“KULVARIMI BEN SEÇTİM, PANİKTE DEĞİL ATAKTAYIM!”

27 Ağustos 2008, 22:14

   Aynı zamanda “müzik market”  de olan kitabevinden satın aldığım bir Immanuel Kant kitabının (”Saf Aklın Eleştirisi”) ücretini ödemek için kasaya yöneldiğimde gözüme ilişti: “Düşünce”. Hayır, kitap değil albüm (CD). Evet, isminin cezbettiğini itiraf etmeliyim.

   Özgür Çevik’e, pek de izleyemediğim “Yabancı Dâmat” dizisinden âşinâydım; araştırdım, öncesi de varmış: bir müzik yarışmasıyla tanınmış. ben yeni ‘tanıdım’ bu felsefeci adayı güzel sesi.

   Radikal Genç’in müzik yazarları çok haklı olarak, düzeyli albümlerin es geçildiğini yazdılar/yazıyorlar. Ö. Çevik’in “Düşünce”si de, maalesef, görmezden gelinenlerden oldu… Oysa, en azından “Düşüşüm” adlı o müthiş şarkı, ıskalanmamalıydı. “Düşüşüm”, handiyse bir manifesto niteliğinde.

   Evet, öyle; “düşüşüm duruşum oldu/kaldırmayın beni yerden/kirletmeyin ellerimi/dokunayın bana lütfen”. “Düşüş”ün “duruş” olması, bilinçli bir tercihi (o, ‘yıkım’ da olsa) imliyor. Özgür seçi (hür irâde) aktif rolde görünüyor. (Tabi, bunun ‘ters okunması’ da olası: yâni , bir savunma refleksiyle “düşüş’e kılıf uydurmak” gibi. Ama öyle değil. Albümdeki diğer parçalar, böylesi bir ‘ters okuma’yı yadsıyor. Şu türden bir ‘okuma’ daha mümkün: Çevik, “doğru hareketi savruluşta arayan”(1) bir adam; ya da öyle bir adamın duygudurumunu anlatmış eserinde. Devâmında “kaldırmayın beni yerden”  diyor ya; kendisini ‘kurtarmaya’ çalışanlara [kaygılanıyorlar elbet ‘kurtarıcılar’ (!)] şu mesajı veriyor: “Kulvarımı ben seçtim. Panikte değil ataktayım”(2)

   Tabi, eseri felsefî kazı alanına çevirmemek gerek; ama bir felsefeci adayının (Ö.Çevik’in; sanırım hâlâ felsefe öğrencisi) varlığı duyumsanıyor. Ayrılık şarkılarında dahi (örneğin “Bize Kalanlar”), felsefî altanlam seziliyor.

   Özgür Çevik, iyi bir yorumcu olmanın yanında; yine iyi bir söz yazarı ve besteci de. On şarkılık albümün dokuzunun söz ve müziğinde, imzâ, Ö. Çevik’in. ( Biri de Fikret Kızılok eseri: “Farketmeden”. Ayrıca, albümün künyesine baktığımız vakit, bir “Kızılok” daha görüyoruz: “Fotoğraflar: S. Kızılkaya/Yağmur Kızılok”)

   Çevik’in dinlendirici bir sesi var: sâdeliğe ve îtidalliğe açılıyor… Belki de “narkoz yemiş duygulardan”dır.(bkz. “Çok Düşünce” şarkısı.) Örneğin, o çok sevdiğim “Düşüşüm” şarkısındaki  “dokunmayın bana lütfen” söyleyişi öylesine saftır ki; ânında, mâsum ve yaralı, bir de çok sevimli bir ‘çocuğu’ yakalarsınız/duyarsınız…

   Ha, hiç mi kötü/iyi olmayan şarkı yok. Tabi ki var: “Boş Günüm” şarkısı, gazetelerin şiir köşelerine gönderilenler kadar düzey yoksunu olmasa da, endâzeye vurulduğunda (yâni albüme oranla), vasat. İyi ama, kadı kızında bile daha çok kusur vardır. (Bu kadı kızının kusurlardan münezzeh olması saçmasını da anlamış değilim doğrusu. Gerçi ayrı bir mevzuu.)

   Bence Ö. Çevik’i yakında felsefe dergilerinde de görebiliriz. Hem popüler bir kişinin, böylesi ‘korkutucu’ bir alanda patinaj yapması iyi de olabilir.

   (Bir not: 29/08/08 cts. târihli Sabah’ın Günaydın ekindeki habere göre, “popçu-oyuncu” Ö. Çevik, “âşık olduğum kişiyi hırpalarım” demiş. Bu kerte duygusal yoğunluklu sözler ve onlara uyumlu besteler üreten kırılgan bir kişinin, “hırpala behçet” olması olası görünmese de, hayat-ı husûsiyetine karışamayız. Saygılar.)

   (Bir not daha: Albümdeki şarkıların isimlerinden [ki, toplamda 10 şarkı] bir kolaj denemesi yaptım. Sonuç, sanırım albümün havasına uygun oldu. Genel bir bilgi vermesi ümîdiyle sunulur: aşk demledim(6), keyfim yerinde(7). Farketmeden(3) bir daha âşık olamam(1). Çok düşünce(5): düşüşüm(2)… incittiysem(9): boş günüm!(8)… bize kalanlar(4): yalnızlık korkusu(10). [sayılar, şarkıların sıra numaralarıdır] )
DİPNOT: 1-Küçük İskender, Karanlıkta Herkes Biraz Zencîdir, s.22, Sel Yay. 2006
                  2-    “              “                 “                 “        “            “          s.33,  “      “         “

                                                                                               ORÇUN ÜÇER

                                                                                        İnce/e/lemeci Yazar.

Modernite Ve Milliyetçilik: Toplumun Uluslaşması Ve Üçüncü Dünya

15 Ağustos 2008, 17:34

Modernite Ve Milliyetçilik: Toplumun Uluslaşması Ve Üçüncü Dünya
Oğuz Şahbaz, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslar arası İlişkiler,2.Sınıf

Şüphesiz 19 yüzyıl Avrupa’sından bahsederek konuya giriş yapmak kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımızda duruyor. Batının modernitesinin evrensel bir zaman dilimi haline gelmesi batının aynı dönem kurumlarının evrenselleşmesine yardım etmiştir. Üretim ilişkilerinin değiştiği yeni iktisadi konjonktür içerisinde yeni bir toplum paradigması üretilmiş ve bunun türevleri olarak yeni tiplerde toplumsal kurumlar ortaya çıkmıştır. Bu yeni toplum paradigmasının “tanrı”sı “ulus” olmuştur.
Modernite “tanrı”nın öldüğünü iddia etmiştir. Avrupa aydınlanmasının tanrısı olan akıl modern dönemin temel belirleyici parametresi olmuştur. Modern paradigmalarda “sezgi”ye yer yoktur ve bilgiye ulaşmanın yollarını akıl tek başına “yaratma” görevini üstlenmiştir.
Modern dönemin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz iki devrimin olduğunu biliyoruz; birincisi 1789 Fransız devrimi ikincisi ise sonraki on yıllık periyot içerisinde ortaya çıkan “endüstri” devrimdir. Endüstri devriminin üretim ilişiklerinde bir devrim yarattığını söylemek güçtür ancak tam tersi olarak değişen üretim ilişkilerinin kendince bir “haykırışı” olarak nitelendirmek de mümkündür. Fransız devriminin ise modernitenin diğer kurumu olan ulus devletin ortaya çıkışını ve “demokrasi”nin dönüşünü sembolize ettiğini biliyoruz. Ulus-devlet’in ortaya çıkışı ve tüm avrupada yayılması(Napeleon savaşlarını hatırlayalım) bahsettiğimiz yeni toplum kuramının ve yeni üretim ilişkileri sisteminin oluştuğu her ülkede çok kısa sürelerde devrimler vasıtasıyla ortaya çıkmıştır.
Modern devletin kendisini tanımladığı ve meşruiyetini aldığını iddia ettiği ulus, toplumun yeni adıdır ve “onun için” yapılması gereken çok şey vardır artık. Geleneksel Avrupa toplum paradigması büyük ölçüde kral ve onun tebaası olan halkının ilişkileriyle oluşmuştur. Kralın imparatorluk devlet sistemi içerisinde yönetim mekanizması, Lortlar ve kent yönetimleriyle sağlanmakta idi, ancak feodal dönemin ve/veya imparatorluk döneminin kentsel yapıları şimdiki dönemden oldukça farklıydı. Doğrusu modern devlet ve siyasal sistem bu günkü halini 1800’lü yıllarda almış gibiydi.
Batının sarf etmiş olduğu pek çok çaba sonrasında ortaya çıkarttığı yenidünya algısı sonrasında izlediği siyasal yolların argümanları da bu dönemin kurumları olmuştur. Her ne kadar batılı toplum modelinin ve “gereksinim”inin ortaya çıkardığı bir “hayali bir cemaat” olarak tanımladığımız “ulus” olgusunun “doğum gününü” “bilsek”de sonrasında, modernitenin bu öz çocuğunun büyüdüğü ve yaşlandığı alan batı ile sınırlı kalmamıştır. Artık Avrupa ile “bir şekilde” ilişki içerisine girmiş her toplumun kendi “adını” bu “yakışıklı” çocuğun adı ile değiştirdiğini görüyoruz. Batının siyasal kolonizasyonu sadece siyasal ve temel referansı iktisadi kolonizasyonu ile sınırlı kalmamıştır. “Akıl ve deneye dayalı metotların gücü ile bilimlerin gücü üzerine inşa edilen Batılı modernite deneyimi, yine batılı kültür ortamlarında gelişen milliyetçiliğin yayılması neticesinde Batılı olmayan halkların kültür dünyasını da kolonize etmeye başlamıştır.”
Milliyetçilik kavramından bahsetmemiz gerekiyor şimdi. Ancak milliyetçilik kavramı üzerinde çalışma yapanların ortak düşüncesi bu alanda çalışma yapmanın zorluğu yönünde oluyor. “Bu güçlüğün nedeni olarak da insan topluluklularını çok çeşitli oluşu ve milliyetçilik olgusunun her toplumda ayrı bir süreç sonunda ortaya çıkmış olması görülebilir.”
“Her ülkenin toplumsal ve ekonomik gereksinimlerine göre ayrı işlevlerde ve farklı biçimlerde ortaya çıkan milliyetçilik, belli bir işleve göre(ulusal birlik kurmak), belli bir unsura göre (ulusal dil) veya kullandığı bir sembole göre (ulusal devlet) tanımlandığı zaman, kavramın içerdiği çok şey dışarıda kalabilmektedir, Çünkü ulusal birliği zaten var olan milliyetçilikler yâda ulusal devlet kurmaya yönelmemiş milliyetçilikler bulunmaktadır.” Milliyetçilik hem toplumsal hem de siyasal değişimlerin ürünüdür. Batı dünyasının nüfuz alanı genişledikçe buralarda yükselen milliyetçi söylemin iki önemli unsuru, eski toplumsal hayat şekillerinin ve burjuvazi ile “sıradan adamın” ortaya çıkmasıdır. Tam açıklanamayan nedenlerle, bu iki unsurun karşılıklı etkisinden güçlü bir milliyet duygusu doğmakta ve kısa zamanda bu duygu siyasal bir hareket halini almaktadır.
Batı düşüncesinde 17. Yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan ilerleme isteğinin bir ifadesi olan aklın egemenliğinin hakim kılınması hedefi, 19. Yüzyılda olgun bir biçim alan kapitalist modernite içinde akıl ile sermayenin iç içe geçmesi ile sonuçlanmış ve modern ulus devlet, akıl, sermaye ve bilimi en etkin bir şekilde bir araya getiren özgün bir güç örgütlenmesi olarak tasavvur edilmeye başlanmıştır.
Batı dışı coğrafyalarda 20. Yüzyılda kalkınma siyasetinin temel hedefi haline getirilen ve kalkınma/gelişmenin yegâne ölçüsü olarak yaygın kabul gören akıl sermaye birleşmesinin de milliyetçilik yoluyla gerçekleştiğini ve “aklın evrensel tiranlığın ve egemenliğin” aracı haline gelmesinden de milliyetçiliği sorumlu tutmak mümkündür.
Üçüncü Dünya milliyetçilikleri kendi toplumlarını evrensel modernleşmenin toplumsal, ekonomik ve siyasal geleneklerine uygun şekilde düzenlemeyi amaçlayan ve Aydınlanmadan mülhem zorlayıcı bir modernlik isteğinin taşıyıcıları haline gelmişlerdir.
Özellikle konumuz içerisinde modernlik isteği olarak milliyetçilik ve modernitenin yayılması arasındaki ilişkileri anlamak istediğimizde milliyetçiliğin Batı modernitesinin Batı-dışı toplumlarda kendisini yeniden ürettiği ideolojik-siyasal bir araç olduğunu söylemek doğru olacaktır.
Bu bağlamda üçüncü dünya milliyetçilikleri bütün anti-emperyalist/kolonyalist görüntülerine rağmen, modernlik isteğinin taşıyıcıları olmaları hasebiyle, Batı modernitesini kendisine yabancı coğrafyalarda yerleştirerek yeniden üretmektedirler.
Batı da ulus devlet modernliği Aydınlanmanın evrenselci medeniyetçiliğine tepki olarak doğmuştur. Batı dışında ise medeniyetçilik koloniyalizmin göstergeleri arasında sayılmıştır. Bu bağlamda Aydınlanma, medeniyetçilik siyaseti olarak kolonizasyonla özdeşleştirilmiştir. Doğu’nun ve daha geniş manada üçüncü dünyanın milliyetçi modernliği daha önce vurguladığımız gibi ulus devlet modernliği çerçevesinde şekillenmektedir. Pek tabi olarak tepeden inmeci ve zorlayıcı modernlik projeleri olarak değerlendirmek mümkündür çünkü Yukarıda vurguladığımız toplumsal dönüşüm süreçlerinin benzerlerini dahi Doğu yaşamamıştır ve Batının Karşısında geçirdiği travmalar sonrasında modernleşme pratiklerinin meşruiyetini aldığı reaksiyoner kalkınma çabasının olduğu iddiasını sunabiliriz.
Bu bağlamda özellikle Doğu’lu ülkelerinin modernleşme çabaları ve milliyetçiliği bu bağlamda meşrulaştırıcı, kurucu ve varoluşsal bir olgu olarak kabul eden bu toplularında post-modern dönemdeki “varoluşsal” sıkıntılarından bahsetmemiz mümkün olacaktır.
Özellikle 20. Yüzyılın başlarında Osmanlı ülkesinde moderniteye uyum sağlamak için sarf edilen onca çabaya rağmen modernitede “Geleneksel”in hiçbir emaresine ve “zevatına” yer olmadığı anlaşılmıştır. Orta Doğulu İslami toplum paradigmasının oluşturduğu Osmanlı toplumu, çok etnikli çok dinli yapısıyla Batılı kolonyalist güçlere karşı direncinin son noktasına 1920’li yıllarda ulaşmıştır. Resmi tarih yazıcılığı her ne kadar Cumhuriyetten çok önce başlamış ise de Cumhuriyetin Osmanlının “beceremediği” modern/ulus-devleti kurması ile beraber modern halini almıştır. Resmi tarih yazıcılığının bu bağlamda ele alınması çok önemlidir çünkü devlet kendi tarihini “yaratmak” amacıyla bir tarih kurumu bile kurmuştur.
Osmanlı toplumunun modern dönemde nasıl bir şekil alacağına dair pek çok görüş ortaya atılmış ve bunların hemen hemen tamamı uluslaşma pratiklerinin kaynağını teşkil etmişlerdir. “Osmanlı Ulusu”, “Ümmet Ulusu”,”Turan Ulusu” ve en nihayetinde “Türk Ulusu”. Ancak Türk ulusu çalışmalarının Cumhuriyet Türkiye’sinde başarılı olduğunu vurgulamamız gerekir. Geleneksel değer yargıları, inançları, davranış kalıpları olan Osmanlı toplumunu modernleştirme çabaları “modern Türkiye” için pek de kolay olamamıştır. Zira daha önce vurguladığımız gibi Batı’nın modern kurumları ile girdiği mücadeleler karşısında ciddi yaralar alan son dönem Osmanlı intelijansiyası bir taraftan dinmek bilmez bir nefreti içinde barındırırken diğer taraftan da bu kurumları topluma enjekte etmenin meşruiyetini daima kollar olmuştur. İlk üç denemesinin hüsranından sonra dördüncü denemesini siyasal kurumları tamamıyla yeniden yapılandırma ve şekillendirme fırsatını yakaladığında yapmış ve başarılı olmuştur. Ancak aktörler entelektüel alanın aktörlerinden ziyade askerler olmuştur. Toplum bilgisine modern paradigmalarla ulaşılabileceği ve “küllerinden” bir ulus “yaratılabileceği” algısı cumhuriyet modernleşmesinde temel referanslar olarak algılanmış alternatif toplum tasarımlarına ve tasarımcılarına en kibar ifade ile itibar edilmemiştir. Gelenekselin bilgisini taşıyanlar gerici olarak nitelendirilmiştir.
Sonuç
Modernleşme ve Milliyetçilik her ne kadar uzun tartışmalara konu olacak bir tartışma alanı ise de genel hatları ile bahsettiğimiz bu alanda özellikle doğu ülkelerinin daha fazla düşünmeleri ve Özgün Toplum Teorileri İçin zaten özgün olan zihinlerinde daha fazla Toplum paradigmaları için çalışmaları gerekmektedir.

Okumayı Öğrendik, Peki Anlamayı?

13 Ağustos 2008, 19:31

Mustafa Kemal’in en büyük hayaliydi. Bir gün o çok sevdiği milleti cehaletin pençesinden kurtulacak, kulaktan kulağa oynayarak değil okuyarak öğrenecekti. Bu yüzden henüz düşman Sakarya’da meclis kapılarına dayanmışken, O, öğretmenlere eğitimin önemini anlatmak için bir toplantıya katılıyordu. Ülkesini emperyalizmin pençesinden kurtardıktan hemen sonra ise önem verdiği ilk husus yine eğitim olmuştu. Bu yönde yaptığı devrimler ile kısa vadede güzel sonuçlar elde etmeyide bilmişti.

Şimdi günümüze bir bakalım. Evet okuma oranı daha doğrusu okumayı bilme oranı mutluluk uyandıracak seviyede yüksektir. Peki ya okuduğunu anlama oranı nedir?

Okumayı alfabedeki harfleri yan yana getirip, dilimiz ve dudaklarımızın yardımı ile belirli ses dizileri oluşturma işlemi olarak (içimizden okurkende sanal olarak aynı şeyi yapıyoruz) gören insanımız maalesef anlamlandırma safhasına henüz geçememiştir. Bu noktada suçlu aramak her ne kadar yalnış olsada, ilk sırada büyük saygı duyduğum öğretmenlerimiz yer almaktadır. Çünkü onlar henüz ilkokulda iken 1 dakikada kaç kelime okuduğumuza göre değerlendirme gibi ilginç bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu şekilde yetiştirdikleri gençler hızlı okuyabilen ancak okuduğundan hiç bir şey anlamayan birer yazılım halini almışlardır.

Sonraları OKS, SBS, vs… gibi nedense hep üç harfli kısaltmalara sahip olan ezberci zihniyetin geliştirdiği sınavlara tabi tutulan ortaokul öğrencileri en iyi bildikleri şeyi yapıp hızlı hızlı soruları okumuşlar ve anlamanın gereksizliği üzerine lisans eğitimleri tamamlamışlardır.

Lise hayatlarında yüksek lisans ve hatta doktora öğrenimlerini yine aynı konu üzerinde yapmaya devam ederler. Şimdi sırada onları geçim kaynağı olarak gören, güzel beyinlerini sömüren dershaneler ve onları buralara peşkeş çeken hocalarımız bulunmaktadır. Büyük yarışa yani yine üç harfli hayatımızın sınavı olan ÖSS’ye hazırlanıyorlardır. Onuda başarıyla geçerler çünkü tek yapmaları gereken hızlı okumaktır. Anlamaya hacet yoktur.

Üniversitede kendi kendini geliştirmeyi başarmış yagane hocalar topluluğu karşısına çıktıklarında ise artık iş değişir. Anlamak zorundadırlar. Ama başaramazlar. Çünkü ilk defa karşılaşırlar bu kavramla. Okuduğunu anlamak mı? O ne ki?

Okuduğunu anlamayan, kendi öz dilini akıcı bir biçimde kullanamayan bir gençlik yetiştiriyoruz. Ne kadar hazin, ne kadar üzücü. Kaçımız, lise yıllarımızda, kendi öz irademizle acaba kaç romanı sindirdik? Anlatmak istediğini, altındaki o bilgi birikimini özümsedik? Kelimelerin gücünü keşfetdik? Yerinde kullanıldığında ne kadar güçlü olduklarını farkettik?

Evet artık okumayı biliyoruz. Ama Ata’nın yıkmak istediği cehaletin halen varolduğunu gördüğümde bir kez daha anlıyorum ki: Hayır, biz okuduğumuzdan hiç birşey anlamıyoruz…

Ümit Cemal Hardal

Peki ya şimdi?

13 Ağustos 2008, 15:58

Rusya, Gürcistan’ı resmen işgal etmiş durumda. Durumun bu noktaya gelmesinde ise kendisi hariç başka herkesi sorumlu tutuyor ki biz bu tavıra ABD’den dolayı zaten alışkınız. Ama asıl sorun bundan sonra ne olacağı? Çünkü, Rusya bu hamlesiyle, 20.yy’ın İpek Yolu’nu ele geçirdi, sınırlarını Türkiye ile birleştirdi ve Türkiye’nin kuzey-doğu sınırını bir kaosa sürükledi.

İşin ekonomik boyutunu konu dışında tutarsak (yakında mutlaka hissedeceğiz) , zaten bir türlü sonunu getiremediğimiz ya da getirmek istemediğimiz ya da getirtilmeyen terör belası için Türkiye’ye geçiş için kullanabileceği muazzam bir kapı açılmıştır. Bana göre bu hem Rusya’nın hem de ABD’nin görünmeyen ortak çıkarlarından sadece bir tanesidir.

Bununla birlikte, Türkiye’nin sağ kanadını tam anlamıyla kontrol altına almış oldular.Güney-doğu sınırımızda ABD, kuzey-doğu sınırımızda ise Rusya. Eğer ABD İran’ı oyunun dışına itecek olursa, bu kana susamış iki süper gücün karşısında yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Devleti kalacaktır. 25 yılı aşkın süredir oynanan bu oyun artık yavaş yavaş son hamlelerine doğru yaklaşırken umarım yalnızca izlemekle yetinmeyiz.

Bu noktada yazılanların çok iddalı bir komplo teorisi gibi gözüktüğünü biliyorum. Ama biraz daha dikkatli ve yakından bakarsak; Rusya’ya karşı Gürcistan’ı kışkırtan, bir anlamda “gaza” getiren ABD şimdi kedi gibi olmuştur. Çünkü istediği budur. Bu çok danışıklı bir dövüştür. AB ise olayları öğle bir soğukkanlılıkla izliyor ki miğdemi yeniden ve yeniden bulandırmaya yetiyor. Onların bu savaştan alacakları ya da aldıkları payı çok merak ediyorum.

Gazi Mustafa Kemal’den bu yana bir türlü sahip olamadığımız ileri görüşlülük, korkuyorum ki bize bu sefer 1.Dünya Savaşın’dan daha pahalıya patlayacak. Siyasetçilerimizin ya da TSK’nın şuan benim gördüklerimden ya da mutlaka ki bildiklerimden daha fazlasını bildiklerine eminim. Ama maalesef sorun şimdiyi değil bundan tam 25-30 yıl önce ileriyi görmek ve oyunu kuralına göre oynamaktı. Hiç bir hamlemizin doğru ya da kısmen doğru olsada etkili olduğuna inanmıyorum. Çünkü hamleleri yapanların oyun zekaları ortadadır.

Ümit Cemal Hardal /Ankara Üni. Fen Bilimleri Ens. Fizik Anabilimdalı Y. Lisans Öğr.

Binikinci

5 Ağustos 2008, 17:06

Karsida engin bilgesi Babil’in
Iplik-ilmik ören agitlari-destanlara
En güzel masallariyla
Gökyüzüne dua gibi zillinan

Anlat firar-i vicdan’i,
Gök çökerken üstünüze
Dizginlerini koparip eline dolayan-zamanin-
Fecrin gögsünü karartip
Zulandaki hançeri koynuna sokusunu

Duyan duymayana ne desin,
Anlat
Rüyalarda çocuk yüzlü
Duvara asılı hayalet resimlerini

terrenüm

3 Ağustos 2008, 00:13

nerden başlamalı geceye,hangi tebesüme eklemeli seni

bir çorak iklim ki her yanı üryan

biçimsiz ceninler gibi duruyor şehir

sesler içinde bir kalabalıksın sen

yağmur yağar sen ürperirsin

şehir susar sen titrersin

yaprak döker akasyalar sen gidersin

senle gider tüm sevinçler

beş kırk olur saatler ve çöker üstüme hüzün

kırkıma girerim,sisler içinde bir kalabalıkla gel üstüme

tüm özleyişlerin sıcaklığı kalmıştır hala cesedimde

elinde bir şiirle gel,bir çiçekle ört üstümü

yüzündeki gülüşe göm beni ve gizleme kimseden yüzümü

uyurken bile gül,yarasalar da tanısın beni

onlar ki gecelere karabasan gibi çöken haydutlardır

tanısın tüm günahkarlar beni

mağribi  bir çobanın elinde

harici bir mezhebin berberiliiğinde

benden bir iz bırak hayammın tenhalı gecelerine

aşkın ve şarabın tesirine…

 

                                                                                                               e.ANDAN’a