İsrail’in Yaptığı Saldırıyı Kınıyoruz

28 Aralık 2008, 18:55

Hangi milletten, hangi dinden, hangi inançtan olursa olsun hepimizin ortak noktası insan olmamız.İnsanlığımızı darbelerle,işgallerle,alışveriş merkezleriyle,büyük medyalarıyla ve daha birçok savaş araçlarıyla yok etmeye  çalışıyorlar. Sevgiye,paylaşmaya,kardeşçe yaşama ne tahammülleri var ne saygıları. Doğalarında yatan saldırganlığı,vahşeti,öldürme güdüsünü,narsizmi,faşizmi her bir duyguyu ortaya çıkarıyorlar ne zaman barıştan yana sesler yükselse. Ve bugün sabah büyük uçaklarıyla,bizim gibi mühendis kardeşlerimize yaptırdıkları uçak ve bombalarla yüzlerce cana kıydılar o emperyalist-kapitalist saldırganlar.

Bugün hayattan  270 tane masum sivili söküp aldılar!

Bugün göklerden masum çocukların,yaşlıların,gençlerin herkesin üzerine bomba yağdırdılar!

Emperyalizmin o iğrenç yüzünü bir kez daha gördük bugün tıpkı daha önce Ausschwitz’te,Bosna’da,Halepçe’de,Vietnam’da,Irak’ta,Lübnan’da,Somali’de ve dünyanın daha bir çok yerinde de gördüğümüz gibi!

Bugün İsrail, uçakları ile Filistin halkına aynı yüzünü  her zaman olduğu gibi gene gösterdi!

Bugün kapitalizmin açgözlülüğünü gördük, daha fazla silah satmak uğruna, yarattıkları krizin görülmesinin korkusunun nasıl katliamlara yol açtığını bir kez daha gördük!

Bizler Metalurji Genç olarak İsrail’i yaptığı bu ‘katliamdan’ dolayı kınıyoruz!

Bizler Metalurji Genç olarak emperyalizme, kapitalizme ve onların işbirlikçilerini bugün bir kez daha lanetliyoruz!

Bizler Metalurji Genç olarak geleceğin mühendisleri olarak savaş teknolojisini  reddediyor ve bu savaş teknolojisinde görev alan\alacak olan bütün mühendis kardeşlerimizi bu büyük oyunun parçası olamamaları yönünde uyarıyor ve bilimin insan yararına kullanılmasına davet ediyoruz!

Aydın Şelte
Yıldız Teknik Üniversitesi
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
aydinselte[at]gmail.com

Sevgi ve Engeller

16 Aralık 2008, 12:04

Sevgi başı ve sonu olmayan birşeydir.İnanç,umut ve sevgi…Ama en büyükleri sevgidir.Sevgi herzaman kolların açık duruşudur.Eğer sevgi için kollarımızı kaparsak,kendimizden başka tutacağımız birşey kalmadığını görürüz.

  Hayattaki en önemli ve en güzel şey sevmek ve sevgini gösterebilecek,yaşayabilecek ortamın olması olsa gerek.Önemli olan şu andır,bugündür.Geçmişe hayıflanmamalıyız ,çünkü geçmiş geçmişte kaldı.Yarın için plan yapmamalıyız çünkü yarın uzak…En önemlisi ise anı yaşayıp keyif alabilmek,haz duyabilmek.

  Budistlerin inanışına göre ,asıl olan burası ve şimdi kavramlarıdır.Derler ki, tek gerçek şuanda seninle benim aramda meydana gelendir.Yalnızca bir düş olan yarın için yaşarsan gerçekleşmemiş bir düşe sahip olacaksın.Geçmiş ise artık bir gerçek değildir.Geçmişin bir değeri vardır.Çünkü şuanda var olan salt seni oluşturmuştur.Tüm değeri budur.O halde geçmişte yaşama.Şu anı yaşa.Yemek yiyorsan ye.Sevişiyorsan seviş.Birisiyle konuşuyorsan konuş.Bir çiçeğe bakıyorsan bak.İçinde bulunduğun anın güzelliğini yakalamaya çalış.

  Bu görüşleri kendimize klavuz edinip,uygulamada sorun yaşamaz isek herşey daha güzel olacaktır.Çünkü bizler dokunmaktan,duyumsamaktan ve de duygularımız göstermekten korkmamamalıyız.Dünyada en kolay şey neysen ve ne duyumsuyorsan öyle olmak ve öyle olabilmektir.En zor şey ise başkalarının sizin olmanızı istedikleri kişi gibi olmaktır.Halbuki bu evrende herkes farklı bir birey.Siz gerçekten siz misiniz,yoksa  başkalarının olmanızı istedikleri siz misiniz?Gerçekten mutlu olabilmek adına kim olduğunuzu bilmeyi ister misiniz?

  Sevme yolundaki engeller  insanlar tarafından oluşturulmuştur.Fakat sevgi engellenemeyecektir.Çünkü sevgi bir nehir misali akar…Gider…

 

**Bütün duygu ve düşünceleri anlatan eski bir özdeyiş”Bu dünyadaki tüm iyi şeyler yasadışı,ahlaka aykırı ya da şişmanlatıcıdır.”

Arkadaş

15 Aralık 2008, 16:15

arkadaşSevgili Arkadaşm ;

Nasıl bir duygudur bu ? Nasıl olması gerekir ? Ben sana kızdığımda , sevindiğim de ,  sana içten sevgi duyduğumda gösteremezsem bunun adı ne olur sahte mi ? Peki tüm bunları içten bir şekilde gösterdiğimde sen bana kırılıp darılcaksan  , bunun adı nedir gizlenmiş arkadaşlık mı ?

Seni sevdiğimi biliyorsan ama buna rağmen her seferinde ben seni kırmamak amaçlı duygularımı gizliyorsam bunun adı arkadaşlık olmaz ki sahte ilişkilerimden biri olursun ama benim hayatımda sahte ilişki yok ki …

Belki eskiden vardı ; ben ben değilkendi ama ben artık duygularımı tanıyorum ve bunları seninle paylaşıyorum. Belki hala yenemediğim özelliklerim var ve bunları düzeltmem için senin gözlerine ihtiyacım var ama sen gördüklerini bana yansıtmazsan bu da senin sahte ilişkilerinden olur .

Denge hayatımızdaki en önemli ihtiyaç , sevilmek onay görmek için hepimiz sahte davranıyoruz arkadaşım ama biz aramıza bunları koymasak herşeyimizi gerçek duygularımızla yansıtsak bana katılır mısın  ?

Hayat yolumda artık arkama bakmak istemiyorum ,  aslında geleceğime de bakmak istemiyorum , ben hep anıma şuan yaşadıklarıma bakmak istiyorum çünki geçmiş bana sadece aldığım dersler olarak görünüyor geleceğimse heyecanla beklediğim güzel günler…

Ama şuan aslına bakarsan , şuan o kadar kıymetliki bak bunları yazarken bile önceki satırlar geçmişim oldu neden tüm anlarımı güzelliklerle doldurmayayım ? Neden hep keşkelerle yaşayayım ?

Senin yardımına fikirlerine ihtiyacım var arkadaşım , sana ihtiyacım var ! Önümüzde mükemmel bir hayat var ,  bunu karartmakta aydınlığı çevirmekte bizim elimizde .

Senden ricam hayatında kimseye boyun eğme arkadaşım ama kim olursa olsun , çünkü sen boyun eğersen onlar senin tepene binmeye devam edecek deli gibi sevsende davranışlarında hep kendin ol !

Ben sana bunları yazarken durup bir düşünüyorum ,  acaba ben bunları yapabiliyor muyum? İşte burda gene senin gözlerine ihtiyacım var arkadaşım , subjektif düşündüğümüz de ne kadar farkındalığada sahip olsak davranışlarımızı bilinç altımız kontrol edebiliyor .

Azıcık sevgi görmek dışlanmamak uğruna önceki yaşadıklarımız , hatalarımız bizi yönlendirebiliyor , korkuyoruz çünkü ya böyle davranırsam beni sevmezse , onun gözünde kabul görmezsem diye düşünüyoruz.

Aslında önce kendimizi sevmeliyiz , önce kendimizi her halimizle kabullenmeliyiz sonra sevgi ve kabul beklemeliyiz, bunu hep karıştırıyoruz .

Ben böyle davrandığımda beni sevmezse sevmesin ben böyleyim , sonuçta kendi hatalarımı güzelliklerimi görebiliyor ve her halimle kendimi koşulsuz sevebiliyorum. Hatam varsa düzeltmek benim görevim , başarım varsa gururlanmak ve mutlu olmak gene benim görevim. Ben bunu, başkaları beni sevsin , kabul etsin diye yapmıyorum ki .

Aslında hayat o kadar kısa ki ve bir o kadar da mükemmel . Neden ben burada payıma düşeni almak varken kendime küsüp başkalarının kölesi olayım ve hep mutsuz olayım.

Ben mutluluğu huzuru seçiyorum arkadaşım , bana katılmak istersen her zaman yanındayım;

Ve seni tüm kalbimle her koşulda , her durumda seviyorum….


Sabiha Seden
sabihaseden[at]hotmail.com

ISSIZ ADAM NEDEN ISSIZ ( OLMAK ZORUNDA )?

12 Aralık 2008, 21:22

Çağan ırmak’ın İstanbul’da geçen ve modern şehir insanlarının, Alper ve Ada özelinde ilişkilerine odaklanan seyirci gözüyle görece başarılı bir film Issız Adam.
Öncelikle, baştan belirtmek gerekir ki, bu film faklı okumalara müsait ve bende, Alper karakteri eksenli ve daha çok günümüz sosyal yaşamının alt kodlarını ortaya çıkarmak şeklinde filmi değerlendirmek istiyorum.
Filmde 2 ana karakter var, her ne kadar erkek olan, biraz baskın gözükse de. Alper ve Ada: iki birey, iki karşıt cins, iki anakent insanı…
Filmin sonunda ulaştığımız bilgilerle değerlendirmeye başladığımızda, Alper’in taşralı, kalabalık denecek bir ailesinin olduğu, kendisinin uzun süredir İstanbul’da yaşadığı, şimdiki konumunun ilk geldiğinden farklı olduğu ve tabi ki bekâr ve yalnız biri olduğunu öğreniyoruz.
Biraz ileri gidersek, filmin kırılma anı, Alper’in Ada’dan ayrılması ve finalde, karşılaşmaları ile iç seslerinin monologlar şeklinde yine birbirine ulaş(a)maması ve mutsuz sondur. Genel bir izleyici bakışı, Alper’in Ada’dan nedensizce ayrılması ya da o malum nedenin, sorumluluk almaktan kaçınması veya bağlanma korkusudur. Açıkçası, bu gerekçeler genel kanı gereği de doğrudur; ancak bu net yargılar Alper’i anlamaya yeterli midir? Acaba?
Alper’in köklerine dönersek, ortalama bir taşra ailesi olan ve taşradan ya da küçük bir şehirden İstanbul gibi bir metropole gelmiş biridir. Ve aslında, filmin ama en çok da Alper’in kilit noktası İstanbul’da şimdiki konumuna ulaşana kadarki geçirdiği zaman diliminde Alper’in yaşadıkları ve çevrenin Alper’i etkileme ve güdümleme biçimidir.
Nuri Bilge Ceylan’ın özellikle Uzak’ta taşradan kente geldiğinde, bireyin yalnızlığı, anlamsızlığı ve sıkışmış bir boşluktaki sessiz çaresizliğini çok farklı bir üslupta yine İstanbul manzaralı olarak izlemiştik. İşte bu yönden ele alırsak, Alper, Uzak’ın yalnız bireyinin bu acımasız kent yaşamında ‘yırtmış’ ve başarmış yani düzene uyum sağlayarak kendi rutininde yaşayan basit bir bireyidir. Her ne kadar Çağan Irmak bu aşamayı göstermese ya da Alper’in annesinin takdiri olarak belirtilse ve de Alper’in kişiliğinin bu yönü yine annesinin ağzından onun çocukluğuna dayandırılsa da taşralı Alper İstanbul ölmüştür. Ölmemişse de ikiye bölünmüş ve ağırlık merkezi İstanbullu Alper’e kaymıştır.
Bencil, tüketici, maddeci, fiziksel zevke önem veren, ‘mavi bir telaş’ı olan, gecesi gündüzüne karışmış biridir, İstanbullu Alper. Bu tanımlayıcı kavramlar, kapitalizm ve sonrasında modern olarak nitelenen kent bireyinin ana özelliklerinden birkaçıdır. Yani yalnız Alper değil, pek çok kişi zaten böyledir; önce kendi kendine ıssız, sonra da çevresine ıssızdır. Alper’i başarılı kılan zengin yakışıklı, kendince zevkleri olan biri olmasıdır ve tüm bunlar birleştirildiğinde, ortaya toplum tarafından benimsenen başarılı ve bekâr tanımlamasının ardında takdir gören bir ikiyüzlü ahlak da ortaya çıkmaktadır.
Alper2i değerlendirirken metropolde gördüklerini yapan, oyunu kuralına göre oynayan, kendince çabalarla bir restoran sahibi olmuş ve bu suretçe yaşadıkları ve yaşamak zorunda kaldıkları ile o vahşi kent yaşamının içinde barınmak zorunda olduğundan kendince korunma kalkanları edinmiş ve bunların olağanlaşıp karakterini oluşturmasıyla artık Alper’in bu değerlerle bir olması, aynı zamanda başka bir açıdan bakamadığı içinde bu yitikliğinin farkında olmaması olarak değerlendirmek gerekir.
Bunda sonra Alper şehir çocuğudur, hovarda, yakışıklı, zengin ve ona göre -belki de- emeklerinin sonucu hak ettiği bu yaşamı artık kendisinin yönlendirmesi ve yönlendirmenin hep onun elinde olmasıdır.
Bir başka açıdan tüm bu olumsuz olarak nitelenecek özelliklerin dışında, Alper’in ağırlık merkezinin, taşralı kalan yanı hala insandır. O bir yalanı yaşamaktadır, fiziksel olarak alabildiğine hâkimken duygusal açıdan bir çocuktan farksızdır. Sevmez o, sevemez; çünkü çevresi de onun gibidir. O sevebileceğine ihtimal vermez; çünkü ona göre öyle biri yoktur.
Zevk anları dışında( o anlarında nicelik olarak ne kadar yoğun? ) yalnızdır ve mutsuzdur. Yalnızca yemek yaparken ve Türkçe klasik pop dinlerken mutludur ve onlara bu yüzden aşrı bağlıdır; çünkü zaman kavramını, yani; kendi yalnızlığı ve acısını çizgileri bu şekilde yok olur, göreceleşir. Alper, o zamanlarda, kendidir ve müzikle o yatakta ve hayatta duygusal açıda yaşayamadıklarını yaşamakta ve bu ihtiyacını böyle giderebilmektedir. Alper’in Ada’yla başka bir birlikteliği de o müziği dinlerkendir. Çünkü o tüketim ruhu ile çelişir şekilde müziği anlık ve unutulacak boyutta bir tüketim malı olarak değil, insan gereksinimi ve ötesinde yaşayamadıklarını yine kendiyle yaşaması olarak algılar ve dinler.
Alper’in dostu, soranı, sevgilisi yoktur. Sadece bedenlerini satın aldığı ya da o gecelik kazandığı kadınlar ve iş arkadaşları vardır. Onun çizgileri, kalın ve köşelidir.
Ada’nın Alper üzerindeki etkisi ilk olarak onun başarısızlığının farkına varması ve bunu Alper’ce yollarla çözemiyor oluşudur- ki gerçek anlamda ilişkiler o sev(iş)me sahnesiyle başlar. Alper de o an değişir ve kendinin farkına varır. Çünkü yatakta bile o anlamda sevmeyi öğrenir ve devamı gelir. Alper’in çizgilerinin kalınlığı incelmiş ve alanı genişlemiş ama silinmemiştir.
Alper, aşkın farkına varır, artık müziği paylaşacağı biri vardır, yalnız değildir, şef garsonuyla bile gerçek dostluğun adımlarını o andan sonra atmıştır. Alper, artık uysallaşmış, şehrin zorladığı rutin mekanikliği aşmış ve insanlaşmıştır. İste, Ada’nın Alper’e etkisi Alper’in kim olduğunun kendisinin farkına vardırmasıdır. Ama her şeye rağmen, Alper, bu farkındalık aşamasında, ister istemez, bir kara verecektir. Ya devam edecek- ki bu da bir karardır, filmde başta öyle algılanmasa da.- ya da ayrılacak ve kendi çizgilerine dönecektir. Ancak Ada’dan sonra, aynı şekilde yaşaması imkânsızdır; çünkü başta, kendinin kontrolünde olduğunu sandığı yaşamın akışı içinde, bilmeye ve sürüklenen Alper, artık yaşamın ve kendi yalnızlığının farkında ve bilincinde; ama yine yalnız bir Alper’dir. Ve acının bilinçli halini yaşar, yalnızlığının…
Ancak, üstesinden gelemez. O Hegel’in diyalektiğindeki kişinin tamamlanmamış halidir; taşralıdır (tez), şehre gelmiş ve etkilenmiştir (antitez); ama geri dönemez. İnsanlığını gerçekleştiremez; çünkü kapitalizmin ve modern yaşamın bencilliği onu zehirlemiştir. İstese bile geri dönemez veya isteyemez, sentezlenmeden, yani tamamlanmadan kalmıştır, o yüzden hep bir paçanın öbür yanıdır ve bu tüzden ıssız kalmak durumundadır. İstese de o, ‘’O’’ olamaz.

AHMET MUTLU
Dokuz Eylül Üniversitesi,
Kamu Yönetimi, 3. sınıf

Cerrah’ın Dediği

10 Aralık 2008, 17:55

  • Geçenlerde, görüntüleri izleyen herkesi öfkeden kudurtan ama pekçoğumuzu da şaşırtmayan, polis kılıklı birkaç kişinin Avcılar’da bir eğlence mekanını basıp genç bir kadını saçlarından sürükleye sürükleye dışarıda bekleyen otomobile bindirdikten sonra rahatça oradan uzaklaşmaları şeklinde özetlenebilecek olay bu yıl içinde sıkça konuşulan ”polis terörü” dosyasına eklenen son sayfaydı. Bu adamların kolektif bilinçaltımızdaki polis algısını bu kadar iyi okuyup planlarını hiç sorun yaşamadan uygulayabilmelerine şaşıramadan, çok değerli büyüğümüz ! İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın dinleyende ”efendim !?” etkisi yaratan sözleri geldi. Polise boş bulunup kimlik sorma hatasına düşenlerin başlarına gelenler hafızalarda daha taptazeyken Cerrah’ın pişkinliğiydi asıl öfkelenilmesi gereken. Öyle ya, ”polise kimlik sorun” derken bizimle dlga geçiyor olmalıydı. Sadece bu yıl polisin öznesi olduğu, ölümle sonuçlanan ve bir şekilde üstü örtülen 30′u aşkın olaydaki birbirlerini koruma adına ”onurlu” davranışlarına tanık olduğumuz polislerin müdürü olarak elbette ki ondan sağlam bir özeleştiri beklemiyorduk. Ama bu kadarını da. Aslında Avcılar’daki bu olayın demokratikleşmesinden umudu süresiz kestiğimiz ülkemizin güncel ve daimi birkaç sorununu yansıttığını söyleyebiliriz. Olay, kadınlara yönelik şiddet ve bunun kanıksanması açısından da tartışılabilir, toplumun ”bana dokunmayan yılan bin yaşasın”ın hakkını veren kayıtsızlığı açısından da. Ama; daha korkuncu başta da söylediğim gibi insanlardaki polis algısı. İnsanlar polislerden korkar oldular. Zateb bir Türkün her türlü otoriteye saygılı olması için (çevirisi: boyun eğmesi, çekinmesi, korkması) maruz bırakıldığı ”eğitim” yolculuğu ilkokuldan başlar. Bunun etkilerini hep hissederiz de, ben hayatım boyunca polislerden bu kadar çok korkulduğu bir dönem daha hatırlamıyorum.

  •      Son birkaç yılda polislerin yaş ortalamasının hayli düşmesi de dikkatinizi çekmiştir mutlaka. Etrafta çocuk yüzlü polisler görüyoruz. Ne var bunda denilebilir ama işin aslı öyle değil. Hayatı boyunca bir şey yapamamış, kendini ifade edememiş, yakınlarından ya da aynada kendisinden sürekli hiçbir bok olamayacağını dinlemiş, kendine güvensiz, aidiyet sorunu yaşayan öfkeli gençler polis olduklarında kendilerine verilen bu gücü Alman filmi ”DENEY” deki gardiyanlar gibi yorumlayabiliyorlar. birkaç yıl önce YÖK’ü protesto gününde ortalık biraz durulduktan sonra gövde gösterisi yaparcasına caddeleri arşınlayan, öğrenci avına çıkmış yüzlerce kişilik bir polis grubunun içinden çok genç bir polisin elindeki copu diğer avuç içine vurarak sırıtmış bir şekilde, kampüs girişinde onları izleyen bir grup üniversiteliye ‘’sizin de aranızda o..çocuğu var mı, ha!” dediğine de, kendisine tedavi ücretini ne zaman ödeyeceğini soran diş doktoruna ”ben üç ay sonra polis oluyorum” yollu tehdit mesajı verene de bizzat tanık oldum. Ağaç yaşken eğilir ama bir Türk her yaşta eğilebilir. Hakim ideolojinin kalelerinden birine girdiğinde birisinin, yaşı ne olursa olsun ait olma duygusuyla ve de omurgasızlığıyla kolayca değişebilmesiyle açıklanabilir pekala polislerdeki (özellikle genç polislerdeki) üniversiteli düşmanlığı. Polislerimizin çoğu ilkokul kitaplarındaki o güzel insanlar değiller maalesef.

  •     Dışarıdaki hayat günden güne faşizme koşadursun Cerrah’ın ”kimlik sorun” önerisini dinleyen 41 yaşındaki Mustafa Akdoğan adlı vatandaş da gerekli hoşgörüyü polisimizden fazlasıyla gördü. Burnu ve kafatası çatlayan, kırılan çenesinden ameliyat olan Akdoğan üç hafta konuşamayacak ve bu süre içinde serumla beslenecek..

  • O’NA

    9 Aralık 2008, 15:55

    tatlı gülüşün

    utangaç bakışın

    ve hiçbir yüzde bir yüzü bile olmayan yüzün

    işte bunlardır tarifsiz güzelliğin

    sana baktığım zaman kainat senden ibaret kalacak kadar ufalır

    seni düşünme düşüncesi bile

    saatlere agır agır yol aldırır

    adını her anışım beni herkesten yoksun bırakır

    dinlediğin herhangi bir şiir seni bana hatırlatır

    sanki her güzellik sana benzemek için can atıyor

    aslında herşey biraz sen ama hiçbir şey sen değil

    bu şanslı sözcüklere aldanma sakın

    daha niceleri var sözcüklerin

    ama kıskanır biri diğerini

    haksız da değiller aslında

    hangi sözcük seni anlatmayı istemez ki

    biri bana son bir iyilik yapsa

    tüm bunları sana bir bir anlatsa

    biliyor musun ?

    bunları öğrenme ihtimalin bile mutluluktur bana

    sana olan hasretim değil ama

    toprağın bana olan hasreti biter yakında

    çünkü sen de seversin birgün umudum gibi

    ben de bitiyorum hergün

                                                                                      kuru_kafa18@hotmail.com

    SICAK YORGAN

    4 Aralık 2008, 18:07

    BEN YORGANIN ALTINDADÜS KURARKEN ÜZÜLÜRÜM

    EN ÇOK…

    SICACIK DÜŞLERİME

    ÜZÜLÜRÜM..

    SONU GELMEYEN DÜŞLERİME

    VE

    AMANSIZ DÜŞLERİME

    ÜZÜLÜRÜM…

    AMA EN COK

    ALTINA SIĞINACAKLARI

    YORGANLARI OLMAYAN

    O ESMER ÇOCUKLARA ÜZÜLÜRÜM..

    ONLARIN BUZ TUTMUŞ

    ONLARIN O HASTALIKLI

    VE KİMSESİZ DÜŞLERİNE..

    AĞLAMAKTAN KIZARAN

    GÖZLERİNE ÜZÜLÜRÜM DE

    YİNE DE

    ÇIKAMAM

    YORGANIN ALTINDAN…

                                    DEVRİM HORLU

    R.T.E

    4 Aralık 2008, 17:58

                                                   

    Ziyadesinden bir hayli sayın olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir basın toplantısında tarihe geçecek nezih bir açıklama yapıyor.Kendileri zaten tarihe ‘mal’ olmuş bir zat olarak hiç çekinmeden her şeyi söyleyebilecek bir cesarete sahiptir.Sayın Başbakan diyor ki:’Gizli saklı bir şey yapmıyoruz,her şey ortadadır.’Tanrı aşkına Türkiye Cumhuriyeti’nin başına hangi tarihte bu kadar samimi bu kadar açık sözlü bir Başbakan gelmiştir? Ancak haksızda değil hani,açıkçası çok güzel ve cesurca konuşuyor her şeyi.Zira kendileri ağzına geleni  alenen ve hiç utanmadan söyleyebilme özelliğine de sahip.Daha birçok özelliği var ama şimdi onlardan bahsetmek gereksiz.Bir ara kullanma kılavuzunu alır okursunuz artık.Şimdi onun neleri ulu orta yaptığına bakalım.Ben şimdilik bu konuyu beş maddede irdelemek istiyorum.Hadi gelin sizde bana katılın.         

    1.AB’ye girme meraklısı olduğunu iktidara geldiğinden bu yana bas bas bağıran ve ülkemizin de AB standartlarında olması gerektiği konusunda naralar atan,düşünce özgürlüğünün AB’ye girildiğinde tam anlamı ile sağlanabileceğini seçmenlerine inandıran fakat alttan alta bu sayede sömürü odaklarının ülkemizi daha kolay sömürebilmesi konusundaki düşüncelerini saklayan düşünce özgürlüğü savaşçısı R.T.E AB’yr girme gerekçesi olarak sunduğu düşünce özgürlüğü denilen olguyu kendisi çiğniyor ve bir karikatür dergisinde kendilerini yumaklara dolaşmış bir kediye benzeten karikatüristi mahkemeye veriyor.Daha sonra her şeyin ortada olduğunu bize kanıtlamak adına çeşitli davalara devam ediyor.      

    2.Çok sayın Başbakan R.T.E Hazretleri tarihe geçecek bir olaya imza atıyor ki dünya üzerinde hiçbir devlet başkanı bu kadarını beceremezdi.Yanlış anlaşılmasın bu bir marifet değil tam tabiri caiz ise tam bir rezalet.Kısacası en büyük rezalete imza atmıştır kendileri.Bir gün bir konuşmasından sonra halkın arasında gezerken herkesin ona olan sevisini kanıtlamaya çalıştığı bir esnada bir çiftçi sesini yükselterek ‘Sayın Başbakan durumumuz berbat anamız ağlıyor’ diyerek feryat edince ‘Konuşma lan,ananı alda git’ diyerek kibarca feryat eden çiftçiyi susturmuş ve korumaları tarafından nazik darbeler eşliğinde oradan uzaklaştırılmıştır.Gördüğünüz üzere halka olan o büyük saygı ve sevgi yoğunluğunu kameraların önünde milyonlara sergileyerek gizli saklı hiçbir şeyin olmadığını,her şeyi uluorta yaptığını kanıtlıyor bizlere.      

    3.Çok hürmetli.Kasımpaşalı Başbakanımız çok delikanlı,çok harbi bir insan olduğunu da T.B.B.M kürsüsünden tüm Türkiye halkına ispat etmeyi de ihmal etmemiştir.Meclis kürsüsünde muhalefet partisinin kendilerine yapılan eleştirilere cevap vermek için yaptığı o uzun konuşmanın ardından ‘Ben onlara …. Diyorum’ diyerek eleştiriye ne denli açık bir başbakan olduğunu kanıtlamıştır.Bu tür güzel konuşmalar onun delikanlı bir kişiliğe sahip olduğunu göstermiyor mu Allah aşkına?      

    4.Muhterem Başbakanımızın atamış olduğu bakanlardan olan Kemal Unakıtan’ın  Galataport  projesi kapsamına dahil olarak İstanbul’un göbeği olarak tabir edilen bölgeleri yabancı sermayeye peşkeş çekeceği anlaşıldığında muhterem başbakanımıza olanlar soruluyor ve kendileri Kemal abisine güvendiğinden ve bu projeden haberi olduğundan bahsederek değerli kemal ağabeyinin yaptıklarından haberi olduğunu alenen itiraf ediyor.İşte samimiyet diye buna derler.     

    5.Saygıdeğer başbakanımızın bir başka icraatı ise Orta Doğu’da hiç durmadan akan kanın içinde kendi ellerinin de olduğunu itiraf etmesidir.En cesur açıklamalarından biri de buydu zaten.Amerikan emperyalizmi ile işbirliği yaparak Müslüman kardeşlerinin kanını akıtmak onun için pekte önemli olmayacak ki hiç çekinmeden basına bunu açıklayabiliyor.Kendisi İslam dinini kullanarak iktidara sahip oldu fakat Amerika’nın İslam ülkelerinde bulunan petrol kaynaklarının üzerinde at koştururken çocuk kafası koparmasına,Iraklı kadınlara tecavüz etmesine,masum sivilleri işkencelerden geçirmesine seyirci kalabilecek kadar da Amerikancı.       

    İşte sevgili başbakanımız çok saygıdeğer ve muhterem R.T.E’nin samimi,samimi olduğu kadar da düşündürücü bazı açıklamaları.Bu yazmış olduğum beş örneğe daha onlarcası eklenebilir fakat ben kısa kestim.Ama ne yalan söyleyeyim taktir ediyorum kendilerini.Ben hayatımda bu kadar samimi,bu kadar açık ve her şeyi ulu orta yaşayan bir zat daha görmedim.Kendisini tebrik ediyor ve siyasi hayatında bol bol hayal kırıklığı diliyorum.Görüşmek üzere. Sevgilerle.

    DEVRİM HORLU 

    NEOLİTİK İMGELEM

    4 Aralık 2008, 13:06

    Neolitik İmgelemİnsanoğlunun bugünkü fizibiletisine kavuşması uzun bir evrimsel süreç sonucuyla olmuştur. Bugünün insanı olan bizler kuşkusuz ki bütün çağların ve bu çağlarla oluşan geleneğin kalıtçısıyız. İnsanın milyonlarca yıl önce başlayan evrimsel süreci; arkeolojiye, kültürel antropolojiye, mimariye, tarihe müthiş malzemeler sunmuştur. İnsanoğlunun bu sürecinde beslenmesi, taş alet yapımı, mimarisi, dini, çanak çömleği, en geniş anlamda gerisinde bıraktığı tüm materyalller aynı derece önemlidir. Şüphesiz ki arkeolojinin ve en önemlisi uygarlık tarihinin dönüm noktalarından biri Neolitik dönemdir.Gordon Childe insanın uygarlaşma sürecini devrim olarak nitelemektedir. Neolitik dönem vahşet düzenin çıkmazından kurtuluş, bunu başaranların doğa üstünde asalaklık yerine, doğayla etkin bir ortaklık durumuna sokan ekonomik ve bilimsel bir devrimdir. (Childe 1941, S:59) M.Ö. 12 bin yıllarında başlayan “Neolitik Dönüşüm” M.Ö. 7 binin başlarında tüm kural ve kurumlarıyla önemli bir hale gelmiş ve günümüze kadar süregelen Yakın Doğu köy modelini oluşturmuştur (Özdoğan 2006, s:57). Bu dönüşüm ve/veya devrime olanak veren Pleistosen çağı sona erdiren büyük iklim değişiklikleriydi. Üst Paleolitik  dönemde doğaya artan merak, hızla artan besin ihtiyacı, değişecek olan ideolojnin ilk belirtileri “Neolitik devrimin” yolunda atılan ilk adımdı. “Neolitik devrim” ile gelen yeni ideoloji ekonomik olarak yeni değişimler ve bu değişmeyle birlikte sınıfsal yapılanmalar, iş bölümü gibi çeşitli yapılanmaları da beraberinde getirmiştir. Neolitik yaşam biçiminin oluşum sürecinde, bu oluşum çekirdek bölgesi olarak tanımlanan İç Anadolu’da Zağroslar’a, güneyde Filistin’e kadar uzanan coğrafyada yaşamın ve ekonomik yapının “ruhban sınıfının” suç denetimi altında olduğu” ilksel tapınak ekonomisi” olarak adlandırabileceğimiz bir sistem mevcut iken, M.Ö. 7 binde bu sistemin parçalandığı ve kapsama alanının hızla geliştiği bilinmektedir (Özdoğan, s:572). Hızla değişen ve gelişen bu ekonomiyle birlikte her Neolitik ev kendi yiyeceğini yetiştirip hazırlayacağı kendi kaplarını giysilerini, aletlerini ve gerekli diğer eşyaları yapacağı bir duruma gelmiştir. Neolitik ekonomideki “kominal yaşamın” iş bölümü de bugünkü Yakın Doğu köy modelini aratmamaktadır. Yani kadınlar; tarlalar sürecek tahıl öğütüp pişirecek, örgü örecek, bez dokuyacak ve giysileri yapacak, süs eşyaları hazırlayacak ve tabiî ki doğanın yüklediği anlam doğrultusunda süslenecek, erkekler; tarlaları düzenleyecek , temizleyecek, kulubeleri ve/veya evleri yaparak, hayvanlara bakacak, avlanacak, gerekli alet ve silahları üretecek ve gerektiğinde kullanacak. Neolitik dönemin bu imgeleri kuşkusuz ki arkeolojik ve etnografik kanıtlarla aydınlanmaktadır. Özellikle Küçük Asya’da Çatalhöyük, Çayönü, Norşuntepe, Köşkhöyük, Göbeklitepe, Filistinde Nutifi yerleşmesi, Mısır’da Fayyum ve Merim’deki yerleşmelerde bu yorumları yapabilmemize olanak veren buluntulara rastlanılmıştır.Yerleşik yaşama geçilmesi besin zincirinin çeşitliliği, ekonomisi neolitiğin barındırdığı özelliklerdir. Neolitik insanlar geliştirdikleri bazı ekonomik sistemler sosyo ekonomik yaşantıların yanı sıra soysak kültürel yaşantılarının da temellerini oluşmuştur. Belki Neolitik İdeolojinin” getirdiği bu sosyo kültürel yaşantının kilit noktası kadınla şekillenen “din ve rituellerdir”. Teoloji açısından ele alınan bu konu da arkeolojinin sistemi içerisinde aydınlanmaktadır. Şimdiye kadar sözü edilen bütün icatlar ve keşifler etnografik kanıtlardan varılan sonuçlara göre kadınların eseriydi (Childe 1941, s:72) yani kap yapma kimyasını  ve zanaatini, iplik dikme fiziğini, dokuma tezgahı mekaniğini, keten ve pamuk yetiştirme botaniğini, bu cinsin bildiği söylenebilir. Kadınla beraber oluşan bu üretim sistemi erkeğin de katkılarıyla yani küçükbaş ve büyükbaş hayvanların bakımı ve bununla ilgili işlerin ve araç gereçlerin yapılmasıyla  birleştirilmiştir. Bu yazıya başlık olan “Neolitik İmgelem” gerçek anlamıyla dinle sağlanmıştır. Kazılarda elde edilen bazı bulgular bilim literatürüne “Ana Tanrıça” inancı olarak geçmiştir. Ana Tanrıça inancı, tarih öncesinin en gerilerinden tek tanrılı dinlerin yerleştiği dönemlere kadar uzanan ve Akdeniz yöresini kapladıktan sonra bir yandan kuzey ülkelerine öte yandan Asya’nın içlerine dek yayılan bir inançtı.  (Erhat,1972, s:183). Bu inancın Anadolu’da en sağlam kalkanı kuşkusuz ki Hacılar ve Çatalhöyük’te yapılan kazılarda tanrı ananın yüzlerce heykelciği bulunmuştur (Akurgal, 1997, s:5).Tanrı Ana daima çıplak olarak çeşitli şekiller yatmış, çömelmiş, uzanmış durumlarda ve özellikle doğum yapma sırasında tasvir edilmiştir. Bu doğum hali tanrıçanın insanlığın devamlılığı için bereket ve çoğalım sembolüdür. Aslında tanrıçanın bu fonksiyonu doğanın ona verdiği bir armağandı ki bunun bereket ve doğuma dönüşmesi ise yine doğayla açıklanıyordu. Tanrıçanın doğayla olan bu özelliği yanında iki leoparın olmasıyla  da açıklanabilir.Neolitik çağ için bir başka ilginç olan durum ise binlerce yıl öncesinde birbiriyle doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde olsun ya da olmasın tapınımın kadın bedeni üzerinde oluşturulduğudur. Yani Neolitik imgelemin en önemli unsuru “kadın”dır. Kadın yani “ana” olan doğuran dişi cins hem yeni nesle can veriyor hem de her türlü besin kaynağının son derece zor elde edildiği yaşam şartlarından göğüslerinden akan süt ile mucizevi bir şekilde hazır besin üretebiliyor bununla dünyaya getirdiği insanı besleyip büyütebiliyordu (Aydıngün, 2006, s:12). Kadın değişebilen bu fizyonomisi yani genişleyip ve küçülmesi sonunda insan devamlılığını sağlıyor olabilmesi erkek bedeninin  yavanlığına karşı muhteşem ve önemli bir olguydu. Bütün bu kadın ve ana tanrıça fizyonomisi taştan, topraktan yapılmış bir çok “ana tanrıça” figürününde sanatsal bir nitelik kazanmış ve arkeologların yaptığı son derece önemli yorumlarla Neolitiği anlamlı bir duruma getirmiştir.                                                                            Sinan YILMAZSelçuk ÜniversitesiArkeoloji  4.sınıf                                                                                              arkeoloji2005@hotmail.com   KAYNAKÇA Akurgal, Ekrem. 1997. Anadolu Kültür Tarihi, Ankara, Tübitak Yayınları.Aydıngün, G. Şengül. 2006. “Yerleşik Hayat Öncesi :Yaratan Beden”Tunç Çağı’nın Gizemli Kadınları:, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.Erhat, Azra. 1972. Mitoloji Sözlüğü, İstanbıl, Remzi Kitabevi.Childe, Gordon. 2006. Tarihte Neler Oldu? Çev: Alaeddin Şenel ve Mete Tuncay.İstanbul, Kırmızı YayınlarıÖzdoğan, Mehmet. 2006“Yakın Doğu Kentleri ve Batı Anadolu’da Kentleşme Süreci”,   Armağan Erkanal’a Armağan: Kültürlerin Yansıması. İstanbul, Homer Kitabevi.