Fotoğraf(lar) ve Anlam(lar)
27 Eylül 2008, 22:09
Hayat dijital kayıtlarda kendi sırlarını afişe etmeye devam ediyor. Tamamlanmamış hikayeler, yaşamlardan kesitler bizlere paketler dolu anlamları kucağımıza gönderiyor. Ne kadar çok anlamları yaşamsallaştırıyoruz ve ne kadar çok üzülüyoruz. Garip olan şu ki dijital kayıtlardan bize gelen bütün acı şeyler elden ele dolaşıyor ama kimse intihar etmiyor ve yaşam olduğu yerden devam ediyor. Ağlarda dolaşan tanrı bizi çok mu duygusuzlaştırdı yoksa gerçekten vicdanımız mi elimizden alındı.
Yaşam oduğu yerden devam ediyor. Güncel imgelerin büyük çoğunluğu sefil ve vahşi insan görüntüleri sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Aşırı anlamla yüklü bu imgeler bizde duygular yaratıyor olsaydı; Adorno’nun dediği gibi yaşamın artık yaşanmaz hale geldiğini görür ve ölmeyi tercih ederdik. İmgeye yüklenen içeriğin bizi etkilemesi için bu imgenin kendiliğinden ortaya çıkması ve kendi anlamını dayatması gerekmektedir.
Garip olan şu ki dijital kayıtlardan bize gelen bütün acı şeyler elden ele dolaşıyor ama kimse intihar etmiyor ve yaşam olduğu yerden devam ediyor.
Dünyanın ne kadar sefil bir yer olduğunu anlamak için bir mankenin yüz ve vücut hatlarının en az bir afrikalının iskeleti andıran görüntüsü kadar etkili olduğu söylenebilir. Bakmayı bildiğimiz taktirde aynı vahşetle her yerde karşılaşırız. Aslında dünyanın kendisi kendi fotoğrafını çekmeli; bize bizim algılayamadığımız bir dünya sunmalıdır. Fotoğraflara anlam yüklemek nesnelere poz verdirmeye benzer. Çünkü nesneler bakışların kendilerine yöneldiklerini hisettikleri anda anlamı yaymaya başlamaktadırlar.
Fotoğraf makinesiz bir fotoğrafçı olabilmek ve dünyayı makine olmadan dolaşıp fotoğraflamak, kısacası fotoğraf olayının ötesine geçerek, şeyleri sanki imge ötesi varlıklarmış gibi görmek sanki fotoğrafları bir önceki yaşantımızda çekmişiz gibi bir duygu yaşayabilmek ne müthiş olurdu.
Aslında dünyanın kendisi kendi fotoğrafını çekmeli; bize bizim algılayamadığımız bir dünya sunmalıdır.
Her özgün imge bizim için istisnai bir değer taşımalı, çünkü tüm özgün olanı unutmamızı istemektedir.Hikayelerin içiçe geçmesini engellemeliyiz.
Fotoğraf Çekmenin Sakıncası veya Yeni Makinelerle Fotoğraflamanın Sakıncaları
* Dijital olan şey bize sonsuz özgürlük tanıyarak (seçeneklerimizin olması, değiştirme ve form verme özgürlüğü) sanat üzerine iktidarlık kurmamız ve yüklediğimiz anlam doğrultusunda çekme şansını verir. Bu durumda önceden anlamlandırdığımız şeyin yaratıcılıkla ilişkisi olamaz. Sadece tasarladığımız şeyi fotoğrafta görüyoruz. Dolayısıyla çağcıl olan ve toplumsal beğeni ölçülerine uygun çekilmiş fotoğraflarla kendimizi tatmin etmiş oluruz. Doğadaki anlamı bulmaya çalışmak yerine kendi anlamımızı tekrar etmiş oluruz. Yani kısacası nesneyi ışık hızıyla veya “oluş” şeklinde çekeceğimize olması gereken ve olabilirlik üzerinden çekmiş oluruz.
* Sine – kentler, foto – kentler yaratma başlıyoruz ki doğa da anlam eğer gerçekten varsa öldürüyoruz. Flash patladığı an romantizm biter. Bütün mekanlar ve anlamlar bize bizden daha yakın konumdalar. Oysa düşünsel yolculuklar keyiflidir; anında karşımızda olan pornografik imge değil (resmin emek ve arayış sonucu değilde bir tıklamayla ulaşılması anlamında kullanılmasına pornografik imge diyorum).
* Eskiden aynı yerlere yolculuklar bir çok kez yapılırdı. Şuan ise gittiğimiz yerlere ait çektiğimiz yüzlerce fotoğraf var elimizde. Bu durum ve başka sebebler (gitmediğimiz yeri görme arzusu daha önce gittiğimiz yerin arzusundan baskın çıkar çoğu zaman ve sonuçta doyumsuzlaşırız) gitmemizi engelliyor. Kendimizle birlikte getirdiğimiz fotoğraflar da özlem duygusunu belli bir zamandan sonra öldürüyor. Oysa bana göre anlam daha çok yolculukta geçirilen zamanda var ve doyumlarımızın ölçütünü bilmekte var. Tıpkı özel hayatımızda tek bir kadının veya erkeğin bizi mutlu ettiği gibi.
Bişar Bektaş
lerzek@hotmail.com
GÖNÜL HOŞLUK İSTER, ŞEKER BAHANE
27 Eylül 2008, 16:15
GÖNÜL HOŞLUK İSTER, ŞEKER BAHANE
Bu sene de ramazan ayı bitti. Ramazan ayının bir özelliği de, her yıl, bir önceki yıldan 10 gün kadar geri düşmesidir. Yani seneye 10 gün kadar daha erken oruçlu olunacak. Tabi tutacak olanlar için geçerli bu durum.Seneye-den itibaren, yazın oruçlu olunacak, bu böyle biline! Herkes önlemini ala! Günler daha uzun, güneş daha kavuracağı için güneşin altında iş görenler, mesela; çiftçi, çoban, güneşin altında çalışan, bina yapan, duvar ören emekçi insanlardan oruç tutanlar, önlemini ala! Yoksa vay hallerine!Ramazan ayını, yaşam anlayışı haline getirenler için sorun yok. Ama bu ayı zorunlu bilip kendini sıkanlar için yılın her mevsiminde, aç karınla, akşam gelmez.Çok değerli bir hocam; “İbadetini Allah için yapanlar vardır, onlara tasavvufta rind denir. Bir de sadece cennete gitmek için ibadet edip hayır işleyenler vardır ki onlara da zahid (odun Müslüman) denir.” derdi. Daha ne desin?Velhasıl; bütün ramazan hengâmesi, ihtiyaç sahiplerine yapılan sesli ya da sessiz yardımlar (reklam) gelecek seneye ertelendi. İşin hazin tarafı, fakir adam 11 ay boyunca Müslüman kardeşlerini yanında göremeyecek. Zengin de ramazanda bin küsur kat daha fazla sevap almak için fakir kardeşlerinden 11 ay bihaber yaşayacak. Varın kendi zahidinizi, kendi rindinizi siz seçin… ***İsteyen şeker bayramı desin, isteyen ramazan bayramı desin… İsteyen, kendi anlayışına göre, istediği ismi koysun bu bayrama. Bu durumda; ismin, etiketin hiçbir anlama sahip olmadığı anlaşılıyor, değil mi? Evet, tam da öyle.Bayram dediğin, cümbür cemaat kutlandığı zaman bir anlama sahip oluyor. Yapma, yapmacık, zorlama bayramların ne tadı olur, ne tuzu…Ramazan bayramı veya kurban bayramı; 23 Nisan gibi, 19 Mayıs gibi aristokrat kesimin bir araya gelerek kutladığı bir bayram değildir. Bu bayramlarda zorlama tebrikler, ısmarlama kutlamalar bulamazsınız. Yani ister dini olsun, ister olmasın halkın benimsemesi önemlidir. Ismarlama bayramlarda olduğu gibi özel mekân, ulu şahsiyet kavramı yoktur ve her kesime aynı mesafede durulur. Misafirlere ikram edilen şeker, kolonya, tatlıların kalitesinde veya çocuklara verilen bahşişlerde bir farklılık olabilir. Ancak bu, ayrıntı bile değildir. Zira bu bayramların içi boş değildir.Her ne kadar bazı büyüklerimiz; “Nerede o eski bayramlar!” dese de. Aslında yitirilen bir değer yok. Sadece hayatımıza giren teknoloji, anlamı biraz farklı kılıyor.Çocuklar, eskiden de bayrama kaç gün kaldığını parmakla hesap ederlerdi, şimdi de öyle yapıyorlar. Mesela, parmaklarını göstererek; “Bu kadar kaldı.” diyorlar hala. Hatta “İki tane uyuyup uyanırsam bayram olur.” diyorlar. Yoksa demiyorlar mı? Diyorlar diyorlar… O halde biz ne diyelim?Bayramınız mübarek ola. Murat Köprü (YYÜ/ TDE öğretmenliği, 5. sınıf)
PSYCHO 1960
20 Eylül 2008, 12:05
Önümde bomboş bir sayfa duruyordu
Karaladım
Hatta kırmızıladım
Sayfa hala dolmuyordu
Belki de sayfayı doldurmak için yırtmak gerekiyordu
Ve öldürdüm kağıdımı
Sonra kelimelerimi gömdüm
Ağladı ağıt yaktı ardından kalemler
Hiç mezarına ziyarete gitmedim
Duymak istemediğim sözcüklerim ah…
Ölüm size ne yakıştı
Çıplak çıplak gömdüm sizi
Kendi ellerimle
Öldürdüm
Celladı kelimelerin:
Benim
Öğrenciye Kiralık Ev Yok
16 Eylül 2008, 23:57
Üniversiteyi yeni kazanmış ve devlet yurtlarını hem pahalı hem de yaşanması zor buluyorsanız veya eski evinizden atıldıysanız hayat artık siz öğrenciler için çok zordur.Ev ararken ilk muhattap olmanız gereken kişiler hep kapıcılar olur ve yıllar boyu hiç anlayamayacağınız konuşmaları da ilk onlardan duyarsınız.
-İyi günler
-İyi günler
-Bu sitede kiralık ev var mı abi ya?
-Öğrenci misiniz?
-Evet
-Hımm öğrenciye kiralık ev yok bu sitede karşı taraflarda arayın.
-Neden öğrenci olmak suç mu sayılıyor bu sitede?
-Suç veya değil öğrenciye kiralık ev yok burda.
-Ev sahibiyle konuşsak belki anlaşabiliriz,telefonu falan varsa verseniz.
-Yok dedik ya kardeşim yok.
-Sizin çocuğunuz başka ili kazanırsa ve ev vermese kimse hoşunuza gider mi?
-Vermeseler vermesinler otelde kalsın.
-Umarım vermezler otelde kalır…
Aslında toplumdaki sosyal tabakalarına bakıldığında ezilmiş bir kesimde bulunmaktadır kapıcılar.Toplumda diğer ezilmiş
grup olan öğrencilere destek olmaları gerekirken hiç de öyle olmadıklarını görürsünüz.site yönetiminin uşaklığını
yapma görevini hiç de garipsemezler ve gördüğüm kadarıyla öğrencileri pek de sevmezler.Kendilerine bağıracak
ve her yaptığına olmamış diyecek kişilerin oturmasını isterler sanki.Oturup derin derin düşünürken birden çok bıyıklı adamlardan duymuş olduğunuz bir söz aklınıza gelir.
‘Zulme başkaldırmış kölelerin en büyük düşmanları zulme boyun eğmiş kölelerdir’
Her zaman site girişlerinden geri çevrilmezsiniz bazen içeri girmeyi başarabilirsiniz ve ev sahibiyle görüşme fırsatını yakalayabilirsiniz.İçinize bir umut girer ama ev sahibinin uzaktan gelirken sizi derin derin süzdüğünü görürsünüz bu içinizde bir korku yaşatsa da yine de tanımadan da yargılamak istemezsiniz.
Eller sıkılır ve konuşma başlar.
-merhaba abi
-merhaba gençler
-Abi biz kiralık ev için konuşacaktık müsaitseniz?
-Tabi,Öğrenci misiniz?
-Evet
-Öğrenciye vermiyorum malesef
-Peki neden abi yani dışarda mı kalsın öğrenciler?
-Öyle değil tabi de gürültü yapıyorlar,üç kişi girip on kişi oluyorlar,evi kirletiyorlar
-Ama abi herkes aynı değil ki,biz derse gidip akşam eve gelecez yani.
-Olmaz kararımdır geçen sene verdim evden karı kız eksik olmadı ben namusumla yaşayan bir adamım pezevenk dedirtmem kimseye öğrenciye bir daha da ev vermem.
-Peki abi ne diyelim iyi akşamlar
-İyi akşamlar allah yardımcınız olsun.
-Abi nasıl olsun kimse vermiyor sizin gibi.
-Onu bilmem…
Özellikle son cümlesi çok ağır bir cümle olur bu konuşmadaki gibi.Evinize çoğu zaman bir iki bulaşığa yardım etmek için veya biraz sohbet etmek için gelen kız arkadaşlarınızı karı kız diye nitelendirmiştir.bu da bazı faktörlerin insanların beynini nasıl örümcek kafalı yaptığını gösterir.kız arkadaşlarınıza insan gözüyle değil de bir meta gözüyle bakması ne acıdır değil mi?Zaten böyle düşünen bir adam evi de verse seneye sizi kesinlikle evden atacaktır.seneye yine aynı dert aynı sıkıntı çekilmez.Bunu dile getirmemiz gerekir bir yerlerde ve devlete baskı yapılmalıdır çözmesi için öğrencilerin barınma sorununu yoksa bu rezalet ve bu kirlilik öğrencileri okumuş oldukları yerlerden gün geçtikçe soğutacaktır.
Unutmadılar Hesap Soruyorlar!
14 Eylül 2008, 20:12
Tanklar yürüdü o gece üzerimizden.Namlular saf,temiz,ana elinden yeni çıkmış çocuklara çevrildi o gece, bombalar atıldı gencecik çocukların üzerlerine,analar ağlarken hiç bakılmadı gözyaşlarına , çocukları bir bir alındı ellerinden. O gece yıldızlar karanlığa kendilerine mahkum ettiler bu masum yüzleri saklamak için vahşetin pençesinden. Halkın çocuklarıydı onlar,ne başkasının bir yerlerde bulduğu ‘yabancı’,ne eline para tutuşturulmuş paralı askerler,ne ülkesini satan alçaklardı onlar.Tek istekleri eşit bir toplum yaratmaktı.Tek istekleri paylaşmaktı hayatı kardeşçesine.Tek istekleri havayı,yağmuru,rüzgarı,suyu,güneşi var olanı paylaşmaktı.Tek istekleri düşünmekti,yaşamaktı,hissetmekti. Bilmiyorlardı ki yaptıkları suçtu.Bilmiyorlardı ki Tanrılar’dan ateşi çalıp insanlara veren Prometheus ‘u Kafkaslar’a zincirleyen zihniyetti karşılarındaki,bilmiyorlardı ki “Zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var!” diyerek özgürlük bayrağını dalgalandıran Spartaküs’ü katleden zihniyetti karşılarındaki,bilmiyorlardı ki Pir Sultan Abdal’ı öldürenlerdi karşılarındaki,bilmiyorlardı ki Denizleri asanlar bunlardı,bilmiyorlardı ki Mahirler’i, ON’ları katledenlerdi bunlar,bilmiyorlardı bu tankları yürütenlerin onlar olduklarını. Gerçi bilseler de korkmuyorlardı hiçbir şeyden. Halkın özgürlüğü için çarpışıyorlardı, analarının bir damla göz yaşının yaşam ağacına damlaması için şavaşıyorlardı,eşitlik için adalet için çarpışıyorlardı, en zorunu gerçekleştiriyorlardı ‘barış’ için savaşıyorlardı.
Katlettiler gencecik çocukları.
Yaşlarını büyüttüler bir gece de…Astılar acımadan…
İşkence hanelerde çürüttüler o sabi bedenleri…
Sildiler kimliklerini…
Başardık dediler sevindiler…
Ölülerinden korktular,dakikalarca salladılar yağlı urganlarda…
Mezarlarını yağmalatacak kadar korkaktılar onlar…
Sandılar ki dirilmeyecek bu gencecik bedenler,oysa ki su oldu onlar,kan oldular,hava oldular,toprak oldular başka bedenlerde dirildiler. İTÜ ‘de karşıladılar saldırganları,alanlara döküldüler “Unutmadık,hesap soracağız “ diyerek.
Evet ‘bir millet uyanıyor’ diye seri başlatmıştı kimi çevreler.Bir halk uyanıyor! Bir gençlik uyanıyor! Bugün meydanlardaydı o gençlik, “Hesap soracağız” diye haykırıyordu. Sahip çıkıyordu geçmişine, onları izleyen tüm devrimcileri selamlıyorlardı “Devrim Şehitleri Ölümsüzdür” diye. Gösteriyorlardı düşmana bir kez daha : Fikirleri asamazsınız,onlara kurşun sıkamazsınız,onları yok edemezsiniz.
Elbet bir gün katiller de hesap verecek,elbet bir gün…
Barış, fora!
9 Eylül 2008, 22:25
Cumhurbaşkanı Gül, 6 Eylül’de Ermenistan’a giderek önemli bir adım atmıştır. Gül’ün ziyareti çok eleştirildi, çok tartışıldı. Kolay değil; 1915′te iki toplum, unutulmayacak bir deneyim yaşadı. İki taraf da çok acı çekti. Günümüze kadar bağlantı olmadı iki toplum arasında. Bu kopukluk, yüzyıllardır bir arada yaşayan ve Osmanlı tarafından bir zamanlar ”millet-i sadıka” olarak anılan Ermenilerle Türkler arasındaki sorunları kemikleştirdi. Ama, Gül’ün ziyareti, tüm tabuları yıktı.
Ermenistan, Gül’ü iyi ağırladı; stadyumdaki saygısız bazı Ermeni seyircilerin milli marşımızı ıslıklamaları dışında, her şey yolunda gitti. İki ülke de diyalog başlatmalı. Kaçarak sorunlar çözülmez; hele komşu iki ülkeysen, bu kaçınılmaz! Aramızdaki sorunlardan en büyüğü, 1915 Olayları. Ermeniler, bunu soykırım olarak tanımlıyor; ancak, Türkiye değil. İki taraf da öyle bir propaganda yapmış ki, kendi halkları içinde farklı düşünenlere karşı tahammül edilemiyor. Bunu kendi ülkemizde çok rahat gözlemleyebiliriz. Türkiye, Ermenilerin soykırım söylemini “sözde” ibaresiyle inkar ediyor; ancak, garip bir öneri de getiriyor: “Bu konuyu tarihçilere bırakalım. Ortak bir komisyon kuralım ve o komisyon karar versin, soykırım olup olmadığını”. Demek ki, bu olaylarla ilgili kesin bir tanım yok; yok ki, komisyon kurulmasını istiyorsun; o zaman neden “sözde soykırım” diye kesin bir ifade kullanıyorsun? Aynı şey, Ermenistan için de geçerli. Meşruluğu tanınmış bir otorite tarafından, 1915 olayları, soykırım olarak kabul edildi mi de, kesin bir dille soykırım diyorsun? Bir tarih komisyonu kurulsa ve komisyon, soykırım olduğuna ya da olmadığına karar verse, iki halkın yaşayacağı travmayı düşünebiliyor musunuz? Baştan, peşin hükümlülükle iki toplum da yıllardır geriliyor. Bir kan davası misali, düşmanlık devam ediyor. Bu tutum; barışı ve dostluğu nasıl tesis edebilir?
Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa! Kaçmak, sorunları daha da büyütür. Kaçmak, düşmanlığı pekiştirir. Geçmişte, Suriye’de PKK’nin eğitim kampları vardı. Tam on yıl önce, bu zamanlar, Suriye ile savaşın eşiğine bile gelmiştik; ancak, on yıl sonra bu gün, Suriye dostumuz artık. 2000 yılından sonra, başlayan süreçle, aramızdaki sorunları hallettik. Umarım, Ermenistan’la da hiçbir sorunumuz kalmaz.
Aklıma, 1984′te Türkiye’yi temsil eden eurovision şarkımız geldi:
“…yumak yumak örülsün dostluk bağları,
aşalım o zorlu dağları
sevdalı türkülerle verip el ele
seslenelim yedi düvele
el ele çalsın, oynansın halay
sevgiyle çalsın oynansın halay!”
Sorunlar Yumağının Tüm İlmekleri
7 Eylül 2008, 16:52
Türban sorunu, uzun yıllardan beri Türkiye’nin gündemini işgal ediyor. Halihazırda içinde bulunduğumuz süreç de gösteriyor ki, bu sorun bir futbol maçı şeklinde algılandığı sürece türban uzun yıllar boyunca ülke gündeminde üst sıralarda yerini almaya devam edecek. Bu süreç doğru tahlil edilmediği ve siyasal yönünün yanında sosyolojik boyutlarıyla da tartışılmadığı sürece, bizler tıpkı futbol maçı izler gibi, iki farklı kutup arasında süregelen tartışmalarda hangi tarafın oyunu kazanmaya yakın olduğunu tartışıp duracağız.
Halihazırda içinde bulunduğumuz süreç de gösteriyor ki, bu sorun bir futbol maçı şeklinde algılandığı sürece türban uzun yıllar boyunca ülke gündeminde üst sıralarda yerini almaya devam edecek.
Bu süreçte tartışılan ana konu, kamusal alanda olası bir türban serbestliğinin anayasanın laiklik ilkesine karşı bir tehdit oluşturup oluşturmayacağıydı. Tartışmalarda bir taraf bunun bir özgürlük sorunu olduğunu; diğer taraf ise bunun anayasanın temel maddelerinden laiklik ilkesine karşı açık bir saldırı olduğunu savundu. Ama bu süreçte tartışılan ana konu olan laikliğin sınırlarının ne olduğunun, neden din ekseriyetli tartışmaların laik olan ülkemizde,laik olmayan pek çok ülkeden daha fazla tartışıldığının üzerinde durulmadı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti de tıpkı Fransa gibi laik demokratik bir hukuk devletidir. Her iki ülke bu konuda benzer özelliklere sahipken, türbanın ve diğer din ekseriyetli tartışmaların neden bizde bu kadar fazla olduğunun cevabı aslında çok basittir. Çünkü, Türkiye Müslüman bir ülke iken; Fransa Hristiyan bir ülkedir. Türk halkının çok büyük bir bölümü İslam dinine inanır. Ve İslam, tabiyati itibarıyla bir müminin 24 saatine de karışan, her alanda uygulanması gereken hükümleri olan bir din iken, Hristiyanlık dini kendisine mensup olanlara bu alanlarda karışmaz. Bu temel farklılık, aslında yaşadığımız din ekseriyetli sorunların neden bir türlü çözülemediğinin de göstergesidir.
İslam dini tabiyati itibarıyla bir müminin 24 saatine de karışan, her alanda uygulanması gereken hükümleri olan bir din iken, Hristiyanlık dini kendisine mensup olanlara bu alanlarda karışmaz.
Laiklik ilkesi gereğince, dini semboller kamusal alanda kullanılamaz ve din devlet işlerinin herhangi bir alanında söz sahibi olamaz. Buraya kadar her şey doğrudur ve uygalanması gerektiği gibidir. Fakat zaman içinde bu kamusal alanın sınırlarının nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiği tartışmaları, sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Hele zamanla bu sorundan nemalanan(beslenen), bu sorunu kendine oy aracı olarak gören siyasilerin varlığı, sorunlar yumağına her geçen gün bir çözümsüzlük ilmiği daha attı. Ortaya çıkan şey ise, kimsenin çözmek istemediği, ama herkesin nemalanmak istediği kocaman bir sorundu.
Laiklik ve türban sorunu, kimse kabul etmese de bu ülkenin tüm organlarının elbirliğiyle büyüttüğü bir sorundur ve elbirliğiyle de çözülmesi gerekir. Bu süreçte yer alacak herkes, bu sorunu tüm yönleriyle ele almalı ve karşısındakilerin düşüncesini anlamak için empati kurmalıdır. Bu sorun ortadan kalktığında gerçek demokrasi de sağlanmış olacaktır. Çünkü bu sorun üzerinden demagoji yapıp oy toplayan siyasiler, her düştüklerinde tekrar yükselebilmek için bu sorunlar yumağının iplerine tutunamayacaklardır. Bunun için ihtiyaç olan tek şey, biraz hoşgörüdür.
Laiklik ve türban sorunu, kimse kabul etmese de bu ülkenin tüm organlarının elbirliğiyle büyüttüğü bir sorundur ve elbirliğiyle de çözülmesi gerekir.
Fısıltı
5 Eylül 2008, 21:17
Fısıltı…Gözlerini kapadığın anda ortalığı kaplayıveren bir fısıltı…Sessizlik konuşuyor geceleri.Yıldızlar parlaklılarını yarışırcasına sergiliyorlar. Yaprakların hışırtılarını duyabiliyor musun? Ağaçlar fısıldaşıyor,rüzgar şarkı söylüyor,böcekler ellerine çalgılarını almış en tatlı nağmeler eşliğinde raks ediyorlar. Sen uykudayken insanoğlu,özgürlük fışkırıyor dünyanın ve evrenin her köşesinden. Oysa sen uyuyorsun.Geceleri yıldızların altında , gündüzleri resimler çizen bulutların arasında…Oyuncaklar sarılmak istiyor her gece sana.İzin vermiyorsun. Oysaki parmağını bir dokunsan piyanoya, süzülsen tuşların üzerinde , dansa davet etsen tüm insanlığı,sarılıp tekrar kardeş olsan özgürce düşünsen her şeyi, hiçbir fikrin,hareketin,toplumun ve nice ‘yapım’ olan her şeyin etkisinden uzak sadece sen olsan,yapmak istediklerini yapsan…Dans etsen durmadan dönsen,elinden tutsan sevdiklerinin,aşkını haykırsan, Peter Pan olsan Wendy’ini alıp uçsan , Prometheus olsan Kafkas dağlarından uğurlarında Tanrılar’a karşı geldiğin insanları izlerken gülümsesen, bir devrimci olsan,bir peygamber olsan,meleklere sarılsan göğe çıksan bulutların arasında dolaşsan, zenci olsan Afrika’da basit ama doğal bir hayatı yaşasan,kısacası gözlerini açıp bir uyansan…Üretsen keşke resim yapsan,fırçayı eline alıp tuvalin üzerinde dalgalanan darbelerinin yarattığı resmi sergilesen ey insan evladı…
Zaman akar her yere , sola ve sağa. Her şeyin varlığı ona bağlıdır.Ve onları terk etmez.Elde ettiklerinde hak iddia etmez.Sadece bilinmesini istediği şey şudur ki , iyi kullanılmış iki saniye bile bir ömre bedeldir.
Dünyadaki en iyi dilek bile zorlandığında, hiçbir şey elde edilemez.En iyi hakkaniyet zorlandığında, hiçbir şey elde edilemez.En iyi tavır zorlandığında, doğru sonuç vermez ve böylece her zaman insanlar gayret ederler,kanunları tatbik etmek için.Oysa ki suyun akacağı yol bellidir.Gideceği yer bellidir. Yay,cetvel,pergel ve dörtgenler olmadan kusursuz iş çıkaramayanlar eşyanın doğal düzenini zedelerler. Bağlamak için ipe, yapıştırmak için zamka gereksinenler eşyanın doğal işlevlerine müdahale etmiş olurlar.Ve insan zihnini tatmin etmek için törenlerle ve müzikle uğraşanlar,insanın komşusuna karşı yardımseverliği ve vazifeleri üzerine vaaz verenler eşyanın öz doğasını bozarlar.Çünkü şeylerin böyle bir öz doğası vardır,bu bağlamda;kavisli şeyler yaya,düz şeyler cetvele,dört kenarlı şeyler dörtgene,yuvarlak şeyler pergele ihtiyaç duymazlar.Yapışık şeyler zamk, birbirini tutan şeyler ip gerektirmezler.
Sen de anlayacaksın bir gün sevginin sözcükleri gerektirmediğini, yardım etmenin karşılık gerektirmediğini,paylaşmanın zorunluluk olmadığını,elbisenin dış görünüş olmadığını;bir gün anlayacaksın üretmenin verdiği hazzı,özgür yaşamanın her fikrin/etkinin ötesinde senin kafanla ilgili olduğunu,söylemekten çekiniyor olmanın bir gardiyan olduğunu,suyun akışının önüne geçilemeyeceğini… Bir gün sen de anlayacaksın.
İstop
3 Eylül 2008, 17:50
StandUp ve Gidişatı
3 Eylül 2008, 07:34
Stand-up deyince ilk akla Cem yılmaz geliyor şüphesiz.Zamanın en kaliteli espri anlayışını ve tarzını oluşturmuştur kendisi.Güzel, eğlenceli zamanlar oldu Cem Yılmaz sayesinde.
Her şeye rağmen artık ben Cem Yılmaz’a gülemiyorum.Geçenlerde biraz izlemeye çalıştım yeni stand up’ını ama 15 dak. sonra kapattım.Belki de kaçırmışımdır espirileri ama bu durumu birkaç kez önceden tecrübe ettiğim için emindim çok fazla gülemeyeceğimden.Neden diye sordum kendime dün, bu yazıyı yazmaya niyetlendim sonra.Cem Yılmaz a espri malzemesi olursa ne ala:)
Dünyada espiri kalmamış olabilir:)
Hayır bu olamaz.Espiri bitmedi şüphesiz.Yapılabilecek binlerce espiri var insanı güldürecek.Kanımca bir neden buldum ben.O da şudur: Cem yılmaz hiç değişmedi.. Cem Yılmaz değişmediyse gülmem gerekir aslında ama ben değiştim sanırım.Biz değişiyoruz.
Cem Yılmaz tarzını değiştirmedi, pat diye değiştiremezdi de.İşte benim Cem Yılmaza gülemeyişimin nedeni tarz değişmemesinden kaynaklanan monotonluk algısıdır!Espiriler farklılaşsa bile aktarım ve bakış açısı hep aynı olduğundan artık sahne büyüsünü kaybetmiştir.Tabi ki normal hayatta dışarda yapsa aynı espirileri, ben gülerim belki yine ama bunun neden böyle olduğunu yazının ilerleyen kısımlarında anlatmaya çalışacağım.
Bir kere, beyin aşırı şaşkınlığa uğramadıkça insan gülemez.Cem yılmaz bir tat bir doku ve milenyum stand-up larında o kadar müthiş bir tarz sergiliyordu ki hayatımızda beynimizde böyle bir dumurizasyon oluşmamıştı.Beynimizde yeni kıvrımlar ve kanallar oluşturdu görülmemiş tarzıyla.Fakat birkaç zaman sonra artık insanların beyninde bu yeni yollar iyice açılmıştı ve ne kadar su döksen bu yola, gülemiyordun yine de.Monoton olmuştu çünkü artık.Yöntem aynıydı espiriler farklı da olsa.Bu da ya az gülmeye ya da çok gülmek için daha az para harcama isteğine yol açar.
Gülmek için harcanan para miktarı beklenti miktarına da yansır.Yani en az para miktarı oranında beklenti miktarı vardır şovmenlerden.Ayrıca sahne organizasyonu, hayran kitlesi,kameralar vs. de işi ciddiyete büründürür.Eğer bu ciddiyete oranla monotonluk fazlaysa espiriler bir kabusa dönüşebilir.
Her şeyden önce eğer espiri yapma tarzı değişmemişse espirileri sunma işlemini çok mütevazı yollara dökmelidir artık şovmenler.Mesela bir mizah dergisi hep monoton tarzdadır ama kağıdından ücretine kadar o kadar mütevazıdır ki insanı güldürmek için gerekli alt yapıyı sağlar.Veya bir arkadaşımızın da tarzı hep aynıdır espiri yaparken ama ortam hep mütevazı olduğundan espirileri keyiflendirir insanı.Arkadaşlarımızın günlük hayattaki espirilerini sahnede yaptığını düşünürsek pek gülesimiz de gelmez.Çünkü iş ciddiyetlidir(her ne kadar tam ters amaçta olunsa da sahnede!) ve beklenti ciddiyete oranla artmıştır.
Aslında tarza yavaş yavaş değişim verilirse bir stand-up çı için çok faydalı olur.Hem ani tarz değişiminden kaynaklanan yabancılaşma olmaz seyirci gözünde hem de yavaş yavaş çaktırmadan espiri kanalları evrim geçirir.Böylece yüzde yüz olmasa da şovmen espiri tazeliğini korur.
Stand-up aslında hayata bakışı sergiler.Tek bir kişinin malzemesi kendisinden başkası değildir.Bu da doğal olarak ayrı bir monotonluktur.Stand-up çı yaşadığı olayları ve ayrıntıları tasvir etmek durumundadır sürekli.Bu tasvir yeteneğinin de sınırları vardır anlatırken.Mesela bir mizah dergisine oranla çok çok sınırlıdır.Seyirci stand-up ta her ayrıntıyı göremez ve iş şovmene kalır.Şovmen tarzından çok kopmazsa yaşadığı olayları anlatırken ne kadar farklı tepkiler gösterebilir ki?Çok az.Ama şov programlarında veya mizah dergilerinde malzeme aynı zamanda konuklardır ve her ayrıntı izlenir seyirci tarafından.Onların türlü ayrıntıları da şovmen veya karikatüristin mizahi bakışıyla birleşince ortaya devamlı taze ve gülünecek malzemeler çıkar.
Stand up çıların çok çalışması gerekiyor tempoyu düşürmemesi için..


