KADINIMA TOZLU RAFLARDA BULDUĞUM YAZININ HATIRINA

29 Haziran 2008, 21:13

    Sevdiğim Kadına,

 

   Bebeğim aslında bir şiir taslağına başlamıştım satırların olduğu bu beyazımsı boşluğa ama ilkin belki yazdıklarımın hepsini bu gece okumak istersin diye seni aramak istedim, biliyorum söylemiştin uyuyakalabileceğini bu yüzden de peşinen iyi geceler dileyip seni merak etmemem gerektiğini, ama yine de engel olamadım kendime, her ne olursa olsun yatmadan önce duymak istedim sesini, ama yine o umarsız soğuk kadın sesiyle karşılaştım sevgilimin kırgın ama billur sesi yerine, aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor diye. O anladım aslında anlamam gereken bir çok şeyi hiç bir şey değmez aslında hayatta seni kırmaya, ne ben ne de düşüncelerim değer buna, ne derler bilirmisin sevgilim bir meleğin gözünden akan her damlada bir yıldız kayarmış gökyüzünden sonsuzluğa, ben isterdim ki diyebilmek sana, bir daha hiç bir yıldız kaymayacak gökyüzünden sonsuzluğa, umudun olmak isterdim kıraç toprakların susuzluğunda, bir vaha olmak isterdim uçsuz bucaksız çöllerin yalnızlığında, bir su damlası olmak isterdim güzel yüzünü usulca okşayıp avucunun içine düşen, bir masal olmak isterdim perileri kıskandıran ya da bir ağaç olmak isterdim gövdesinde aşkımızın baş harflerini taşıyan.

    Hiç söylemiş miydim seni ne kadar çok sevdiğimi, seni içime alıp kaf dağının ardına götürmek istediğimi ya da hiç söylemiş miydim sevginin fedakarlık gerektirdiğini bildiğimi, ama belki kendimden tavizler veremeyecek kadar bencil olduğumu ve belki de sen her hayal kırıklığına uğradığında ya da gözünden düşen her damlada biraz daha kendimle boğulduğumu

seni seviyorum meleğim, bakmaya kıyamadığım güzel yüzünü, öpmeye doyamadığım tatlı yanaklarını, düşler görüyorum bazen gördüğüm bir düşün içinde ya da bizzati kendisi bir düş olan o güzel gülüşünde, işte o an anlıyorum seni neden üzmemem gerektiğini ve de seni her üzdüğümde kayın yıldızla beraber benim de bir parçamın sonsuzluğa gömüldüğünü, hayatım da ilk defa söylebilecek bir şey bulamayıp kafamı öne eğiyorum ve de seni mutsuz edebileceğimi düşünüp bundan utanç duyuyorum…. Söylemiş miydim meleğim seni gerçekten çok seviyorum…

 

Metalurji Mühendisleri Odası I. Öğrenci Kurultayı Sonuç Bildirgesi

24 Haziran 2008, 17:36

Metalurji Mühendisleri Odası I. Öğrenci Kurultayı Sonuç BildirgesiErgiten biz döken biz…

Bu “kalıbı” değiştireceğiz…

Geleceğimizi kendi ellerimizle dökeceğiz!!

Dünyanın bir çok ülkesinde açlık isyanlarının gürültüsünün altında, savaş, kan ve vahşetin insanlığı kuşattığı bir ortamda, insanın ve insana dair her şeyin yok sayıldığı, bizden olmayanın ‘öteki’leştirildiği bir yaşam alanında, paranın insan yararına üretmenin önüne geçtiği, bilim ve teknolojinin insanlık yararına kullanılmadığı ve doğanın vahşice katledildiği koşullarda; bizler, yaklaşık 400 metalurji, malzeme ve seramik mühendisi adayı genç bir araya geldik: düşünmek, paylaşmak, çözüm üretmek için…

Böylesi bir dünyada geleceğin mühendislerine düşen görevler ve sorumluluklar gittikçe artmakta. Öncelikle dünyanın şu anki koşullarını değerlendirme ve tespit etme işine soyunduk. İleride zengin olacağını düşleyerek üretime değil, tüketime katkı da bulunmak üzere rekabet ortamlarında yetiştirilen geleceğin mühendislerinin tespitini yapmamız bizim için önemliydi. Sıkışmış, her türlü hak ve özgürlüğü elinden alınmış, sindirilmiş olan bu geniş ‘aday’ kitle, içinde bulunduğu tüketim toplumunun getirdiği; bilimsellikten uzak, içi boş eğitim sistemini ve kötü çalışma koşullarını görmezden gelmesine rağmen, bu koşullar altında hayatını sürdürmekte ve her geçen gün daha da fazla ezilmektedir. Bu yüzden, bu sorunlara karşı sessiz kalmamız gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Bu doğrultuda, metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği öğrencilerini bir araya getirmek ve bu sorunları hep beraber geniş perspektifte tartışarak; beraber hareket edebileceğimiz bir zemin oluşturabilmek için yola çıktık.

İleride zengin olacağını düşleyerek üretime değil, tüketime katkı da bulunmak üzere rekabet ortamlarında yetiştirilen geleceğin mühendislerinin tespitini yapmamız bizim için önemliydi.

İşte bizler bu koşullar altında, olayı bütün bir sistem sorunu olarak ele alıp ihtiyaç ve gereklilikler doğrultusunda bundan 3 sene önce bu ‘aday’ arkadaşlarımıza ulaşmanın yollarını aramaya başladık. Gördük ki, savaşların acımasızlığını dizginleyecek insanlar üreten, çözüm önerileri sunabilecek olan bu genç beyinlerdir. Bu genç beyinlerin bir araya gelip beraber hareket etmesi gerekir ki, ipleri elimize alalım ve dünyanın bu vahşi gidişatına bir son verelim.

Biz de bu amaca bir katkıda bulunabilmek için, metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği öğrencileri olarak 17 – 18 mayıs 2008 tarihlerinde bir aradaydık. Yaklaşık 400 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz ilk kurultayımızda bir çok konu tartışıldı ve çözüm yolları arandı. Sadece öğrencilerin sunum yaptığı ve tartıştığı, fotoğraf sergilerinin, kısa film gösterimlerinin, sinevizyonun, tiyatro sahnelenmesinin ve konserin olduğu büyük ölçüde öğrenci “emeği” ile gerçekleşen bu kurultayda yaşadığımız ortak sorunları ayrıntılı bir şekilde tartıştık.

Bu genç beyinlerin bir araya gelip beraber hareket etmesi gerekir ki, ipleri elimize alalım ve dünyanın bu vahşi gidişatına bir son verelim.

Tartışmalar ve Alınan Kararlar:

Ø Kapitalist sistem içerisinde, üniversiteler bilim ve toplum için bilgi üreten yerler olmaktan çıkıp, özel sermaye gruplarının tekeli altına girmiş ve şirketler için çalışan kurumlara dönüşmüştür. Bu amaçla, ülkemizde YÖK kurumsallaştırılmış olup; kapitalist şirketlerin her türlü ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde üniversiteleri biçimlendirecek ve öğrenciler üzerinde baskı ve yıldırma politikaları uygulayacak bir kurum olarak örgütlenmiştir. Üniversite, toplum ve insanlık yararına bilgi üreten ve eğitim veren özgür bir kurum olmalı, karar alma mekanizmalarında üniversitenin tüm bileşenleri bulunmalı ve bu amaç çerçevesinde örgütlenmelidir. Ülkemizde, bunların karşısında engel olarak duran YÖK kaldırılmalı ve üniversiteler gerçek tanımına uyacak biçimde şekillendirilmelidir.

Kapitalist sistem içerisinde, üniversiteler bilim ve toplum için bilgi üreten yerler olmaktan çıkıp, özel sermaye gruplarının tekeli altına girmiş ve şirketler için çalışan kurumlara dönüşmüştür

Ø Bugün kapitalist dünyada pek çok eğitim modeli uygulanmaktadır ve bunların hepsi egemen sınıfların ihtiyaçlarına uygun nitelikte bireyler yetiştirmek amacındadır. Bugünkü mevcut durumda öğrenciler, okullarda kapitalizmin istekleri doğrultusunda politik ve sosyal olarak yalnızlaştırılmakta, bireyci, rekabetçi ve çıkarcı bir tipoloji oluşturulmaktadır. Böylesi bir ortamda, bilim piyasa tanımlarına göre şekillenirken, bilgi alınıp satılabilen bir metaya dönüştürülmüş durumdadır. Kurultayımız bizlere sorunlarımızın yalnızlaşarak değil birleşerek, ortaklaşarak çözülebileceğini göstermiştir. Biz mühendis adayları olarak, başarımızın diğer arkadaşlarımızın başarısızlığıyla değil, ortak çalışmalarımızın başarısıyla ölçülmesinden yanayız. Bugünkü eğitim modelinin karşısında birlikte çalışmaya ve üretime yönelik, salt bireysel değil toplumsal faydaya hizmet eden, insanlık yararına ve toplum için bilgi üreten, bunu toplum yararına yayma amacı güden bir model oluşturulmalıdır.

Bugünkü mevcut durumda öğrenciler, okullarda kapitalizmin istekleri doğrultusunda politik ve sosyal olarak yalnızlaştırılmakta, bireyci, rekabetçi ve çıkarcı bir tipoloji oluşturulmaktadır.

Ø 1995 yılında yürürlüğe giren GATS(Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile birlikte eğitim ve sağlık hizmetleri de birer sektör alanı olarak tanımlanmış ve bu alanların serbest piyasaya açılması için mevcut düzenlemeler genişletilmiştir. Bu hizmetlerin serbest piyasaya açılması halkın tamamının buralardan yararlanması önünde engel oluşturmaktadır. Bu hizmetler serbest piyasanın kar eğilimli yönelimlerinden kurtarılmalı ve halkın tamamının yararlanması sağlanmalıdır. Ayrıca, anlaşmanın sağlık sektöründeki bir uzantısı olan SSGSS yasası geri çekilmelidir.

Ø “Yetkin mühendislik” ve “yetkili mühendislik” türünden eğitim sisteminin mühendis yetiştirmeye elverişli olmadığını itiraf eden ve öğrencileri mezun olduktan sonra da sınavlara girmek zorunda bırakan; rekabetçiliğin meslek alanında da devamına neden olan ve piyasa için ucuz iş gücü oluşturmayı hedefleyen, yasa ve kavramlar ortadan kaldırılmalıdır.

Ø Türkiye’de genel olarak mühendislik ve metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği eğitiminin niteliği sorgulanmalı ve eğitimin içeriğine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır. Havuz dersi ve çan sistemi gibi rekabetçi, yaz okulu gibi paralı uygulamalar kaldırılmalıdır. Metalurji ve malzeme ve seramik mühendisliği eğitiminde uygulamalı laboratuar derslerine önem verilmeli, herhangi bir kısıtlama getirilmeden cihazlar öğrencilerin kullanımına açılmalıdır. Yöneticilik ve girişimcilik ile ilgili dersler yerine metalurji, malzeme ve seramik mühendisliğinin temelini oluşturan temel dersler sıkıştırılmadan verilmelidir. Bu amaçla ABET gibi bütün akreditasyon uygulamaları kaldırılmalı, yerine öğrenciler ve öğretim elemanlarınca tartışılarak hazırlanacak bilimsel ve toplum için olan bir eğitim ve öğretim anlayışı getirilmelidir.

Yöneticilik ve girişimcilik ile ilgili dersler yerine metalurji, malzeme ve seramik mühendisliğinin temelini oluşturan temel dersler sıkıştırılmadan verilmelidir.

Ø Ülkemizdeki her türlü kaynakların özelleştirilmesine karşı çıkılması amacıyla; toplumsal bilince kavuşturulmuş mühendis arkadaşlarımızın da aramıza katılımıyla cephemizi genişletmek ve yağmalanan değerlerimizin sahipsiz olmadığını göstermek birincil görevimizdir. Metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği adayları olarak, ülkemizdeki metal sektör durumu ile ilgili geniş kapsamlı araştırmalar yapmalı; arkasındaki güçlere karşı ortak cephe oluşturmalıyız.

Ø İnsan hayatının hiçe sayılması ve çevrenin tahrip edilmesi suretiyle yapılan her türlü üretimin kesinlikle karşısında durulmalıdır. Özellikle bizler metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği öğrencileri olarak, ülkemizde mesleğimizle ilgili alanlarda gerçekleştirilen üretimler hakkında teknik olarak bilgi sahibi olmalı, her türlü çevre felaketinin karşısında durmalıyız. Ülkemizde 15 yıllık bir geçmişi olan siyanür ile altın üretiminin başta Eşme ve Bergama olmak üzere bütün uygulamalarına karşı çıkılmalı ve gereken yasal ve eylemsel mücadeleler gerçekleştirilmelidir.

İnsan hayatının hiçe sayılması ve çevrenin tahrip edilmesi suretiyle yapılan her türlü üretimin kesinlikle karşısında durulmalıdır.

Ø Kapitalizmde iş güvenliği önlemleri şirket defterlerinde gider olarak görünürken, daha fazla kar için İSİG önlemlerinde kısıtlamalar yapılmaktadır. Bu da hem mühendislerin hem de işçilerin hayatlarını tehlikeye atmaktadır. Bunun yanında iş yerinde gerçekleşen her türlü kazadan mühendisler birebir sorumlu tutulmakta ve işverenin suçu mühendislerin üzerine yıkılmaktadır. Bu noktada geleceğin mühendisleri olan bizler işçilerin mücadelesi içinde yer alarak İSİG konusunda önlemlerin artırılmasını sağlamak için çabalamalıyız. Bu bağlamda İSİG önlemleri olarak: koruyucu sağlık hizmetleri ulaşılabilir hale getirilmeli, asgari ücret yükseltilmeli ve çalışma koşulları iyileştirilmeli, kayıt dışı ve sigortasız çalışma engellenmeli ve yasalardaki yaptırımlar ağırlaştırılarak uygulanmalıdır. Bu hakların elde edilebilmesi için geleceğin mühendisleri olarak mesleki örgütlülüğümüzün ve ortak mücadelenin önemini vurguluyoruz.

Kapitalizmde iş güvenliği önlemleri şirket defterlerinde gider olarak görünürken, daha fazla kar için İSİG önlemlerinde kısıtlamalar yapılmaktadır.

Ø TMMOB öğrenci örgütlülüğünün oluşturabilmesi, TMMOB öğrenci kurultayının gerçekleştirilebilmesi için ve yukarıda sıralan pek çok soruna karşı diğer mühendislik disiplinlerinin öğrencileri ile birlikte olabilmek amacıyla; TMMOB’ye bağlı diğer oda öğrenci komisyonları ile ortak hareket etme kararı alınmıştır.

Sonuç olarak;

* YÖK
* Paralı ve ezberci eğitim
* Yetkin ve Yetkili Mühendislik
* Özelleştirmeler
* Çevre felaketleri
* Siyanür ile altın üretimi
* İş cinayetleri

Yukarıda sıralanan olgulara karşı birlikte mücadelenin önemi vurgulanmış ve bu yönde adımlar atılması ile ilgili kararlar alınmıştır. Öğrenci Kurultayımız geleceğe dair umut ve beklentilerimizi artırmış, örgütlü mücadelenin gerekli ve elzem olduğunun altını bir kez daha çizmiştir. Metalurji Mühendisleri Odası Öğrenci Komisyonu, 1.Öğrenci Kurultayı’ ndan çıkan enerjiyi ve umudu, sonrasına taşımakta kararlıdır. 17-18 Mayıs 2008 tarihleri Öğrenci Komisyonu örgütlenmesinde ileriye dönük bir sıçrama olmuştur. Daha güçlü ve örgütlü bir öğrenci komisyonu oluşturabilmek ve II. Öğrenci kurultayının daha geniş bir katılımla gerçekleştirebilmesi dileğiyle… Unutmayalım: Sorunlarımız ortak, çözümleri de…

Aydın Şelte
Yıldız Teknik Üniversitesi
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
aydinselte[at]gmail.com

DÜŞÜNCEMİZİN ALTIN DEĞERİ

21 Haziran 2008, 20:05

Düşünce hem yönetici hem de üreticidir. Hayatın eril boyutu, hepimizin içindeki bilinçli ve yönetici düşüncedir. Dişi boyutu ise bilinçaltından gelen alıcı ve yaratıcı düşüncelerdir. Bilinçaltımız bedenin fonksiyonlarının otomatik olarak yürümesini sağlar. Bilinç emirler verir, bilinçaltı da uygular. Bilinçaltı emirler alır bunları mantıklı kıyaslamayla yargılayarak yerine getirir. Bilinçli olarak düşünülen her düşünce bilinçaltını etkiler ve bu etki düşüncenin güç ve etkisine bağlı olarak eyleme dönüşür. Bilinçli olarak yeni bir hayata başlamak istesek bile, bilinçaltımıza yeni düşünce biçimini işlemedikçe eski şekliyle verilen emirleri uygulamayı sürdürür.
  İnsan kendini küçümser, sürekli başkalarıyla kıyaslar. Sürekli söyleriz bir kişi ne yapabilir. Çok şey yapabilir. İnsan düşünebildiği oranda mümkün olduğuna inandığı her şeyi yapabilir. Bizler inançlarımıza düşüncelerimize sınır koyarız. Evren sınır koymaz. İnsanlar kendi yaşamlarına sınırlar kurallar koyar, sonrada bu sınırların bu kuralların esiri olurlar. Bir kadın veya bir erkek kendini arıyorsa kaybettiği yere kendine bakmalıdır. Acaba ne kadar tanımıştır kendini veya ötekini… Hayata hakim olmanın yoludur insanın kendi benliğine kendi içine bakması.
  Dağları yerinden oynatacak fiziksel enerjiye sahip olan insan bırakın bir düşünceyi bir duyguyu bile değiştirmekten acizdir. Her zaman kendini haklı çıkarmaya çalışır. Şikâyet eder, yakınır, sorumluluklarından kaçar, isyan eder veya tepkisiz kalarak durumunu kabullenir. Bence her şeyin tek suçlusu kişinin kendisidir. Başımıza ne gelirse gelsin bunun sorumlusu kendimizden başkası değildir. İnsan zekâsı, iradesi ve düşünceleriyle kendi içinden beslenir. Duygularımızı ve düşüncelerimizi hissettiklerimizi denetleyebilirsek yargımıza yön verebiliriz. İnsanın en büyük hatası dış koşulları değiştirmeye çalışmasıdır. İnsan ancak kendini değiştirebilir, tutum ve davranışlarını farklılaştırabilir, tepkilerini değiştirebilir. Değişim insanın içinden duygu ve düşüncelerinden başlamalıdır.Fakat öncelikle korkularımızdan ve yıkıcı düşüncelerimizden kurtulmalıyız. Yıkıcı düşünceler önce kendimize sonrada çevremizdekilere zarar verir. Kendini yenmek kadar kutsal olan bir savaş, kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur. Dışarıda kazanılmış zafer, kendi benliğimizde kazandığımız zaferin dışa yansımasıdır. Bu ancak yeni bir düşünce biçiminin benimsenmesiyle olabilir.
  Uzun Lafın kısası Düşünce yaratıcıdır. Düşünce yaratır. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür.

FİNLANDİYA

20 Haziran 2008, 23:52

Dünyanın en önemli sorunu olan yoksulluk, gün geçtikçe de büyüyen hatta çözümsüzlük noktasına dahi gelen bir durumdur. Onca yoksulluğu azaltma çabalarına rağmen yoksulluğun azalma yerine artma yönünde eğilim göstermesi ve özellikle de dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi yoksulluğun oldukça yaygın görülmesi bu sorunun bitmeyeceği şeklindeki yorumları güçlendirmektedir.

Dünyada pek az ülke yoksulluğu bitirebilme yönünde başarılı olmuştur. Pek az ülke başarılı ve sürdürülebilir politikaları sayesinde yoksullukla mücadelede edebilmiştir. Bu ülkelerden önde geleni bir İskandinav ülkesi olan ‘Finlandiya’ yani beyaz zambaklar ülkesidir.

          Sefalet diyarından Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne

Geniş bataklıklar, sert kayalıklar ve girilmesi zor ormanlardan oluşan Finlandiya’nın hikâyesi aslında özverili çalışma ve ülkesini sevmenin bir anlatısıdır. Finlandiya önceleri yoksulluk ve sefalet yuvası olarak bilinen bir diyardı. Hayranlık uyandıran sosyal ve kültürel çalışmalarla Finler ülkelerini bataklık diyarından Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne çevirmeyi başarmış ve aydın-halk ilişsinin, halkın iradesinin neleri getirebileceğini göstermişlerdir.

Finliler, yurtlarının gelişmesi ve yükselmesi için sınıf farkı gözetilmeden, hep birlikte, aynı amaçta çabalayarak başarmışlar bugünkü durumlarını. Bürokrasi bakımından da halkına nasıl hizmet verilmesi gerektiğinin bir cevabını oluşturmuşlar.

 

Finlandiya’da coğrafya, eğitim, endüstri ve kadın

Maden yataklarından yoksun, tarım yapılma koşulları çok güç, iklim koşulları sert, çorak topraklara sahip olan Finlandiya’nın % 70’i ormanlarla kaplı. Bu ormanların % 50’den fazlası da özel mülkiyet ve ormancılık her dönemde önemli bir sektördür. Finlandiya’da 1950-2002 yılları arasında geçimlerini tarım ve ormancılıktan kazanan insanların sayısı % 46’dan % 6’ya düşmüş.

Finlandiya’nın büyümesinin önemli bölümü elektronik eşyalarda görülmüş. Nitekim Nokia’nın memleketi de burası. Avrupa’nın en çok teknolojiye yakın olan Fin halkından her yüz kişiden seksenin de cep telefonu bulunmaktaymış.

Olumsuz coğrafi koşullara sahip olduklarından Finlandiya’da ulaşım için teknik bakımdan özel imkânlar gerekmekte. Özellikle kış ayları ulaşımı sağlamak için değişik araçlar üretmişler: Deniz ulaşımı için dev buz kırıcılar gibi. Finlandiya, araştırma-geliştirme çabalarına özel bir ilgi göstermeleriyle de ünlü. Ulusal bütçelerinin % 4,4’ünü bu çalışmalara ayırmaktalar.

Eğitime büyük saygının duyulduğu Finlandiya’da 16 yaşına kadar okula gitmek zorunlu ve yıllık giderlerin % 14’ünü kapsayan eğitimin her aşaması ücretsizmiş. Yetişkin eğitimi de oldukça rağbet görebilmektedir, pek çok kurs yetişkinliler için düzenlenmiş ve ayrıca her kasaba tiyatro da varmış.

Göller ülkesi olarak da bilinen Finlandiya’da 200.000’e yakın göl bulunmaktadır. Ama elektriklerinin çoğunu bu göllerden değil nükleer enerjiden üretmekteler. Çevrenin korunması içinde özel çaba sarf eden Finler, hızlı ekonomik büyümeleri ile çevrenin korunmasını başarabilmişler. Finlerin hayatındaki önemli bir unsur da kendilerine özgü saunalarıdır.

Ayrıca Finlandiya’da kadının yeri oldukça iyi bir konumdadır. Finli kadınlar, dünyada ilk kez parlamenter seçimlere katılan kadınlar. Bugün kadınların % 80’i evinin dışında çalışmakta ve Finlandiya’da maaşın çoğunu kazanmaktaymış.

Yani, en zengin yüzde 5’lik nüfusu barındıran on ülkeden biri olan Finlandiya, bugünkü başarılı durumunu özverili çalışmaya ve sürdürülebilir kalkınma politikalarına borçludur.

 Temel yoksulluk politikaları: ‘Tıbbi bakım, Aile ödenekleri, İşsizlik yardımları ve Emeklilik maaşları’

Meslekler arasında gelir farklılıkları bulunsa da Finlandiya’da herkes temel ihtiyaçlarını karşılayabilir durumdadır. Finlandiya’nın uyguladığı başarılı yoksullukla mücadele politikalarıyla sınıf farklılıkları da neredeyse ortadan kalkmıştır. Yoksullukla mücadele politikaları da Avrupa ülkeleriyle benzerlik taşısa da kendilerine özgü farklı uygulamalara da gitmişlerdir. Tıbbi bakım, aile ödenekleri, işsizlik yardımları ve emeklilik maaşları uygulamaları Finlandiya’nın yoksullukla mücadele politikalarının temel taşlarıdır.

Giderek artan hatta sanayileşmiş ülkelerde de büyük bir sorun olan çocuk yoksulluğu Finlandiya’da oldukça düşük oranlarda. Mesela UNİCEF raporuna göre ABD’de çocuk yoksulluk oranı toplam yoksulluğa göre % 20 iken, Finlandiya’da çocuk yoksulluk oranı yalnızca % 3’tür. Finlandiya’nın çocuk yoksulluğunu azaltmadaki başarısının altında da sosyal yardımların yeterince devreye girmesinin yattığı göze çarpıyor.

Yoksul ile fakir arasındaki gelir farkı açısından da Finlandiya oldukça iyi bir durumdadır. En zengin kesimle en yoksul kesim arasındaki gelir farkı İngiltere’de 7,2 Türkiye’de 7,7 İtalya’da 6,5 iken Finlandiya’da yalnızca 3,8. Bu da Finlandiya’nın yoksulluk politikasının ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesidir.

Emeklilik zamanı geldiklerinde insanlar genellikle emeklilik daireleri ya da ihtiyaçlarını gidermek özel tasarlanan bazı yardım merkezlerinde kalmaktalar. Kendilerine bakım güçlüğü çekenler için de özel bakım merkezlerinin mevcut olduğu Finlandiya’da yaşlı nüfusun fazla olması ileri yaştaki insanlar için özel imkânların seferber edilmesi sonucunu doğurmuştur. Yani Finlandiya, ileri yaştaki insanlar için de uygun bir ülkedir.

Kısacası, Finlandiya, geçmişten bugüne yoksulluk politikasında emek piyasasındaki değişimleri iyi gözlemleyip sürdürülebilir politikalarla, sosyal yardım ağırlıklı uygulamalarla, ekonomik büyümeye yoksul yanlılığını da eklemeyi başarabilmiştir.

 

anılar ve diğerlerinin anıları

18 Haziran 2008, 01:14

e-maillerime bakarken uzun zaman evvel bir arkadaşımın gönderdiği bir yazı dikkatimi çekti ve okuyunca içimde sımsıcak birşeyler hissettim ve okumayanların da okuması gerektiğini de düşünerek ondan bahsetmek istedim. bana çocukken okuduğum Fakir Baykurt romanlarını anımsattı. umarım buraya yazdığım için sahibi bana kızmaz ve umarım bu yazı size de birşeyler hatırlatır

Işığı Yanan Evler…
“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak
ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin
sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir
beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir
olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler
edilmişti. Üzerimde  yol yorgunluğu, geldiğim yeni
yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir
uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket
yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
“Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim.
Hacıanne:
“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu
bekliyoruz” dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:
“Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?”
Hacıanne:
“Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız
yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların
yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda,
ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların
yabancısı biri geldiğinde, “ışığı yanan bir ev” bulsun
diye bekliyoruz.”
Konya Ovası’nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin,
trenden inen yabancılar için “Işığı yanan evler”
yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda
dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne
bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara
yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler,
atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir
medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin
doldurulmamış boşluklarında savrulup duran
yoksullarız.
Şâir öyle diyordu:
“Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.”
Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip
gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek
üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun
güzel insanları! Neredesiniz?
Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak’ın bir hâtırası

neden, umarım bunu yayımlarsınız(!)

18 Haziran 2008, 00:59

uzun zamandır radikal genç’i takip ediyorum fakat halen anlayabilmiş değilim neden artık yazarlarının emeklerine nacizane de olsa bir karşılık vermiyor? belli ki gönüllülük esasına dayanan yeni bir sistem yaratılmış ama hatırlıyorum da bir zamanlar birbirimizle yarışırdık; radikale yazı yazarak öğrencilik hayatımızda yeni ve rahat bir sayfa açabileceğimize dair hayaller kurar ve bu şevkle oturup lisedeki denemelerimizden pek farkı olmayan ve belki de bu yüzden bir türlü kabul edilmeyen şeyler yazardık… bunlar kısaca herşey hakkındaydı ve kaale alınmayınca kendi aramızda bir klüp kurmuş olduk farkında olmadan. artık kafelerde anlamsız yere vakit öldürmekten ziyade evlerde toplanıp birbirimize yazdıklarımızı okuyor buna sıcak bakmayanlarsa bu vesileyle kopya çekmek amacıyla da olsa hayatında yapmadığı kadar çok kitap karıştırdı…

hafta sonu ekleriyle birlikte epeyce renkli bir yelpazenin fikir dünyamıza girmesini sağlarken yine farkında olmadan dipnotlardaki isimlerle kitapları da araştırmaya başlamamıza neden oldu…

fakat son zamanlarda  nedendir bilinmez bize kazandırdığı perspektifle baktığımızda karamsarca karşılayabileceğimiz bir gidişat hakim. murat belge’nin ayrılmasıyla (bunun nedenini de henüz anlayabilmiş değilim) içimi bir korku sardı desem yalan olmaz yoksa bu, artık radkallik misyonundan vazgeçilmesinden mi kaynaklanıyor.

bu bir karalama veya eleştiri değil sadece ben mi gündemin gerisinde kaldım yoksa şartlar o zamandan bu zamana bu kadar çok mu değişti merak ediyorum.

Olmadı Bir Daha

15 Haziran 2008, 20:55


Duydum ki yel değmiş saçlarına

Kekik kokan tenine el değmiş

Bir garip tel değmiş kirpiğine

Gözlerin hüzün

Gözlerin intihar

Gözlerin cinayettir gülüm

Yüzde üryan

Hüzne isyan

Gıyabımda tufan imiş

Hangi kalem anlar şimdi

Hangi şiir susturur

Hangi şehir toparlar beni

Olmadı gel yeniden

Demeyeceğim

Gittin ve bir daha gideceksin biliyorum…


Cengiz Yılmaz
Biyoloji
Dicle Üniversitesi

 

 

NAZIM ÜZERİNE NİZAMSIZ BİR YAZI

15 Haziran 2008, 17:16

       Aslında her şey karşıyakada bir kafede arkadaşlarla otururken başladı, ondan önce hayata dair bakış açımı dilediğim gibi dışa vurabileceğim böyle bir platformun varlığından haberdar değildim ne yazık ki…

      Hava çok sıcaktı ama dışarıda yine enfes bir karşıyaka akşamı vardı, imbatın usulca üzerinizden geçtiği ve de ülke sınırları içerisindeki en aydın insan topluluğunun arasında yürüyor olmanın verdiği hazla arkadaşlarımın çağrısı üzerine ofisimden çıkarak sahildeki bu kafeye geldim… İzmirde hayat hep rahattır. tipik bir akdeniz şehri gibi insanlar iş dışındaki zamanlarının çoğunu keyifleri için ayırırlar ve üstelik benim şehrimde keyif için para harcamaya da gerek yoktur, imbat herkesin yüzünü eşit şekilde okşar ve güneş herkesin tenine eşit şekilde ışık şaçar…

    Böyle akşamlarda hayattan bahsetmek bir o kadar kolaydır, çünkü o an hayat gözünüze o kadar güzel görünüyordur ki, yine de toplumsal hassasiyet taşıyan her bireyde olduğu gibi gözlem yeteneğinizin size verdiği armağanları da göz ardı edemezsiniz. Ben geldiğimde arkadaşlarım armağanlarını çoktan açmaya başlamışlardı bile, buna psikolog olmanın verdiği yadsınamaz enerjileri de eklenince, insaların  hayatlarını anlatmasına gerek kalmadan, ipuçları bir yapboz misali  masada toplanmıştı.Benimse tek yapmam gereken avukat olmanın verdiği negatif bakış açısıyla durumlarına yeni, belki de akla getirilmek istenmeyecek bir bakış açısıyla toplanmış parçaları yorumlamak oldu. 

    İlk dikkatimizi çeken kafenin arkalarına doğru oturan bir çift ve de yanlarında bulunan küçük çocuk oldu. 7 yaşlarında bir erkek çocuğuydu ve de annesinin dikkatini çekmek için ağlamak da dahil olmak üzere her yolu deniyordu, kendini yere atmak ya da koltukların üzerinde zıplamak bile annesinin dikkatini çekmeye yetmiyordu , çünkü annesi o an bütün dikkatini yanında bulunan, kendisine ve de olaylara tamamen kayıtsız kalan genç bir erkeğe yöneltiyordu. Uzunca bir süre böyle devam etti, anne yanındaki erkeğe o kadar şefkatli davranıyordu ki çocuğunun o olduğuna neredeyse yemin edebilirdik, bizim açımızdan her şey gayet açıktı; çocuklu bir anne evli ya da dul buna karşılık onunla tamamen fiziksel nedenlerden ötürü beraber olan bir sevgili ve fakat her halukarda birilerinin gözünden kaçırılmak için arka sıralarda yaşanan yasak bir ilişki. Kimseyi yargılama lüksümüz olduğunu sanmamakla birlikte, çocuğun gelişimi açısından tüm bunların bir travma yaşatıyor olması,  bunun vicdanımızda yarattığı sızı nedeniyle kızgınlık hakkımızı saklı tutarak ve yanılmış olmayı dileyerek durumu irdeledik.

     Yine hemen arka masamızda yaşları 18-19 civarı olduğunu tahmin ettiğimiz 3 kız bir erkekden oluşan bir grup oturuyordu. Bir an James Dean’ nin reankarne olduğunu sandım o donuk bakışlar , ağzıyla yaptığı garip hareketler ve de en önemlisi içeride taktığı Ray Ban gözlüğünün üzerinden etrafa attığı bakışlar. Kızlar gayet güzel ve de alımlı ama yaşının tüm taze izlerini silecek şekilde aşırı makyajlı ve de önemlisi küstahlığın bir cazibe merkezi olduğunu düşünecek kadar temiz kalpli.  Bu temiz kalbin sonucu olarak küçük hanımın siparişinin istediği gibi yerine gelmemiş olması karşısında çıkardığı cayırtı ve yanındaki karizmatik erkeğin olaya müdahale şekli karşısında kanım donmakla kalmadı damarlarımın içerisinde kırılarak döngü içerisinde kalbime batmaya başladı.  Garsonun yüzü, küçük hanım ve de küçük beyin yaşları itibariyle emek karşılığında sahip olamayacakları bir parayı harcama şekli dahası da bunu hayatın olağan akışına uygun olduğu düşüncesi karşısında, ilerleyen zamanlarda düzelmelerini umut ederek, vahamet içerisinde seyrettik.  Yaşanan toplumsal bombardımanlardan yara almadan kurtulmaları imkansız olmakla birlikte, yaşları gereği dünyayı kendilerine öğretilen eksende döndüğüne inanmakta da haklılar, bununla birlikte umarım dünyanın farklı yüzleri de olduğunu bir gün o garson gibi öğrenmezler umarım diyorum çünkü hayatın keskin bir adalet anlayışına sahip olduğunu karşıma çıkan her olayda daha çok anlıyorum. Parası için evlendiği adamın sadakatsizliği ya da kötü muamelesinin adil olmadığını düşünerek ağlayan kadınlar veyahut karısına sevgi dışında her şeyi verdiği halde bunun yeterli olduğunu düşünen, bunun karşılığında aldatılan veyahut terkedilen adamlar…Hayat bir film gibidir, nasıl ki fimlerde senaryo icabı filmin hemen başında bir silah gösterilirse akabinde mutlaka o silah kullanılır kuralı varsa, hayatın akışı içerisinde de karşınıza çıkan bir olayın mutlaka ilerleyen dönemlerde size etkileri olur. Siz bütün bunları ilişkilendiremezseniz bile hayatın yanılmaz adalet anlayışı size  bunun karşılığının verir tıpkı Vehbi KOÇ’ un müthiş servetine rağmen domates yemeğe hasret bir şekilde ölmesi gibi ya da Sabancı ailesinin tüm bu servetlerine rağmen Kennedy ailesi misali üzerlerinde dolanan lanet gibi…. Hayatta doğru bir şekilde kazanılmayan ya da doğru amaçlarla kullanılmayan her şeyin bedeli bu dünya üzerinde henüz yaşanırken ödenir kimse tanrı tarafından hediye olarak verilen bu yaşımın sonunda ona borç bırakarak kaçamaz…. 

               Yazıma başlarken tamamen başlık üzerinde konuşmayı amaçlamıştım ama beni bu noktaya getiren olaylara değinirken galiba size içimi dökme ihtiyacı da hissettim ki bu kadar uzun uzadıya anlatmak zorunda kaldım. Bununla birlikte “Nazım Üzerine Nizamsız Bir Yazı” konusuna uygun  ortaya çıkardığım teorimi sizinle paylaşmak istedim. Ben şairlerin ya da yazarların yaşantısının yazdıkları ile uyumlu olması gerektiğini düşünüyorum yani edebi eselerin insanların eteklerindeki taşları dökmekten ziyade kalbindeki yosunları temizlemek amacıyla yazılmasının daha doğru olduğu kanaatindeyim. Elbette ki herkes istediği gibi yazılabilir hatta bu konuda müthiş edebi eseler ortaya çıkarabilir bu konuda asla bir müdahale sahibi olmamakla birlikte bireysel olarak yazdıklarını kalben ve fiziken inanan yazarlara daha çok saygı duyuyorum. Zaten her şey bu teorimi ortaya atmakla birlikte başladı ben Nazım’ ın diline hayata bakış açısına ve de en önemlisi şiirlerine hayran biri olarak eşine ya da oğluna yazdığı inanılmaz şiirlerin karşısında onlara kalben duyduğu tutkunun gerçek yaşamında yeteri kadar yeri olmaması sebebiyle düşünce yapım doğrultusunda eleştirel bakıyorum. Bu yüzden Nazım’ ın şiirlerini okurken bu hep aklıma geliyor bir yandan da içimi gıcıklıyor elbette sanatçı olmak ya da sanat icra etmek dünyadaki bir çok dinamikten daha farklı çalıyor ama yine de bu duygu içimde hep çok güçlü bir şekilde var oluyor. Kim bilir böyle yaparak en çok da kendimi eleştiriyorumdur kelimelerle oynayabilmek ya da çoğu zaman insanları kırmamak adına duymak istediklerini söylerken, sahip olunan yetenek doğrultusunda anlamların benliğimden çıkarak çok daha fazka anlamlı hale gelmesi gibi. Bu konuda üzerine düşündüğü iki film var 1. breave heart 2. rob roy; ikisi de İskoçya’ da geçiyor  iki savaşçı yürekli adam breave heart ı hatırlarsınız sevgilisi ingizler tarafından hunharca katlediliyor ve bunun verdiği intikam hırsıyla tüm britanyanın altını üstünü getiriyor. Oysa ki bu yola çıkmak çok zor kararları gerektirmiyor, hayatta ki sevdiğiniz tek varlık elinizden alınıyor ve siz bir buhran geçirip intikan yemini ediyorsunuz savaşıyor ve de çatışıyorsunuz ve de sonunda ölüme kavuşuyorsunuz , kolay bir yol aslında.Öte yandan Rob Roy ‘ da kahramanımızın karısına ingiliz askerleri tarafından tecavüz ediliyor ama breave heart ın aksine öldürmüyorlar, karısı hamile kalıyor ve de diğer 2 çocuğuyla beraber onları bırakıp intikam almak için zorlu yollardan geçerek bunu yapan  lordu öldürüyor ve de intikamını almış bir şekilde eve geldiğinde hamile karısı doğum yapıyor. İşte bütün püf noktası burada doğumdan sonra çocuğu eline alıyor kafasını ezerek öldürmesi içten bile değil çünkü ingiliz kanını hakaret sayıyorlar karısı bütün kararı ona bırakmış bir vaziyetteyken yeni doğmuş bebekle dışarı çıkıp çocuklarına bakarak çocuklar işte kardeşiniz diyor. İşte asıl cesaret göstergesi aslında burada, tüm bir imparatorluğu alt üst edip ölmek yerine hayatta kalarak başkasının eşine tecavüzü nedeniyle doğan, kendisinden olmaya bir çocuğa babalık etmek. Benim yazarlardan beklediğim şey de aslında tam da bu noktada birleşiyor, sevgiyi kalplerinde insan ötesi bir yoğunlukta yaşayıp kusursuz kelime haznesiyle birleştirmek yerine bu sevgiyi hak eden kişilere doğrudan ve daha yalın bir şekilde vermek benim açımdan saygımı daha çok hak ediyor… İşte bu açıdan bakıldığında arkadaşlarımla yaptığımız dost sohbeti esnasında fikri daha enteresan kılmak ve de düşünceleri kışkırtmak adına aklıma daha çok vakit ya da yeni şafak gazetelerinin manşetlerini süsleyebilecek provakatif bir başlık geldi “Tarihte Ruslara Dadanan İlk Türk Erkeği” ya da başlığın devamında daha avam bir anlatımla    ” Çoluğunun çocuğunu rıskını rus kadınları ile yiyen adam…..” gibi benzetmelerle olaya daha mizahi bir bakış açısı getirmeyi amaçladım. Elbette ki nazım ve de nazım sevenlere tüm saygımla birlikte bu tarz provakatif bir açılımın en azından tabularla kaplı olsa bile düşünceleri harekete geçirebeleceğim inancını taşıyorum. Özellikle bu tarz bir başlığın çok tepki çekeceğini düşünen arkadaşlarıma gönderme yaparak, nedenlerimi doğru bir şekilde anlatabilirsem insanlara daha rahat ulaşmamı sağlayacak bir yol olduğunu konusundaki ısrarı sürdürdüğümü belirtmek isterim….

         İçimdekileri sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim çünkü bunları yazan ellerimden çok iç sesim ve aynı fimlerdeki gibi hoşunuza giden bir kısım var ise umarım okurken iç sesim size yol gösterir. Saygılarımla………

Belirsiz Oldum

3 Haziran 2008, 12:05


Yalnızlığımı istismar eden

Bu kuytu geceler sığınıyorum şimdi

Oysa tüm yanlızlıklarıma ayaz vurmuş

Ağlıyorum ve yapayalnızım…

Titrek bakışlar arasında

Birileri gibi ölümü beklerken

Hiç umulmadık dakikaları geçiriyorum…

Özlemler bedenimi öylece sarmış bekliyorum

Ölümü…

Ne acı ki

Artık dalgaların kıyıya vuruşunu, rıhtımda bekleyen aşıkları

Rakı sofrasında bir diğer mezeyi seçemeyecek kadar sarhoş

Ve hayatı rasgelelerle dönüp dolaşan balıkçıları seyredemeyecem

Mutluluk mu…

İşte ona doymadan gidiyorum

Varsın oda size kalsın

Dostlar…

Muzaffer Telimen
Sosyoloji
Süleyman Demirel Üniversitesi