türkiyede eğitim ve şekilcilik
28 Şubat 2009, 22:07
Eğitim sistemi yıllarca konuşulagelen bir konu olmuştur. Halada konuşulmaktadır/konuşulmalıdır da çünkü bilimsel dayanağı olmayan, çağdan uzak ,soyut(kastettiğim kesinlikle analitik düşünce değil), üretime katkısı olmayan bir eğitim sistemimiz var.
Tarihsel sürecine baktığımız zaman cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte eğitim çağa uygun hale getirilmeye çalışılmış ve iyi yol katetmiştir. En güzel hamlesi de köy enstitülerinin kurulması olmuştur. Aslında köy enstitüleri başlı başına bir konudur ama kısaca bu enstitüde neler yapılmış ona bakalım
Öncelikle okuma yazma öğretilliyor sadece bu kadar değil tabii ki
tarım hakkında görerek/uygulayarak en iyi ürün nasıl elde edilir, toprak nasıl işlenmeli gibi şeyler öğretiliyor. Hayvancılık görerek/uygulayarak nasıl yapılmalı ,aşılama vb. şeyler
her öğrencinin yılda 25 tane dünya klasiği okuması gerekiyordu ve her hafta özel bir salonda/salonlarda toplanıp tartışmalar yapılırdı.
Buradaki eğitim 5 yıl sürüyordu bu zaman sonunda bu enstitüde yetişen öğrenciler köylerine gidip orada hem öğretmenlik yapıyor hemde tarım hayvancılık hakkında köylüyü bilinçlendiriyordu kısa zaman içinde(1940-1954)” komünist yuvası” denilerek demokrat parti tarafından kapatıldı
1960 askeri darbesinden sonra tekrar eğitim sistemi kendine gelmeye başlamış küresel ve ulusal sebeplerden dolayı işçi-öğrenci olayları başlamıştır. Eğitimin buradaki yerine gelince o zamanlar üniversitelerin(yök yoktu ve şimdiye göre özgürlükçüydüler) halkı bilinçlendirme sorumluluğu vardı ve bunu yapıyorlardı okuyan/üreten bir gençlik vardı bunu halka aşıladılar ülkeyi değiştirebilir/güzelleştirebilirlerdi zaten eğitimin işi daha iyi bir toplum yaratmak değil mi? tam da bu nedenden dolayı
12 eylül askeri darbesi geliiyor eğitimin neler yapabileceğini anlayan egemen zümre 1982 çağdışı anayasası ile eğitim sisteminin içini boşaltıyor şekilci/ezberci bir anlayış geliştiriliyor
Bugün öğrencilere baktığımız zaman farklı bir gezegende yaşıyor gibiler onların dünyası beş harften oluşuyor.(a,b,c,d,e) Bu olumsuzlukta en az tepki gösterilecek katman ise öğrencilerdir çünkü sbs,öss,kpss,ales gibi sınavlar ile hayattan koparılıyor dünya ile ilgilenmek yerine sınavlar ile ilgilenmek ZORUNDA BIRAKILIYOR
Okulda hayatı yorumlayabilme(diyalektik) öğretiliyor mu? burada eğitimin her alanında şekilci/ezberci durum zorla içselleştirilmek isteniyor çünkü yorumlayamayan üretemez üretemeyen daha iyi bir toplum istemez.
Hala uzmanlar köy enstitüleri sistemine benzer bir sistemin olması gerektiğini söylüyor görerek ve uygulayarak o zaman üretim olur hayatla bağlantı kurabilirler. Şimdi ise en fazla kalıbı ezberleyen ve hızlı olan kazanıyor sınavlarda yap-boz gibi her soruya uygun kalıbı yerleştirdin mi sorun yok neden? niye? sorma kural bu
Üniversitelerde yökten sonra yok oldular. Çünkü üniversiteler teorinin pratiğe girdiği yerdir özgür düşüncenin olduğu yerlerdir. Yök tamda bunun için kuruldu özgür düşünce sadece isim olarak kaldı(bu durumda şekilciliktir bir şeyin ismi olur kendi olmaz) egemen zümrenin çıkarlarına uygun bir eğitim zorla veriliyor zaten bundan dolayı üniversitelerimiz dünyada ilk 500 e giremiyor neden bunlar yapılıyor diye sorarsanız tarihsel gelişime bakın anlarsınız
Popper ve Bilim Felsefesi
21 Şubat 2009, 14:35
Karl Popper, Viyana’da 28 Temmuz 1902′de doğdu. Avukat olan babasının Popper üzerinde çok fazla düşünsel etkisi oldu ve belki de bu etki sayesinde felsefeye ilgi duydu. Nedendir bilinmez, üniversite yılları sırasında Viyanalı bir usta olan Adalbert Pösch’ten ‘marangozluk’ eğitimi aldı. Kalfa oldu.
Aynı yıllarda bilim ile sözde-bilim arasındaki farkın ne olduğu problemini çözmeye çalıştı. Dil kuramcısı Karl Bühler’in danışmanlığında doktorasını verdi. Naziler Avusturya’yı işgal edince kaçmak zorunda kalıp Yeni Zelanda’ya yerleşti. Yeni Zelanda Canterbury University College’da doçent oldu. Aynı okulda felsefe dersleri verdi.
1945 yılında İngiltere’ye gitti. London School of Economics and Political Science’da çalıştı ve burada profesörlüğe yükseldi. Bilim felsefesi, metodoloji, epistemeloji (bilgi teorisi) başlıca çalışma alanlarıdır. Belki de 1. ve 2. Dünya savaşlarındaki korkunç olaylara şahit olduğu için siyaset felsefesiyle ilgilendi. Faşist Hitler Almanya’sı ve komünist Rusya gibi “totaliter” rejimleri eleştirdi. Devletleri, insanlık için en tehlikeli kurumlar olarak gördü ve onları kontrol altında tutmak gerektiğini savundu. Bu konuda ünlü kitapları The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları)’i ve The Poverty of Historicism, 1976 (Tarihselciliğin Sefaleti)’ni yazdı. 17 Eylül 1994’te East Croyden’da (Londra) öldü.
POPPER VE BİLİM
Bu yazının amacı, bilim ve siyaset felsefesi alanlarında çok önemli fikirleri olan ve muhtemelen Marx hakkındaki olumsuz eleştirileri sebebiyle birçok sosyalist tarafından görmezden gelinen Popper’ın, bilim felsefesi alanında sınanabilirlik ve ‘yanlışlanabilirlik’ ilkeleri ve tümevarım sorununa yaklaşımını; siyaset felsefesi alanında da Marx’ın tarihsel maddeciliğine eleştirilerini kaba hatlarıyla vermeye çalışmak ve düşüncelerine katılmasak da onun ayrıntılı bir incelemeyi hak ettiğini ortaya koymaktır.
1919 yılının güz aylarında Popper’ın kafasında şu sorular geziniyordu: “Bir teori nasıl olmalı ki bilimsel sayılsın?” başka bir ifadeyle “Bir teorinin bilimsel nitelik veya statüsünü belirleyici bir ölçüt var mıdır?”. ”Bilimle sözde-bilim birbirinden nasıl ayırdedilir?”.[1]
O dönemde genel kabul gören ‘bilimle sözde-bilimi ayırt eden bilimin metodu, yani onun deneye ve gözleme dayanan indüktif (tümevarımsal) yanıdır’ düşüncesi ona geçerli görünmüyordu. Yani, A’ların çok farklı koşullardaki gözleminden, incelenen tüm A’ların B özelliğine sahip olduğunu bulmak ve buradan da var olan bütün A’ların B özelliğine sahip olduğu sonucunu çıkarmak.[2] (Örneğin; ampirik olan astroloji de tümevarımsaldır ve öndeyilerinin herzaman doğru olmadığı ortadadır. Daha güzel bir örnek için bkz. Bertrand Russell’ın tümevarımsal düşünen hindi benzetmesi.).
O, bu sorularla uğraşırken, Eddington’ın Güneş tutulması sırasındaki gözlemlerinin sonuçları Einstein’ın gravitasyon teorisini doğrulayan bir biçimde açıklandı.[3] ”Entelektüel gelişmemde bugün bile etkisi süren bir şeydi yaşadığımız bu olay.” diyen Popper’ın kafasında taşlar yerine oturmaya başladı: bir kuramın bilimsel ölçütlere uygun olabilmesi için sınanabilir ve daha önemlisi ‘yanlışlanabilir’ olması gerekirdi.
Bilim insanı, kuramını ortaya koyarken hangi durumlarda ondan vazgeçeceğini belirtmek zorundaydı. Bilimin ilerlemesi için bilim insanı kuramını korumak amacıyla onu doğrulamaya çalışmak yerine ‘yanlışlamaya’ çalışmalıydı. Örneğin; varolan tüm kuğuların beyaz olduğunu ileri süren bir kuramı doğrulamak için binlerce beyaz kuğu bulabilirdik. Bu durumda bilgimizde bir artış olmamış, bilim yerinde saymış olurdu. Ama kuramımızı ‘yanlışlamaya’ çalışarak beyaz olmayan bir tek kuğu bile bulursak, yeni bir şey öğrenirdik ve bilim ilerlemiş olurdu.
Başka bir örnek ‘Tanrı vardır.’ önermesi ile ilgiliydi. Popper’ın bilim felsefesine göre bu tür önermeler de bilimsel araştırmalar için uygun değildi. Çünkü bu önerme olgusal olarak sınanabilir değildi ve sınanabilir olmadığı için ‘yanlışlanamazdı’. Dolayısıyla biz Tanrı’nın varolup olmadığı hakkında bir yargıya varamazdık (bu noktada Popper, mantıkçı pozitivistlerden ayrılır. Sınanabilir olmayan böyle bir durumda Pozitivistler, “Tanrı yoktur.” der. Popper ise ne vardır ne de yoktur der; ona göre bir çıkarım yapılamaz).
POPPER VE MARX ELEŞTİRİSİ
Popper’a göre Freud’un psikanaliz, Marx’ın tarihsel maddecilik ve Adler’in aşağılık kompleksi kuramları ‘yanlışlanabilir’ değildir. The Open Society and Its Enemies, 1945 (Açık Toplum ve Düşmanları) adlı kitabında Marx’ın tarihsel maddeciliğini eleştirmiştir.
Temel eleştirisine geçmeden önce onun Marx’ın fikirlerine ve onun toplumsal sorunlara çözüm arayışı sırasında ortaya koyduğu önemli çabalara ne kadar saygı gösterdiğini anlamak için aşağıdaki uzun alıntıyı yapmak zorundayız: “… Marxizm ile karşısındaki faşizmin benzerlikleri üzerinde durmak insana çekici geliyor. Ne var ki, aralarındaki farkları görmezlikten gelmek de büyük haksızlık olur. (…) Marx, toplum hayatının en acil sorunlarına ussal yöntemler bulmak için gerçekten dürüst bir çaba göstermiştir. Bu çabanın değeri, göstermeye çalışacağım gibi, geniş çapta başarısız olmuş olmasından dolayı azalmaz. Marx içtenlikle çalışmıştı; her ne kadar ana öğretilerinde yanıldı ise de, boşuna çalıştığı söylenemez. O, birçok bakımdan gözlerimizi açmış ve görüşümüzü keskinleştirmiştir. Bütün modern yazarlar, bunun farkında olmasalar bile, Marx’a birşeyler borçludurlar. Bu özellikle benim gibi onun öğretilerine katılmayanlar için doğrudur; ve ben, örneğin Platon’u ve Hegel’i ele alış biçimimin, onun etkisinin damgasını taşıdığını itiraf etmeye hazırım.”[4]
Bilindiği gibi tarihsel maddeciliğe göre üretim araçlarındaki gelişmeler üretim güçleri açısından sürekli bir değişime neden olur. Bu değişim var olan mülkiyet ilişkilerini zorlar ve sınıf mücadelesine hız kazandırır. Sınıf mücadelesi ile toplumsal yapılar değişir. Bu değişim tarihte sırasıyla ilkel komünizm, köleci toplum, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm/komünizm gibi beş ayrı toplum biçimi şeklinde ortaya çıkar.[5]
Bu tarihsel bir gelişme yasasıdır; tarihin düzenli bir akışı ve hatta amacı olduğunu söyler. Popper, bu kuramın bilimsel olmadığını çünkü üretim araçlarının gelişiminin bilimsel bilginin gelişiminden çok fazla etkilendiğini, bilimsel bilginin ne zaman ve hangi yönde değişeceğini önceden haber vermenin mümkün olmadığını bu yüzden toplumsal dönüşümün nasıl ve ne yönde olacağına ilişkin bir öndeyide bulunmanın imkansız olduğunu düşünür. Ona göre toplumların beş ayrı yapıdan geçeceğini söylemek (ki bu tümevarımsal bir söylemdir) bilimsel temeli olmayan bir düşüncedir.[6] Marx’ın hatası tarihsel kehanettir; bilimin amacının sonul doğrulara ulaşmak olduğunu düşünmesidir.
Popper’a göre her yeni bilimsel bilgi karşımıza yeni sorunları da beraberinde getirdiğinden sonul doğrulara ulaşmak mümkün değildir.
Marx’ın dünyayı değiştirmek konusundaki çabalarının (“aslolan” budur!) hakkını veren, ona temelde büyük bir saygı duyan ama aynı zamanda marxizm ve faşizm arasında benzerlikler olduğunu iddia edebilen bu insanın sıradışı fikirleri bizi Marx’ı ve kendisini hakkını vererek tekrar okumaya çağırıyor.
[1] Popper, R. Karl. “Bilim Felsefesi: Kişisel Bir Bildiri.” Bilim Felsefesi. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2005. s. 186
[2] Cevizci, Ahmet. “Felsefe Sözlüğü.” İstanbul: Paradigma Yayınları, 2002. s. 1052
[3] Magee, Bryan. “Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı.” Çev: Mete Tunçay. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992
[4] Popper, R. Karl. “Açık Toplum ve Düşmanları Cilt:2” Çev: Harun Rızatepe. Ankara: Liberte Yayınları, 2008. s. 106
[5] Cevizci, Ahmet. “Felsefe Sözlüğü” İstanbul: Paradigma Yayınları, 2002. s. 1007
[6] Popper, R. Karl. “Tarihselciliğin Sefaleti” Çev: Sabri Orman. İstanbul: İnsan Yayınları, 1985
Mahalli Seçimler ve Büyükşehir Belediyeleri
12 Şubat 2009, 11:53
Yaklaşan mahalli seçimler öncesi partilerde hareketlilik yaşanıyor. Özellikle AKP, CHP ve MHP seçim yarışına ön kulvarda başlamak için çalışmalarına hız vermiş durumda. Kim ne derse desin artık Türkiye de belediyecilik çok büyük önem arz ediyor ve siyasi partilerde bunun farkında; ki CHP nin İstanbul da, AKP nin de İzmir ve Diyarbakır da mevcut milletvekillerini aday göstermeleri bu bağlamda değerlendirilebilir.Siyasi partiler özellikle büyükşehir belediyelerini kazanmak için büyük çaba sarfediyor. 29 Mart’a yaklaştıkça bu yarışın daha da kızışacağı, meydanlarda boy gösteren adayların son kozlarını oynayacağı hepimizce malum.
İstanbul’da Kadir Topbaş’ın Kılıçdaroğlu’na göre bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz Kılıçdaroğlu’nun Dengir Fırat ve Gökçek le girdiği düellolarda toplumda bıraktığı hesap soran, “yolsuzluğa karşı” siyasetçi izlenimi kendisine artı olarak dönecek , fakat bunun yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Zira bugün halk arasında Kılıçdaroğlu’nun belediyecilik hakkında bildikleri ve projelerinin ne olduğu konusunda sorular sorulmakta. Ayrıca Topbaş her ne kadar İstanbul’un asli sorunlarına çözüm üretememiş olsa da Metrobüs gibi göze hitap eden projeleri “Belediye çalışıyor” izlenimi uyandırmaya yetmiştir. MHP ye gelince yarışa geç katılmış olmanın dezavantajına, zaten İstanbul’da sınırlı bir oy potansiyelinin olması da eklenirse İstanbul’da yüzde 8-9 oranında bir oy alması başarı olacaktır.
Melih Gökçek ve Karayalçın’ın oy oranlarına bakıldığında anketlerde Gökçek’in az farkla önde olduğu görülüyor. Şüphesiz bunda MHP nin Mansur Yavaş gibi ciddi bir adayla yarışa katılması etkili oluyor. Anlaşılan o ki bu seçimde MHP tabanındaki oylar Gökçek’e gitmeyecek. Ayrıca CHP tabanında geçmiş dönemde DTP yle seçim ittifakı kuran Karayalçın’a sıcak bakmayan bazı Kemalist-Ulusalcı CHP oylarının MHP’ye kayacağını tahmin ediyorum.Bu nedenle MHP nin yarışa ortak olacak düzeyde olmasa da Ankara’da Türkiye ortalamasının üzerinde oy alacağı muhakkak.
İzmir’de AKP’nin CHP’yi devirmesi mümkün değil. Zira AKP nin bu bölgede zaten varolan “Laikliğe karşı eylemlerin odağı” şeklinde bıraktığı izlenim Anayasa Mahkemesi’nin de aldığı kararla onanmış oldu. Bu yüzden Atatürkçü-Laik çizgisiyle bilinen İzmir’de AKP ciddi oranda oy alacak olsa da yarışı kazanması çok zor gözüküyor.
Bu üç büyük şehirin yanında Bursa,Antalya ve Kocaeli’de CHP-AKP ciddi yarış içinde. Diyarbakır’da yine Baydemir le DTP’nin, Adana’da Aytaç Durak la MHP’nin, Konya,Van ve Kayseri’de ise AKP’nin bir adım önde olduğunu söyleyebilriz. Mersin’de ise AKP-CHP-MHP üçlüsünün çok ciddi ve renkli bir yarış içinde olacağını söylemek son genel seçimlerdeki oy oranlarına da bakarak söylemek mümkün.
Evet yerel seçimler öncesi bunları söylemek mümkün.Ancak seçime daha bir buçuk ay olduğunu ve Türk halkının seçmen eğilimlerinin çok çabu değişebildiğini de hatırlatmadan geçmeyelim.
TANRILAR BÖYLE BUYURDU….
2 Şubat 2009, 03:14
Yıllardır ninnilerle uyutuluyoruz.Uyuduğumuz yerin dikenlerle kaplı olduğunu görmeyecek kadar derin…Burası nasıl bir ülke diye soruyorum kendime, aldığım cevaptan iğreniyorum…İzliyorum köşeme çekilmiş sadece izliyorum; halkımı ,halkımı yönetenleri!…
Benim vefakar halkım her gün eziliyorda ,sırtına taşıyamayacağı yükler yükleniyorda sesini çıkar(a)mıyor…Çünkü tanrılar! böyle buyurdu …’Ey insanlık size yapılan haksızlığa ses çıkarırsanız yüreklerinize açacağımız yara sonsuza dek kanar ,bedenleriniz toprak altında kaybolur sevdiklerinizle yaşam yaşayacağınız kabusun içinde bir hayal olur ….’ne yapsın benim halkım çekeceği çile varmış!…Kabullendi bir gün ölmektense her gün ölmeyi….Tanrıların ! buyruğunu yerine getirdi….Sustu,can sevdası ağır bastığından….Sonra ne mi oldu?Halklar kendi topraklarından sürgün edildi,türküleri yasaklandı kültürleri yok sayıldı ….Açlık, sefalette getirdi bu suskunluk…Sustukça yasaklar arttı kitaplardan kalemlerden korkar olduk…Çocuklarımıza kitapları yasakladık beyinleri yıkanmasın! yıkanmasında tanrıların buyruklarından çıkmasınlar ,haksızlığa boyun eğsinler diye ….İzin vermedik kendi doğrularıyla yürümelerine, kokmuş karanlığımızı miras bıraktık geleceğe…Yüreği alev alev yanıpta susan halkım seni savunan insanlar bugün ya ölü ya da ölmekte …Ya demir parmaklıklar ardında ya da kendi ülkesinde sürgün….Her gün binlerce kurşun yağıyorda düşüncelerine onlar düşüncelerinin ışığında yürüyorlar yine, düşüncelerin ölümsüz olduğunu bilmeyenlere inat…
Benim uykusu tatlı halkım dön bak bir etrafına her gün ağlayan çocukların gözyaşlarını gör ,kardeşlerinin nasıl yok edildiğini,insanlarının söyleyecek binlerce güzel sözleri varken nasıl suskun kaldıklarını anımsa ,açlığını sefaletini gör insanlığın,mutsuzluğunu bir hisset ,hayat boyu verdiğin kavgayı,savaşta kaybettiğin evlatlarını düşün ,ekmek parası için çektiğin hasretliği,sevdiklerinden ayrı yaşamanın zorluğunu ,sevdası uğruna kendini kalkan eden gençliği gör,birlikte bu ülkeyi ülke yapabilmek için savaştığın insanların çığlığını duy,zamanında beraber savaş verdiğin emperyalistlerin dilleri şarkıları çalınırken ülkenin her yanında kendi kardeşlerinin dillerinin nasıl susturulduğunu gör,gencecik bedenlerin toprağa düştüğü anı bir gözünün önüne getir….
Bu kabus bitmeli artık …Bitmeli ki düşsün maskeler gerçekliğin tokadıyla…Bitsin ki görelim halklarımızın iyiliğini düşünenlerin ! çirkin yüzlerini…Uyan artık sevgili halkım sizi sevdiğini söyleyen bu insan maskesi takmış sevdalınız sizi aldatıyor…Görmek için gözlerinizi açmanız yeterli…Güneşin varlığıyla uyanmanız dileğiyle….

