gündemden inciler
19 Kasım 2008, 16:47
Önce susmak istiyor insan, sessizce izlemek gelişmeleri. Ama öyle bir gündem ki önümüze sunulan, bırakın susmayı haykırası geliyor insanın.
Artık elim televizyona giderken büyük bir çelişki yaşamaya başlıyor, birde saat haber saatiyse eğer…
Ülkem karışmış, yerle bir olmuş insanlık. Sokaklar aç insanlarla dolup taşmış. Elektrik yetmemiş, gözler doğalgaza uzanmış, oradan suya ve belki de çok yakında havaya…
Yeni bir kriz hâkimmiş dünya piyasalarına. İster istemez düşüyor soru akıllara:
Benim ülkemde kriz ne zaman bitmişti ki?
Eee ne duruyor büyüklerimiz o zaman, bir zam daha, hadi bir daha, bir daha…
Yetmedi mi, çıkar o zaman bir işçi daha, bir daha, olmazsa bir daha…
Milletin temsilcisi rolünü üstlenmiş zavallılar meclis kapısı önünde bağırmakta:
‘‘ Maaşlarımızın yarısını keserlerse biz nasıl geçineceğiz, böyle bir şeyin lafı bile edilmemeli’’
Peki, benim sözde temsilcim ne kadar maaş alıyor?
9milyar!
Yarısı?
4.5 milyar…
Düşünebiliyor musunuz, bizler hiç utanmadan sözde temsilcilerimizin 1 ay içinde 4.5 milyar parayla geçinmelerini istiyoruz.
Yok artık!
Peki, benim ülkemde asgari ücretle çalışan bir kişi bir ay boyunca ailesini kaç parayla geçindirmeye çalışıyor?
Yaklaşık olarak 500 milyon!
Neyine yetmiyor!
Bir de seçim arefesinde yığarlar kapılarına tonlarca kömürü, al sana yine oylar Gökçek’e!
Yolum yok, suyum yok, eğitimim paralı, evime doğru düzgün ekmek girmiyor ama birkaç parça kömürle silinir hafızam, unuturum yokluğumu, yoksulluğumu, onların çocukları yurtdışında eğitim görürken okula gönderemediğim çocuğumu.
Çünkü balık hafızalıyım ben!
Bir daha vurun tokadı, yüzüm alışmış zaten kızarmaya.
At bakalım o zaman bir kömür poşeti daha!
Böylece tamamen unutalım hadiseyi.
Ver kömürü, al oyumu!
Sözde muhalefet ne yapmaktadır peki bu sıralarda?
Çok ciddi işlerle uğraşmakta elbette. Daha birkaç ay öncesine kadar türbana karşı çığırtkanlık yapıp, bu Atatürk’ün ülkesine yakışıyor mu deyip al eline bayrağı fırla sokağa diye halkı gaza getiren Baykal, partiye katılım ve üye kayıt kampanyasının tanıtım töreninde üzerinde kara çarşaflar bulunan kadınlara gayet samimi bir tarzla rozet takıyor!
Laik Baykal!
Atatürkçü Baykal!
‘Gel ne olursan ol gel’ci Baykal!
Bir de lüzumsuzluğu açıkça ortada olmasına rağmen söndürülemeyen ampuller var tabii ki!
Al silahı, vur beline mantıksızlığıyla kardeşi kardeşe öldürtmeye meyilli sayın ampuller!
Bir cafeye bomba koyup birçok kişinin yaralanmasını terör suçu saymayıp yalnızca 10 ayla cezalandırıp, elindeki taşı polise atan henüz 13–14 yaşlarındaki çocukları azılı terörist ilan edip 23 yılla yargılanmalarına göz yuman sayın… lar.
Sonuçlar üzerinden hareket edip cezalandırmak da bir yol biçimidir ancak sormak lazım önce, bu çocuğun neden taş var elinde? Bu çocuk neden bu kadar hınçla doldu, bunlar ne zaman oldu, hangi koşullar altında. Biz ne kadar suçluyuz? Biz nerde yanlış yaptık.
Bunlar büyük sorulardır ama cesaret isteyen, insanı çözüme götüren sorular.
Yani seçilmesi her zaman için unutulan, zor gelen sorular.
Hani yaşayacaktı halkların kardeşliği, hani ya sev ya terk et mantıksızlığıyla yaşanmayacaktı artık ilişkiler, hani savunacaktık bir aradalığımızı!
Ne zaman kaybettik insanlığımızı, nasıl düşman edildik birbirimize, nasıl ekildi bu nefret tohumları içimize?
Zor sorular…
Ben şimdi bunları kendime de soruyorum sizlere de!
Mızıkaları Kıralım
17 Kasım 2008, 00:51
Ankara, o büyük mağrur kent. Türkiye’nin başkenti olmanın verdiği büyüklükle başı hep dik. Gri dumanlarının arasında arka sokaklarına gizlenen gecekonduları kaybolurken; yükselen apartmanlar, gölbaşı orman manzaralı siteler kurulur semtlerinde. Devrik cümlelerin en çok kurulduğu, en çok düşünen ama aslında hiç düşündürülmeyen kenttir Ankara. Ekmeğe %25 zam yapan yöneticileri, buna karşın maaşına %2 zam yapılan memurları, iş gücü sömürülen işçileri, emekçileri, soru sordukları için soruşturulan üniversite öğrencilerini, öğrencileri, “senin çocuğun da işsiz kalsın” sözlerinden sonra işsiz kalan üniversite mezunlarını, işsizleri barındırır içinde. Barındırır dediysem de bir hak olarak değil, öylesine. Ankara’ya gelip de Kızılay’ı bilmeyen, bilip de gezmeyen yoktur. Hatta ilk öğrenilen noktadır burası. Sokakları her gün farklı insanları konuk eder; işi olan, olmayan. Bambaşka yüzler, bambaşka sesler arşınlar her gün sokaklarını. Yalnız tek bir ses hep aynı kalır tüm bu karmaşıklığın içinde.
Dinlenmek amaçlı geldiğim tatillerden biriydi yine. Kışın tadını yalnızca bu şehirde alabiliyordum. Bembeyaz örtü ne de yakışırdı Ankara’ya. Buz tutan yollarında düşenlere atılan kahkahalar, gündüzleri çocukların, geceleri ise büyüklerin kartopu savaşlarına şahit olan kapı önleri, Ankara’nın o ciddi havasını dağıtıverirdi. O soğuğa rağmen, yine kalabalıktı Kızılay. Çıkan sesler bana yaşadığımı anımsatıyordu. Yürürken bir şarkı mırıldanıyordum, çoğu insanın bilip de söylemeyeceği türden. Yanımdan ellilerinde bir adam geçti. Kafası karışıktı belli ki, önündeki çukuru görmeyip düşmüştü. Aslında böyle şeylere alışık olmalıydı bu ülkede, şanslıydı ki çukur derin değildi. Ama o yerden kalkarken keşke derin olsaydı der gibi bakmıştı bana.
Çekindi önce, sonra mızıkasını cebine koyup, öteki elini de koydu avuçlarımın içine. Üşümüştü.
Yine devrik cümleler yükseliyordu sokakların birinde. Ulaşım zamlarını protesto amaçlı yaptıkları eylemde gözaltına alınan arkadaşları içindi haykırışlar. Dinlemeye çalışırken gelen sesleri bambaşka bir ses işittim; mızıka sesi. Altı yedi yaşlarında koyu tenli, renkli gözlü bir kız çocuğuydu. Kıvır kıvır saçları yüzüne düşmüştü. Yanakları soğuktan mı yoksa kendinden mi pembeydi bilemedim. Akan burnunu arada bir kazağının koluna silmeyi de ihmal etmiyordu. Ona baktığımı görünce daha hızlı üfledi mızıkasını, daha canlı çalmaya başladı. Ona doğru yanaşınca soğuktan donmuş minicik elleriyle tutuğu mızıkasını çekti ağzından, avucunu açtı bana doğru. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı: “Bir ekmek parası verir misin teyze?” dedi. Uzattığı elini tuttum. Panikledi. Kaçmak istedi. “Korkma, veririm. Ama önce anlat bakalım sen kimsin?” dedim. Korku dolu gözlerinin yerini utanç aldı. Çekindi önce, sonra mızıkasını cebine koyup, öteki elini de koydu avuçlarımın içine. Üşümüştü. Oturduk mızıkasını çaldığı kaldırıma. Küçük yaşına rağmen öylesine fazlaydı ki yükü. “Babamı çalıştığı fabrikada konkasör makinesindeki çeneyi temizlemeye çalışırken çenenin parçası olan çekicin kafasına gelip, kafasını paramparça etmesiyle kaybettik. Gerek çalışan arkadaşlarının gerekse fabrika sahiplerinin ilgisizlikleri nedeniyle oluşan bu durumun sonucu küçük bir cenaze töreni. Kalan iki kardeşim ve annemle, babamın çalışırken devletin vermediği maaşı öldükten sonra hiç alamadık. Derken annem hastalandı. Hastaneye yatırdılar ama ilaca ve doktora para yetmeyince eve yolladılar annemi; ölmesini bekledik. Haftalar sonra bir cenaze daha kalktı yuvamızdan aynı mezarlığa. Üç kardeş ölüme yenilmemek için çaba harcarken her an, gelen bir telefonla terk etmek zorunda kaldık memleketimizi. Amcam karşıladı Ankara terminalinde bizi. İki göz odada hayat süren altı kişilik aile, biz gidince dokuz kişiye çıktı. Evin bütün geçimi amcamın sırtındaydı. Yengem Türkçe bilmediğinden onu işe almıyorlardı. Eylül ayının ilk haftası bir akşam amcam okula yazılmam gerektiğini, ama okul masraflarını karşılayamayacağını söyledi. Memleketimizde annemle babamla olsaydım giderdim. Babam kitap defterimi alırdı, annem önlüğümü dikerdi, ikisi de elimden tutup götürürdü okula. Öğretmenim, arkadaşlarım olurdu. Bütün derslerime çalışırdım; hep “aferin” derdi öğretmenim. Ama ne annem var, ne babam… Belki ben de amcam gibi çalışırsam okula gidebilirim diye düşündüm ve kuzenlerimin okula gittiği sabah, ben mızıkamı alıp buraya geldim.” Minik parmakları yanağına düşen gözyaşlarını sildi. Sarıldım sımsıkı. Öyle sessizce dinledim hıçkırıklarını. Sonra bir ara durdu kafasını kaldırıp yaşlı gözleriyle bana baktı. “Teyze, ben bu mızıkayı artık kırmak istiyorum.” Komşu teyzenin şikayeti üzerine ortadan kaybolan mızıka için günlerce ağlamışızdır hepimiz. Oysa bu ufaklık mızıkasını kendi kaybetmek istiyor. Pinokyo masalındaki gibi bir perinin gelip ona insanlığını vermesini bekliyor: eşit, parasız, ana dilde eğitim görmek, başını sokacak bir damda değil bir yuvada yaşamak, annesini öldürmeyen hastaneler, babasının ölümünü görmezden gelmeyen bir devlet. Ogün beraber kırdık mızıkasını. Pinokyo masalı gerçekleşemedi belki, ama artık parmakları soğuktan morarmak zorunda değil. Fakat, kırılan yalnızca bir mızıkaydı ya diğerleri ?
Rüya BİLGİN
www.ruya.blgn[at]gmail.com
Saat 9′u 5 Geçe ve Sonrası
10 Kasım 2008, 21:49
“Atatürk’ü seviyor musunuz?” sorusu çok meşhurdur. Ondan da meşhuru; gelen müspet veya menfi cevaplardır. Ancak her üç halükarda da temkinli olma ihtiyacı vardır. Olumlu cevap karşıdakinin beklediği cevap olmayabilir; olumsuz cevap ise genel bir kabullenişe ters düşer. Sorunun soruluşu ise; bir çekingenliği içerir.
Bakalım…
Kendi aramızda, bir masa etrafında veya kapalı bir mekânda çok önemli mevzuları konuşmayı severiz. Sorulsa her şeyi biliriz(hoş sorulmadığı halde biliriz ya). Her mevzuda, gerine gerine, envai çeşit yorum yaparız. Hatta bazı mevzularda bizden iyi bilen yoktur. Daha doğrusu konuşulan mevzuyu bizden iyi kimse bilmez. Karşımızdaki insana ara sıra söz hakkı da veririz ama kesinlikle dinlemeyiz. Onun konuştuklarını anlamak için kendimize şans vermeyiz. Çünkü her bir şeyi, en ince ayrıntısına kadar biliriz. Dolayısıyla yeni fikirlerin, yeni bilgilerin olabileceğini kabullenmeyiz.
Kendi bildiklerimizin de (ya da bildiğimizi zannettiklerimiz) karşıdan sorgulanmadan kabul görmesini isteriz. Çok katıyızdır, azıcık eğilsek kırılırız.
Ve lakin sadece biz konuşur, biz dinleriz.
Bir de peşin kabullerimiz vardır. O kabulleri hiç kimse değiştiremez. Değiştirmek isteyenlerin karşısında dik durduğumuzu zannederiz; ama aczimizin farkında değilizdir.
Evet, tabularımız var… O tabuları aşmak, yenmek, değiştirmek zor gelir.
Değişmeli…
Bu noktada öncelikle “Atatürk’ü sevmiyorum!” diyenlere sormak istiyorum:
Neden?
Sonra sevenlere sormak istiyorum: Neden seversiniz?
Gördükleri her boş alana, onun heykelini dikenlere sormak istiyorum: Mantığı ne bunun?
Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz?
Birisinin hakkında olumlu ya da olumsuz, bir yargıda bulunuyorsak önce onu tanımalıyız. Değil mi ki; düşmanı bile çok iyi tanımadan yenemeyiz. Tanımak için fazla değil, biraz çaba yeterlidir.
10 Kasım saat 9’u 5 geçe… Saniye eksik. Bir de ola ki başucunda saati eline almış “göz yumma”sını bekleyen şahsın saati yanlış olsun… O zaman yanlış zamanda “yas” ilanı olmaz mı? Olur tabi…
Hadi diyelim ki saat; diğer (yerel) saatlerle aynı olsun, yani doğru olsun. Başucundaki şahsın görevi sadece o saat ile ilgilenmek midir? Yani o şahsın marifeti, o saati zamanında durdurmak mıdır?
Doğru ya; bizim için bazı günlerin önemi daha fazladır. Mesela doğum gününü çok özel sayarız; çünkü bir defa doğarız… Evlilik, nişan, ilk karşılaşılan günler çok özel günlerdir; onlar kutlanır. Veya 14 Şubat Sevgililer Günü, sevgilisi olan herkes için ortak özel… Neymiş? Bir defa evlenilirmiş, bir defa nişanlanılırmış, bir defa doğulurmuş…
İyi de bu dünyada iki defa yapılan bir tek şey gösterin bana. Var mı? Yoook!
Mustafa Kemal Atatürk bile (İnsanüstü bir varlık mı, değil mi?) tartışılmaya başlandıysa, güzel şeylerin olma ihtimali yüksek.
NOT 1: Başbakan Erdoğan Obama gibi gelmedi. Obama; bir rengi, bir halkın geçmişini, işkenceleri, köleliği; siyah rengi temsil ediyor. Erdoğan’ı hatırlayın; kendi dışlanmışlığını temsil ediyordu. Halk, kendisi için Erdoğan’ı seçmedi. Erdoğan için, Erdoğan’ı seçti. Obama hiç olmadı; çünkü zaten hep beyazdı o. Bush olup olmadığını hepimiz görüyor, biliyoruz…
NOT 2: Kenan Evren’in fotoğraflarını (haber amaçlı basılmışsa bile) gazetelerde dahi görmek beni geriyor. “Türk-Kürt ayrımı yok.” demesi beni çileden çıkarıyor.
Murat Köprü
Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği 5.Sınıf
m.kopru[at]gmail.com
NE OLURDU DA “NE MUTLU TÜRKİYE VATANDAŞIYIM DİYENE” DENSEYDİ
3 Kasım 2008, 22:38
İnsanlarda doğuştan var olan bayrak edinme, yurt edinme ve ırkına, kabilesine, inancına sahip çıkma duygusu kesinlikle son bulmayacaktır. Tüm bunlar insanlar için su gibi ekmek gibi temel ihtiyaçlardan belki de daha da ötedir. Bazen ekmeksiz kalmayı tercih edersin ama vatansız kalmayı asla. Bazen su içmeyi ötelersin canına mal olacağına bilsen de ama ırkından, inancından, törelerinden, adetlerinden taviz vermezsin. Tüm bunların gerçekliğine tarih defalarca şahit olmuştur.
Son günlerde Doğu ve güneydoğu Anadolu’da tırmanan terör olaylarının temelinde de bu gerçek saklanmaktadır. Ve tarih bu günde yine bu olaya şahitlik etmektedir.
“Kürt kökenli vatandaşlarım, Kürtlükleriyle övünebilirler” dedikten hemen ertesi gün tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak sözleriyle kendisiyle çelişen Başbakan Erdoğan, söylediği sözlerin yanlışlığından ne zaman dönecek acaba.
Başbakanın tek vatan ve tek devlet kavramlarına kimsenin itirazı olmamalıdır Ama tek bayrak ve tek millet kavramlarında başbakan Erdoğan kendi kendisiyle çelişiyor. Mademki Başbakan Erdoğan Kürtlükleriyle övünmelerini istediği Kürtleri sayıyor, peki tek millet ne demek oluyor. Tek millet derken Türk milleti kavramından bahsettiğini hepimiz biliyoruz ama bir yandan tek millet derken öbür yandan da Kürt milletinin var olduğunu kabul etmesi biraz çelişkili durmuyor mu?
Burada iki millet yani Türk ve Kürt milleti gibi iki millet karşımızda duruyor.
Neden tek millet kavramı yerine tek vatandaşlık kavramını kullanmıyor Başbakan Erdoğan? Başbakanın bu yaptığı en fazla PKK’nın işine geliyor. Çünkü tek millet kavramını Kürt halkının bir kısmı da kabul etmemektedir. Bu da PKK’nın ekmeğine bal sürmekte ve gençlerimiz daha çabuk kandırılmaktadır PKK tarafından.
Başbakan Erdoğan’ın diğer bir söylemi de tek bayrak kavramıdır. Başbakanın Kürtleri bir millet olarak kabul edip “Kürtlüğünüzle övünebilirsiniz” demesi güzel bir gelişme. Ama her millet bir bayrak da ister. Madem onları bir millet olarak kabul ettiniz onlara bayrak da vermelisiniz tezi tartışmak üzere vuku buluyor.
Sarı kırmızı yeşil renkleri Kürtlerin kullandıkları motiflerdir. Ya Kürtlere o renkleri bayrak olarak kullanılması için müsaade edersiniz (ki bu kabul edilemez bir durum) ya da Türk bayrağı yerine Türkiye bayrağı kavramını kullanırsınız. Eminim ki bu ikinci şık Kürt Halkı tarafından daha çok benimsenecektir. Şuan ki haliyle bile eğer milyonlarca Kürt, kayıtsız şartsız kabul ediyorsa “Türk bayrağını”, elbette ki “Türkiye bayrağı” kavramını da daha çok sevecek ve sahipleneceklerdir.
Aksi durumda Kürt gençlerinin dağa çıkışı önlenemez ve PKK’nın ekmeğine bal sürmeye devam edilecektir. Yıllarca, gençlerimizin hep bu uğurda kandırıldığını siyasilerimiz bizden daha iyi bilmektedir. Başbakan Erdoğan, siyasi rant hesapları peşinden koşarak bu davayı kendi şahsi davasına indirmemelidir.
Koskoca 25 yıllık bir süremiz Kürtçenin yasaklanması, Kürt halkının varlığının kabul edilmemesi gibi iki anlamsız yasak ve PKK belasıyla uğraşılarak harcanmıştır.
Çeyrek asır, Türkiye’nin büyüme ve medeniyet basamaklarında ilerlemesi için harcanmış olsaydı AB’ye girmek, şuan ki kadar ütopik görünmezdi.
Kardeşlik ve barış içinde yaşamak için başka yolun olduğunu bilen siyasilerimiz varsa gerçekten çok acele etmelidirler. Aksi halde yarın çok geç olabilir.
Eğer Kürt sorunu bu ve buna benzer meşru yollarla çözülmezse, bir elinde silah dillerinde“yaşasın halkların kardeşliği” naraları atan PKK yandaşları hep var olacak ve millet olarak 21. yüzyılda da Kürt sorunu ile uğraşmakla zaman kaybetmeye devam edilecektir.
Peki ne olurdu da “Ne Mutlu Türkiye Vatandaşıyım Diyene” sözüyle donatsaydık vatanımızın her köşesini
Erdoğan’ın Çizgileri
2 Kasım 2008, 15:35
Kimi kesik kesik, kimi uzunca konduruluyor bu çizgiler yola. Yol iki günde onarıldı. Dün, bugün… Yarına bir şey kalmadı. Ne yapılacaksa bu gün yapılmalıydı, yapıldı da…
Van’dayım, saat gecenin 10’u. Günlerden cuma ve yarın Erdoğan Van’a gelecek. Yollar yıkanıyor baştan başa; ama stratejik sayılan (Erdoğan’ın geçeceği yollar…) yollar. Erdoğan’ın geçeceği yollara ekstradan sıcak asfalt döküldü ve yol çizgileri çizildi. Çizgi aracı tam da önümden geçti. Araç beni geçince boya kokusunu aldım. Yoksa ön taraftan aracın ne işe yaradığını anlamam uzun zamanımı alırdı. Eee alışkın değiliz bembeyaz, tertemiz yol çizgilerine. Biraz şaşkınlık var, o kadar. Bu çizgiler işimize de yaramaz hani ya, neyse.
Beşyol (miting alanı) rengârenk. Beşyol çiçek çiçek. Öte taraflar yanıyor.
Ara sokaklardan yola girmek isteyen araçları polis hemen çeviriyor. Direnenler de uyarılıyor haliyle. (Yol, polislerle dolu, hepsinde de bir tedirginlik var.) Vanlı bu ya; polisin dalgın bir anında daldı yeni çizdirilmiş yola… Müşteri kollayan ve polislerle yolun ortasında muhabbete dalan bir başka Vanlı, arabanın arkasından seslendi; (Yan gözle de polisin tepkisini ölçüyor.) “Çizgilere basma!”
Nejat Uygur’un; “Halıya basma!” esprisi geldi aklıma. Ama bu daha bir orijinal duruyor. Demek, söz konusu Erdoğan olunca, çizgiler daha değerli oluyor. Komik. Komik ama, en okkalısından düşündürücü bir manzara…
Ertesi gün (1 Kasım 08/Cumartesi); Van’da bir yol… Bu yol yukarıda zikrettiğimiz İskele Yolu. Çizgiler hala duruyor ve hala tertemiz. Sağda solda yine polisler koruyor yolu. Erdoğan’ın dönüşü için temiz durmasını sağlıyorlar (yine oradan dönecek ya). Oysa malum yolla aynı doğrultuda olan ve iki yüz metre ötede duran yol, işin iç yüzünü yansıtıyor. Bu yolda da 5 araba yan yana; kimisi alev alev yanıyor, kimisi devrilmiş, camlar parçalanmış. Yol güzergâhındaki mağazaların camları indirilmiş. Atılan tekme izleri duruyor. Beş yüz metre yukarıda ise Erdoğan, malum ses tonuyla konuşma yapıyor (konuşuyor). Ülkenin güllük gülistanlık taraflarından dem vuruyor. Halk gergin, ne yapacağını bilmez bir durumda; kimisi Erdoğan’ı dinliyor, kimisi onu dinlerken etrafını kolluyor. Öte yandan kimisi de girebildiği ara sokaklarda elinden geleni ardına koymuyor. Havaya tedirginlik, korku hakim. Gökyüzünde helikopter, daire çizip duruyor. Beşyol (miting alanı) rengârenk. Beşyol çiçek çiçek. Öte taraflar yanıyor.
“Yaprak döküyor bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.”
Erdoğan konuşurken, kenar mahallelerde, halk polisle karşı karşıya… Bu durumdan ne polis memnun, ne de halk. Ve sokaklar tutulmuş ve beyinler allak bullak. Umutsuzluk var insanların bakışlarında. O bakışlar çok şey istemiyor aslında. Birileri oturup dinlese dertlerini ve bir adım atmaya meyil etse her şey düzelecek. Sonra adımlar atılacak, sonra bütün yollar, İskele Yolu gibi güzel olacak. Bir adım… Bu haliyle; “Yaprak döküyor bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.”
Halk doğalgaz istemiyor. Zaten malum, gaz gelse bile halkın büyük bölümü kullanamayacak. Kullanabilenler ise her halükarda ısınıyor. Önce yürekler ısıtılmalı, halk gelecekten umutlu olmalı. Yok sayılmamalı. “Tamam, varsın ama…” da denilmemeli. En önemlisi özgür olmalı.
Biraz yaklaşabilseydim Erdoğan’a; “Parmağımı uzatıp, gökyüzünü kirleten barut dumanlarını gösterecektim.” Görür müydü acaba? Zaten biliyor.
Ah şu umutsuzluk! Umuda dönmesi için bir adıma muhtaç olan umutsuzluk…
Murat Köprü
Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği 5.Sınıf
m.kopru[at]gmail.com
ÇAPKINIM, HOVARDAYIM…
1 Kasım 2008, 22:29
Günlerdir Hüseyin Üzmez’in taciz olayını ve bununla ilgili yorumları duyuyoruz. Herkes haklı olarak Üzmez’i kınıyor. Ancak bu olayda ilginç olan Üzmez’in kendisini savunma şekli ve katıldığı programlarda yaptığı konuşmalar. Kendisine iftira atıldığını iddia ediyor. Bu iddiasının ne kadar doğru olduğu doktor raporlarından da anlaşılıyor! Doğrusu gülünç bir durum. Kendisinden 47 yaş küçük bir kadınla evli olan bu adam için 14 yaşındaki bir kızı taciz etmek olsa olsa iftiradır zaten!
Katıldığı bir programda; önceden ‘HOVARDA’ olduğunu, birçok kadınla beraberlik yaşadığını ve bu kadınların kendisiyle olduktan sonra kapandıklarını, doğru yolu bulduklarını, ‘FAHİŞE’ olmaktan kurtulduklarını söyledi. Nasıl bir zihniyete sahip olduğunu bildiğimiz bu insandan böyle sözler duymak şaşırtıcı değil. Ancak ‘hovarda’ ve ‘fahişe’ sözcüklerini kullanan tek insan Üzmez mi?!
“ Bu adamı asmalı, kesmeli…” diyerek dolaşan birçok insan da eminim ki bu iki sözcüğü hiç çekinmeden kullanıyorlardır. Görünüşe göre ataerkilliği bir türlü üzerinden atamayan daha doğrusu atmaya niyeti de olmayan bir toplum olarak hem ‘hovarda’ hem de ‘fahişe’lerle bir arada yaşıyoruz. Peki hangimiz ‘hovarda’ hangimiz ‘fahişe’ ?Aslına bakarsanız bu soruyu; ‘hovarda’ bir toplumda mı yoksa fahişe bir toplumda mı yaşıyoruz diye sorsak daha net bir cevap alırız.
Bilindiği gibi ‘hovarda’ bir toplumda yaşıyoruz. Çünkü insanın en doğal ihtiyaçlarından birisi olan cinsellik bile ülkemizde ancak erkeklerin tekelinde yaşanıyor. Bunu görmek için öyle uzun uzadıya düşünmeye gerek yok. İki sözcüğün ilk çağrıştırdıkları, anlamaya yetiyor. ‘Hovarda’ denilince en basit anlamıyla ; gezmeye, tozmaya, eğlenceye, kadınlara düşkün erkek; ‘fahişe’ denilince; yine gezmeye, tozmaya, eğlenceye ve erkeklere düşkün ancak !!kötü!! bir kadın gelir aklımıza.
Kadın ‘kötü’dür çünkü ‘kadın’dır. Kadın dediğin; hanım hanımcık olmalı, edepli olmalı, dizini kırıp oturmalı, mümkünse evlenmeli, ‘evinin kadını, çocuklarının anası’ olmalı, evlenmeden cinsellik yaşamamalı, bekaretini kocasına saklamalı , onu yapmamalı, bunu yapmamalı… diye uzunca bir listeye sahiptir. Listeye uymayanlar malum kadınlardır. Bu Türkiye’nin her kesimi için böyledir diyemeyiz belki ama genellersek çoğu kesim için geçerlidir.
Erkek ‘hovarda’ olma hakkına sahiptir, ‘erkek adam’dır. Evli yada bekar istediği gibi gezer, tozar, istediğini yaşar. Tabi ‘hovarda’lık yapabilmesi için kadınlara ihtiyacı vardır. ‘Hovarda’ bir erkeğe ‘fahişe’ bir kadın eşlik etmelidir. Yani ‘hovarda’ ile ‘fahişe’nin farklı bir yanı yoktur. Tek fark; ‘fahişe’ kadındır ve damgalanır.
Bu ülkede erkek aynı zamanda bir ‘hovarda’ olma hakkına sahipken, kadınlar ‘kadın’lık ve ‘fahişe’lik arasında seçim yapmak zorundadır.
Hüseyin Üzmez gibi bir insanın ağzından dökülen ‘hovarda’ ve ‘fahişe’ kelimelerini kullananlar, Üzmez’le ilgili “asmalı, kesmeli…” derken tekrar bir düşünsünler. Acaba asıp kestikleri sadece Üzmez mi?
Derya Coşar

