Dünya Su Forumu

20 Mart 2009, 23:48

İstanbulda 16-22 mart tarihleri arasında “5.dünya su forumu” düzenleniyor. Çok sayıda Devlet başkanı,parlamenter,akademisyen katıldı. Su forumunun amacı içilebilen/kullanılabilen su miktarının azalması ve suyun değerini gündeme getirmek denilmektedir. Oysa gerçekte dünyadaki suyun değerini gündeme getirerek onu metalaştırmaktır. Emperyalistlere suyun ne kadar büyük bir pazarı olduğunu anlatmak ve o pazarı paylaşmaktır.

Su metalaşamaz ,su bütün insanların doğal hakkıdır.

Dünya su forumuGelecekte herkesin bildiği gibi su savaşları çıkacaktır. Gerçekten çok kullanılan bir kehanet büyük ihtimalle doğru olacak aslında bu durumu söyleyenler onun zeminini hazırlıyorlar. Çünkü kar hırsından dolayı çıkacak olan pazar savaşı devlet savaşlarına sebep olacaktır.

“2007 su raporuna” göre Dünyada, 1,2 milyar insan “güvenilir içme suyu”ndan yoksun yaşıyor. 2,4 milyar insan sağlık koşullarına uygun suya erişemiyor. Dünyada kullanılan suyun, yüzde 85`ini nüfusun yüzde 12`si tüketiyor. Avrupa`da ortalama su kullanımı 200-300 litre/gün ve ABD`de 575 litre/gün olmasına rağmen kalkınmakta olan ülkelerde yaşayan halkın beşte biri insan hakkı olarak kabul edilen en az 20 litre/gün suya ulaşamıyor.

Kalkınmakta olan ülkelerde en zengin halkın yüzde 20`si şebeke sistemi ile ulaşan suyun yüzde 85`ini, halkın en yoksul yüzde 20`lik kısmı ise sadece yüzde 25`ini kullanabiliyor.

Dünyanın belli bölgelerinde, (Afrika`nın büyük bölümü, Orta Doğu, Çin`in kuzeyi, Meksika ve Kaliforniya) su rezervleri tükenmek üzere. Ayrıca artan nüfus, kentleşme ve kişi başına tüketilen suyun artması nedeniyle suya olan talep, arzı geçerken mevcut su kaynakları da sürekli kirleniyor

Bugün bile suyun emperyalistlerin elinde olduğu açıkça görülmektedir.Ve giderek artan değerinden dolayı dahada önem kazanıyor.Suyun pazar değeri 100 milyarlarca dolarla belirtiliyor buda dünya su forumunun ne kadar değerli olduğunu anlatıyor.Bu bilinçte olan devrimci,demokrat gruplar ve  bazı sivil toplum örgütleri bu forumu protesto ettiği için “orantısız güç “ile karşılaştılar .Çünkü bu grup biliyordu ki bu forum bütün insanların suyu daha iyi kullanabilmesi için değil şirketler içindi ve bu durumdan tedirgin olan burjuvazi bu sert müdahaleden memnun oldu.

Su metalaşamaz ,su bütün insanların doğal hakkıdır.

Okan Yolcu
Mustafa Kemal Üniversitesi
Biyoloji Bölümü 4. Sınıf
lamarck_00[at]hotmail.com

Peki Şimdi Hangisi?

20 Mart 2009, 05:26

peki şimdi hangisiArtık söylenmeli. Bir yazıya böyle başlayarak en kolayını seçiyorum: en sondakini şimdi söylüyorum; ekonominin elinden tutmalı, düştüğü bataktan çıkarılmalı. Ancak Türk ekonomisini bilirsiniz, genelde sermaye kesimleri düşmüş gelirleri ve açlık sınırlarını müjdeleyen ekonomik buhranları sevinçle karşılarlar, hatta indirim mevsimi ilan eder milleti ekmek alma derdinden uyandırıp mağaza vitrinlerine bakmaya bile zorlayabilirler(!) Krizle başlayan böyle iktisadi yazıları sevmesek de, durum böyle. Yani bizim de sıraya girip sayısal oynamamız, geleceğimiz açısından daha mühim gözüküyor.

Çin korkutucu nüfusu ve bir o kadar emek gücüyle sosyalist olduğunu düşünenlere inat acayip bir özelleştirme ve sözleşme takıntısıyla sosyalizm ve kapitalizm çevrimlerini birbirine karıştıracak gibi gözüküyor.

Sevgili hocamız Korkut Boratav yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: ” ABD’den yayılan ekonomik kriz şöyle güzelim iki sebepten doğmuş olabilir; birincisi ABD emperyalizminin dış dünyaya saldırgan yayılmacı operasyonlarının masrafları artmış ve bunların maliyeti devletin sırtında bir yük teşkil etmeye başlamıştır, ikincisi ise ABD hanehalkının gelirine oranla tasarrufunu sıfıra inmiş ve tüketimin çok olmasından kaynaklanan borçlanarak büyüyen bir ekonomi haline gelmiştir.“ Tabi burada ABD ve kriz anılmışken diğer aktör ve “figüranların sözcüsü“  Çin’in adını anmazsak olmaz. Çin korkutucu nüfusu ve bir o kadar emek gücüyle sosyalist olduğunu düşünenlere inat acayip bir özelleştirme ve sözleşme takıntısıyla sosyalizm ve kapitalizm çevrimlerini birbirine karıştıracak gibi gözüküyor. Hatta gözüküyor demeyelim, zaten öyle. Şöyle ki; Çin müthiş işgücüyle ve işçilerini çalıştırdığı şartlar ile emek ücretleri münasebetiyle gerçekten dünya sermayesinin işine yarayan “dev üstü” bir ekonomi. Devlet sosyalist refleksten kaptığı nadir atılımlarla vatandaşını her türlü  “mecburiyete” (tüketim, üretim,…. vb) tabi bir donanım gibi kullanarak,  Çin ve sosyalizmi arasındaki uçurumu,  biz dışarıdakiler olarak,  daha iyi şekilde görmemizi sağlıyor.

Çin müthiş işgücüyle ve işçilerini çalıştırdığı şartlar ile emek ücretleri münasebetiyle gerçekten dünya sermayesinin işine yarayan “dev üstü” bir ekonomi.

Çin ABD’ye verdiği borçları geri alamazsa ne olacak?

Sanırım yaklaşık 97-98 yıllarından beri bir krizin içerisindeyiz. 97-98 çevre ekonomileri etkilemesiyle ve metropolü sıyırıp geçmesiyle (yine Korkut hocamın sözleri) sermayenin “Oh biz harika yerdeyiz zaten artık vursa da hiç olmazsa piyasa temizlenir, kötüler ayıklanır, kapitalizm kendini yeniler, biz de bu arada liberal düşünce ile açılımlar sayesinde siyaseten de rant sağlarız.” etiketine yutulması imkansız koca bir taş eklemiştir. Bu taşın üzerinde Kamu ve Devletçilik yazıyor. Gerçi bu taş hepimizin başına geliyor. ABD’de devlet batan bankaların elinden tuttu, bu Türkiye’de devletçilik ilkesine dayanılarak sıkça başvurulan ya da başı ağrıtıyorsa “özelleştir gitsin bakanım” sözleriyle hemen unutulan o biricik ilkemizle acayip bağlantılı ve yerinde bir tespit olur. Devlet ve piyasa ilişkisi artık bir baba-oğul ilişkisine dönmüştür. Piyasa aktörleri egemenin sağlığına duacıdır, ondan başka da bir istekleri yoktur zaten. (bir tek istisna şey isteyebilir; kamu hizmetlerinde hizmeti parçalamasını, çünkü kapitalizm artık işçi ve emekle değil sosyal güvenlikle uğraşıp acayip karlı bir iş çıkarmakta). Vaziyet bu haldeyken geleceğin dünyasında Çin parasını alamazsa ne olacağı gerçekten belirsiz. Ancak iktisatçılar şöyle diyor: a)faizler yükselecek b)hazine  bonolarının değeri düşecek  c)bunlara bağlı olarak dolar düşecek (!)

İçinde bulunduğumuz kriz kapitalizmin krizidir ancak kapitalizmin sonu değildir; çünkü kapitalizmdir. Kapitalizm hep kriz halidir çünkü diğer taraf da hep refah devletinde yaşadığını zanneder.

Her ne kadar bu kadar karmaşık iktisat kehanetlerinin içinden çıkamamış  olsam da kısaca şunu bilmekte yarar var. İçinde bulunduğumuz kriz kapitalizmin krizidir ancak kapitalizmin sonu değildir; çünkü kapitalizmdir. Kapitalizm hep kriz halidir çünkü diğer taraf da hep refah devletinde yaşadığını zanneder. Böyle bir yazı şöyle bitmeliydi ” güzel günler göreceğiz çocuklar…” ancak ben daha farklı bir şey söylemek istiyorum “yüksek dolarları aldınız ancak dikkat edin elinizde patlamasın çocuklar…” (!)

Burcu Tetik
burcu.tetik[at]gmail.com

Kadın Sorunu; Toplumun Varoluş Sorunu

20 Mart 2009, 04:21

kadın sorunu toplumun varoluş sorunu“İki insanın ya da iki insani istencin böyle birbirine tümüyle eşit olması, yalnızca bir aksiyom (belit, önerme) değildir, aynı zamanda büyük bir abartmadır. İki insan, iki insan olarak bile, cinsiyet bakımından eşitsiz olabilir ve bu basit olgu –bir an için çocuklaşırsak- bizi, toplumun, en basit öğelerinin iki erkek olmadığına, tersine, üretim amacıyla toplumlaşmanın en basit ve ilk biçimi olan bir aileyi kuran bir kocacık ve bir karıcık olduğuna götürür.” Engels.

Kadın olmak, belirli şeyleri açıklamak veya yaşamak için önemli bir konumdur ya da bir geçiş bölgesidir. Kadın olmak bunca kötülüğün, eşitsiz şartların ve onur kırıcı eylemlerin ortasında çok anlamlı bir bakış açısıdır. Çünkü kadın olmak sorumluluktur. Varoluşçular gibi, bu dünyadaki çarpıklıkları ben doğurdum, ben çoğalttım diyebilmektir. Ancak kadınlık bir kimlik gibi, erkeklikse bir oluş gibi algılanıyor toplumumuzda ve bu farklı söylem genellikle kadın cephesinden geliyor. Genellikle kadınlık tanımlanıyor ve erkeklik için “zatenbiliyoruzculuğa” kaçılıyor. Engels’in de dediği gibi toplum ne iki kadından ne de iki erkekten oluşuyor yani bu cinsiyetçi söylemin (iki taraf için de söylüyorum) belirli bir çıkış noktası yok. Bir ülkede; kadın hakları tartışması, erkekler arasında yapılıyorsa, partilerde meclise girecek kadın kotası varsa yani kadınlar zorunluluktan o koltuklarda oturuyorsa, kadınlar her alanda öne sürülüyor ve verilen imkânlar bir lütufmuşçasına başına kakılıyorsa, demokratikleşme çerçevesinde kadın bir model olarak kullanılıyor ve bundan da gurur duyularak bir reklam malzemesi oluyorsa, bu burjuva çerçevede olanlar halkın kadına bakış açısından (ahlaki değerler, türban, töre..vb) daha geniş bir bakış, hal, tavır ya da her ne ise değilmiş gibi görünüyor. Bunda, “erkek egemen toplumun” saçma sapan bahanelerini arayıp da sonunda karşı cinsi suçlu bulmak, bana, tamamen bir T.C. savcısı suçlamasını anımsatıyor.

Kadın olmak bunca kötülüğün, eşitsiz şartların ve onur kırıcı eylemlerin ortasında çok anlamlı bir bakış açısıdır. Çünkü kadın olmak sorumluluktur. Varoluşçular gibi, bu dünyadaki çarpıklıkları ben doğurdum, ben çoğalttım diyebilmektir.

Şöyle açıklayayım; kadınlar köleleştirilmiş, sömürülmüş ve hemen her toplumda romantik hayalleriyle genç kızlık günlerini çabucak geride bırakmak zorunda bırakılmışlardır. Kadın düşüncesi bu karanlık çağlardan gelen gölgede kalmışlığıyla gelişmekte zorlanmış ancak feminizmle birlikte ve sosyalizmin kadına bakış açısıyla bir filiz vermiştir. Engels şöyle der: “Analık hukukunun çökmesi “kadın cinsinin” dünya tarihindeki yenilgisiydi. Erkek evde de yönetimi ele alıyor, kadın aşağılanıyor, uşaklaştırılıyor, erkeğin arzularının kölesi ve yalnızca çocuk yetiştirme aracı oluyordu. Kadının bu aşağılaştırılmış durumu, özellikle kahramanlık çağı ve daha çok da klasik çağ yunanlılarında açıkça görüldüğü gibi allanıp pullandı ve gözlerden gizlendi. Erkeklerin artık kurulmuş olan tartışmasız egemenliğinin ilk etkisi, o sırada ortaya çıkan ataerkil ailenin ara biçiminde kendini gösterdi.”

Kadınlar köleleştirilmiş, sömürülmüş ve hemen her toplumda romantik hayalleriyle genç kızlık günlerini çabucak geride bırakmak zorunda bırakılmışlardır.

İşte ataerkil aileden sonra olanları da aşağı yukarı biliyoruz. Doğuda kadının İslamiyet gölgesine girmesi ve “gözde” iken “namus” olması. Batıda ise kilisenin baskıları, alt sınıflardaki “ahlaki düşkünlük” durumları ve sosyalist kadın çerçevesinden kadın hareketleri… Tüm bunlar yani kadının toplumdaki yeri, yurdu veya yersizliği hep bir ideolojiye hizmet etmiş veya etmekte, etmiyorsa da gelecekte kesin edecek gibi görünmektedir. Çünkü kadın başta da söylediğim gibi üreticidir. Çocuğuna söylediği ninni ile bile onun bilinçaltına girer, ahlaki doygunluğunu sağlar, ona toplumdaki kimliğini, yerini, hangi dilde, hangi tonda, nasıl konuşması gerektiğini, kolayca acıklı türküleri ile fısıldayıverir. Kadın özellikle doğuda hep erkeğinin gözüne bakan, pasif ancak anlamlı bir ağırlığı olan kimsedir. Genellikle bu kadın konusu açıldığında tüm katılımcılar “bizim ailede baba otorite gibi görünür ama aslında bu annedir, anne her istediğini yaptırır” cevabı verirler. Bu cümlenin kendisi kadar masum bir toplumsal zihniyetten kaynaklanan bu çelişki, kadın ve ahlak açısından hoşa giden ancak sonrası gerçekten çetrefil bir konudur. Kadının istediğini yaptırması mı meseledir burada yoksa toplumun erkekten beklediği otorite boşluğunun yeniden toplumdan beklenmeyecek bir ikiyüzlülükle kadına yüklenmesi midir? Bu sorunun cevabı ancak bu feodal bağlarımızla gururlanmalarımız bittikten sonra verilecektir.

Doğuda kadının İslamiyet gölgesine girmesi ve “gözde” iken “namus” olması. Batıda ise kilisenin baskıları, alt sınıflardaki “ahlaki düşkünlük” durumları ve sosyalist kadın çerçevesinden kadın hareketleri…

Konu feodal bağlara ve ahlaki dönüşüme gelince, Türkiye’de erkek bir an duraksar. Bunu suçlamak için söylemiyorum.  Sonuçta hepimiz bize öğretilen, öğretilmeyen, anlatılan, anlatılmayan hikâyelerin içinde yaşamaya çalışıyoruz. Davranışlarımıza uydurulan kalıpların mankeni oluyoruz. Ama Türkiye’de kadın sorununa (!) değinen erkeklerin, “feodal bağlarımızdan kurtulduk”çu tutumları hep bir ikiyüzlülükmüşçesine katlanılmaz oluyor. Bence bu bağlardan kurtulmamalılar, ya da kurtulsalar bile böyle bir tutumla sergilememeliler. Sonuçta belirli bir doğu erkeğinin bakış açısını incelemek istiyorsak ve bu bakış açısında kadının yerini arıyorsak, bu feodal beylerle neler yapabileceğimizi görmeliyiz. Elimizdeki malzemelerle çarpık da olsa bir tartışma ortamı kurduktan sonra belleğimizi siler, kadın-erkek ilişkisini olması gereken yerine yerleştirebiliriz. Bu her bakımdan daha olanaklı ve mücadeleci bir öneridir. Çünkü coğrafyamızın durumu ortadadır.

Bu yazıya kadın sorunu diye başladım ama aslında bu toplumun sorunudur. Bir kadının üzerine alamayacağı kadar eski, köklü ve kadın dışı bir sorundur. Konunun orijinalliğinden kaynaklanan birçok artısı da vardır – her toplumda kadın sorunu vardı, sözleşmiş gibi bir evrensel cinsiyetçilik sevdasıdır gidiyor ki her iki cinsiyette de mutlak olarak var bu – konu sıkıntısı çekmiyor insan: endüstri ve işçi sınıfı içinde kadın, doğuda kadın, islamda kadın, haremde kadın… Örnekler çok, kitaplar ve makaleler eşliğinde de çoğalıyor. Ancak şunun farkına varamadık bir türlü, kitaplarda ele alınanların tümü yine erkekler.

Kadın; endüstri ve işçi sınıfı içinde kadın, doğuda kadın, islamda kadın, haremde kadın…

Toplumun cinsiyeti erkek mi? Bu coğrafyada yaşayan birinin içselleştirdiği bir durum bu: cevabı verilemeyen, cevabı verilirse bu yazının yazılmasına gerek olmayacak bir toplumun boş aydınlarının ağzında sakız olmuş bir soru. Bu soruya cevap vermek bence kadına bir hakarettir, sorunun sonuçlarıyla savaşmaksa, çağımızda, bir onurdur.

Burcu Tetik
burcu.tetik[at]gmail.com

MİTHATPAŞA STADI

16 Mart 2009, 00:49

             Beşiktaş tutkunu birisi olarak cumartesi akşamı yine televizyon karşısındaydım.Maçı vardı Beşiktaşımın Gençlerbirliği ile.Önemliydi,takım şampiyonluğa doğru gidiyor,rakipler puan kaybediyordu.Ama beni cumartesi akşamı televizyon karşısına bağlayan tek neden bir futbol takımı değildi.

Bir tribün oluşumu vardı bizi alıp yanına çeken.Felsefesiyle,heyecanıyla,ateşiyle,tezahüratlarıyla,pankartlarıyla….Bu öyle bir oluşumdu ki en gazozuna olan Beşiktaş maçını bile televizyondan 90 dakika izlettirebiliyordu.

Herşey hazırdı artık maça dair.Takımlar yavaş yavaş seramoni için orta yuvarlağa doğru yürüyorlardı.Tam bu sırada kamera Beşiktaşın kalbinden,yani Çarşının bulunduğu kapalı tribünden bir pankart gösteriyordu:”Sayın Cumhurbaşkanı gönlümüzün köşküne hoşgeldiniz”!Pankartın hazırlanışından yönetim destekli bir pankart olduğu ayan beyandı,Çarşının pankartı beyaz bir bez üzerine sprey boyayla yazılmış bir yazı olurdu,”A” larda malum “A” lardan…Hatta pankart açıldığı andaki”izin ver,yeni stada izin ver” tezahüratıda bu tezi destekliyordu.Kısacası yönetim işaret etmiş, kapalıda buna uymuştu.

Peki Çarşı Ruhu bunun neresinde kalmıştı?M.Kemal Atatürk dışında herşeye ve herkese karşı olan anlayış,karşı olmadığı tek insanın makamına yakıştırmış mıydı şimdiki cumhurbaşkanımızı?Ya da endüstriyel futbol adına ,daha çok rekabet ve para kazanma adına Çarşıyı Çarşı yapan İnönüyü yıkmayı göze alan bu anlayış var mıydı Çarşının felsefesinde?

Bu düşünceler sarmıştı bir anda etrafımı,acıyordu bir yerlerim ama tarif edemiyordum.Maçı izlediğim arkadaşlarımdan biri haykırıyordu gür bir sesle:”Nerde kaldı Çarşının solculuğu?”.Belki orada bulunan birçok kişiyi etkilemişti bu olay ama durumu en iyi o arkadaşımız özetlemişti!

İstiklal Marşımız okunmuş,bitmiş ve birden tribünlerden tempolu bir ses yükselmeye başlamıştı:”türkiye laiktir,laik kalacak!”.Duramamıştı yine içlerdeki asi ruh,patlamıştı bir yerinden.Toparladı bu ses ekran başında oturan Çarşının en çok “A” sına vurulmuş olan bütün taraftarları.İçimizdeki kuşku dolu “acabaları?” bir nebzede olsa siliverdi.

Maçın başında olan bütün bu gereksiz gösterişler olmamalıydı.Eğer olcaksa 85. dakikadan sonra “Gündoğdu Marşı” söylenmemeli,tribündeki “Son Barikat”pankartı indirilmeliydi!

Peki maç ne oldu?Beşiktaş adına üç güzel gol ve şampiyonluğa inancı arttıran bir mücadele hepsi bu kadar…Umarım yıkılmaz ne bu barikat ne de Mithatpaşa Stadı…..

DARWİN’E YASAK

11 Mart 2009, 23:58

 gerçek;bir ışık damlası gibidir.karanlık ne kadar onu yok saysada karanlığı parçalayarak ortaya çıkar

Tübitak bu ay ki sayısında charles darwine yaptığı sansürle gündeme geldi.Bu yıl charles darwinin doğumunun 200. ve türlerin kökeni adlı eserinin yayımlanışının 150. yılı gerekçesiyle 2009 “darwin yılı” olarak unesco tarafından kabul edilmiştir.Bu olay tübitak içinde önemliydi ve bu yılın darwin yılı olması nedeniyle bilim teknik dergisinde darwine 15 sayfa ayrılmış ve kapağıda darwinin fotoğrafı olarak basılmıştı ama tübitak başkan yardımcısı ömer cebeci tarafından darwin sansürlendi ve derginin yayın yönetmeni çiğdem atakuman görevinden alındı.Büyük utanç

Bu olay ülkede haklı büyük bir tepki getirdi sadece ülkede değil dünyada da büyük bir yankı uyandırdı. tübitak geçmişteki engizisyon mahkemelerine benzetildi.peki  charles darwin kimdir ve neden bu kadar tepki görmüştür .Kısaca bunu anlatmaya çalışacağım

Charles robert darwin 12 şubat 1809 da İngiltere de dünyaya geldi.Çocukluğunda doğaya çok fazla ilgi duyuyordu ve bu ilgisi hayatının sonuna kadar devam etti.Öğrenim hayatında çok başarılı bir öğrenci değildi zengin bir ailede dünyaya geldiği için edinburg üniversitesinde tıp fakültesine yazıldı ama başarılı olamadı.Cambridge üniversitesinde teoloji okuması için gönderildi yine olmadı. Güney amerikada uzun bir yolculuğa çıkacak olan kaptan Robert fitzroy ile tanıştı ve onunla birlikte ünlü beagle yolculuğuna çıktı.

Galapagos adalarında ispinoz kuşları üzerinde yaptığı gözlemler sonucu önceden (yolculuk sırasında uzun çalışmalar sonucu)şekillenmekte olan “doğal seçilim” fikri hemen hemen oturmuştu.yolculuk bittikten sonra yaptığı çalışmalarla evrim teorisi ortaya çıktı ama bunu yaklaşık 20 yıl açıklayamadı. Çünkü çok büyük bir tepki alacağı kesindi böylede oldu(günümüzde de oluyor) alfred wallace nin bağımsız çalışamalar sonucu doğal seçilimi farketmesi ve bunu bilim dünyası yaymak istemesi üzerine darwin suskunluğunu bozdu. ve 1859 da” türlerin kökeni “adlı eser yayımlandı.büyük tepkiler aldı çünkü teoriye göre canlılar tek tek yaratılmamış birbirlerinden evrimleşerek oluşmışlardı.insanda maymunla ortak atadan geliyordu(1871 insanın türeyişi)

o zamandan bu zamana kadar yapılan çalışmalar darwini haklı çıkarmıştır artık gününmüzde evrim teorisinin varlığı yokluğu tartışılmıyor mekanizması öğrenilmeye çalışılıyor.Doğum günün kutlu olsun Darwin

Kapitalizm’in Cezaevi Uygulaması ve Kapatılma

7 Mart 2009, 01:45

Halkın içinde olan belirli kilit isimlerin ve aydınların önüne geçe bilecek ceza sistemi uygulamaları on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmıştır.

”..burjuvazi siyasi iktidarı ele aldığında ve iktidar uygulamasının yapılarını ekonomik çıkarlarına uyguladığında müsamaha gösterdiği ve bir anlamda Eski Rejimde bir türlü var olma imkanı, alanı bulmuş halkın yasa dışılığı onun için müsamaha gösterilemez bir hal aldı; ve mutlak anlamda susturmak gerekti..(1)”

” …belirli biçimler altında Eski Rejim’de müsamaha gösterilmiş olan eski halk yasa dışılığın tam anlamıyla imkansız hale gelmesi : Bütün halk tabakalarını genelleşmiş gözetim altına fiili olarak almak gerekmiştir.(2)”

Burjuvazinin tehdit olarak gördüğü ve önünü kesebilecek her türlü engeli ortadan kaldırmak için başvurduğu ”kapatma” yada  ”gözaltı” tekniği Avrupa’da işçi sınıfının burjuvaziye karşı kullandığı gücü kırmak için ortaya çıkmıştır. Napolyon zamanında uygulanan imparator başsavcıları, başsavcılar savcıları, savcılarda herkesi .. ”devletin her kör noktası aydınlık altında kalacaktır” yapılanmasıdır. Daha sonra  bu modeli sanayi devletleri kendi bünyesinde de uygulamak zorunluluğu hissetmiştir. Cezaevine alınarak kapatılan işçi sınıfının cezasını tamamladıktan sonra devlet tarafından çıkarılma esnasında  ”damga”lanması, yani yaptığı iş ile ilgili tüm kurumları işçinin yüzüne kapatması ise olayın cabasıdır. Bu uygulamadan sonra hapishaneden çıkan işçi sınıfı yapmakta olduğu işe geri dönememesi, dönemin burjuvası tarafından fabrikalara ve ticarethanelere geri alınmaması ile kendine başka bir alan yaratmaya çalışmıştır. Fakat yine kendi hayati şartlarının ağır gelmesi ile kendini suça yöneltmiştir. Tekrar toplanan ve her daim böyle süren işçi sınıfının mücadelesi hapishanelerde ve dışarıda isyan etmeye zorlanmıştır. İşçi sınıfının maaş,sağlık vs gibi giderleri burjuva sınıfına ağır gelmesi(!) nedeniyle dönemin burjuvası işçi sınıfını dolaylı yollardan tekrar hapishanelere kapatmıştır. Kendisini hapishanede bekleyen olay ise : Uzman olduğu konuda devam ettiği üretimdir. Yani maaşsız, güvencesiz ve geleceği olmayan bir yaşam… Bu olaylar örneklerden bazılarıdır.

Sürekli bir septisizm anlayışından mı yola çıkılıyor, yoksa gerçekten mi ülkenin kör noktalarında bir şeyler oluyor veya olgular üzerine tahliller yürütülüyor? Bu yapılanmanın tamamı burjuvanın çıkarına aynı zamanda işçi sınıfının cari hesabının zararına yazılıyor. Acaba bu uygulama halka hissettirilerek mi yapılıyor yoksa gizli bir teşkilatlanma ile halkın içine sızarak kendine tehdit oluşturabilecek kişileri veya kurumları tespit ettikten sonra gizlice mi harekete geçiliyor? Yoksa her şey burjuvazinin daha fazla para kazanmak için yandaşlarına ve konformist halka ”bütünlüğümüzü ve özgürlüğümüzü yıkmak istiyorlar, bunun için cezalandırılmaları gerekiyor” yaklaşımını mı ileriye sürüyorlar?

Devletin bu dönemdeki uyguladığı cezaevi oluşumu kapitalist ülkelerin halkını düşünen aydınlarını ve kurumlarını ciddi bir şekilde tehdit unsuru olarak görmüştür. Acaba günümüzde bu şekilde oluşumlar devam ediyor mu ve eğer devam ediyorsa halka hangi şekilde gösteriliyor?

80 öncesine kadar Türk toplumunun rütbe toplumu olduğunu ve girişimcilikle genel olarak fazla ilişkisi olmadığı  biliyoruz. Halkımız paradan ve sermayeden çok askerini ve devletini severdi. 80’den sonra ise akıl almaz bir şekilde parayı keşfedip yatırımı ve sermayeyi sevmeye başladı. Bazen hapishanelere atıldı, bazen yurtdışına sürgün edildi veya vatandaşlıktan çıkarıldı. Fakat vatandaşlarımız üzerinde ”kapatılma” başka türlü bir biçimde uygulanmaya devam etti.

20 yüzyıl kapatılması ; başka olaylarla ve araçlarla devam etti ; işçinin borçlandırılması, tasarruf sendikaları, işçiler için özel bloklar, toplu siteler, taksitli satış, erken emeklilik vs. gibi daha ince ve zekice kapatılma biçimlerine itilmiştir. Fiziksel kapatılmasından sonra bu sefer zihinsel kapatılma burjuvazide daha bir heyecan yaratmış, risklerini en az seviyeye indirerek halkı derin bir uykuya yatırmıştır.

Zamanımızın büyük gözaltı ve kapatılması halkımızı farklı boyutlara çekmiş; istedikleri ve hak ettikleri değeri, yeni ekonomik görüş ile farklı boyutlara çekilmiştir. Bu işçi sınıfının gerilemesi ne kadar sürecektir, ne kadar süre içerisinde refah seviyesi yüksek bir toplum hayali içinde yaşayacaklardır veya ne kadar zaman sonra istedikleri yaşam biçimine kavuşacaklardır? Orası merakla beklenmektedir.

Asıl önemli soru ise:

Türkiye bugünlerde çeşitli gözaltı olayları ve işçisinin hissettiği ağır yaşam koşullarının bunalımı ile tekrar yoğun bir şekilde ”kapatılma ve gözaltı ” süreci içine mi girdi ?

(1,2) A. Krywin ve Michel F. söyleşisi.