Davos; Umut fakirin ekmeğidir
31 Ocak 2009, 15:54
Başbakanın oturumdaki hareketinin tepkisel olduğu bence açıktır; bunun planlanmamış olduğuna inanıyorum; hem moderatörün hem de peresin tavırlarındaki engelleyicilik ve suçlayıcılık her hangi bir kimsenin de şöyle ya da böyle tepki göstereceği tavırlardı…..
Gayet net ve açık bir şekilde ;eleştiride bulunan bir çok diplomatın bürokratik engelleri aşarak söyleyemediği şeyleri söyledi erdoğan, demekki bürokratik bir dil kimi zaman siyasileri insanlığın ortak vicdanından uzaklaştırabiliyor.
Dersinizki insanlığın ortak vicdanı milli menfaatlerden daha önemli değildir; başbakanın bu tepkisi başımıza türlü çorap örecektir o ayrı bir tartışma konusu; çünkü bu tavrın doğruluğundan bağımsızdır; bu durumda tavrın yerinde olup olmadığı konusunda yeni bir tartışma açılabilir…
Tavır kendi başına bürokratik olmayabilir; zaten kendisinin de söylediği gibi erdoğan bir bürokrat değildir; bir devlet liderinden her zaman belli sınırlar içerisinde davranmasını beklemek de sınırlı bir bakıştır; liderler aykırı, şaşırtıcı, hatta şok edici, marjinal tavırları severler; zaten ancak bu şekilde kitleleri peşlerinden sürükleyebilirler. Alışılagelmişi, rutini takip eden bir lider; karizmatik olmaktan ve etkileyici olmaktan uzaktır. Bu açıdan erdoğan kendi liderlik kariyerine bir çok şey katmıştır bu şaşırtıcı tavrıyla….
Eleştirilerde vurgulanan bir diğer nokta; erdoğanın kasımpaşalılığının batıda bizi küçük düşürdüğü üzerine; bence bu konuda doğu toplumunun kendine has özellikleriyle, kendini ifade ediş tarzıyla yüzleşmenin zamanı geldi; öyleki her zaman takdir edilen bu bürokratik batılı ve nazik dil kimi zaman siyasilerin ve toplumların vicdanlarına yabancılaşmasına neden olabiliyor…
Bir başbakandan beklenilen duygularını; öfkesini kontrol edebilmesidir; ama daha da önemlisi vardırki o da gerektiğinde temsil ettiği toplumun onurunu koruması; ve rest çekebilmesidir.
Erdoğan ve peresin izleyicilere açık bir oturumda zaten daha önceki gerginliğin de gölgesi altında yapılan bir oturumun da bu tür duygusal patlamalara neden olacağı ve oluşan tahribatın da gizli yapılan oturumlardan daha fazla olacağı da açıktı.
Erdoğanın tavrının tepkisel olduğuna her ne kadar inansam ve bu tavrını kendi başına takdir etsem de söylemlerini, politikalarını ve görmezden geldiği bir takım haksızlıkları dikkate aldığımda bu tavrın inandırıcılığı azalıyor.
Eğerki haksızlıkların karşısında her defasında sağlamlıkla duran, kendi ülkesinin pisliğini temizlemek konusunda da aynı hassasiyeti gösteren ; faili meçhullere ve işkencecilere de aynı öfkeyi gösteren ve hesap soran bir geçmişi olsaydı bu tavrı daha dürüst bulunabilirdi…..Dini hassasiyetinin bu konudaki tepkisine etkisi açık….
Yine de, ne kadar yetersiz, ne kadar bölük börçük ve sınırlı olsa da kendi başına umut vaadeden bir hareket; bir çok yavan diplomatın hakkıyla dile getiremediği bir tepkiyi dile getirdi…
Ne diyelim; umut fakirin ekmeğidir….
SEÇİM YAKLAŞIRKEN
31 Ocak 2009, 10:22
Bilindiği üzere 29 Mart 2009 tarihinde mahalli idareler seçimi yapılacak.
Seçimin önemi ise gayet açık.
Bu seçim, iktidar ile muhalet arasında genel seçimler öncesi bir boy ölçüşme olacaktır.
Bir yanda geçtiğimiz yerel seçimlerde kazandığı mevzileri terk etmek istemeyen ve kazanamadığı illerde de koltukları teslim almak isteyen iktidar,diğer yanda özellikle Ankara ve İstanbul ‘da seçime büyük bir gayret ile hazırlanan ana muhalefet.
İktidar cephesinden baktığınız zaman özellikle Ankara ve İstanbul ‘da alınacak mağlubiyetlerin ülke geneline etkisi çok ama çok güçlü olacaktır.
Buradan hareketle,seçim yaklaştıkça adaylar-partiler arası çekişme ve çatışmaların artarak devam edebileceğini söyleyebiliriz.
Şimdi bu noktada Ankara’ya göz attığımız zaman göreceğimiz, uzun süredir görev yapan İ.Melih Gökçek ‘in hizmetleri bir yana,gerilimleri ile ön plana çıktığıdır.Sanırız kendilerinin Ankara’da sürtüşmediği tek bir kurum kalmamıştır.Aynı zamanda partisi tarafından aday gösterilme sürecinin de , birçok partili tarafından İ.Melih Gökçek’in bu seçimler öncesi şüphe ile karşılandığını gözler önüne sermiş oldu.İşin bir başka önemli boyutu ise,Ankara’ya aktarılan muazzam ödeneklerin,hangi firmalara, ne şekilde ve hangi usule uygun olarak verildiği şüpheli ihaleler yoluyla nasıl kullandığıdır.Bu konuya zaten başlı başına bir araştırma konusudur.Takdiri Ankara halkı yapacaktır.
İstanbul’a bakarsak.
Payitaht, özellikle muhafazakar partiler için daima bir kale olarak görülmüş,belediye başkanlığı yolunda alınacak zafer ise her zaman bir fetih olarak tanımlanmıştır.Bu nedenle uzun süredir ellerinde tuttukları İstanbul’un, mevcut iktidar için önemi, sanırım Başkent’ten de daha önemlidir.
Ve bugünkü iktidarın sahip olduğu görüş (Parti isimleri farklı olsa da); 27 Mart 1994 yılında R.T.Erdoğan’ın belediye başkanlığı koltuğuna oturması ile beraber, günümüze kadar makamı başka bir partiye teslim etmemiş, 15 yıl boyunca farklı belediye başkanı isimleri altında İstanbul’ da ‘’saltanatlarını’’ sürdürmüşlerdir.
Şimdi bu 15 yıllık sürece kısaca göz atacak olursak ilk dikkatimiz çekecek olan konu herkesin ifade ettiği üzere yapılan yollar ve metro ağı olacaktır.Herkesin sıklıkla tekrar ettiği,belediye çalışıyor denmesine neden olan asıl konu budur.Elbette burada inkar edilecek bir durum yoktur,üstelik demokrat ve yurtsever dünya görüşümüz, mevcut bir olguyu yok sayma basitliğine bizi itmeyecektir.Ancak gördüğümüzü yanlışları da söylemek boynumuzun borcudur.
Öncelikle İstanbul dendiği zaman İstanbul ‘da yaşamayan insanımızın dahi aklına gelecek olan ilk sorun,trafiktir.Trafik sorunun temelinde ise,artan nüfus ve araç sayısı ve de ulaşım imkanlarının kısıtlılığı ifade edilmektedir.Sorunun temeli bu sayılanlar iken; nüfus ve araç sayısı konusunda bir daralmayı yaratmamız sözkonusu olmadığına göre yapılması gereken elbette yeni ulaşım seçeneklerini hizmete sunmaktır.Şimdi İstanbul’a baktığımız zaman 15 yılda bu yönde çalışmaların yapıldığı aşikardır.Ancak hangi mühendislik harikasıdır ki yıllar yılı bu çile bitmemekte,bitmediği gibi sorun artarak büyümektedir.Artık yol genişletme çalışmaları,viyadük,üst geçit çalışmaları İstanbul’un derdine derman olmamaktadır.Aynı zamanda sayısı parmakla ifade edilebilecek kadar olan deniz taksilerinden bahsetmeye gerek görmüyorum.Bu zihniyetin bir başka övünç kaynağı olan metro hattını incelediğimiz zaman ise görülecek manzara,İstanbul gibi bir kent için sözkonusu metro ulaşım ağının, sağlanan bunca ödeneğe ve imkanlara rağmen son derece düşük kapasiteli olduğudur.
Sözün özü 15 yıl boyunca devamlı bir ısrar ile sürdürülen karayolu açma ve genişletme çalışmaları ile son derece yavaş ilerleyen metro çalışmaları sebebiyle sorun,içinden çıkılmaz bir hal almıştır.
İstanbul ‘un bu dertten kurtuluş yolu,yer altı ve yer üstü demiryolu taşımacılığına ve denizyolu taşımacılığını çok acil bir şekilde hız verilmesinden geçmektedir.Karayolu,artık İstanbullu’nun derdine derman olmamaktadır.
Bu anlamda; ‘’şu kadar yol yaptık – şu kadar köprü yaptık’’ popülizmine verilecek bir prim ve aferin sözkonusu değildir.
İstanbul ile ilgili bir diğer hayati konu ise herkesin malumu olan deprem gerçeğidir.
İstanbullu 1999 yılından itibaren tek kelime ile ölümü beklemektedir.Bu durumun başka bir tarifi,izahı yoktur.Halkın ne evinde ne iş yerinde ne çocuğunu gönderdiği okulda ne tedavi olduğu hastanede herhangi bir deprem hazırlığı sözkonusu değildir.Şimdi birileri çıkıp da ,Toki’nin yaptığı konutları (Depreme karşı ne derece güçlü olduklarını bilmiyoruz) deprem hazırlığı diye önümüze sunarsa,yapılacak en ağır hatalardan biri yapılmış olur.İstanbul’un nüfusu resmi rakamlara göre 2008 sonu itibari ile 12.697.000 kişiye ulaşmıştır.Bu nüfusun yüzde kaçı depreme dayanıklı konutlarda yaşamaktadır,İstanbul’da kaç kamu kuruluşunda depreme hazırlık anlamında çalışma yapılmıştır?Bunların cevabını İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin vermesi gerekmektedir.Çarpık kentleşmeyi körükleye körükleye kenti yaşanmaz hale getirenlerin politikayı bir kenara itip,halk için çok çok acil çaba sarf etmesi gerekmektedir.
Eğer 10 yıl boyunca bir arpa boyu yol alınamamış olması başarı ise, evet bu yönetim başarılıdır.
Buraya kadar İstanbul’un en hayati iki sorunu hakkında bilgi aktarmaya çalıştım.
Bu kenti seven ve yıllardır bu kentte yaşayan bir insan olarak, asayiş sorunu olmak üzere diğer birçok soruna değinmiyorum.
Bu konular ziyadesi ile İstanbullu’lar tarafından bilinmektedir.
Şimdi önümüzde iki seçenek var .
Ya mevcut yönetimin yukarıda sayılan iki konuda ki üstün başarılarını!!! takdir edip,yeniden görev vereceğiz ya da yeni bir yol seçeceğiz.Bu seçim , politik bir tercihin yansımasından ziyade nasıl bir şehirde yaşamayı seçeceğimizin cevabı olacaktır.
Eğer belediyeden alınan 25 YTL-50 YTL-100 YTL lik çekler,dağıtılan kömür ve birkaç torba gıda yardımı,orta şiddetli bir depremde dahi yıkılmaya hazır evlerde yaşamak,her gün her dakika yaralanma ya da ölümle sonuçlanacak bir saldırıya uğrama ihtimaliniz,trafikte kaybedeceğiniz zaman ve daha kötüsü her an karşılaşabileceğiniz sonucu meçhul bir trafik kazası olasılığına rağmen, mevcuta ‘’evet ‘’ denecekse, sözümüz yok.
Diğer seçenek ise; ulaşım sorununu aşmış,depreme hazırlanan,asayiş problemini çözmüş, sosyal devlet anlayışının gereklerinin yaşandığı,Arap şeyhlerine peşkeş çekilen arazilerin ve usulsüz ihalelerin gündem oluşturmadığı,vurgunun,soygunun değil,kültürün,sanatın,medeniyetin,her türlü insani değerin sınırsız yaşandığı bir dünya kentinde yaşamaktır.
Karar bizim.
Büyük İnsanlar Olmasaydı
21 Ocak 2009, 11:05
Büyük insanlar.
Çağ kapatıp açan, dönemlerinde köklü sarsıntılar, değişimler yaratan, ilginç biliminsanları ve düşünürler.
Onları normal insanlardan ayıran, zihinlerini belli belirsiz bir parıltıyla kuşatan, yaratıcı içgüdülerini değil de, bu yeteneklerinin ve buluşlarının dünyada yarattığı veya yaratmış olduğu etkilere kısaca değinmek istiyorum.
Dikkat edilirse, büyük insanlar icat eder, normal insanlar ise o icatları büyütür, kullanır, genişletir ve sürdürür. Büyük insanlar olmasaydı teknoloji, bilim, felsefe, yine gelişirdi. Fakat bu gelişme, daha hızlı veya daha yavaş, ama lineer ve heyecan dolu olarak olarak yine artardı. Oysa büyük insanlar, her zaman için dünyanın kalp ritimlerini bozmuş, adrenalinini yükseltmiş, bunalımlara sokmuş ve dünya hayatına kaosvari bir hava katmıştır.
Büyük insanların bulunduğu dünyada gelişim, inişli çıkışlıdır. Eğer onlar olmasaydı, gelişim, sürekli olarak çıkışlı olacaktı. Çünkü büyük insanlar, her zaman teorileri alt üst ederler ve gerileme ya da ilerleme kaydederler. Büyük insanların bulunduğu bir dünya, malumdur ki tansiyonu yüksek bir dünyadır, fakat onlarsız bir dünya/bir dönem ise genelde lineer ve heyecanlı bir gelişim gösterir.
Büyük insanların bulunduğu dünyayı yetişkin bir topluluğa benzetebiliriz, oysa onların olmadığı bir dünya ise bir çocuk topluluğudur. Bu ikincisi kötü görünmesine rağmen, her zaman için daha sağlıklı ve daha zevkli bir işleyiş gösterir. Çünkü çocuklar hem meraklıdır, hem önyargısızdır. Oysa büyük kişilerin topluluğundaki bunalımlar, onları önyargılı olmak mecburiyetinde bırakmıştır. Fakat genel olarak sürekli gelişim gösterdikleri gibi zaman zaman geriler, zaman zaman bunu telafi ediverirler.
İki toplumda, iki büyük düşünürün etkisi, bu iki toplumun birbirine karışmasını ve birbirlerinden faydalanmasını engelleyebilir. Hatta duvar gibi aralarına set çekebilir. Çünkü arada büyük fikir uçurumu vardır ve bu fikir ayrılığı, fikir alışverişinin hızından çok daha büyüktür.
Büyük düşünürlerin olmadığı bir dünyayı düşünmek ise daha huzur vericidir. Çünkü sıçramalar yoktur hiçbir toplumda, her bir toplum bütün dünya değerlerinin harika bir toplamıdır. Çünkü diğer ülkelerle fikir alıp-verme hızı, fikir üretim hızına denktir.
Büyük insanların olması ya da olmuş olması sıradan bir insanın kaderine ne kadar da benzer! Dünyanın kaderi de insanın kaderi gibidir. İnsanların şaşkınlığa, kedere, bunalıma olan ihtiyacı günlük yaşantısına yansır. Ve dünyanın kaderine baktığımız zaman ise bunun insanınkiyle benzerlik gösterdiği görülür. Ve dünyadaki bu çalkantıları da hep büyük insanlar yaratır.
Düşünce ve İfade Özgürlüğü
21 Ocak 2009, 11:00
Öncelikle düşünce özgürlüğünü tanımlayalım.
Kimsenin müdahalesi olmadan her fert istediğini düşünme hakkına ve bu hakkın korunması gerektiğine, düşünce özgürlüğünün kimseye duyurulmadan sadece beyinde kalan bir soyut işlem değil, açıklama, ifade, tartışma, yayınlama özgürlüğünü de beraberinde getirdiğine dair açık toplumlarda bir temel uzlaşma ilkesi olmuştur.(Alıntı: Vikipedi)
Demokrasinin temel ilkesi olarak düşünce özgürlüğü, birçok devlette, hukuk tarafından sınırlanmıştır. Örneğin, Ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı bulunan düşüncelerin özgürlüğü, terörizm gibi sonuçlar yaratabileceğinden dolayı hukukun duvarları tarafından hapsedilmiştir.
Batı’da genel olarak sistemi devirmeyi amaçlamış örneğin proletarya diktatörlüğü görüşlerinin düşünce özgürlüğü içinde mütalaa edilmesine karşın, Doğu toplumlarında çoğulculuk sınırlı özgürlükler içinde savunulmaktadır. Bazı toplumlarda tek boyutluluk hakim olduğundan, resmi görüşler dışında hiçbir görüşün özgürlüğü bulunmamaktadır.(alıntı:Vikipedi)
Düşünceler ve düşünceleri ifade, neden bu denli tehlikeli olarak görülür bazı toplumlarda? Neden batı toplumlarında daha sınırsız bir ifade özgürlüğü varken doğuya doğru yöneldiğimizde, düşünceler zincirlenmiş ve odalara hapsedilmiş durumdadır?
Düşünceleri sınırlama fikri, insanoğlunun birbirini her zaman vahşi, anarşist ve sapkın bulmasından ileri gelmektedir. Birbirlerine karşı, düzenlere karşı hep şüpheli bulunmuştur insanlık. İnsan tabiatına güvensizlik, fikir özgürlüğünü engellemiştir. Eğer insana inanç olsaydı, onun doğruluk süzgecine de inanılırdı..
Düşünceleri sınırlama fikri, sözde düzen koruyucularının, kendi kurduğu düzenleri korumak adına, toplumun huzur ve refahını muhafaza etmek için kullanıldığı yalanıyla, halka inandırılmış şeytani bir fikirdi. Çaresiz ve bilgisiz halk, ilk bakışta bu fikri mantıklı bulmuş fakat zaman geçtikçe halkın bireyleri bu durumun zararlarını, düşünce ve fikir ürettikçe anlamaya başlamış ve pişman olmuştur. Oysa halk, torunlarının refahını da düşünmeliydi. Çünkü insan, her zaman düşünen bir varlıktı ve sistemlerdeki aksaklıkları ve yanılgıları görüyordu.
Her şeye rağmen bu pişmanlık, toplumları gittikçe özgürleştiriyor. Çünkü pişman olundukça fikirleri özgürleştirme yolunda adımlar atılıyor.
Düşünce özgürlüğü olsaydı, devletlerin bölünmez bütünlüğü asıl o zaman garanti altına alınırdı. Çünkü ortak payda olan insani duygular, her zaman için bütünlük arz ederdi. Devlet içinde, kitleler kutuplaşır diye düşünce özgürlüğü sınırlanıyor. Oysa herkes serbestçe ifade edebilseydi düşüncelerini, geriye kutuplaşma adına ne kalırdı ki? Değil miydi ki kutuplaşmayı yaratan şey, kutup tanımlayıp onu yasaklamanın kendisi?
Ben insanlar için, düşünce yasağı olmadığı sürece, kutuplaşma diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. İnsanlar birbirinin dengi iken nasıl birbirinden tamamen faklı düşünebilir ki? Yani birbirine karşı insani duygular besleyen bir ailenin bireyleri içinde, düşünceler ne olursa olsun, çatışma çıkabilir mi?
Ne yazıktır ki tarihin başlangıcında, düşünce özgürlüğünün kendisi, düşünceyi ifade özgürlüğünü yasaklamıştır. Ancak, düşünceler üretildikçe düşünce özgürlüğünün gerekliliğine inanmıştır insanlık.Buna göre toplumlardaki düşünce özgürlüğünün sınırları, o toplumların tarihten bu yana düşünsel üretimini, zenginliğini yansıtır.
Batıda düşünce özgürlüğünün daha geniş olması batı toplumlarının daha çok düşünce ürettiğini gösterir. Yani özgürlükle üretim doğru orantılıdır. Düşünce üretimiyle birlikte fikirleri sınırlamak pişmanlık yaratmış ve bu pişmanlık yavaş yavaş düşünceleri özgürleştirmiştir.
NEDEN (?) “BEN”
20 Ocak 2009, 16:11
Amaç ve bilinç: İnsan eylemlerine yön veren en önemli iki unsur ve öyle de olmalı. Amaç, insanı harekete, eylemde bulunmaya ve aktif olmaya iter. Bilinç yani farkındalık, edinilen amacın ve sonuçlarının ne olduğunu zihinde kavramsallaştırmayı ve amaç için yapılacak olan eylemlerin ne şekilde olacağını, mümkünlüğünü kararlaştırmayı ve içselleştirmeyi sağlar. Birbirinden ayrı iki kavram da olsa amaç ve bilincin buluştuğu nokta; eylem olsa gerek.
Günümüzde insanlar yaşama dair her alanda birşeylerden şikayetçi. Sorulduğunda herkesin kendisine dair, çevresine dair, sahip olduklarına, insan ilişkilerine, başkalarının yaşantılarına dair, ülkelerine dair, dünya üzerinden olup bitenlere dair; kısacası insanın özne ve nesne konumunda olduğu her konuya dair mutlaka ‘nasıl oluyor da mümkün kılamıyorum yada kıldıramıyorum’ dediği birçok şey var. Bu mümkünlük sorunsalının altında yatan kimi zaman insanın kendisine ait amaç yada farkındalığındaki eksiklikler ve hatalar kimi zaman da başkalarının amaç yada farkındalıklarındaki eksiklikler ve hatalar olsa gerek. Bir başkasının hatasını yada eksiğini düzeltmek, kendimize ait hata yada eksikleri düzeltmekten her zaman daha kolaydır. İnsan, kendisini hep özne olarak görür ama karşısındaki çoğu zaman nesnedir. Ve öznenin nesneyi yönlendireceğini düşünürsek, eksikleri tamamlamaya özne olan ‘ben’den yani zor olandan başlamak toplumsal anlamda çözümü daha çabuk getiriyor olmalı.
Bir insanın kendi iç konuşmalarına kaydetmek mümkün olsaydı, insanın her sabah aynada saçına şekil vermesi gibi özne olarak kendi ‘ben’liğine bir şekil vermesi çok daha kolay olurdu. Çünkü insana ait iç konuşmaları; amaçlarını, farkındalığını ve hayata bakışını yine insanın kendi ‘ben’iyle tam anlamıyla paylaştığı tek mahremi. İnsanın bu mahrem içinde yaşananlardan haberdar olması, onları sorgulaması, kendisini bu mahremde arındırması ve sonrasında kalanları, asıl olanı dışına dökmesi anlık bir süreç olamaz. Kendisinin bir özne olarak ‘ben’liğinin varlığını hissettiği, yani mahremini keşfettiği andan itibaren, deneyimler, izlenimler ve nesne olarak gördüğü diğerlerinden edindiği bilgiler, alışkanlıklar keşfedilen mahremi şekillendirmeye başlar. Asıl değer taşıyan, birşeyleri mümkün kılmayı yada kıldırmayı sağlayan, insanın kendi mahremine şekil verirken her zaman özne olmak yerine, kendisini kimi zaman yine kendi içinde nesne olarak görerek, tüm deneyimleri, izlenimleri, öğrenilenleri, alışkanlıkları ortaya döküp, en çarpıcı yanlarını, nesne olarak gördüğü diğerlerini bu süreç içinde bir parça da olsa yok sayarak, keşfetmek olmalı. İnsan kendi içindeki farkındalığı ve aslında farkında olduğunun da farkındalığını bu şekilde kazanabilir. Bu farkındalık sonrası kendisine sunacağı amaçlar çok daha geçerli olacaktır ve bunları mümkün kılmak çok daha kolaylaşacaktır. Özne olan ‘ben’in kimi zaman nesne olan diğerlerini yok sayarak, zaman içinde sahip olduklarını ortaya dökmemesi, sadece mahreminde sahip olduğu parça parça yığıntıların gün geçtikçe anlamsızlaşmalarına neden olacaktır ki bu anlamsızlık iç konuşmaların kalitesizliğinde, kararsızlığında, çoğu zaman gündelik oluşunda, bilgisizliğinde, sönüklüğünde kendisini gösterecektir. Böyle bir iç konuşmanın sonucunda sahip olunulan amaçlarsa yine gündelik, sıradan, eksik, anlamsız ve çoğu zamanda sonuçsuz. memnuniyetsiz ve tatminsiz olacaktır. Traji komik olan, farkındalığa sahip olmayan ‘ben’ bunun da farkında olmayacaktır. Sonuç ise hayata dair mümkün kılınamayan yada kıldırılamayan, yarıda kalmış isteklerle dolu bir özneler topluluğudur.
Sıradan ve eksik amaçlar edinen insanlar, eylemlerini olduramadıkça kendilerini eksik, yetersiz ve diğerlerine göre garip hissetmeye başlayacaklardır. Bernard Shaw; “Size birşey garip geliyorsa; onun içinde gizli olan gerçeği aramaya çalışın.” derken belki tam anlamıyla insanın kendi mahremini keşfini, farkındalığını kastetmiyordu ama kimi zaman nedenini çözemediğimiz eksiklikler için yakınmak yerine, ‘ben’in içinde gizli olanları görmeye çalışmak, eksikleri yada hataları düzeltmek için, yan yana duran öznelerin, ‘kendi ayna’larına bakmalarını sağlayacaktır ve ister istemez herkesin önünde, arkasında, yanında duran diğer öznelerin, kendi aynasındaki yansımalarını da görmelerini sağlayacaktır. ‘Ben’ , kendi eksiklerini tamamlarken mümkün kılmayı öğrenmiş ve aynı anda diğerlerine de mümkün kılmayı göstermiş olacaktır.
Derya Coşar
Her Meclise Bir Gençlik Temsilcisi Kampanyası!!!
12 Ocak 2009, 22:45
her meclise bir gençlik temsilcisi kampanyasıher meclise bir gençlik temsilcisi kampanyasıUlusal Gençlik Parlamentosu “Her Meclise Bir Gençlik Temsilcisi” Kampanyası
21 – 25 Aralık tarihlerinde Ankara’da düzenlenen Ulusal Gençlik Parlamentosu “Gençlik ve E-Katılım” zirvesinin en önemli çıktısı olarak “Her Meclise Bir Gençlik Temsilcisi” kampanyası başlatıldı.
“Her Meclise Bir Gençlik Temsilcisi” kampanyası, Ulusal Gençlik Parlamentosu tarafından 2006 yılında yapılan “Seçilmek İstiyorum” – milletvekili seçilme yaşının 30 dan 25 indirilmesi – kampanyasının devamı niteliğini taşımaktadır.
Gençlerin karar alma mekanizmalarına etkin katılımının desteklenmesi ve bu konuda kamuoyunda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen kampanya, 14 Ocak 2009 Çarşamba günü saat 11.00’da 73 il ve 92 kentte aynı anda başlayacaktır.
Yapılan planlama çerçevesinde “Her meclise Bir Gençlik Temsilcisi” kampanyası üç aşamadan oluşmaktadır.
- Yerel gençlik meclisleri ve milletvekilleriyle toplantılar; siyasi parti il, ilçe teşkilatları ve gençlik kolları ile görüşmeler; ve basın toplantıları, imza stantları yoluyla Belediye ve İl Genel Meclisleri için 25 -30 yaş arası gençlerin seçilebilir sıralardan aday gösterilmesi konusunda baskı yapmak.
- Kesinleşen belediye başkan adaylarını gençlerle buluşturacak panellerle, gençlik sorunları ve kent politikaları üzerine fikir alışverişlerinde bulunmak ve kent yönetimine gençlik bakış açısını aktarmak.
- Yerel gençlik meclislerinin, seçilmiş kişilerle görüşerek kent politikaları konusunda gençlik bakış açısını aktarmak ve bir takip mekanizması oluşturmak.
Ulusal Gençlik Parlamentosu Nedir?Gücünü yerel gençlik meclislerinden alan ve Türkiye’de bütüncül bir gençlik politikasının oluşturulmasını sağlamayı ve Ulusal Gençlik Konseyi modelinin geliştirilmesine katkı koymayı amaçlayan, Habitat için Gençlik Derneği kolaylaştırıcılığında oluşturulan ve yürütülen yerel gençlik platformları ortaklığıdır.
Yerel Gençlik Meclisi Nedir?
Gençlerin düşüncelerini açıkça söyleyebilmelerini, kendi sorunlarına sahip çıkmalarını özendiren ve gençlerin kent yönetiminde karar alma mekanizmalarına aktif katılmalarını sağlayan, gönüllülük temelinde Kent Konseyleri çatısı altında örgütlenen demokratik oluşumlardır.
KAMPANYA BASIN BİLDİRGESi VE DÖKÜMANLARINA: http://yfh.enpraxis.net/groups/her-meclise-bir-genlik-temsilcisi-kampanyas/news/kampanya-dokmanlar adresinden ulaşabilirsiniz.
‘Dökme Kurşun’ Gazze
11 Ocak 2009, 20:39
’DÖKME KURŞUN’ GAZZE
27 Aralık 2008. Çoğumuz için sıradan bir tarih, belki de yılbaşı hazırlıklarına tüm hızıyla devam ettiğimiz bir tarih. Ama Gazzeliler için bu tarih sonun başlangıcından başka birşey olmadı. Ne yılbaşı ne Müslümanlık ne de masum Gazze halkının yok olmasını dinledi İsrail ve yine belli belirsiz bir sebepten ötürü Gazze Şeridi’ne her gün bombalar ve roketler yağdırıyor. Peki suçlu kim, suçlu var mı ki? Havadan ve karadan devam eden bu insanlık dışı savaşa sebep olan suç ne?
Bu saldırının nedeni olarak İsrail’in öne sürdüğü konu Hamas’ın Haziran ayından bu yana devam eden ateşkesi bozmuş olması. Ancak ateşkesin ilan edildiği andan bu zamana olan süreçte, İsrail fiili olarak zulmüne devam etmiştir.Filistin’in ateşkesten beklentisi olan sınır kapılarının açılması ve ticaretin kolaylaşması maalesef gerçekleşmemiştir. Bu sebepten ötürü Gazze halkı açlık sınırında yaşam sürdürmek zorunda kalmış, alt yapı ve sağlık hizmetleri felce uğratılmıştır. İşte şu günlerde dünya basınının gözünü ayırmadığı Gazze Şeridi saldırısı (sözde) ateşkes bozulmasından dolayı kaynaklanmıştır. Ancak İsrail Dışişleri Bakanı Zipi Livni’nin itiraf ettiğine göre asıl hedef Hamas’ın Gazze’deki egemenliğine son vermektir. Bunu yaparken de sadece Hamas değil, tüm Gazze halkı hedef alınmaktadır. Aralarında pek çok çocuğun bulunduğu masum sivillerin ölmesi İsrail tarafından zafer olarak algılanmaktadır. Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkenin (öyle ya da böyle) tepkisini koymuş olduğu bu savaş maalesef hala devam ediyor ve belki de şu anda pek çok masum Gazzeli son nefesini veriyor ve hayatları yerle bir ediliyor.
Bu konuyla ilgili BM Güvenlik Konseyi İsrail toplantılarına başladı. Konseyin dönem başkanı Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Koucher’in başkanlık yapmış olduğu toplantıda BM Genel Sekreteri, İngiltere Dışişleri Bakanı, ABD Dışişleri Bakanı, Filistin yönetimi lideri ve Dışişleri Bakanımız Ali Babacan konuşma yaptı. Toplantıda İsrail’in derhal saldırılarına son vermesi gerektiği ele alındı ve İsrail’in yapmış olduğu ‘dökme kurşun’ operasyonu kınandı. Ayrıca İsrail’in yapmış olduğunun herhangi bir politikasının olmayıp Gazze halkına katliam ve hatta soykırım yapmaktan başka birşey olmadığı da konuşuldu. Peki sonuç ne? Bu söylemler İsrail için ne ifade etmekte? Yapılan protestolar, atılan sloganlar, devlet büyüklerinin görüşmeleri İsrail üzerinde herhangi bir etki etmişe benzemiyor. Ayrıca yapılan ateşkes çağrısını da reddedildi. Bunun yanısıra İsrail ordusu BM’nin söylemiş olduğu, sivillerin sığınaklara götürülmesi ve daha sonra buralara da saldırı düzenlenmesinin gerçek olmadığını savunarak BM’yi yalanladı.
Bir yandan savaş devam ederken bir yandan da savaş ve İsrail ile ilgili soru işaretleri ortaya çıktı. Acaba bu savaşta İsrail’i fitilleyen başka ülkenin veya ülkelerin parmağı var mı? Akıllara ilk gelen isim ABD oldu, çünkü İsrail Amerikan emperyalizminin ve onun koruyucu kanatlarının altında yaşamını sürdüren bir ülkedir. İngiliz The Times gazetesinin haberine göre; İsrail mühimmat depolarından çekilen resimlerde, bombalar üzerinde Amerikan yapımı fosfor bombasını tanımlayan M825A1 yazısı görülmüştür. Bu resimler dünya basınıyla da paylaşıldı ve ABD-İsrail işbirliği teorisi akıllarda sadece soru işareti olmaktan çıktı. Fakat hiçbir teori ölenlerin üçte birinin 16 yaşından küçük olmasını, okullara saldırıların düzenlenip küçük bedenlerin feci şekilde can vermesini, çok ciddi ölümlere yol açan ve aslında kullanılması yasak olan misket roketlerin ve fosfor bombaların kullanılma sebebini, halkın yerle bir edilmesini açıklayacak derecede geçerli bir etkiye sahip olamaz.
‘Savaştan kaçış yok…’ Gazzelilerin dilinden düşmeyen söz. Savaştan kaçış yok çünkü İsrail askerleri halkın bölgeyi terketmesine izin vermiyor. Halk sürekli yer değiştiriyor ama sadece Gazze Şeridi içinde. Bir sonraki hedefin onlar olmayacağına dair kesin hiçbir şey yok. Bu insanlık dışı manzara için dünyanın her bölgesinden yardım ulaştırılmaya çalışılıyor. Türkiye de göndermiş olduğu 5 tırla bu yardım kampanyasına katılmıştır. Peki bu yardımlar halka ulaşacak mı? İsrail BM’nin yardım kamyonuna ateş açarak bu yardımların halka ulaşmasına engel olmaya çalıştı. Bu sebepten dolayı da BM yardım örgütü Gazze’deki yardım faaliyetlerini askıya aldığını açıkladı. Televizyonlardan takip ettiğimiz masum sivillere ve savaş çocuklarına bu yardımlar ulaşsa ne olur, onlara daha iyi olanaklar mı sunar, bu da ayrı bir muamma. Sadece televizyonlardan ve gazete resimlerinden gördüğümüz çocukların yaşadıkları dram hangi insanlık anlayışına sığıyor ki İsrail onları tamamen gözardı edip saldırılarına devam ediyor?
2009’un ilk günlerinde, sözüm ona artık medeniyet seviyesine gerçekten ulaşılmış bir zamanda, hangi medeniyet içinde olduğumuzu bize çarpıcı bir şekilde gösterdi İsrail. Buralardan ne kadar itiraz edersek edelim göstermeye de devam edeceği çok açık. Sadece söylemlerde kalan kınamalar, ateşkes kararları, işbirlikçi teoriler ve dahası İsrail’i durdurmaya yetmedi ve yetmeyecek, Gazze’deki masum halkın zarar görmesine engel olamayacak maalesef.
Gazze yangın yeri.. yüreğimizdeki yangın yeri.. operasyon ‘dökme kurşun’.. İsrail.. Artık dökme kurşun..
Görkem Zeybekoğlu, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2.sınıf
Ben ki…
10 Ocak 2009, 01:47
Ne şehidimin kanında gözüm var
Ne de bayrağında vatanımın
Ben komünistim
İnsanlığım sizden farkım
Diyorum ki düşürelim maskelerini sahte vatan koruyucularının
Diyorum ki ışığı olsun en ücra memlekette ki tenhaların
Diyorum ki kardeş düşmanı olmasın kardeşinin
Diyorum ki evlenip bir kürt kızıyla oğlumun adını Göktürk koyayım
Sende evlen bir Rrumla Dimitris taşısın onurunu Türk soyadının
Hem sizler değil misiniz arkamızdan dinsiz diyenler?
Korkmuyor musunuz sözünden siz biz diye ayırırken o taptığınız yüce divanın ?
Ne farkınız var sizin bir Fransızdan ?
Eşit olmak istemez misiniz birbirinizle ?
Hem savunulmaz mı bunlar ayetlerinde yüce Kuran’ın ?
Öyleyse bizler değiliz dinsizler
Kendinizde arayın haini,düşmanı
Hem nesi cazip gelir ki size bu köhne karanlığın ?
Durduramadınız değil mi bencil duygularınızı ?
Hissedemediniz değil mi başkasının açlığını ?
Göz yumacaksınız değil mi daha bu olanlara ?
Öyle mi..
Ölsün bakalım savaştan,açlıktan saat başı bebekler
Daha türküler okuyun ölen şehitlerimize elinizle eğitilemeyen tek hayvanın sembolüyle
Vermeyin kitap,göstermeyin okul yüzü boğulsun çocuklarınız cehaletinizde
Ben ki yirmi yaşındayım
Sizden daha insanım ya
Gülmeyin daha fazla ağlayın darwinin teorisine
Bir genç komünistten taş yüreklerinize büyük sevgilerle…
Çağrı Köktaş
seninle olmak
8 Ocak 2009, 19:58
seninle olmak,
acıdan haz almaktır hüzünlü bır hazan
akşamında.
ankaranın aslak ve sarı kaldırımlarında
hayal kurmaktır,
ve
yürümektir
butun korkulanrın üstüne…
Gezegenin Müziği
7 Ocak 2009, 16:05
Müzik günümüzde herkes için müzik değil sadece. Benim için hobi, senin için meslek, diğeri içinse bağımlılık ve bir başkası için ise müzisyene duyulan hayranlığın getirisi oluyor. Ortak nokta ise şu an kimse derinlerinden kökleriyle birlikte söküp atamaz müziği çünkü hücrelerimize konuşlanmış ve terketmeye hiç niyeti yok. Söküp atmak istecek olanın da işi bir hayli zor ve çaresiz.
Yıl oldu 2009 ve daha iyi alaşılıyor ki dünya küreselleştikçe tınılar da tanışıyor,kaynaşıyor, barışıyor. Artık şarkılar dinleyicilerine ulaşmak için çok zahmetli ve uzun yollardan geçmiyorlar ve buna bağlı olarak daha az yıpranıyorlar. Daha çok özüne, müzisyenin hayal gücüne sadık kalabiliyorlar. Bu bir sonuç ve bu sonucu doğuran nedenler müzikten kaynaklanmasa da en çok müziğe yarıyor fikrimce. Londra’da kurulan sade bir grubun estirdiği klarnet rüzgarı İstanbulda kulağımıza tanıdık bir şeyler fısıldayabiliyor. -Bizden bu- diyebiliyoruz artık. Populer anlamda henüz pek yol almamış bir müzik grubu olan Oi Va Voi gösterdi ki her hangi iki kıta veya iki yaka meğer bir kaç nota kadar yakınmış birbirine. Ne aradıklarını çok iyi bilen bu grubun her albümü başka bir lezzet sunuyor bize. Grup, çingene müzik kültürü denen deryadan daha yakın ve iştahlı biçimde besleniyor olsada tatmin edici biçimde bizden olanları da bize anlatabiliyor. ‘Refugee’, ‘Ladino Song’ (ki bahsettiğim klarnet rüzgarına harika örnekler de taşır) grubun dinlenmesini tavsiye edebileceğim öncelikli şarkılarından iki tanesi.
Soyut fikirlerin somut olması için ya da somut olanın en soyut biçimde tasviri olan müzik, biz dünyalıların faydalanma konusunda uzlaşıya ve barışa eriştiği belki tek doğal kaynaktır. Bunun sebebi birleştirici ve bütünleştirici özelliğinden mi yoksa bu kaynaktan herkese yetecek kadar olmasından mıdır tartışılır. Tabiki Oi VaVoi şimdilik bu kaynaşmaya gösterebileceğimiz küçük ama net örneklerden biri. Gerisi ise bize yani hobilerimize, mesleki tutkumuza, bağımlılık derecemize veya hayranlığımızın etkisine yani araştırma ve keşfetme istencimize kalmış.

