yasak elma

27 Mayıs 2008, 01:46

Yasak elma…sevmek delicesine unutamayacağını düşünürek, korkarak biraz da… sevmek delicesine aklın hegemonyasından kurtulmaya çalışırcasına… sevmek dokunamamak yakınlaştıkça; gözden kaybolduğunu görmek, hissetmek belki de… sevmek anı yaşamak, yakalamak anı gözlerdeki pırıltıyı korkuyu birazda… sevmek cesur olduğunu savunmak ve işi eyleme dökme kararlılığı… sevmek teoriyi pratiğe dökmek aşık olmak herşeyi unutup militan olmak… sevmek kurallara s*ktir çekmek…sevmek terazinin ayarıyla oynamak kefeleri olduğu ağırlıkta değilde istendiği ağırlıkta görmeye çalışmak ve bunu başarmak hileyle, kimi zaman… Aşık olmak şarkıda bulmak yari, ezgide yaşamak sevdiğini… Aşık olmak asla ulaşamamak ama hep ulaşacağın ümidiyle yaşamak. bilirsin çünkü işin büyüsü onun ulaşılmaz oluşudur onun kimseye benzemeyişidir. Bir ilaha tapınmak gibi birşeydir aşık olmak… Taparsın çünkü ulaşılmaz, çünkü o en güzel en ulaşılmazdır! taparsın çünkü ona ulaşınca o senin olur,sen onun; sen o olursun, o sen. Birbirine karışmaktır aşk kimi zaman, ütopikdir belki, düştür aslında, idealdir bi yerde idealist olursun… kuldur sevdiğin ateist olursun, tanrıdır aşık olduğun yobaz olursun, sanattır, sanatçıdır sevdiğin entellektüel olursun… Ama ya senden biriyse sevdiğin, senin gibiyse? sıradansa bayağıysa sevdiğin? ne olursun? ne olursun söyle yalvarırım varmı bir cevabı ne olursun…  elini uzattığında erişebiliceğin biriyse sevdiğin, elini uzattığından elini uzatacak biriyse, her yeni güne bugünde uzatmayacam istikrarlı davranacam diye başlayıp yer yeni günün sonunda uğurlarken güneşi, izlerken gidişini uzatsamıydım diyeceğin biriyse… adını andığında için kıpır kıpır olur ya hani öyle biri, alelade, sıradan ama heyecanlandıran biri… seversin hissetirirsin, hisseder ve hissettir engel ararsın bahane ararsın. Çevre, hayat şartları, farklı dünyalar, arkadaş grubun ,sevdiğin maddeler, kavramlar aynıdır onunkiyle çoğu zaman ama vardır sebebi… uzatamazsın elini, uzatmazsın elini… Büyüdür büyü bozmak kolay iş değildir her zaman… ya büyü bozulunca herkes gibi olursa kıpır kıpır olmazsa bidaha yüreğin için içine sığarsa, elbiselerin dar gelmezse… ya bozulunca büyü artık bir sevdiğin olmazsa ideallerin çürürse, yıkılrsa ütopyaların, yitirirse anlamını kavramlar… korkarsın uzatamazsın elini ya büyü bozulursa dersin, uzatamazsın… risk,risk,risk kurcalar beynini yer bitirir alsan bir türlüdür almasan bambaşka bi tür olduğunu görürsün… cesaretmidir kurtulmalı beyin aklın hegemonyasından artık… ya toplum ya bakış açıları ? canları cehenneme dersin benim hayatım bu evet risk almakda benim hakkım.. ya sevdiğinin hayatı o riski alabilecek babayiğit varmıki?   Alırsın riski babayiğit olmak gerekmez yasak elmayı yemek gibi bişeydir bu yemeden duramazsın kendi kendini yiyeceğine elmayı yemeyi yeğlersin… Yersin de! yediğin elmanın hesabını verme zamanı gelmiştir… Bozuldu büyü çık çıkabilrsen işin içinden filozof, psikolog, büyücü ,din adamı, politikacı, sosyolog olman gerek profesyönel düzeyde hem de ve birazda insan…  kelimelerin anlamını yitirdiği andır. anı yakaladın! kavramların kavranamadığı andır yakalamak istediğin an! uzattın elini… Tuttu! nereye yürünecek şimdi… açıklaması ne bu elin kıpırtı geçti mi? Kalp durdu duracak… hadi kus kelimeleri manası olan birkaç kelime war durumun izahını üstlenen birkaç gönüllü kelime… biliyomusun bu kelimeleri ? BİLİYOSUN! kus hadi onları nezaketin sırası değil kus artık çözülmeden eller çıkılmadan yola kus o kelimeleri… Büyü bozulmadan kus o kelimeleri!   Yutkundun… yutkundun… yuttun sonra hepsini. çıkmadı kelimeler nasıl bi yol burası? bu yol nereye gider? kelimeleri yuttun bağıramadın kusamadın o Allah’ın belası birkaç sözcüğü… teori dökülmedi pratiğe çürüdü idealler,yıkıldı ütopyalar, yitirdi kavramlar anlamlarını…  İki biçaresiniz; yol bilmez, iz bilmezsiniz… Tanrı’ya el açmanın sırası mı orasını siz bilirsiniz… kelimeler öldü ve bu ölümün zaferidir.. zıtların çelişkisinin süregelen savaşı süregitmiştir ve içindeki kelimeler ölüme daha fazla direnememiştir… kelimeler bitmedi elbette soyun devamı süregelmektedir savaş devam etmektedir… zıtlar çelişmekte, iki biçare dönülmez akşamın ufkunda yürümektedir…  İşte birbiriyle birleştirilmeye çalışınılan kıyıma uğrayacağından bihaber bir aşk macerası başlamaktadır…  sevmek, aşık olmak bir ezgide, bir deyişte, vapurda, otobüs camında, çamurlu yollarda, kıraathanede, hatırlamak hatırından atamamaktır ve çoğu zaman o yasak elmayı her ne pahasına olursa olsun yiyebilmektir… Uzat elini, uzat, gene uzat, 101. kere uzat!  Birgün kusulacak kelimeler bulacak kavramlar anlamlarını… Parıltı yerleşecek göze, kıpırtı başlayacaktır yürekte… Terinde yüzülücektir yarin elinin… bedenler yek vücut olacaktır en hareretli sevişmelerde ve hiç kimsenin bilmediğini öğreneceksin… İnsanının itirafnamesini o uzun o soğuk o yaz o kış gecelerinde kulağında en güzel tını en güzel beste en güzel müzik en güzel şiir tadında dinleyeceksin… “En güzel şiir henüz yazılmadı.” “en güzel deniz henüz görülmedi” engüzel şiir yazılacak en güzel deniz görülecek…Vücutlar birleşecek,ruhlar yücelecek, hayat anlam kazanacaktır yarin dudağında ikamet edecektir bu haddeden sonra dudakların.   iki biçare devrim yapacak iki militan kendini adayacak eller uzanacak ve aşk olagelecek…

volkan nom

istanbul üniversitesi

eğitim fakültesi

2.sınıf öğrencisi

And 10 points goes to TURKEY!

25 Mayıs 2008, 23:47

Yurdumuzun küçük odasında toplanmış Eurovision gecesinin başlamasını bekliyorduk. Çok heyecanlıydık, milliyetçilik duygularımız doruklara ulaşmış,  Mor ve Ötesi’nin nasıl bir performans göstereceğini merakla bekliyorduk. Şarkılar söylenmeye başladıktan sonra hiçbir siyasi düşünce ayrımı yapmadan, ülkeleri sadece müziğine göre sıraladığımızda kendi ülkemize ufak bir kıyak geçmeden yapamamıştık. Kalplerimizin birincisi olan Türkiye kayıtlarımızda da ilk üçe girmişti.  

Sıra oylamaya geldiğinde heyecan iyice doruklardaydı; hayat memat meselesi gibiydi. İlk başlarda her ülkeden az ya da çok oy alıyorduk. Türklerin nüfus olarak kendilerini hissettirdikleri ülkelerden yanılmadığım gibi iyi oylar gelmişti. Ama körler ve sağırlar her zaman olduğu gibi birbirlerini ağırlamaya devam ediyor; biz ise bu ağırlanma karşısında avucumuzu açmış ufak bir teselli bekliyorduk. İskandinav ülkeleri kendi aralarında puanları paylaşmış, Güney Kıbrıs Yunanistan’ı her zamanki gibi pohpohlamış, biz de belki bu sefer olur diye umutlanmıştık. Bir şeyler bekledik, ama olmadı. Komşularımız bizi yüzüstü bırakmaz dedik, bu seferde yanıldık.  Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözünü kanıtlarcasına yüksek oylar, gurbetçilerimiz yoğunlukta olduğu Almanya, Fransa ve Hollanda’dan geldi. Hele Hollanda sonuçları açıkladığında ve 10 puan Türkiye’ye geldiğinde; yurtları milli takım gol atıldıktan sonra duyulan naralar çınlattı. Velhasıl, puanlar sonuçlandı ve Türkiye’miz yarışmayı 7. olarak tamamladı.  

Eurovision’a katılmaya başladığımız ilk günden itibaren, onu milli gurur meselesi yapmışızdır. Sanki yarışmayı kazanırsak bir şarkıyla dahi olsa AB’ye girmiş kadar olacağımızı hissetmemiz, televizyondan gözlerimizi ayırmadan izleyip sonuçlar açılandığında yine bize vermediler diye iç geçirmemiz ve her milli maçta, her şehit cenazesinde olduğu gibi anlık milliyetçiliğimizin kabarması ve saniyesinde unutulması gibi. Oysa Eurovision sadece müziğin ve sözlerin yarıştığı, ülkelerin sanatsal alanlarda da birbirleriyle bir araya gelebileceklerini gösterdikleri, son zamanlarda görselliğinde kendini hissettirdiği bir yarışma olmalıydı. Fakat bunu ne biz ne de onlar becerebiliyoruz. Şarkı yarışması dahi olsa politik görüş yansıtma; milliyetçiliği tanımlayan dil, din, ırk, kültür, tarih gibi etnik öğelerin ülkelerde ne kadarını barındırıldığına bakma; ya da uluslar arası arenada onların hoşlanacakları kararı verip sempatilerini kazanarak bir yerlere gelme, yarışmanın kaderi olmuş gibi… Eurovision’da birinci olmak için bir kez daha insanların ekmeklerine yağ sürüp bizi sevmelerini bekleyeceğiz galiba, yoksa müzikmiş, sözmüş kime ne… 

Senay Oruç - ODTÜSiyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi /3

Zaman Zaman

25 Mayıs 2008, 20:30

“Bilgisayarımdaki saati yok ettim, odamdaki tüm saatleri ortadan kaldırdım, hatta telefonumdakini bile. Tamamen zaman mefhumunu yitirdim.”

Tırnak içinde yazılmış bu cümle herhangi bir romandan alıntı değil.  Bana ait bir cümle. Bu cümlenin amacı, hoş veya fantastik bir şey yaratmak veya henüz yazılmamış bir romanın herhangi bir cümlesi olmak hiç değil. Zaten o kadar şık da değil. Bana aitliğin ötesinde, yapaylık çizgisini geçmiş ve içeriği gerçekleştirilmiş bir cümle olması nedeniyle orada.  Var olan gerçekliği ortaya koyma maksadını- ki gerçekliğin ne olduğu tartışılmamakta burada- taşıdığı için. Esas itibariyle, zamanın üzerimde yarattığı stresi ortadan kaldırmak için yapılmış bir eylemin ifadesi. Bu negatif etkinin, üzerimizdeki kitlesel psikolojik savaşın –medya, sinema,”best-seller” kitaplar vs.- yanında hafif kalmasına rağmen, zincirlerinin küçük bir hareketle kırılabileceği ihtimalini düşünmek doğrusu içimi rahatlatıyor.

Bununla birlikte, zamansal sınırları kaldırmaya çalışmak bir anlamda yanılsama gibi görünebilir. Zira her ne kadar ortadan kaldırılsa dahi,  zamanın, orada gerçekliğiyle durmakta olduğu iddia edilebilir. Belki bir bakıma gözlerimi kapatmamdan, başımı kuma gömmemden ibaret de olabilir. Bu oyunun -ki ben bunu oyun olarak nitelemenin haksızlık olduğunu düşünüyorum- bana zaman üzerinde düşünme fırsatı vermesi ise kuma gömdüğüm başın kendine başka bir çıkış yolu arayışıdır. Hayatımızın zamana göre belirlendiği gerçeği ise -zamanla ne kadar sıklıkta “yarıştığımızı” düşünürsek- mutlak. Bir yerlere yetişme, şu saatte bir yerlerde olma, şu saatte bir şeye başlama gerekliliğiyle ilgili cümleler sürekli duyulmakta ve telaffuz edilmekte. Yarattığım zaman “özgürlüğüyle”, bu noktadan öteye geçmek için kendime bir fırsat verdiğimi düşünüyorum. Durumun özüne bakıldığında, zamanı “isimlendirmek ve anlamlandırmak” - bir saati altmış dakikaya, bir dakikayı altmış saniyeye bölmek vs. - karmaşık değil. Biliyorum ki bunun faydaları ve hatta gerekliliği yüzlerce sayfada güzel cümlelerle anlatılabilir ve eminin ki çok ikna edici olabilir. Ama maksadım bunun biraz ötesinde: Evrensel olarak anlamlandırdığımız yani hepimiz için ortak kriterlere bağlanan, dolayısıyla hepimizi örneğin aynı gün ve aynı saatte TV önünde buluşturan saatlerin-kolunuz, duvarınız, başucunuzdaki- ne ifade ettiğini bulmak.

Bir an düşünelim; bir kek hazırladınız, fırına verdiniz. Tarifte pişirme süresi -yirmi dakika mesela-  belirtilmemiş olsaydı ne yapardınız? Birinin o yirmi dakikayı daha önceden belirlemiş olması,  bu süre zarfında başka işlerle uğraşma şansını veriyor. Ne büyük mutluluk! Zamanımız o kadar değerli ki, onu, kekin başında geçirmek -üstelik her defasında- yerine çok daha önemli işlere-TV karşısında, kanepe üzerinde geçirme- atfetme “lüksüne” sahibiz.

Peki, tarifin üzerinde yazılı olan yirmi dakika nasıl hesaplanmıştı? Bunun da cevabı oldukça sıradan: - ki ben yine de burada hatırlatacağım- Deneyerek. Fırındaki keki sürekli izleyerek ve gözlemleyerek şu sonuca ulaştı birileri; bu kek, kalıbın, fırının, ısının vs. gibi tüm  göstergelerin aynı kalması koşulunda şu kadar sürede pişmiştir. Ve yine bu sevgili kişi, kolundaki saat sayesinde, bize bunun yirmi dakika sürdüğünü bildirdi ve artık kek pişirme konusunda genel –geçer bir bilgiye ulaştık. Bunun üzerine kafa yorma gereksinimi sona erdi. Öyle ya kafamızı yoracağımız çok daha mühim işler var!

Kek örneği, çok sıradan görünmekle birlikte,  milyonlarca örneğe uyarlanabilir. Diğer yandan, düşünmediğimiz bir şey var: O da, bu örneklerin hepsinin bu kadar masum olmadığı. Zaman, hayatımızı sınırlandıran kavramlardan biri aslında kendi kuralları ölçüsünde. Zira çocukluğumuzdan beri- hatırlayabilmek adına, yaşı kendiniz tayin edin- saatin içinde sıkışmış durumdayız: Şu saatte yemek yemek, şu saatte TV seyretmek, şu saatte uyumak zorundayızdır. Şu saatte, hava kararmadan -onla ilintili  mutlaka bir saat tespit edilmiştir- eve dönmeliyizdir. Çocukluk safhasını geçtikten sonra bunların bittiği gibi bir düşünceye bir an olsun bile aldanmak çok büyük bir zaaf sanırım. Bir kadın olarak örneğin,” gece yarısı geçtikten sonra dışarıda bulunmamalısınız”- tümcesindeki- toplumsal cinsiyet bağlamında yarattığı baskıdan ve paralelinde, kadın erkek eşitsizliğinin korkunçluğu ve kabul edilemezliğinden bahsetmek bile istemiyorum-  gece yarısını belirleyen nedir ve kimdir?  Neden gece yarısı seçilmiştir? Bu gibi sorularla beraber, zaman kavramının kendisini aşma gerekliliğini öneriyorum: Bireyselliğin ve “hepimizin özgür olduğu” söyleminin geçerli olduğu yaşam alanımızda -neo-liberal söylem- nasıl hapsolduğumuz böylece ortaya çıkmakta. Diğer bir ifadeyle,  “gece yarısını” tümceden yok ettiğimizde yaşam hakkından  -en temel özgürlüğümüzden- nasıl uzaklaştırıldığımız, kılıfı ile birlikte ortadadır. Kaldı ki bu söylemin devamında gelen, “  o saatte ipsiz sapsız[1]- ki daha vahim tanımlamalar mevcut-  insanlardır sokakta olanlar” ifadesi çok daha fenasına işaret etmekte. Şu soruları sormak isterim o halde; ipsiz sapsız diye tasvir edilen kişiler de mi saati “bizim gibiler” in kullandığı gibi kullanır? Onlar da mı ölçüt olarak gece yarısını kabul eder?  Neden o zaman dilimiyle ifade kazanır ipsiz sapsızların ortaya çıktığı anlar topluluğu? Yoksa onlara aslında ipsiz sapsız olma özgürlüğünü bu şekilde biz mi vermekteyiz:  “ Saat gece yarısını geçti; buyurun ipsiz sapsız kişiler olabilirsiniz ve hepimiz bunda mutabıkız.” Bu insanlar gündüz ipsiz sapsız değiller de gece mi ipsiz sapsız hale gelirler? Yoksa zamanı “bizden” farklı algılayıp da,  birileri gece yarısından sonra uyurken, onlar mı –ipsiz sapsızlar- yaşamaya başlar? Yani genel geçer olanı yıkan onlar mıdır, ya da çok daha açık bir ifadeyle özgür olan. O halde, onları takdir etmekten maalesef geri duramam.

Zamanı, ona yüklediğimiz anlamlar ve verdiğimiz rakamlar manalı hale getiriyor tıpkı ipsiz sapsızlara yüklediklerimiz gibi. Ortak noktalar bulabilmek, yaşayabilmek ve toplumun bir parçası haline gelebilmek için gerekliler de üstelik. Oyunun ebesi olmamak, dışarıya atılmamak için zorunlular. Öte yandan sorgulamayan, kuşku duymayan bir toplumun parçası olmak çok daha tehlikeli.

Zira kendi payıma, tüm neon ışıklarına rağmen mum ışığıyla aydınlandığıma,  bölünmüş, planlanmış ve sunulmuş tüm zaman zerreciklerine rağmen, zamanımın adsızlığına memnunum; üstelik romantik de değilim.   

Dilek Duygu Yavuz

 


[1] İpsiz sapsız, Türk Dil Kurumu sözlüğünce, 1) birbirini tutmaz anlamsız

2) serseri, hayta anlamlarına gelmektedir.

yasaklılık ve tütün mesela

23 Mayıs 2008, 00:08

beşiktaştan kadıköye kadıköyden beşiktaşa
çeyrek geçe çeyrek kala
daraldı vapurlar yetişemez dostun susan dudağına
karşılardı deposu tütünün varınca beşiktaşa
bir zam bir kepçe bir kepçe bir zam
tütünsüzüm yazamam

selimiyede kışla öbür yanında gata
sürgündedir hukuk öğrencileri aslında haydarpaşada
maphusa benzetilirdi taş bina
tamam oldu avluda voltayla
yasak gelince mayısın ondokuzunda
mayısın bir vapur daha kalkdı ondokuzunda
iki fabrika daha tam açıldğında yasak geldi sigaraya

aslında martıları beslemekten daha çok sefa
vermiştir vapurda bir sigara
ve her yaşının okulunda
mesala lisede ya da maphusta
akıl gönlü tutsak ederken sorularla
hürriyet sormakken feylosofça
rasyonel özgürlük tutsak etti yine ayrılığa

birbirsıfırbir oturumu aç parolayı sıfırla
masaüstünde elma havva tatsız adem çalışmakta
gölgesindeyiz kapitalizmin bugün cuma
sekizde başla sekizde bırak
mesela haftaiçine denk gelen bir
bir mayısta

türk gibi içmek şöyle mesala
evde pencerede okulda avluda
lisede kenefte özgürlük internette
e-devlet
e devlet ne işin var tütünle aramda

bana kalan hayallerimi özlenen bir sevgili yapıp
şarkıların birini söndürüp diğerini yakarken
varlığını varlığına armağan etmek

biliyorum ayıp tutunmak mecazına
aslında güç mecazında değil aşkında
aşk bizi mecazlıktan sıyırmada
mecazsa inatla aşıkları ağlatmada

paketteki her sigara gibi yalnız içilirken
herkesin harcı değilken yalnızlık
O’ndan kuşatmada
yalnızlığını paylaşmada
dört yasak arasında bir molada
belki bu sefer suskun dudağım dudağına

solu böyle bilmezdim…

22 Mayıs 2008, 19:56

        Bir zamanlar sol, “ezilen halklar”ın mücadelesini verirdi. En azından söylemi oydu. İşçi sınıfının haklarını savunur, emeğin kutsallığını, eşitliği vurgular, düzenin değişmesi gerektiğini dile getirirdi. Bu nedenle sempatiyle karşılanır, kendine kitlelerden destek bulurdu. “Tam bağımsız Türkiye” sloganıyla özgürlük arayışlarını ortaya koyar,  insan hakları mücadelesi verirdi.  Maalesef Türk solu yükselen sosyal demokrat çizginin, dünyada daha evrensel bir dil kullandığını fark edemedi. Dünya değişiyordu. Türkiye de bu değişimden nasibini almakta gecikmedi. Daha çoğulcu, daha katılımcı, daha şeffaf bir düzen istiyordu insanlık. Herkes kendi öz değerlerine yönelir oldu, çeşitlilik zenginlik sayılıyordu artık. Bu yönelişi benimsemeyenler kendi tercihlerine devam etmekle beraber bu yeni duruma saygı gösterdi.

       Türkiye’de sol “inanca saygılı laiklik” anlayışını bir türlü benimseyemedi. Dinden hep korktu, dindardan hep çekindi. Sergilediği pozitivist ve materyalist tavır, insanlara belli bir yaşam biçimi dayatmaya izin veriyordu. Oysa insanların seçimleri, bireysel özgürlüğün bir parçasıydı ve onları zorla bu tercihten vazgeçirmeye hiç kimsenin hakkı yoktu. Ve halktan bariz kopuşların yaşanması şaşırtıcı olmasa gerek. Sol, merhametini kaybetti; o yüzden üniversite kapısına gelmiş genç kızların eşikten içeriye adım atamamaları, onların uykusunu kaçırmadı. Yürekleri sızlamalıydı oysa. Sol, şefkatini kaybetti; o yüzden darbelerden çok çektiği halde her darbeye alkış tuttu. Sol, merhametini o kadar kaybetti ki başörtüsüne “Nazi Gömleği” diyebildi; üstelik eğitim özgürlüğünü göz ardı ederek… Halkı kucaklayamayan elitist bir zümre (günümüz Türk solu)… Solu böyle öğrenmemiştim. LALE ALİŞAN

AŞKIN METAFİZİĞİ

19 Mayıs 2008, 16:28

Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili

Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz

Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin

Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?

Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!

Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna

Nerede, nasıl ve ne zaman,

Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!


                                                   ARTHUR SCHOPENHAUER

Yüzyıllardır hayatı anlamlandırmak için kendilerini düşünmeye adamış filozoflar neden aşkın üzerinde durmamışlardır? Yoksa bizi hiç beklemediğimiz bir anda vuran, düşünme yetimizi bile kaybettiren, baştan aşağı değiştirebilen o ‘aşk’ sözcüğünün şifresini çözememişler midir? Evet! 19. yüzyıl felsefesinin çehresini değiştirmiş Arthur Schopenhauer’ a kadar aşkı anlamlandırmaya yönelik kayda değer hiçbir sav yoktur. Yalnızca Platon’ un, Sokrates’ in de diyaloglarının yer aldığı Şölen’inde yüzeysel olarak ele alınmıştır.

Ancak kitabı okumamış ve başlama düşüncesi olanları uyarmakta fayda var, Schopenhauer’ un düşünceleri sizi şaşırtabilir, gerçeklerle yüzleşmeniz düşündüğünüz kadar kolay olmayabilir. Kendisinden hemen sonra yaşayacak olan Freud’ ü etkilemiş olan bir düşünürün aşk konusunda neler yazmış olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Aşk ve Gerçekler:

Schopenhauer için beden, iradenin yuvasıdır. Bu iradenin biricik özelliği istemektir ve istediği de yalnızca kendisidir. Freud’ ün kırk elli yıl sonra ‘bilinçdışı’ diye anlamlandırdığı şey Schopenhauer’ un iradesidir. Bilinçdışı dürtü, organik-biyolojik bir uyarımdır, hedefi tatmin olmak, doyuma varmaktır. Dürtünün nesnesi de dürtüyü doyuma ulaştıracak, yatıştıracak nesnedir. En belirleyici dürtü olan cinsel dürtünün cinsel nesne ile tatmini gerçekleşmez ise, bunun patojen sonuçları olacaktır. Zaten dürtüler arasında bastırmaya en çok hedef olanlar cinsel kökenli dürtülerdir.

Schopenhauer’ a göre iradenin kaygısı canlı türlerinin kusursuz, ideal tipini meydana getirmek, koruyup hayatta tutmaktır. İrade, türü koruyabilmek ve bunu ideal tip modeli üzerinden gerçekleştirebilmek için cinsel dürtüyü kullanır. Cinsel dürtü, içgüdü üzerinden bireyi, türün tipini koruyacak seçimler yapmaya, karşı cinsi - (farkında olmadan, içgüdüsel yönelimlerle) iradenin amaç ve hedefleri doğrultusunda onda önceden tespit etmiş olduğu özellikleri arayarak (büyük göz, uzun bacak, küçük burun gibi) – cinsel tatmin nesnesine dönüştürmeye yönlendirir.

Bu anlayış çerçevesinde cinsel sevgi, aslında koşulları dışımızda daha sonra da içgüdüyle belirlenmiş bir yönelimden başka bir şey değildir; duruma göre, yoğunlaşmış duygulardan, tutkulardan, kara sevdalardan ve intiharlara sürükleyen aşamalardan geçebilir.

Erkeğin kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında onu kıskıvrak yakalayan o kadınla birleşmeyi en yüce iyiymiş gibi gösteren o baş döndürücü çekicilik, o teşhir, işte türün belirgin bir biçimde vurulmuş damgasını fark edip, bunu o kadınla devam ettirmek isteyen duyusudur: Güzelliğe olan bu ısrarlı eğilim, türün tipinin korunup sürdürülmesi isteğine dayanır.

Yazar karşı cinsi seçerken dikkate aldığımız özellikleri şöyle sıralıyor:

Karşı cinsin yaşı… Erkeklerin seçtiği kadının genel olarak yaşı, adet görmenin başlamasıyla bitmesi arasındaki döneme yayılır; ancak asıl tercih, on sekiz ile yirmi sekiz yaş arasındaki döneme yönelir. Erkek; yaşlı, yani adetten kesilmiş bir kadına soğukluk duyar. Güzellikten yoksun gençlik yine de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik hiç çekici değildir. Burada erkeği bilinçdışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkanıyla ilintili olduğu apaçıktır.

Sağlık… Sağlıklı olmayan karşı cins her zaman bizi ürkütür. Çünkü bunlar çocuğa da geçerler.

İskelet ve kemik yapısı… Karşı cinsin iskelet ve kemik yapısını önemseriz, çünkü bu türün tipinin temelidir. Ayrıca dişler de beslenme bakımından ve özellikle de kalıtımla geçtiklerinden bizim için çok önemlidir.

Etin belli bir dolgunlukta olması… Cenine bol bol besin sunulacağına işaret ettiği için, vejitatif yapının hakim durumda olması isteğidir. Dolgun bir kadın göğsü erkek cinsi üzerinde müthiş çekici bir etki yapar; çünkü kadının çocuk doğurma işleviyle doğrudan bağlantılı olarak, yeni doğacak olana bol bol besin verebilecek olduğunun belirtisidir bu. Aşırı şişman kadınlar da erkeklerde tiksinti uyandırırlar. Bunun nedeni, bu yapısal özelliğin rahmin beslenme yetersizliğine, yani kısırlığa işaret etmesidir; bunu kafamız değil içgüdümüz sezer.

Yüz güzelliği… Sayısız kızın hayat mutluluğunda, burnun alt ya da üst tarafının küçük bir eğikliği, tayin edici olmuştur. Burada türün tipi söz konusudur. Üst çene küçüklüğüne bağlı küçük bir ağız, hayvandan farklı olarak, insan yüzünün kendine özgü karakteri bakımından çok önemlidir.

Gözler ve alın… Bunlar, fiziksel özelliklerle, ama asıl anneden kalıtım yoluyla edinilen entelektüel niteliklerle ilintilidirler. Ancak kadınlar erkek güzelliğine çok az önem verirler; hele de yüz güzelliğine: Bunu, çocuğa verme sorumluluğunu sanki sadece kendileri yükleniyormuş gibi bir durum söz konusudur.

Schopenhauer’ a göre kadını esasen erkeğin kuvveti ve buna bağlı cesareti elde eder; çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ve aynı zamanda da onların cesur bir koruyucusunun var olacağının belirtisidirler. Kadının aşamayacağı istisnai özellikler, erkeğin cinsine özgü olanı, dolayısıyla da annenin çocuğa veremeyeceği özelliklerdir: bu özelliklerin arasında iskeletin erkeksi yapısı, geniş omuzlar, dar kalçalar, düz bacaklar, kas gücü, cesaret, sakal, vb. yer alır. Bu nedenle kadınlar, çoğunlukla çirkin erkekleri sevmekle birlikte bu erkeksi özellikleri taşımayan bir erkeğe hiç aşık olmazlar; çünkü kadınlar böyle bir erkeğin kusurlarını karşılayıp etkisizleştiremezler. Kadının kazanılmasında etkili olan başlıca özellikler, iradenin sağlamlığı, kararlılık ve cesaret, belki de ayrıca iyi yüreklilik ve dürüstlüktür.

Schopenhauer’ a Göre Aldatmanın Nedenleri:

Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu; sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan itibaren artmaya başlar. Bu, türü koruyup onun varlığını sürdürmeye bu bakımdan da olabildiğince fazla çoğalmaya yönelik doğanın amacının bir sonucudur: bildiğimiz gibi erkek; kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde; kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir; kadın ise; istediği kadar çok erkeğe sahip olsun; ikiz ihtimalini hesaba katmazsak; yılda sadece bir çocuk meydana getirebilir: Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden; gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler: Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır kadınınki doğaldır; dolayısıyla da kadının ihaneti nesnel olarak sonuçları bakımından olduğu kadar öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir!

Ayrıca yazar kendimizdeki eksiklikleri karşı cinste bulmamızın, ona bağlanmamızda büyük rol oynadığını iddia ediyor. Schopenhauer‘a göre kendini aşırı erkeksi hisseden erkekler daha çok kadınsı yönleri ağır basan kadınları tercih eder; şekilsiz bir buruna sahip olan kişi güzel burunlu birine aşık olur; kısa boylu kişiye uzun boylu insanlar çekici gelir.

(Yazıda geçen cümlelerin bir kısmı Arthur Schopenhauer‘ un kendi cümleleridir, Aşkın Metafiziği‘ nden alınmıştır.)

b’AŞK’a

15 Mayıs 2008, 15:15

nerde tanıştık, nerden karşıma çıktın.
hatırlamıyorum.
ama üstündeki renkli elbisenin,
bir tutkunun başlangıcı olacağı besbelliydi. 

çok koşturdun peşinden, hiç uyutmuyordun.
sürekli seni sayıklıyordum rüyamda,
o upuzun ismini, çocuk dilimde. 

sen hiç pas vermiyordun, sürekli beni itiyordun.
sen çok büyüktün, koskocamandın.
yerden göğe kadardın. 

“daha çok küçüksün yavrum,
büyü de gel” diyordun hep. 

olsun.
ben seni karşılıksız sevmiştim
bir gün olsun bir şey beklemedim

evet, bazen beni çok üzdün.
bazen de farkında olmadan,
en derin mutluluklara gark ettin.
ama hiçbir zaman seni bırakıp da gitmedim. 

ben seni kimseyle paylaşamazken,
sen kalbini milyonlara açtın.
herkesi kendine aşık ettin,
delicesine, çıldırırcasına. 

ama yine de sana olan sevgimden hiçbir şey eksilmedi,
bilakis hep arttı, günden güne. 

… 

bak, ben artık büyüdüm, koskocaman adam oldum.
ve artık sen de inanmaya başladın bu aşkın büyüklüğüne.
bu öyle bir aşk ki;
ya ölümsüz olacaktı, ya da şuracıkta alacaktı canımızı

aşk
sarı
aşk
kırmızı

E=mc küre

9 Mayıs 2008, 17:39

günlerdir yaşamımızı alt-üst eden genel geçer sorunlardan birazcık da olsa uzaklaşıp,asıl sorunlardan biri olan ve sadece bizi değil,tüm dünyayı tehdit eden ve gerçekten de tehdit olan sorunlardan bahsetmek istiyorum.nacizane bir fikrim olsun istedim çünkü kapımızdaki kuraklık ve değişen iklim koşulları bizi ne kadar ilgilendiriyor,biz ne kadar ilgiliyiz ve ne yapabiliriz konusu bence artık gündemimizi birazcık da olsun rahatsız etmeli.çernobil ve 3 mill adası faciaları henüz kulağımızın duyduğu,gözlerimizin gördüğü gerçeklerden sadece ikisi.hepimiz az ya da çok çernobil faciasının yarattığı sonuçları görmüş ya da duymuşuzdur patlamanın olduğu ukraynanın pripiat şehri 49 000 nüfusa sahipken orada hiç kimse yaşayamıyor ve etkisi 900 yıl sonra anca kaybolur, tabi bunun yanında çevre ülkeler ve türkiye dahil olmak üzere bu facianın etkisinden halen de kurtulamamıştır çevreye verdiği zararların yanında bitki ve hayvan türleri üzerindeki genetik etkisi tartışılamaz boyutta,aynı zamanda 28 mart 1979 da amerikanın 3 mil adası nükleer reaktörlerinde meydana gelen patlama sonucu 600 binden fazla insan etkilenmiş bitkiler ve hayvanlar üzerindeki genetik bozukluklar bütün çevreci grupların ve duyarlı insanların kulaklarında çınlamaktadır.bu faciadan sonra amerikada nükleer santral siparişleri iptal edildi ve halen de yeni bir sipariş yok.işsiz kalan nükleer işletmeler,yeni pazarlar ve yeni kurbanlar peşinde,kirlenmemiş,masum toprakları kendi çıkarları uğruna kirletmek için bu topraklara geliyor,bunlar bir sorun öbür taraftan soframızı,yediklerimizi,içtiklerimizi ilgilendiren başka bir sorun da GDO lar yani genetiği değiştirilmiş organizmalar;“1980’lerin sonunda Japonya’daki Showa Denko firması transgenik bir bakteriye ürettirilen triptofanı ABD’de satışa sunmuştur. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde nörolojik sorunlarla birlikte giden Eozinofili- miyalji sendromu ortaya çıkmıştır. Bu sorunları yaşayan 1500 kişide kalıcı hasar gelişmiş, 37 hasta kaybedilmiştir. Ancak bu durum hekimler tarafından farkedilene kadar aylar geçmiştir” gdolara hayatımızı gittikçe tehdit etmekte ve geleceğimzi üzerinde ciddi tehlikeler ve kaygılar oluşturmaktadır.
gittikçe hızlanan enerji kaynaklarının yokoluşu insanlarda yeni kaynak arayışlarını tetiklemiş ama bu kaynak arayışları doğaya zarar vermeyen hatta doğa kendi kaynaklarını sunmakta ısrar etmesine rağmen biz en zararlı ve tehlikeli olanlarından vaz geçmiyoruz.eğer nükler enerji yerine güneş enerjisini kullanmayı,gdo lar yerine organik tarım faaliyetlerini güçlendirmeyi ve proje teşvikine önayak olmayı başarabilirsek çokuluslu ve tekelleşen şirketlerin çıkarlarına değil insana ve doğaya hizmet etmeyi başarabilirsek kendi geleceğimize bir katkı aynı zamanda doğaya olan mihnet borcumuzun da cevabı olmuş oluruz.birileri bizim yerimize geleceğimiz kurguluyor ve bize birer rol biçiyor bizde hazırlanmış senaryoların figüranları olmaktan vazgeçip hareket edersek çok geç kalmış olmayız en azından vicdanen bir rahatsızlığımız olmaz diyorum.siyasi partilerimizin gündeminde türbandan ve savaş çığırtkanlıklarından daha fazla küresel ısınma ve bununla ilgili projeleri görmek istiyoruz sağlıklı olmayan bir toplum sağlıksız kararlar verip tekrar iradesiz irade avcılarının ağına düşüyorsa gdo lar bizi etkilemiş sonucu çıkar bu da kimin işine yarar malumunuz.artık einstein rahat uyumuyordur çünkü E=mc kare si küresel sorunlara yol açıyor küresel bedeller ödeniyor bizim nükleer enerjiden çok nükleer beyinlere ihtiyacımız var,nükleer enerji santralleri ihaleleri dursun ve silahlanmalara son verilsin istiyoruz umarım çok şey istemiyoruzdur…sevgiler cengiz yılmaz DÜ Biyoloji

Bazıları ‘Meeting’ Sever…

5 Mayıs 2008, 21:55

Hayatımızın her yerinde, her hafta Tandoğan meydanında, Kızılay’da gördüğümüz mitinglerin etkisi ne kadar olabilir ki bizi yönetenler üzerinde? Rutine gelmiş bir bağırış çağırış, rutini geçmiş bir curcuna… Üstelik, bu mitinglere gelenler haklıdır sadece. Gelmeyenler sorumsuzlukla, Mustafa Kemal’e ve ülkeye sahip çıkmamakla ve bu ülke için savaş vermemekle suçlanırlar.
Gittiği mitingin savaş olduğunu düşünen insanlara şaşarım ben!
Elbette ki mitingler seslerimizi duyurmanın bir yöntemi ve “olmazsa olmazlarımız” dan, ancak bunu her hafta ya da iki haftada bir, ellerine Mustafa Kemal fotoğrafını, ellerine bayrağımızı alan herkesin koşarak meydanlara dökülmesi ile, “sesinizi duyursanız da olmaz”a çevirdiğinizi göremiyor musunuz?
Çok rahatsızım bu konuda. Üstelik bayrakçı teyzeler de cabasıdır. Herkesin elinde bir bayrak, kafasında Atatürk yazan bandana, kolunda bayrak, sırtında bayrak, yüzüne çizilmiş ay yıldız ve niceleri… ‘Gözlerim doluyor ne duygusal!’- falan değil! Mitinglere ben de katıldım defalarca, bu kadar rutine bağlamadan önceydi her şey ve elimde ne bir bayrak vardı, ne de bir Atatürk yada Cumhuriyet gazetesi simgesi.
Herkes can hıraş Anıtkabır’e girmeye çalışır; delicesine aramalar sonucu Anıtkabir’i “feth eden” herkes, büyük bir huzurla ayrılır oradan. Amaç zaten Anıtkabir’ i fethi idi. Akşam evet gittiklerinde televizyonunu açıp miting gösterilerinde ‘bayrak sallayanlar’ arasında kendisini görmeye çalışan bir çok kişi tanıyorum. Gülüyorum.
Gel gelelim bu mitinglerden en son gittiğim ‘Türban’a karşı’ mitingine (neden eylem değil de miting deniyor onu da anlamış değilim –meeting- ). Herkes bir heyecan ile gelmiş, Tayyip Erdoğan’a ‘yandaşlarını alıp İran’a gitmesini’ söylüyordu. Arkadaşımla birbirimize bakakaldık. Kendi başbakanlarını, halktan birine ‘Ananı da al git’ dediği için yerden yere vuran halk oturmuş, şimdi, Tayyip Erdoğan’a karşı aynı sözü tekrarlıyorlardı. Madem Tayyip Erdoğan’ı bu kadar ahlaksızlıkla suçladınız, aynısını yapmanız doğru muydu?
İkinci şey ise yine aynı mitingde, Anıtkabir’e girildikten sonra kocaman kocaman adamların ‘Tayyip türbanı Bahçeli’ye tak’ diye bağırması olmuştu. Önce gülüp, sonra neden güldüğümü sorgulayıp utanmıştım. Mustafa Kemal’e bu kadar değer verdiğini söyleyen, bu kadar saygı gösterdiğini söyleyen, başı sıkışınca toplanıp Anıtkabir’e gidip herkesi Ata’ya şikayet eden bir grup insanın, Anıtkabir’de “Ata’nın huzurunda” bu kadar bayağı bir lafı sarf etmesi doğru mu idi? Bir an düşündüm; üç beş kişi olunur, rakı masası kurulur, ülke kurtarılır ve çat diye bu slogan bulunur. Çünkü sesini tüm Türkiye’ye duyurmayı hedef edinmiş bir kitle için, dedikleri bu söylem önce kendilerine sonra diğerlerine saygısızlıktan başka bir şey değildir.
12 Nisan’daki eylemle ilgili yaşadığım bir olaya gelmeden, şuna değinmeliyim sanırım. Gençlik sitelerimizden birinin girişindeki Mustafa Kemal ‘resmi’ kaldırılıp, yerine piyasaya yeni çıkacak bir grubun reklamı konulmuş ve site içerisinden bir kızımız bas bas ‘Atatürk’ümü geri isterim yada açıklama yapılsın yada her neyse’ diyerek bir konu açmış. Madem ‘her neyse’, “Neden açtın böyle bir başlık?” diye sorarlar zaten adama. Bu da ayrı bir olaydır. Girdiğin sitede ne kadar Mustafa Kemal’in istediği işlerle meşgulsün de, girişindeki Mustafa Kemal resmini bu kadar ‘her neyse’ istiyorsun. Kaldı ki, gidip kendilerine, ‘önemli olan bir yerde Mustafa Kemal’in resmini görmek değil, O’nun düşüncelerini benimseyip, ona göre davranmaktır’ dediğimde de, duyarsızlıkla suçlandığımı bildirmek istiyorum. Duyarsızdım; çünkü bana göre, bana özelden ‘birer hamburger daha yesek mi?’ diye mesaj atabilecek bir çok insanın bulunduğu bir sitenin giriş resmi ‘Mustafa Kemal’ olsa ne olurdu, olmasa ne olurdu. “E peki eyvallah” sözleri ile yaklaşık beş aydır ziyaret etmediğim siteden ayrılmak üzere idim ki, oradan birileri ‘miting’e katılsana diyerek laf attı.
Ve geldik ‘meeting’ imize;
Mitinge katılmadım. Katılmama nedenim bayrakçı teyzeleri görmemek, el şakası ile dolmuş taşmış gençlerin bir yandan birbirlerini dürtüklerken, bir yandan da bayrak sallamalarını izlememek(ki bu kadar ciddiye alınan bir işteki ‘ne yaptığını bilememek’ olgusuna örnektir bu), ya da ayağında ‘nike’ ayakkabısı olan insanların gelip, ‘marlboro içiyorsunuz pis emperyalistler’ tadında bize bağırmalarından ayrı kalmayı istemekten öte şeylerdi. Yapılan eylemlerin artık rutine bağlamış olması, insanların ‘hadi gidek la eylem varmış’ diyerek eyleme gitme tavrına karşı olmam da değildi eyleme katılmama sebebim.
Arkadaşıma eylemi yapacak olan tabanın X partisinden yada X örgütünden olduğunu söylediğimde, ‘AKP’ye karşı olan her şeye varım’ gibisinden bir cevapla karşı karşıya geldim ve boş boş baktım suratına. Ağzımdan ben ‘AKP’ye karşı değilim’ sözleri döküldü kaldı. ‘Allah aşkına bu nasıl bilinçsiz bir kitledir?’ dedim içimden. Milli Egemenlik yürüyüşüne ‘AKP’ye karşı’ olduğu için katılan insanlar… Eğer o eyleme katılsa idim, katılmaktaki amacım AKP’ye karşı olmak değil, milli egemenlik kavramı içerisinde, her hangi bir durumda orada olacak insan sayısını ‘gövde gösterisi’ halinde, ‘diğerleri’ ne ispatlamak olurdu sanırım. Çünkü dediğim gibi ben ‘yalnızca’ AKP’ye karşı değilim, ben CHP’ye DTP’ye TKP’ye MHP’ye İP’ye DP’ye ve daha nicelerine karşıyım! Ben bu ülke insanını bölmeye çalışan, ülkemizin Amerikan mandası olma yolundaki değişimine neden olan ve bu neden oluşa sebep olan tüm partilere, tüm siyasilere karşıyım! Ben ‘Tam Bağımsız Türkiye’nin insanların kafasında silinmesine, basitleşmesine, anlaşılamamasına sebep olacak partilerin başa gelmesine neden olmuş ve olacak olan tüm siyasilere karşıyım! Ben o eylemi düzenleyen güçlerin tabanını oluşturduğu partilere de karşıyım ve bu yüzden de gitmedim o eyleme. Çünkü defalarcadır tekrarladığım sözler vardır benim. Hiç bir vatandaşın, yada halk – vatandaş kitlesinin, bir ülkenin bayrağını, kurtarıcısını ve mabedini kendine mal etme hakkı yoktur. Bu eylemlerde Bayrak ve Mustafa Kemal ve Anıtkabir yalnızca bir kesime mal edildiği için, bu eylemlere karşıyım ve son eyleme gitmedim. Siz eğer insanların sıfatlarına, lakaplarına; düşüncelerinden daha çok değer verilen bir ülkede, tutup bayrağı ve kurtarıcıyı belli bir kesimin propaganda aleti haline getirirseniz, alacağınız tepki büyük olur ve yaptığınız ise Mustafa Kemal’e ve bayrağa saygısızlıktan başka bir şey olmaz! Sizin propaganda haline getirdiğiniz değerlere, sizin gibi düşünmeyen insanların sahip çıkmasını bekleyemezsiniz ve sahip çıkmadıkları için de, daha sonrasında onları suçlayamaz ve yeremezsiniz. Kaldı ki, halkın ta kendisi olarak, halkı yerme hakkına böyle ‘eylemlerde’ asla sahip değilsiniz. Azıcık iğneyi kendinize batırmadığınız sürece – ki iğne diyorum- hiçbir şey elde edemezsiniz. Çünkü hep ‘diğerleri’ suçlu değildir, olamaz da! Siyasilere can hıraş bağırarak, insanlara neyin doğru olduğunu gösteremezsiniz.
İşte ben bu nedenle eylemlere katılmıyorum artık ve bazılarının değişi ile ‘insanlar miting yapar ve bazıları da ancak böyle geyik yapar’ konumunda, sizlerle geyik yapmayı tercih ediyorum. Çünkü benim kafamda siyasilere bağırmak tabanlı değil, sosyo-ekonomik ve kültürel yetersizlikten dolayı aydınlanamayan halkı aydınlatmakla ilgili düşünceler var.
Sizlere biraz da ondan bahsedeyim. Düşüncelerimin adı ‘Halk Aydınlanma Hareketi’ ve yapılan mitinglerden, sallanan bayraklardan ve gösterilen Mustafa Kemal fotoğraflarından daha etkili olacağına inandığım, temeli kavrayan bir değişimin adı olacaktır bu ‘Halk Aydınlanma Hareketi’. Tüm insanların eşitliğine ve aynı seviyede yaşama hakkına sahip olduğu dünyamızda, insanların değişimi için onlara anlatmakla başlayabilirsiniz; baştakilere bağırıp çağıracağınıza. Onlara AKP’ye oylarını neden bir kilo bulgura satmamaları gerektiğini anlatmakla başlayabilirsiniz ve bunun için zaten çoktan yeterli bütçeniz vardır. Eylemlerde insanların kollarına sardıkları, kafalarına taktıkları bilumum propaganda eşyalarına verdikleri paraları kumbara yapıp bir fona aktarıp, bu fondaki paralarla gençlere ve çocuklara Türkiye Siyasi Tarihi ile ilgili kitaplar alıp hediye etseniz, mitingleri düzenlediğiniz paralarla kırsal kesimlerde insanlara seminerler verseniz, onlara katılsanız, emin olunuz ki mitinglerde gösterisini yaptığınız ‘biz buradayız’ dan daha fazla etkili olursunuz. Eğer, iki güne bir eylem yapmayı bırakıp, gerçekten gerektiğinde eylem yaparsanız; eylemlerde bu ülkenin değerleri olan Mustafa Kemal’i , Bayrak’ı ve Anıtkabir’i propaganda aracı yapmayı bırakırsanız, bu ülke için özel ve tarihi günlerde bas bas bağıracağınıza, cebinizden 3 kuruş para çıkartıp, kişisel kazanım gütmeden, yalnızca ‘diğerleri’ dediklerinizi aydınlatmak için sempozyumlar düzenlerseniz, daha etkili olur çığlıklarınızdan, tüm bu yapılanlar. Çünkü çözüm halk aydınlanmasında, aydınların bağırmasında değil!!!
Halk Aydınlanma Hareketi ise, ‘Tam Bağımsız Türkiye’ de, kişilerin kökenlerine göre muameleye tabi tutulmadığı ve haklarını sonuna kadar arayabilecekleri iyi bir yargı sistemi ile desteklenmiş ortamda; düşünebilme ve düşündüklerini söyleyebilme özgürlüklerinin olduğu, bilimin gelişmesi için yatırımı ön planda tutucak bir devletin var olduğu, üretimde devletin ağırlığının hissedileceği bir sistemi ülkemize oturtmak için çaba göstericek her türlü kesimden insanın hep birlikte çalışması ve devlette bir yerlere gelmesi sonucu gerçekleşecek olan bir hareket olarak tanımlanabilir. Sonuçlarında herkesin okuyabildiği, herkesin doyabildiği, herkesin eşit haklara sahip olabildiği bir Türkiye hedeflenmektedir. Bu nedenle ‘Halk Aydınlanma Hareketimiz’ içerisine ‘yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!’ demek adına, kendi isteklerinden vazgeçip, yaşayan halkın varlığına kendi varlığını adamayı ilke edinecek ve bu halkın dirliğini ve düzenliğini kendinden önde tutacak herkesi beklemekteyiz.
Ve ilk ana amacımız ülkemizde ‘Köy Enstitüleri’ni yeniden açtırmak için neler yapabileceğimizi belirlemek olacaktır. Bu konu ile ilgili fikirleri olanlarında bana e posta ile ulaşmasını ister saygılarımı sunar, yazımı burada bitiririm ve bana ‘insanlar miting yapar tepki koyar bazıları da dalga geçer’ demiş ve diyen arkadaşlara da şu son cümle ile cevap veririm;

‘bazıları –yalnızca- miting yapar…’

Sevgi ve Saygılarımla,

ulaşmak için e postam: zebnep@gmail.com
fikirlerinizi bekliyorum

Ülkeyi kurtaracağını umut eden genç

5 Mayıs 2008, 21:14

Bu hayal hepimizde öyle ya da böyle vardır.En hat safhada başlar ve zamanla hayat bizi öyle sınavlara sokar öyle yıpratır ki içimizdeki çocuk ölmeye başladığı anda da sadece kaç para kazanacağını hayal etmeye başlayan yığınlar olarak kalır ve öyle yaşarız.Biz gelecek için ülke için planlar yaparken birileri bizim yerimize çoktan hayatımızı şekillendirmiştir.Nüfus cüzdanımızda hangi dine ait olduğumuz gösteren yazıdan önce adımızı bile seçme şansımız olmamıştır aslında.Mecburiyetten gitmeye başladığımız okulumuzda ya da gençliğimizin en büyük bölümünü sevmediğimiz derslerle geçirmeye zorlandığımızda bile hala umutlarımız vardır.Sonra sonra anlamaya başladığımız kapitalist ekonomi ve liberal ideoloji o kadar çevrelemiştir ki bizi tıpkı büyük üstad Marx’ın dediği gibi farkında bile değilizdir sömürüldüğümüzün.Dinimizin,cinsiyetimizin,dilimizin,kimliğimizin sadece güç odaklarının birer aleti haline geldiğini bile görmeyiz ve her iki arkadaşımızdan birinin dogmatik muhafazakar adamlara gönülden oy verdiklerini bile bile sesimizi çıkarmayız.Çünkü biz susmaya programlanmış bir neslin çocuklarıyız.Tek amacın kapitalist sistemin pürüzsüz işleyişine katkı olduğunu,bilimin,aklın ve mantığın ışığının kaybolmakta olduğunu göremeyen görse de susup oturan hanımefendi beyefendi gençler olarak ülkeyi kurtarmak bir yana kendi hayatını bile zor kurtarabilecek bir noktaya doğru sürüklenmekteyiz.68 kuşağına özenmemek elde değil doğrusu.İdeolojisi için eşitlik için elinden geleni yapan,sesini yükselten,korkmayan bir gençlik ister sağ ister sol görüşlü olsun çok daha onurludur.Bugün ise ideojiler kaybolmaktadır ve uğruna birbirimize düştüğümüz konular günlük basit olaylara kadar indirgenmektedir.Kardeş kardeşi ne için öldürdüğünü bile bilmemektedir.Diktatörlüğe sesini bundan 60 yıl önce daha yüksek çıkaran insanlar artık seçmen yorgunluğu dediğimiz kavram altında sadece uzaktan kumandayla kendi küçük dünyalarını yönetmekteler.Hayallerini devam ettirebilen ve bu uğurda yaşayanların anısına… 

Sonraki Sayfa »