim başımıza kaldı sanırım.
Adalet İstiyoruz!
3 Nisan 2008, 13:58
2007-2008 eğitim öğretim yılının mart ayında DTCF’de iki tane saldırı yaşandı. Biri kolundan biri başından olmak üzere iki öğrenci satırla yaralandı. Olayın failleri halen serbest, arkadaşlarını ölümden kurtarmak isteyenler tutuklu! Yaşananlar üzerine çok laf edildi. Ancak en anlamlı sözü kısa ve öz olarak DTCF öğrencileri söyledi: “ADALET İSTİYORUZ!” Hz. Muhammed’in bir sözü vardır. Der ki Müslümanların peygamberi: “Gökler ve yer adaletle ayakta durur.” DTCF’de son günlerde yaşananlar yeryüzü ve gökyüzünü altüst edecek nitelikte. Haksızlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin en katı halleri yaşanıyor, gencecik insanların hayatları ve umutları üzerinden. İşte bu sebeple DTCF öğrencileri bıraktılar “afaki” talepleri ve en yakıcı olanı talep etmeye başladılar. ADALET! Olayların başlaması artık bir DTCF klasiği. Ortabahçe’ye gelen kesif bakışlı birkaç genç adam, ilk önce göz teması, sonra sözlü sataşmalar, tehditler ve en uygun zaman yakalandığında insan etine inen satır darbeleri. En katlanılmazı ise, “akademi”de yaşanan bu vahşetin yarattığı şaşkınlığın artık hiç kalıcı olmaması. İnsanların yaşananların etkisinden bir çırpıda kurtulması ve yaşamlarına “eskisi” gibi devam etme çabaları. Ve bunun imkansız olduğunu bir türlü anlamamaları… Bir insanın satırla yaralanmasıyla ölmesi arasında çok ince bir çizgi vardır. Eğer, her gün birlikte okula geldiğin, Ortabahçe’de oturup çay içtiğin, DTCF’nin imkansızlıklarını beraberce paylaştığın bir arkadaşın kılığından, kıyafetinden ya da sırf farklı düşündüğünden dolayı bu ihtimalle karşı karşıya geliyorsa, sen bu yaşanandan azade olamazsın. Bütün yaşananların üzerine, refleksif kısa bir şaşkınlıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranamazsın. Ortabahçe’de gülüşüp muhabbet etmeye, çay içmeye devam edemezsin. Sevgilinle el ele tutuşup, ölümüne yaralanmış arkadaşının yere dökülen kanının üzerinden geçip gidemezsin. Çünkü bunları yaptığında artık sen, bir önceki sen olmaktan adım adım uzaklaşırsın. Dirhem dirhem insanlığından yitirirsin. Ve yabancılaşmanın en ağırını, insan türünün, insani olana yabancılaşmasını yaşarsın. DTCF öğrencileri için, gelinen nokta işte budur. DTCF’de yaşananlara ilişkin yapılan en ilkel yorum, bunun bir sağ-sol kavgası olduğu şeklindedir. Okulda çıkan olaylarda, bu sığ yoruma sebep olan olgular vardır. Yaşanan saldırıların sistemli olarak, “bir görüşe mensup” öğrenciler tarafından gerçekleştiriliyor olması böylesi bir durumdur. Ancak bu şahıslar, bu saldırıları yalnızca karşıt görüşe mensup öğrencilere yönelik değil, kendileri gibi olmayan herkese karşı gerçekleştirmektedirler. DTCF’de yaşananları kestirmeci bir yorumla, sağ-sol kavgası olarak ifade edenler bu “zeka fışkıran” yorumlarında yanılmakta, yaşanan gerçeğin ise yalnızca yarısını görebilmektedirler. DTCF olaylarının değişmeyen aktörü kantinde konuşlanmış olanlardır. Bunların hedefinde olanların ortak paydası ise onlara benzememeleridir. Kendileri gibi olmayan herkes hedefleridir. Bazen uzun saçlı-küpeli bir erkek, bazen mini etekli bir kadın, bazen Türkçe konuşmayan biri, bazen sakıncalı kitap-gazete-dergi okuyanlar, bazen “erkek” gibi olmayan erkekler, bazen el ele dolaşan sevgililer, bazen oruç tutmayanlar ama her zaman verili olana itaat etmeyenler… Sol’un ezilenlerle olan tarihsel ittifakı DTCF olaylarında da öne çıkmıştır. Birazda bu sebeple yaşananların sağ-sol kavgası olduğu yanılgısı –bilinçli çarpıtmanın dışında- güçlenmiştir. “Bir görüşe mensup” olan öğrenciler tarafından saldırıya uğrayan öğrencilerin yardımına her defasında başka “bir görüşe mensup” olan öğrencilerin koşmuş olması bu algıyı perçinlemiştir. Yaratılan bu yanılsamanın en fazla etkisinde olanlar da herhalde “güven”lik güçleridir. DTCF’deki olayları önlemek amacıyla okulumuzda bulunan “güven”lik güçleri nedense önleme, bastırma, cezalandırma eylemlerini bir tarafa yönelik olarak hep daha “hassas” uygulamaktadırlar. Kolluk güçlerinin okuldaki çatışmalar esnasındaki “tarafsız” tutumunu bir kenara bırakalım, yaşanan iki “faili belli” saldırının sorumlularının yerine, olayın mağduru ve mağdur olanların yanında olanların çeşitli cezalara maruz bırakılması, zaten çokta hassas olmayan adalet kantarlarının hesabının iyice şaştığının göstergesidir. Son yaşanan olaylarda da ortaya çıkan durum bu olmuştur. Saldırıya uğrayan öğrencilerin yardımına koşan başka “bir görüşe mensup” öğrenciler ilk önce polis tarafından saldırıya uğramış, arkasından da aralarından üçü gözaltına alınıp tutuklanmıştır. Tutuklanma sebepleri polise “ideolojik ve fiziki mukavemet”. Arkadaşlarımız polise “fiziki mukavemette” bulundu mu bilmiyoruz ancak, “ideolojik mukavemet” herhalde tutuklanan arkadaşların varlık gerekçesi. Kendisini sosyalist, devrimci olarak niteleyen insanlar, başka tartışmalar bir yana, sisteme ve onun bütün kurumlarına karşı kendiliğinden bir şekilde “ideolojik mukavemette” bulunurlar. Bu olayın doğası gereğidir. Sistemle, onu oluşturan temel statükoyla çarpışmayan bir sol (gerçi böylesi bir sol bizim memlekette çok revaçta ama…) sol olmaz, ya da olmamalı. Yaşanan bütün bu olaylarda okul idaresi bu güne kadar sürdürdüğü sorumluluk almama tavrını devam ettirdi. Sanki bütün bu yaşananlar onların okullarında değil, sokakta yaşanıyormuş gibi (gerçi bir akademisyenin böylesi bir durum sokakta yaşanıyorsa da sorumluluk alması gerekir ama…) kapılarını kilitleyip odalarından çıkmadılar. Hatta olaylar ilk yaşandığında, yeni dekanımızın, odasının kapısına sekiz adet ÖGB diktiğinin duyumunu aldık. Ancak, ikinci satırlama olayının arkasından 3 arkadaşımız gözaltına alındığında kendisi ile görüşmeye gittiğimizde, ilk önce kırılan merdivenlerin hesabını sorup arkasından da “Şu anda 5 trilyonluk bir ihale görüşmesi yapıyoruz, çok meşgulüm.” dediğini bizzat ben, kulaklarımla işittim. Bizim hocalarımızdan beklentimiz kendilerini öğrencilerinin yerine satırların önüne atmaları değil elbette. Ama en azından, sadece yemek yemek için kantine giden ve satırla ense kökünden yaralanan öğrencisine (ki bu öldürmeye teşebbüstür) bir “geçmiş olsun” demeleri. Belki bir sonraki yemek saatinde bizimle yemekhaneye gelmeleri. Ya da sadece, yaşanan saldırıların ardından, Cumhuriyet balolarında veya MGK resepsiyonlarında giydikleri cübbelerini bu sefer bizim için giyip, Ortabahçe’ye gelmeleri. Okuluna, öğrencisine, farklı olana ve farklı düşünene sahip çıkmak için… 2007-2008 eğitim öğretim yılının mart ayında DTCF’de iki tane saldırı yaşandı. Biri kolundan biri başından olmak üzere iki öğrenci satırla yaralandı. Olayın failleri halen serbest, arkadaşlarını ölümden kurtarmak isteyenler tutuklu!
Yaşananlar üzerine çok laf edildi. Ancak en anlamlı sözü kısa ve öz olarak DTCF öğrencileri söyledi:
ADALET İSTİYORUZ!
Sitem (Düş Kurusu)
2 Nisan 2008, 13:08
Uyudukça büyüyoruz, uyutularak da küçültülüyoruz.
Yanlışlıkla küçülen kazaklar gibi çekiyor beynimiz.
Kuruyoruz, kabuk bağlıyoruz,çürüyoruz.
Kimisi yaraları iyileştirme çabasında.
Islahat politikası.
Politika yalanlar silsilesi…
Anlamını kaybetmiş demokrasi
Satılıyoruz, asimile oluyoruz. Gemiciklerle kandırılıyoruz.
Din üzerinden siyasetle sömürülüyoruz.
Uyutuluyoruz ama anlamıyoruz…
Anlamamazlıktan mı geliyoruz.
