KADINIMA TOZLU RAFLARDA BULDUĞUM YAZININ HATIRINA
29 Haziran 2008, 21:13
Sevdiğim Kadına,
Bebeğim aslında bir şiir taslağına başlamıştım satırların olduğu bu beyazımsı boşluğa ama ilkin belki yazdıklarımın hepsini bu gece okumak istersin diye seni aramak istedim, biliyorum söylemiştin uyuyakalabileceğini bu yüzden de peşinen iyi geceler dileyip seni merak etmemem gerektiğini, ama yine de engel olamadım kendime, her ne olursa olsun yatmadan önce duymak istedim sesini, ama yine o umarsız soğuk kadın sesiyle karşılaştım sevgilimin kırgın ama billur sesi yerine, aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor diye. O anladım aslında anlamam gereken bir çok şeyi hiç bir şey değmez aslında hayatta seni kırmaya, ne ben ne de düşüncelerim değer buna, ne derler bilirmisin sevgilim bir meleğin gözünden akan her damlada bir yıldız kayarmış gökyüzünden sonsuzluğa, ben isterdim ki diyebilmek sana, bir daha hiç bir yıldız kaymayacak gökyüzünden sonsuzluğa, umudun olmak isterdim kıraç toprakların susuzluğunda, bir vaha olmak isterdim uçsuz bucaksız çöllerin yalnızlığında, bir su damlası olmak isterdim güzel yüzünü usulca okşayıp avucunun içine düşen, bir masal olmak isterdim perileri kıskandıran ya da bir ağaç olmak isterdim gövdesinde aşkımızın baş harflerini taşıyan.
Hiç söylemiş miydim seni ne kadar çok sevdiğimi, seni içime alıp kaf dağının ardına götürmek istediğimi ya da hiç söylemiş miydim sevginin fedakarlık gerektirdiğini bildiğimi, ama belki kendimden tavizler veremeyecek kadar bencil olduğumu ve belki de sen her hayal kırıklığına uğradığında ya da gözünden düşen her damlada biraz daha kendimle boğulduğumu
seni seviyorum meleğim, bakmaya kıyamadığım güzel yüzünü, öpmeye doyamadığım tatlı yanaklarını, düşler görüyorum bazen gördüğüm bir düşün içinde ya da bizzati kendisi bir düş olan o güzel gülüşünde, işte o an anlıyorum seni neden üzmemem gerektiğini ve de seni her üzdüğümde kayın yıldızla beraber benim de bir parçamın sonsuzluğa gömüldüğünü, hayatım da ilk defa söylebilecek bir şey bulamayıp kafamı öne eğiyorum ve de seni mutsuz edebileceğimi düşünüp bundan utanç duyuyorum…. Söylemiş miydim meleğim seni gerçekten çok seviyorum…
Metalurji Mühendisleri Odası I. Öğrenci Kurultayı Sonuç Bildirgesi
24 Haziran 2008, 17:36
Ergiten biz döken biz…
Bu “kalıbı” değiştireceğiz…
Geleceğimizi kendi ellerimizle dökeceğiz!!
Dünyanın bir çok ülkesinde açlık isyanlarının gürültüsünün altında, savaş, kan ve vahşetin insanlığı kuşattığı bir ortamda, insanın ve insana dair her şeyin yok sayıldığı, bizden olmayanın ‘öteki’leştirildiği bir yaşam alanında, paranın insan yararına üretmenin önüne geçtiği, bilim ve teknolojinin insanlık yararına kullanılmadığı ve doğanın vahşice katledildiği koşullarda; bizler, yaklaşık 400 metalurji, malzeme ve seramik mühendisi adayı genç bir araya geldik: düşünmek, paylaşmak, çözüm üretmek için…
Böylesi bir dünyada geleceğin mühendislerine düşen görevler ve sorumluluklar gittikçe artmakta. Öncelikle dünyanın şu anki koşullarını değerlendirme ve tespit etme işine soyunduk. İleride zengin olacağını düşleyerek üretime değil, tüketime katkı da bulunmak üzere rekabet ortamlarında yetiştirilen geleceğin mühendislerinin tespitini yapmamız bizim için önemliydi. Sıkışmış, her türlü hak ve özgürlüğü elinden alınmış, sindirilmiş olan bu geniş ‘aday’ kitle, içinde bulunduğu tüketim toplumunun getirdiği; bilimsellikten uzak, içi boş eğitim sistemini ve kötü çalışma koşullarını görmezden gelmesine rağmen, bu koşullar altında hayatını sürdürmekte ve her geçen gün daha da fazla ezilmektedir. Bu yüzden, bu sorunlara karşı sessiz kalmamız gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Bu doğrultuda, metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği öğrencilerini bir araya getirmek ve bu sorunları hep beraber geniş perspektifte tartışarak; beraber hareket edebileceğimiz bir zemin oluşturabilmek için yola çıktık.
İşte bizler bu koşullar altında, olayı bütün bir sistem sorunu olarak ele alıp ihtiyaç ve gereklilikler doğrultusunda bundan 3 sene önce bu ‘aday’ arkadaşlarımıza ulaşmanın yollarını aramaya başladık. Gördük ki, savaşların acımasızlığını dizginleyecek insanlar üreten, çözüm önerileri sunabilecek olan bu genç beyinlerdir. Bu genç beyinlerin bir araya gelip beraber hareket etmesi gerekir ki, ipleri elimize alalım ve dünyanın bu vahşi gidişatına bir son verelim.
Biz de bu amaca bir katkıda bulunabilmek için, metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği öğrencileri olarak 17 – 18 mayıs 2008 tarihlerinde bir aradaydık. Yaklaşık 400 öğrencinin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz ilk kurultayımızda bir çok konu tartışıldı ve çözüm yolları arandı. Sadece öğrencilerin sunum yaptığı ve tartıştığı, fotoğraf sergilerinin, kısa film gösterimlerinin, sinevizyonun, tiyatro sahnelenmesinin ve konserin olduğu büyük ölçüde öğrenci “emeği” ile gerçekleşen bu kurultayda yaşadığımız ortak sorunları ayrıntılı bir şekilde tartıştık.
Tartışmalar ve Alınan Kararlar
Ø Kapitalist sistem içerisinde, üniversiteler bilim ve toplum için bilgi üreten yerler olmaktan çıkıp, özel sermaye gruplarının tekeli altına girmiş ve şirketler için çalışan kurumlara dönüşmüştür. Bu amaçla, ülkemizde YÖK kurumsallaştırılmış olup; kapitalist şirketlerin her türlü ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde üniversiteleri biçimlendirecek ve öğrenciler üzerinde baskı ve yıldırma politikaları uygulayacak bir kurum olarak örgütlenmiştir. Üniversite, toplum ve insanlık yararına bilgi üreten ve eğitim veren özgür bir kurum olmalı, karar alma mekanizmalarında üniversitenin tüm bileşenleri bulunmalı ve bu amaç çerçevesinde örgütlenmelidir. Ülkemizde, bunların karşısında engel olarak duran YÖK kaldırılmalı ve üniversiteler gerçek tanımına uyacak biçimde şekillendirilmelidir.
Ø Bugün kapitalist dünyada pek çok eğitim modeli uygulanmaktadır ve bunların hepsi egemen sınıfların ihtiyaçlarına uygun nitelikte bireyler yetiştirmek amacındadır. Bugünkü mevcut durumda öğrenciler, okullarda kapitalizmin istekleri doğrultusunda politik ve sosyal olarak yalnızlaştırılmakta, bireyci, rekabetçi ve çıkarcı bir tipoloji oluşturulmaktadır. Böylesi bir ortamda, bilim piyasa tanımlarına göre şekillenirken, bilgi alınıp satılabilen bir metaya dönüştürülmüş durumdadır. Kurultayımız bizlere sorunlarımızın yalnızlaşarak değil birleşerek, ortaklaşarak çözülebileceğini göstermiştir. Biz mühendis adayları olarak, başarımızın diğer arkadaşlarımızın başarısızlığıyla değil, ortak çalışmalarımızın başarısıyla ölçülmesinden yanayız. Bugünkü eğitim modelinin karşısında birlikte çalışmaya ve üretime yönelik, salt bireysel değil toplumsal faydaya hizmet eden, insanlık yararına ve toplum için bilgi üreten, bunu toplum yararına yayma amacı güden bir model oluşturulmalıdır.
Ø 1995 yılında yürürlüğe giren GATS(Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile birlikte eğitim ve sağlık hizmetleri de birer sektör alanı olarak tanımlanmış ve bu alanların serbest piyasaya açılması için mevcut düzenlemeler genişletilmiştir. Bu hizmetlerin serbest piyasaya açılması halkın tamamının buralardan yararlanması önünde engel oluşturmaktadır. Bu hizmetler serbest piyasanın kar eğilimli yönelimlerinden kurtarılmalı ve halkın tamamının yararlanması sağlanmalıdır. Ayrıca, anlaşmanın sağlık sektöründeki bir uzantısı olan SSGSS yasası geri çekilmelidir.
Ø “Yetkin mühendislik” ve “yetkili mühendislik” türünden eğitim sisteminin mühendis yetiştirmeye elverişli olmadığını itiraf eden ve öğrencileri mezun olduktan sonra da sınavlara girmek zorunda bırakan; rekabetçiliğin meslek alanında da devamına neden olan ve piyasa için ucuz iş gücü oluşturmayı hedefleyen, yasa ve kavramlar ortadan kaldırılmalıdır.
Ø Türkiye’de genel olarak mühendislik ve metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği eğitiminin niteliği sorgulanmalı ve eğitimin içeriğine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır. Havuz dersi ve çan sistemi gibi rekabetçi, yaz okulu gibi paralı uygulamalar kaldırılmalıdır. Metalurji ve malzeme ve seramik mühendisliği eğitiminde uygulamalı laboratuar derslerine önem verilmeli, herhangi bir kısıtlama getirilmeden cihazlar öğrencilerin kullanımına açılmalıdır. Yöneticilik ve girişimcilik ile ilgili dersler yerine metalurji, malzeme ve seramik mühendisliğinin temelini oluşturan temel dersler sıkıştırılmadan verilmelidir. Bu amaçla ABET gibi bütün akreditasyon uygulamaları kaldırılmalı, yerine öğrenciler ve öğretim elemanlarınca tartışılarak hazırlanacak bilimsel ve toplum için olan bir eğitim ve öğretim anlayışı getirilmelidir.
Ø Ülkemizdeki her türlü kaynakların özelleştirilmesine karşı çıkılması amacıyla; toplumsal bilince kavuşturulmuş mühendis arkadaşlarımızın da aramıza katılımıyla cephemizi genişletmek ve yağmalanan değerlerimizin sahipsiz olmadığını göstermek birincil görevimizdir. Metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği adayları olarak, ülkemizdeki metal sektör durumu ile ilgili geniş kapsamlı araştırmalar yapmalı; arkasındaki güçlere karşı ortak cephe oluşturmalıyız.
Ø İnsan hayatının hiçe sayılması ve çevrenin tahrip edilmesi suretiyle yapılan her türlü üretimin kesinlikle karşısında durulmalıdır. Özellikle bizler metalurji, malzeme ve seramik mühendisliği öğrencileri olarak, ülkemizde mesleğimizle ilgili alanlarda gerçekleştirilen üretimler hakkında teknik olarak bilgi sahibi olmalı, her türlü çevre felaketinin karşısında durmalıyız. Ülkemizde 15 yıllık bir geçmişi olan siyanür ile altın üretiminin başta Eşme ve Bergama olmak üzere bütün uygulamalarına karşı çıkılmalı ve gereken yasal ve eylemsel mücadeleler gerçekleştirilmelidir.
Ø Kapitalizmde iş güvenliği önlemleri şirket defterlerinde gider olarak görünürken, daha fazla kar için İSİG önlemlerinde kısıtlamalar yapılmaktadır. Bu da hem mühendislerin hem de işçilerin hayatlarını tehlikeye atmaktadır. Bunun yanında iş yerinde gerçekleşen her türlü kazadan mühendisler birebir sorumlu tutulmakta ve işverenin suçu mühendislerin üzerine yıkılmaktadır. Bu noktada geleceğin mühendisleri olan bizler işçilerin mücadelesi içinde yer alarak İSİG konusunda önlemlerin artırılmasını sağlamak için çabalamalıyız. Bu bağlamda İSİG önlemleri olarak: koruyucu sağlık hizmetleri ulaşılabilir hale getirilmeli, asgari ücret yükseltilmeli ve çalışma koşulları iyileştirilmeli, kayıt dışı ve sigortasız çalışma engellenmeli ve yasalardaki yaptırımlar ağırlaştırılarak uygulanmalıdır. Bu hakların elde edilebilmesi için geleceğin mühendisleri olarak mesleki örgütlülüğümüzün ve ortak mücadelenin önemini vurguluyoruz.
Ø TMMOB öğrenci örgütlülüğünün oluşturabilmesi, TMMOB öğrenci kurultayının gerçekleştirilebilmesi için ve yukarıda sıralan pek çok soruna karşı diğer mühendislik disiplinlerinin öğrencileri ile birlikte olabilmek amacıyla; TMMOB’ye bağlı diğer oda öğrenci komisyonları ile ortak hareket etme kararı alınmıştır.
Sonuç olarak;
* YÖK
* Paralı ve ezberci eğitim
* Yetkin ve Yetkili Mühendislik
* Özelleştirmeler
* Çevre felaketleri
* Siyanür ile altın üretimi
* İş cinayetleri
Yukarıda sıralanan olgulara karşı birlikte mücadelenin önemi vurgulanmış ve bu yönde adımlar atılması ile ilgili kararlar alınmıştır. Öğrenci Kurultayımız geleceğe dair umut ve beklentilerimizi artırmış, örgütlü mücadelenin gerekli ve elzem olduğunun altını bir kez daha çizmiştir. Metalurji Mühendisleri Odası Öğrenci Komisyonu, 1.Öğrenci Kurultayı’ ndan çıkan enerjiyi ve umudu, sonrasına taşımakta kararlıdır. 17-18 Mayıs 2008 tarihleri Öğrenci Komisyonu örgütlenmesinde ileriye dönük bir sıçrama olmuştur. Daha güçlü ve örgütlü bir öğrenci komisyonu oluşturabilmek ve II. Öğrenci kurultayının daha geniş bir katılımla gerçekleştirebilmesi dileğiyle… Unutmayalım: Sorunlarımız ortak, çözümleri de…
Bir Hayat Seline Kapıldık Gidiyoruz
24 Haziran 2008, 17:30
Kapıyı açtı. Ağlıyordu. Sevgilisi dün sabaha karşı beşte… Bir daha hiç dönmemek üzere… Anlıyorsunuz değil mi, cam kırıkları ağzının içinde… Koca adam oysa, koskocaman bir şey. Ama işte konuşsa dili kanayacak sanki, ağzı bütün cam kesiği. Bu hayatta olan son şeymiş, gibi sevgilinin gidişi, bunun üzerine artık hiçbir şey olmayacakmış gibi… “Bitti” yani. Biter, bilirsiniz. Yanmış kibritler gibi kolay ufalanan ve boynu eğik, bir daha yanamayacak kadar “yanık”… Kalıverir insan, kalıverir… Artık yüzüne bakılmaz. Hayat yüzüne bakmaz insanın, halden bilmez. Yürüyüşün değişir, omzunun biri eğik, öbürü ondan da eğik; çaresiz, silahsız bir alacaklı gibi hayattan. Alacaklısındır hayattan. Günler yakanı bıraksa istersin. Olup bitenin ortalarında durmak değil de, gürültünün şöyle kıyıcığına ilişivermek istersin. Görmesinler seni, kimse de bir şey sormasın… Hayat öyle kendine kendine gidiversin. Zaman geçiversin ve bu yara öyle kenarları tatlı tatlı kaşınacak kıvama gelsin, kabuğunu kaldırınca kanamayacak kadar iyileşsin. Ama yine de, ille de ‘O’, gelsin; geri gelsin. Yağmalasın etini, jiletlesin kalbini ama yine de geri gelsin. Hep, belki de aniden iyi bir şey oluverir sanırsın. Yalnız kaldıkça iyice enayileşip, iyice sanabilirsin. İyice sanınca iyice enayileşip bir telefon açarsın. Bambaşka bir alemde elbette o, paldır küldür yerlere dökülüverirsin. Birini görsen de sorsan keşke: Daha çok var mı? Çok varsa daha, uyusan. Çocukluk yolculukları gibi. Uyusan, geçse. Geçinceye kadar uyuyabilsen. Biri tam olarak ne kadar uyuman gerektiğini söylese. Yolculuk çocukluğu gibi… Olabilse. Adam da tam böyle işte. Koskocaman bir şey oysa. Kız âşık bir başka birine. Bir başka biri de bir diğerine, o bir diğerinin aklı kim bilir nerelerde… Böyle böyle uçları birleşmeyen bir çemberin içinde yüz yıllardır pörsümüş bir koşturmacada ve her zamanki gibi hep birlikte çok fena acılar içinde ve vesaire ve vesaire… Sonunda peki? Yani toz duman geçince… Dün saçma bir belgeselde bir dağcı adam, karısının küllerini savuruyordu dağdan. Üç saniye sürdü kadının yele karışması, dağılıp, bitmesi kadının, üç! şimdi ölüversek yani, bu hır gür içinde bitiversek, üç saniye sürecek yani, üç! Şu ağaç senden daha uzun sürecek, şu ucuz tükenmezkalem bile yani. Bu karga sen öldükten sonra da geçecek buradan. Ona yazdığın günlük notlar var ya, “Elektrikçi gelecek saat 17.00’de. Öpüyorum” dediğin sarı kağıt, yeryüzünde senden çok kalacak, bu acıdan daha uzun ömürlü hepsi. Tuhaf değil mi? Bu kalp kırıkların, bu kan pıhtıların hiçbiri kalmayacak yani. Ve sana şimdi öyle gelmiyor değil mi? Uzayıp, yayılıp acı, bütün Asya kıtasını kaplayacak gibi. Oysa sorsan, o yalancı babalar gibi “Az kaldı” diyecekler sana. Ama bütün çocukluk yolculukları gibi uzun sürecek. Uzayarak, uzun. Ve bütün bunlar üç saniye sürecek bir dağılma için. Yani tuhaf gelmiyor mu bu sana? Çok tuhaf değil mi? Sus şimdi, konuşma, dilin kanıyor yine… Evet, bir hayat seline kapıldık gidiyoruz…
Solingen, Sivas, Dink…
23 Haziran 2008, 22:28
Bugün Solingen’e gittim. Sanki, legolardan yapılma bir şehir gibi. Hayatımda bu kadar güzel ve düzenli bir şehir görmedim desem, yeridir. Tabii, bu güzel şehrin, ne yazık ki, Mayıs 1993′te meydana gelen ırkçı bir saldırı mazisi de var. Bir Türk ailenin evi, aile evdeyken ateşe verilmiş ve ailenin beş üyesi yanarak can vermişti(Garip bir tesadüf ki, Sivas’ta da otuz yedi insan yakıldı, iki ay sonra!). O yanan ev, şimdi bir müze; ama, ateşe verilen Madımak Oteli hala müzeye dönüştürülmedi; yetmedi, altına lokanta açtılar!Almanya’da her milletten kişi, kendi ülkesinin bayrağıyla rahatça dolaşıyor. Hırvat, İtalyan, İspanyol, Portekizli, Türk, Yunan… Hangi millettense, o ülkenin bayrağını arabasına takıp turluyor caddelerde. Çarşamba günü, Almanya’yla karşılaşacağız. Ne basında, ne insanlarda, en ufak bir ırkçı düşünce, yorum yok! Türkler ve Almanlar birlikte maçı izleyecekler, sorunsuzca; kimsenin kuşkusu yok. Ancak, Solingen’den sonra, aklıma takıldı; peki, maçı Türkiye’de izleyen Almanlar, kazandıklarında, acaba Türk sokak ve caddelerinde doyasıya kutlayabilecekler mi ya da Türkiye’nin de bir Alman azınlığı olsa, biz saygıyla karşılar mıydık onların sevincini? Hiç sanmıyorum!
Solingen Katliamından sonra, Almanya’nın dört bir yanında, Almanlar, “Hepimiz Türküz” diyerek yürümüş ve olayı protesto etmişti günlerce! Bizdeyse, Hrant Dink’in öldürülmesine olumlu bakan insanlarımız bile oldu; dahası, “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek olayı protesto edenlere açıkça tepki gösterildi!
Kıssadan hisse. Biz, ne yazık ki, muasır medeniyet seviyesine hiç ulaşamamışız! Güzel ve yalnız ülkeme, selamlar!
DÜŞÜNCEMİZİN ALTIN DEĞERİ
21 Haziran 2008, 20:05
Düşünce hem yönetici hem de üreticidir. Hayatın eril boyutu, hepimizin içindeki bilinçli ve yönetici düşüncedir. Dişi boyutu ise bilinçaltından gelen alıcı ve yaratıcı düşüncelerdir. Bilinçaltımız bedenin fonksiyonlarının otomatik olarak yürümesini sağlar. Bilinç emirler verir, bilinçaltı da uygular. Bilinçaltı emirler alır bunları mantıklı kıyaslamayla yargılayarak yerine getirir. Bilinçli olarak düşünülen her düşünce bilinçaltını etkiler ve bu etki düşüncenin güç ve etkisine bağlı olarak eyleme dönüşür. Bilinçli olarak yeni bir hayata başlamak istesek bile, bilinçaltımıza yeni düşünce biçimini işlemedikçe eski şekliyle verilen emirleri uygulamayı sürdürür.
İnsan kendini küçümser, sürekli başkalarıyla kıyaslar. Sürekli söyleriz bir kişi ne yapabilir. Çok şey yapabilir. İnsan düşünebildiği oranda mümkün olduğuna inandığı her şeyi yapabilir. Bizler inançlarımıza düşüncelerimize sınır koyarız. Evren sınır koymaz. İnsanlar kendi yaşamlarına sınırlar kurallar koyar, sonrada bu sınırların bu kuralların esiri olurlar. Bir kadın veya bir erkek kendini arıyorsa kaybettiği yere kendine bakmalıdır. Acaba ne kadar tanımıştır kendini veya ötekini… Hayata hakim olmanın yoludur insanın kendi benliğine kendi içine bakması.
Dağları yerinden oynatacak fiziksel enerjiye sahip olan insan bırakın bir düşünceyi bir duyguyu bile değiştirmekten acizdir. Her zaman kendini haklı çıkarmaya çalışır. Şikâyet eder, yakınır, sorumluluklarından kaçar, isyan eder veya tepkisiz kalarak durumunu kabullenir. Bence her şeyin tek suçlusu kişinin kendisidir. Başımıza ne gelirse gelsin bunun sorumlusu kendimizden başkası değildir. İnsan zekâsı, iradesi ve düşünceleriyle kendi içinden beslenir. Duygularımızı ve düşüncelerimizi hissettiklerimizi denetleyebilirsek yargımıza yön verebiliriz. İnsanın en büyük hatası dış koşulları değiştirmeye çalışmasıdır. İnsan ancak kendini değiştirebilir, tutum ve davranışlarını farklılaştırabilir, tepkilerini değiştirebilir. Değişim insanın içinden duygu ve düşüncelerinden başlamalıdır.Fakat öncelikle korkularımızdan ve yıkıcı düşüncelerimizden kurtulmalıyız. Yıkıcı düşünceler önce kendimize sonrada çevremizdekilere zarar verir. Kendini yenmek kadar kutsal olan bir savaş, kendi sınırlarını aşmak kadar büyük bir zafer yoktur. Dışarıda kazanılmış zafer, kendi benliğimizde kazandığımız zaferin dışa yansımasıdır. Bu ancak yeni bir düşünce biçiminin benimsenmesiyle olabilir.
Uzun Lafın kısası Düşünce yaratıcıdır. Düşünce yaratır. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür.
FİNLANDİYA
20 Haziran 2008, 23:52
Dünyanın en önemli sorunu olan yoksulluk, gün geçtikçe de büyüyen hatta çözümsüzlük noktasına dahi gelen bir durumdur. Onca yoksulluğu azaltma çabalarına rağmen yoksulluğun azalma yerine artma yönünde eğilim göstermesi ve özellikle de dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi yoksulluğun oldukça yaygın görülmesi bu sorunun bitmeyeceği şeklindeki yorumları güçlendirmektedir.
Dünyada pek az ülke yoksulluğu bitirebilme yönünde başarılı olmuştur. Pek az ülke başarılı ve sürdürülebilir politikaları sayesinde yoksullukla mücadelede edebilmiştir. Bu ülkelerden önde geleni bir İskandinav ülkesi olan ‘Finlandiya’ yani beyaz zambaklar ülkesidir.
Sefalet diyarından Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne
Geniş bataklıklar, sert kayalıklar ve girilmesi zor ormanlardan oluşan Finlandiya’nın hikâyesi aslında özverili çalışma ve ülkesini sevmenin bir anlatısıdır. Finlandiya önceleri yoksulluk ve sefalet yuvası olarak bilinen bir diyardı. Hayranlık uyandıran sosyal ve kültürel çalışmalarla Finler ülkelerini bataklık diyarından Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne çevirmeyi başarmış ve aydın-halk ilişsinin, halkın iradesinin neleri getirebileceğini göstermişlerdir.
Finliler, yurtlarının gelişmesi ve yükselmesi için sınıf farkı gözetilmeden, hep birlikte, aynı amaçta çabalayarak başarmışlar bugünkü durumlarını. Bürokrasi bakımından da halkına nasıl hizmet verilmesi gerektiğinin bir cevabını oluşturmuşlar.
Finlandiya’da coğrafya, eğitim, endüstri ve kadın
Maden yataklarından yoksun, tarım yapılma koşulları çok güç, iklim koşulları sert, çorak topraklara sahip olan Finlandiya’nın % 70’i ormanlarla kaplı. Bu ormanların % 50’den fazlası da özel mülkiyet ve ormancılık her dönemde önemli bir sektördür. Finlandiya’da 1950-2002 yılları arasında geçimlerini tarım ve ormancılıktan kazanan insanların sayısı % 46’dan % 6’ya düşmüş.
Finlandiya’nın büyümesinin önemli bölümü elektronik eşyalarda görülmüş. Nitekim Nokia’nın memleketi de burası. Avrupa’nın en çok teknolojiye yakın olan Fin halkından her yüz kişiden seksenin de cep telefonu bulunmaktaymış.
Olumsuz coğrafi koşullara sahip olduklarından Finlandiya’da ulaşım için teknik bakımdan özel imkânlar gerekmekte. Özellikle kış ayları ulaşımı sağlamak için değişik araçlar üretmişler: Deniz ulaşımı için dev buz kırıcılar gibi. Finlandiya, araştırma-geliştirme çabalarına özel bir ilgi göstermeleriyle de ünlü. Ulusal bütçelerinin % 4,4’ünü bu çalışmalara ayırmaktalar.
Eğitime büyük saygının duyulduğu Finlandiya’da 16 yaşına kadar okula gitmek zorunlu ve yıllık giderlerin % 14’ünü kapsayan eğitimin her aşaması ücretsizmiş. Yetişkin eğitimi de oldukça rağbet görebilmektedir, pek çok kurs yetişkinliler için düzenlenmiş ve ayrıca her kasaba tiyatro da varmış.
Göller ülkesi olarak da bilinen Finlandiya’da 200.000’e yakın göl bulunmaktadır. Ama elektriklerinin çoğunu bu göllerden değil nükleer enerjiden üretmekteler. Çevrenin korunması içinde özel çaba sarf eden Finler, hızlı ekonomik büyümeleri ile çevrenin korunmasını başarabilmişler. Finlerin hayatındaki önemli bir unsur da kendilerine özgü saunalarıdır.
Ayrıca Finlandiya’da kadının yeri oldukça iyi bir konumdadır. Finli kadınlar, dünyada ilk kez parlamenter seçimlere katılan kadınlar. Bugün kadınların % 80’i evinin dışında çalışmakta ve Finlandiya’da maaşın çoğunu kazanmaktaymış.
Yani, en zengin yüzde 5’lik nüfusu barındıran on ülkeden biri olan Finlandiya, bugünkü başarılı durumunu özverili çalışmaya ve sürdürülebilir kalkınma politikalarına borçludur.
Temel yoksulluk politikaları: ‘Tıbbi bakım, Aile ödenekleri, İşsizlik yardımları ve Emeklilik maaşları’
Meslekler arasında gelir farklılıkları bulunsa da Finlandiya’da herkes temel ihtiyaçlarını karşılayabilir durumdadır. Finlandiya’nın uyguladığı başarılı yoksullukla mücadele politikalarıyla sınıf farklılıkları da neredeyse ortadan kalkmıştır. Yoksullukla mücadele politikaları da Avrupa ülkeleriyle benzerlik taşısa da kendilerine özgü farklı uygulamalara da gitmişlerdir. Tıbbi bakım, aile ödenekleri, işsizlik yardımları ve emeklilik maaşları uygulamaları Finlandiya’nın yoksullukla mücadele politikalarının temel taşlarıdır.
Giderek artan hatta sanayileşmiş ülkelerde de büyük bir sorun olan çocuk yoksulluğu Finlandiya’da oldukça düşük oranlarda. Mesela UNİCEF raporuna göre ABD’de çocuk yoksulluk oranı toplam yoksulluğa göre % 20 iken, Finlandiya’da çocuk yoksulluk oranı yalnızca % 3’tür. Finlandiya’nın çocuk yoksulluğunu azaltmadaki başarısının altında da sosyal yardımların yeterince devreye girmesinin yattığı göze çarpıyor.
Yoksul ile fakir arasındaki gelir farkı açısından da Finlandiya oldukça iyi bir durumdadır. En zengin kesimle en yoksul kesim arasındaki gelir farkı İngiltere’de 7,2 Türkiye’de 7,7 İtalya’da 6,5 iken Finlandiya’da yalnızca 3,8. Bu da Finlandiya’nın yoksulluk politikasının ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesidir.
Emeklilik zamanı geldiklerinde insanlar genellikle emeklilik daireleri ya da ihtiyaçlarını gidermek özel tasarlanan bazı yardım merkezlerinde kalmaktalar. Kendilerine bakım güçlüğü çekenler için de özel bakım merkezlerinin mevcut olduğu Finlandiya’da yaşlı nüfusun fazla olması ileri yaştaki insanlar için özel imkânların seferber edilmesi sonucunu doğurmuştur. Yani Finlandiya, ileri yaştaki insanlar için de uygun bir ülkedir.
Kısacası, Finlandiya, geçmişten bugüne yoksulluk politikasında emek piyasasındaki değişimleri iyi gözlemleyip sürdürülebilir politikalarla, sosyal yardım ağırlıklı uygulamalarla, ekonomik büyümeye yoksul yanlılığını da eklemeyi başarabilmiştir.
SORUNLAR VE ÇÖZÜMLER
19 Haziran 2008, 12:09
| Çözümlerin sorunlara dönüştüğü çarpık bir çağda yaşıyoruz.Hastalıklara karşı aldığımız önlem ve tedaviler, zehir olup vücudun her alanına yayılıyor.Vücut, tedaviyle sıhhat bulacağı yerde, amansız hastalıklar içinde can çekişerek kıvranıyor, tedavi olduğuna bin pişman oluyor…Kanaatimce , bugün yaşadığımız bireysel ve toplumsal sorunları ifade etmek,kilometrelerce uzun olan zincirin halkalarını saymak kadar zor ve yorucudur. Çünkü sözde sorunlara çözüm olarak üretilen de, başlı başına ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Böylece aklen mümkün olmayan “kısırdöngü” girdabında boğuluyoruz.Kısırdöngüye binaen ; çözümlere sorunlardan, sorunlar da çözümlerden tekabül ediyor. Veya uçsuz bucaksız “teselsül” denilen “zincirleme” sonsuzluğunda kayboluyoruz.Yani çözümlere çözüm bulmak zorunda kalıyoruz…. Bana göre akademik tabirleri sarf ettiren saik, günümüzdeki idarecilerin birey ve toplumun sorunlarına, aksiyonu olmayan sakat çözümler üretmeleri oldu.İdarecilerden kastım, ülkenin kaderini çizen yetkili ve etkili olan sorumluluk sahibişahıslardır.Demem o, ki devlet halktan mürekkeptir. halktan mürekkep devletin eczaları, tabii olarak bireylerdir. Ve bu bireylerin ahlaki değerleri ideolojik görüşleri, hayat anlayışları (vb)birebir devletin temel felsefesini oluşturur. Her ne kadar devlet “tüzel” kişiliğe sahip olsa da, bu tüzel kişilik, “özel”kişilerce (bireyler) meydana getiriliyor. Anlaşılan sosyal dengenin, emniyet, asayiş ve adaletin kısacası insan için değerli olan her sorunun çözümü, devletin rükünleri olan bireylerin, bilgi ve erdemliklere haiz olmalarından geçer.Sahip oldukları bilimle projeler üretirler, erdemlikleriyle de ürettikleri projeleri adaletli bir şekilde dürüstçe uygulamaya koyarlar.Günümüzde yaşadığımız sorunların kaynağı, bu iki sıfata haiz kişiliklerin yok denecekkadar az olmalarıdır.Ya bilgindir erdemden nasibini almamış veya erdemlidir bilimden yoksundur…Yani en büyük sorun, kişilik sorunudur. Bütün sorunlar, bu sorundan kaynaklanmakta…Sorunların ana merkezini saptamadan çözümler üretmek, eleğin deliklerini kapatmayarak içine su doldurmaya çalışan adamın trajikomik haline benzer. Böylece;sorunlar yüzeysel algılandığında, çözümlerde basit ve pasif olur. Yukarda dile getirdiğim gibi, aklen ve mantıken muhal olan “kısırdöngü veya teselsül”girdaplarıyla boğuşmaktan öteye geçilemez. .. GÜNÜN SÖZÜ: “Birey, içinde yaşadığı devletin karakterini yansıtır.” SAYGILARIMLA… |
anılar ve diğerlerinin anıları
18 Haziran 2008, 01:14
e-maillerime bakarken uzun zaman evvel bir arkadaşımın gönderdiği bir yazı dikkatimi çekti ve okuyunca içimde sımsıcak birşeyler hissettim ve okumayanların da okuması gerektiğini de düşünerek ondan bahsetmek istedim. bana çocukken okuduğum Fakir Baykurt romanlarını anımsattı. umarım buraya yazdığım için sahibi bana kızmaz ve umarım bu yazı size de birşeyler hatırlatır
Işığı Yanan Evler…
“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak
ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin
sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir
beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir
olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler
edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni
yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir
uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket
yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
“Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim.
Hacıanne:
“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu
bekliyoruz” dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:
“Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?”
Hacıanne:
“Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız
yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların
yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda,
ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların
yabancısı biri geldiğinde, “ışığı yanan bir ev” bulsun
diye bekliyoruz.”
Konya Ovası’nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin,
trenden inen yabancılar için “Işığı yanan evler”
yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda
dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne
bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara
yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler,
atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir
medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin
doldurulmamış boşluklarında savrulup duran
yoksullarız.
Şâir öyle diyordu:
“Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.”
Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip
gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek
üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun
güzel insanları! Neredesiniz?
Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak’ın bir hâtırası
neden, umarım bunu yayımlarsınız(!)
18 Haziran 2008, 00:59
uzun zamandır radikal genç’i takip ediyorum fakat halen anlayabilmiş değilim neden artık yazarlarının emeklerine nacizane de olsa bir karşılık vermiyor? belli ki gönüllülük esasına dayanan yeni bir sistem yaratılmış ama hatırlıyorum da bir zamanlar birbirimizle yarışırdık; radikale yazı yazarak öğrencilik hayatımızda yeni ve rahat bir sayfa açabileceğimize dair hayaller kurar ve bu şevkle oturup lisedeki denemelerimizden pek farkı olmayan ve belki de bu yüzden bir türlü kabul edilmeyen şeyler yazardık… bunlar kısaca herşey hakkındaydı ve kaale alınmayınca kendi aramızda bir klüp kurmuş olduk farkında olmadan. artık kafelerde anlamsız yere vakit öldürmekten ziyade evlerde toplanıp birbirimize yazdıklarımızı okuyor buna sıcak bakmayanlarsa bu vesileyle kopya çekmek amacıyla da olsa hayatında yapmadığı kadar çok kitap karıştırdı…
hafta sonu ekleriyle birlikte epeyce renkli bir yelpazenin fikir dünyamıza girmesini sağlarken yine farkında olmadan dipnotlardaki isimlerle kitapları da araştırmaya başlamamıza neden oldu…
fakat son zamanlarda nedendir bilinmez bize kazandırdığı perspektifle baktığımızda karamsarca karşılayabileceğimiz bir gidişat hakim. murat belge’nin ayrılmasıyla (bunun nedenini de henüz anlayabilmiş değilim) içimi bir korku sardı desem yalan olmaz yoksa bu, artık radkallik misyonundan vazgeçilmesinden mi kaynaklanıyor.
bu bir karalama veya eleştiri değil sadece ben mi gündemin gerisinde kaldım yoksa şartlar o zamandan bu zamana bu kadar çok mu değişti merak ediyorum.
Sivil Toplum ve TESEV
17 Haziran 2008, 21:00
İnsanlar tarafından üretilen bir toplum biçimi olarak kullanılan sivil toplum kavramı yuvarlak bir ifadeyle, insanların tek başına yapamadıkları şeyleri beraber yapmasıdır, yani dayanışma, kollektifliktir. Siyaset felsefesinde yeri geniştir: Hobbes’tan Hegel’e, Marx’tan Gramsci’ye ve Keynes’e kadar. Bugün ise Batı’da bu kavram sosyal hareketler bağlamında değerlendirilmekte: Demokrasiyi yaygınlaştırmak, hatta demokrasiyi demokratikleştirmek. Yani sivil toplumun olması Batı’da bir zorunluluk gibi görülmekte. Son zamanlarda önemleri daha da artan ‘sivil toplum kuruluşları’nın işlevlerinin başlıcaları ise birey kimliğini önde tutmak ve toplumsal yarar için gönüllü çalışmaktır, diyebiliriz. Ama bence sivil toplum kuruluşlarının en önemli özelliği bir ‘düşünce üretim merkezi’, bilgi akışının gerçekleştiği bir ortam olmasıdır.
Türkiye’de ise bu kavram bir kayıp halka olmasa da Batı’dan farklı gelişme süreci barındırdı. Fuat Keyman’ın ifadeleriyle, demokratikleşmeye çalışılan bir toplum olarak “sivil topluma hem yer verildi hemde hareket alanı kısıtlandı”. Son dönemde sivil toplum etkinlikleri ve kuruluşlar artış sürecine girdi, hızla gelişmekte. Ayrıca özellikle 2001’den bu yana da sivil toplum açısından daha elverişli bir ortam oluşmaya başladığı da ifade edilmektedir. Ama şu anki duruma göre sivil toplumculuk faaliyetleri ülkemiz için yeterli seviyede değil. Sivil toplumu teşvik edici bir ortamdan da yoksunuz.
Türkiye’de az sayıda da olsa Batı’daki anlamda örnek olarak gösterilebilecek sivil toplum kuruluşları da var. Mesela Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı. 1994’te hayata geçen ve pek çok önemli konuda değerli araştırmalar yapan bu STK’nın kuruluşunda seçkin akademisyenler, bürokratlar, iş adamları ve gazetecilerin katkısı olmuş. Vakfın temelinde ise bağımsız ve nitelikli araştırmalar gerçekleştirecek fon yaratıcı vakıf kurma çabaları var. Özellikle Nejat Eczacıbaşı liderliğindeki 1961’de başlayan çalışmalar başlangıç olmuş. Bu düşünce üretim merkezinin temel misyonu ise akademik araştırmalar ile politik kararlar arasında bağlantı kurmak.
TESEV’de, Türkiye’de değişim sürecinin teşviki ve hızlandırılması hedefiyle pek çok konuda ‘Çalışma Alanları’ var. Önemli araştırma programları kapsayan bu alanlar: Demokratikleşme, İyi Yönetişim ve Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler. Özellikle Demokratikleşme alanındaki her bir araştırma, ‘değişim’ çabamıza yönelik somut tespitlerin yanında yol gösterici bir alt yapı sağlıyor. Bu alan içindeki Aksu Bora ve İlknur Üstün imzalı önemli çalışma Türkiye’de demokratikleşmede engel teşkil eden düşüncelere değinerek kadın ve erkek ilişkilerinde ‘örselenmişlik’ temasını işliyor. Yine bu çalışma alanında yer alan “Zorunlu Göç” ile Yüzleşmek adlı saha çalışmaları destekli kitap ‘zorunlu göç sorununu’ tartışmaya açmasının yanı sıra Kürt meselesine de yeni açılımlar sunabilecek nitelikte.
Yolsuzluk ve saydamlığın sağlanamaması, Türkiye’nin 21’inci yüzyılın başında karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardandır. Bu hususta da TESEV önemli bir açığı kapatıyor. Vakfın hedeflerinden biri de; Türkiye’de açıklık ve saydamlığın geliştirilmesini teşvik etmek ve yolsuzlukla mücadele etmek için politika üretmek. Bu amaca yönelik “Hanehalkı Gözünden Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri ve Önlenmesine İlişkin Öneriler” adlı çalışma sade vatandaşın yolsuzluğa bakışına yansıtarak yolsuzlukla mücadelede izlenmesi gerekilen yollara değiniyor.
TESEV araştırmalarında ‘Güvenlik Sektörü’nün demokratikliğine de yönelik projeler var: Alanında bir ilk olan “Almanak Türkiye: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” adlı editörlüğünü Ümit Cizre’nin yaptığı ve her yıl yayımlanmaya devam edecek çalışma Türkiye’de güvenliği sağlayan kurumların ne kadar saydam ve etkili olduğunun tartışıldığı bir ortama yeni bir soluk getirecek. Bu alandaki son çalışma ise Türkiye’de ilk olarak istihbarat teşkilatlarının denetimi üzerine yapılan “İstihbaratı Hesapverebilir Hale Getirmek: İstihbarat Teşkilatlarının Gözetiminde Hukuki Standartlar ve En İyi Uygulamalar” adlı çalışma.
Sonuç itibariyle TESEV, Batı’daki anlamıyla sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’de en seçkin örneklerinden. Bir ‘sivil bilgi üretim merkezi’ olmasının yanında diğer sivil toplum örgütleriyle bağlantılı olarak toplumsal değişim süreçlerinde de öncü bir role sahiptir.
