Karga Kahvaltısı

26 Nisan 2009, 18:52

Sevmiyorum seni, ama gitme
Duman içinde kaldım günlerdir
Bir şemsiye kurtardı beni sırtlayıp
Düşünmeden atladım kanatlarından

Işığından boğuldum teraslarda
Savaş türküleri içtim oluklardan
Saatler yaptım ısırıklarla
Limon değil, kahve ekşisi bu

Kaybolur gibi artık kitaplar
Kollektif depresyonunda metroların
Göremedim ellerimi
Küskün olmak mıdır ücreti yalnızlığın?

Var mı sınırı kaybolmanın?
Sadece ısınmak istemiştim ben
Ağlattın duvarlarımı
Gitme, sevmiyorum seni

Yusuf Salman
salmanyusuf[at]yahoo.com

Toplum Sözleşmesi ve Hata

26 Nisan 2009, 18:18

Öncelikle şu meşhur, “Toplum Sözleşmesi”ni anımsayalım: İnsanlar, yerleşik düzene geçiyor ve herkesin “özgürlük anlayışı” sınırsız denecek bir duruma giriyor. Hal böyle iken insanlar arasında bir  “paylaşım, bölüşüm” sorunu çıkıyor. Her birey “şu benim yerim, o benim, burası kabilemin vs.” gibi söylemlerle kendi özgürlük anlayışını dile getiriyor. Durum böyle sürerken insanlar kendi aralarında bir kaosun oluştuğunu fark ediyorlar.

Bu duruma bir çare şarttı! Ve insanlar bir araya gelip kendi özgürlük anlayışlarının denetlenmesi için bir yapının var olmasını istediler. Neticede, insanlar yönetilme ihtiyacı hissederek, “biri veyahut birileri” bizi yönetsin mantığı etrafında toplandılar. “Biz kendi aramızda anlaşamıyoruz, sürekli didişme halindeyiz, herkesin özgürlük anlayışı farklılık arz ediyor, artık yönetilmek istiyoruz!” gibi sloganlarla yönetilmek istediklerini açıkça belirttiler. Ve en nihayetinde insanoğlu; tarihinde, siz doğru bir karar mı dersiniz ama bence yanlış bir karar olan , “devlet” yapısını oluşturdu. Kendi aralarında yaptıkları bir sözleşme ile yıllarca tartışılacak ve niteliği sürekli değiştirilecek bir “kurumsal mozaik”i (devlet) oluşturdu. Sonra insanlar bu otoriteye karşı çıktılar, daha sonra bu otoriteyi farklılaştırdılar, vs. Artık tarih içerisinde bu “devlet” yapısı sürekli bir nitelik değişikliğiyle insanların karşısına çıktı. Bu tarihsel dinamiğin detaylarına uzun uzun değinmeden, bu “devlet” oluşumunun neden bana göre “hata” olduğunu, günümüz Türkiye’sinden örnek vererek bitirmek istiyorum bu yazıyı.

Evet, biz insanlar “özgürlük” emanetimizi aslında emanete hiç de sadık kalmayan bir yapılanmaya vermişiz. Biz kendi elimizle o sözleşmeye imzamızı atarak, bu günün “devlet terörü”nü oluşturmuşuz.

23 Nisan özel bir gündür, çocuk olmanın o eşsiz tadın farkına varıldığı bir gündür. Ama ülkemizde bazı çocuklar ya bu tadı almıyor ya alamıyor ya da aldırtmıyor(lar)!  Hakkari’de böylesine özel bir günde “kafasına” öldüresiye silah dipçiğiyle darbe alıp yoğun bakıma alınan 14 yaşındaki çocuk, bu eşsiz günün tadını alamayanlardandı. Devlet(iktidar,erk), çocukluğumuzu da elimizden alan bir kurumsal yapılanma olduğunu bu olayda tüm insanlara göstermiştir. Aslına baktığımızda “erk” sadece çocukluğumuzun kafasına darbe vurmakla kalmamış, bizi zamanında birbirimize kırdırmış, kendisine muhalif olanı dört duvar arasına kapatmış ve yok etmiş, 23 Nisan gibi bir özellik taşıyan “işçi bayramlarının” üzerine kurşun sıkmıştır. Aydınlığın ve aydın olmanın bedelini kurşunla, dayakla ödetmiştir. İnsanları kuyuya atıp üzerlerine asit döktürmüş, yaşadığımız coğrafyada farklılıkları, herhangi bir durumdan (inanç, dil vs.) farklı olmayı “despot” yönetimiyle bastırmaya çalışmıştır. Cem evlerine gitmenin bedelini “kâfirlik” damgasıyla ödetmiştir. Kürt olmanın ve Kürtçe konuşmanın bedelini de “bölücü” damgasıyla ödetmiştir. İşte bu son 23 Nisan olayıyla beraber, “erk” bu coğrafyada yaşayan insanlara bunları yapmıştır veyahut yaptırmıştır. Evet, biz insanlar “özgürlük” emanetimizi aslında emanete hiç de sadık kalmayan bir yapılanmaya vermişiz. Biz kendi elimizle o sözleşmeye imzamızı atarak, bu günün “devlet terörü”nü oluşturmuşuz. Şimdi insanlığın neden “hata” yaptığının cevabını bu tür oluşumlarla kolayca görebiliriz.

Muzaffer Telimen
Süleyman Demirel Üniversitesi
Sosyoloji Bölümü, 3. sınıf
yaban1919[at]hotmail.com

Evrim Nedir?

15 Nisan 2009, 13:23

      Tarih boyunca insanlar canlıların nereden geldiğini cevaplamaya çalıştılar. Bunu mistisizmle açıkladılar ama bilim ilerledikçe bunun mistik bir şey olmadığı ortaya çıktı: bu EVRİM idi.

Charles Darwin’in 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni” kitabı insanlık tarihinde bir milattır!

O zamandan beri tartışılagelen bu kuram bugün bilim dünyasında tartışılmıyor ;çünkü haklılığı kabul edilmiştir!

Evrim sadece insanın maymundan gelmesi miydi? o zaman şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?

benzeri sorularla çok karşılaşıyoruz çünkü evrim yalnış biliniyor.

Evrim bütün canlıların evrensel ortak bir atadan(en az bir hücre ama muhtemelen daha fazla ve bir kaç tür olabilir) geldiğini ve zamanla gezegene yayılarak o ortama uyum sağlamaları sonucu değişimlerini inceleyen bilim dalıdır.

Kısaca süreci özetleyelim:bundan yaklaşık 3.5 milyar yıl önce canlılık suda başladı.Karbon hidrojen oksijen ve azotun birleşmesi sonucu tek hücreli oksijensiz solunum yapan bir bakteri oluşmuştur.

(hidrojen oksijen zaten suyun yapısında bulunuyor karbon kayalardan azot ise şimşeklerden geliyor )

Bu olayın deneyi 1953 yılında Stenly Miller tarafından yapılıyor. 3.5 milyar yıl önceki ortam yaratılıyor şimşek yerine elektirk şoku veriliyor ve suyun içinde proteinlerin oluştuğu görülüyor.

Bakteri çoğalmaya başlıyor ve yayılıyor yaklaşık 2.5 milyar yıl önce çok önemli bir olay oluyor:eukaryot hücre oluşuyor.

bu olay “endosimbiyotik kuram” olarak bilinir. Eukaryot hücre gelişmiş bir hücredir.

Bu durum sonucunda tür çeşitliği artıyor. Zamanla kıyıya yakın olanlar karaya çıkmaya başlıyor. Bu olay tabi on milyonlarca yıl alıyor. Karaya çıkan canlılar iklimin kıtaların kayması kendi aralarındaki rekabet vb nedenlerden dolayı evrimleşiyor böylece farklı canlılar oluşuyor. Milyonlarca yıl sonra primatlardan ayrılan bir grup insanların ilk atalarını oluşturuyor. Australopithecus-homo habilis-homo erectus-homo sapiens bu evrimsel süreç sonunda insan olagelmiştir.

Ausralopithecus, insanlar ile kuyruksuz maymuların ortak atasıdır. Burada yaşanan çatallanma sonucu yukarıda geçen süreç meydana gelmiş ve insan oluşmuştur. Çatalın diğer kısmından ise maymunlar oluşmuştur.

Demek ki evrim dendiği zaman hemen insan maymundan gelmiştir şiarı atılmamadır. Bütün canlıların oluşumundan söz edildiği bilinmelidir ve insanında maymundan değil maymunlar ile ortak atadan geldiği bilinmelidir.

Peki evrime inanmak veya inanmamak bize ne gibi bir yarar sağlayacak? 1969 yılına kadar evrim teorisinin okutulması Amerika’da yasaktı. Bu yasak kalktıktan sonra Amerika’da hızlı bir gelişme yaşanmıştır.Avrupa ülkelerinde de aynı durum geçerlidir çünkü bilim ve uygarlık ancak hurafelerden arındırılmayla ilerleyebilir. Biz de ne zaman bu durumu kabul eder ve okullarımızda doğru dürüst okutursak ülkemiz bilimde ivmelenme sürecine girecektir.

BEDEN DİLİ

11 Nisan 2009, 10:44

   İnsanlar dili kullanmadan önce beden dili ve hiyeroglif yazıları ile anlaşıyorlardı. Dilin evriminden sonra yada kullanışlı hale gelmesinden sonra sözcükler bedenin yerini almaya başladı ama beden dili yok diyebilirmiyiz hayır çünkü her ne kadar sözcükler kullanılmaya başlansada hala insanları beden dillerini yorumlayarak tanıyabilirsiniz sözcükler %7 ses tonu % 38 geri kalan %55 beden dili etkilidir
kim doğru söylüyor? size karşı samimi mi ? gibi çözümlemeler her ne kadar sözcükler gerçekleri kapatsa da beden onları ele verir  ben bu yüzden beden dilinin bilinmesinin yararlı olduğuna inanıyorum
açık el dürüstlüğün göstergesi

el sıkışma en çok karşılaştığımız hareket normal el sıkışma iki elin ortada olması eğer el sıkışırken biri diğerinin üstünde ise üstteki şu mesajı verir ‘ben seni yönetebilirim ‘mümkün olduğunca ortada olacak şekilde el sıkışın bir de bütün elin diğerinin avucunda olması durumu vardır bu durum ‘ölü balık’ olarak bilinir ve eli avucun içinde olan kişi zayıf karakterlidir.
açık el samimiyetin dürüstlüğün göstergesidir. Bir kişiyi dinlerken mutlaka ellerine bakınız: Eğer avuç içi size dönük ise doğru söylüyor demektir eğer konuşma boyunca veya uzun süre elleri cebinde veya ellerini saklıyorsa,yalan söylüyordur , göz göze az geliyorsanız yine aynı durum geçerlidir.
Gözler önemlidir buradaki değişimleri incelemek biraz ustalık ister göz bebeklerinin büyüyüp küçülmesi
önemli işaretler verir mesela biriyle konuşurken gözbebekleri küçülüyorsa yalan söylüyor demektir

Beden Dili
‘ölü balık’hareketi

yine
karşı cinsin sizden hoşlanıp hoşlanmadığını göz bebeklerinden öğrenebilirsiniz eğer sizi gördüğü zaman göz bebekleri büyüyorsa hoşlanıyordur tabii göz ile ilgili kısım bu kadarla sınırlı değildir.
Ayaküstüne ayak atmak savunmaya geçmek demektir bir kişi veya bir konuşma onu rahatsız etmiş demektir ve kendini koruma amaçlı kapanır ayak üstüne ayak atmadan oturmak ideal olandır buda özgüven mesajı verir karşılıklı konuştuğunuz kişinin ayak uçlarına baktığınızda eğer yüzü size dönük  ayak uçları başka tarafı gösteriyorsa gitmek istediğini , size saygısızlık yapmamak için konuşmaya devam ettiğini gösterir.
Kaldırımda yürürken ve merdivenlerden inerken kenarları seçenler içine kapanık insanlardır eğer iyi bir imaj vermek istiyorsanız bu yerlerde ortadan yürüdüğünüz zaman özgüvenli insan olduğunuz mesajını verirsiniz çünkü kenardan yürüyenler kimseyle iletişime girmek istemedikleri mesajı verirler oysa ortadan yürüyenler insanlarla iletişime hazırım mesajı verirler
Beden dili hakkında yazacaklarım bu kadar tabii beden dili çok geniş bir konudur aksesuarlar önemlidir
yine bazı hareketler olumsuz göründüğü gibi olumluda olabilir bunun için bir kaç hareketi yorumlamalısınız bu konuda internetten veya  kitaplardan bilgilenebilirsiniz.
Yukarıda yazdığım hareketler tek durum hareketidir bunları yorumlamaktan çekinmeyin
insanları  daha iyi tanıyacaksınız

Tarihsel Materyalizm

11 Nisan 2009, 10:22

Karl marx ve Friedrich engels’in teorik yapıtı olan tarihsel materyalizm tarihi idealist mitlerle açıklamayıp diyalektik materyalizmin yasalarına(doğanın işleyiş yasaları)uygun şekilde çözümleyerek hem geçmişi anlatır hemde geleceği çizer.Karl marx’ın sözü bütün tarihi özetler niteliktedir.Bugünkü uygarlığa nasıl gelinmiştir?bazı simge(aristo,galelio,einstein) isimler sayesinde mi yoksa olay çok daha kompleks midir?sınıflar her zaman varmıydı? işte bu soruları yanıtlar ve gerçeğin çok daha kompleks olduğunu ve bir zamanlar sınıfların olmadığını anlatır.

tarih;sınıf savaşımları tarihidir.
karl marx

Karl Marx

İnsanlığın ilk dönemlerinde insanlar her şeyi paylaşan bir yaşam tarzı içerisindeydiler.Bu döneme” ilkel komünal toplum “denir. üretim araçları ortaktır erkekler avlanır ve sonra kabileler bunu “eşit”paylaşırlardı.Kabileler arası savaş vardı ama bu savaşlar sonunda esirler “köleleştirilemiyorlardı”.Çünkü besin ancak herkese yetebiliyordu burada köleci topluma geçiş üretim araçlarının gelişmesi  ve ürünün artması sonucu olmuştur.Demirin işlenmesi,ok yay yapımı,tarım sonucu ürünler arttıkça artık esirler köle olarak kullanılabilecek duruma geliyordu.Artık ufak bir kısım ürün köleye fazlası efendiye gidiyordu.işte üretim araçlarının özel mülkiyeti bu durumu getirmiştir.Böylece sınıflar ortaya çıktı.”efendiler ve köleler”başka bir ifadeyle üretim araçlarına sahip olanlar ve olamayanlar.Tabi sık sık köleler ayaklanıyordu çoğu pasif ayaklanmalardı iş yapmama,kaçma vb. Bunun dışında sınıf ayaklanmaları da olmuştur.bu ayaklanmanın tarihteki önemli isimlerinden biri spartaküstür bu dönemde devlet şekillenmeye yeni yeni başlar.hukuk ortaya çıkar devletin başında efendiler vardır yani bu zamana kadar devletin başında egemen sınıflar olmuştur.köle ayaklanmalarını engellemek için hukuk şekillenir idealist felsefe ve din bu durumu kabul ettirmeye çalışır.Zamanla üretim araçlarının gelişmesi sonucu kölelik düzeni ortadan kalkar ve feodal düzen ortaya çıkar.Feodal düzende kölelikte olduğu gibi toprak ağası artık serfi  keyfiyetle öldüremiyor.ama üretim araçlarının özel mülkiyetinden dolayı toprak ağasına bağlıdır. Bu arada feodal düzende yeni sınıflar ortaya çıkmıştır zanaatçılar ve tacirler sonradan tacirler sınıfı burjuvaziyi oluşturacak sanayi devrimi sonucu burjuvazi feodaliteyi yıkacaktır.tam olarak kapitalizmin doğuşu 1789 fransız devrimidir.

Kapitalist toplumda, prolateryanın(işçi sınıfı)  zaferi sonucu ortadan kalkacaktır.Böylelikle tarihin sınıf savaşımları olduğunu ve bir zamanlar sınıfsız bir toplumun olduğunu bunun tekrar olabileceğini gördük.

VİCDAN

4 Nisan 2009, 08:40

     erden kıral’ ın vicdan’ ı aynı zamanda çocukluk arkadaşı da olan mahmut, songül ve aydanur’ un arasındaki gelgitlerle dolu aşk üçgenini anlatıyor (anlatmaya çalışıyor ). mahmut, aydanur’ a aşıktır ama gider songül’ le evlenir ve evliliği boyunca da onu aydanur’ la aldatır. bunu öğrenen songül şaşırtıcı bir şekilde aydanur’ la yakınlaşır. songül’ ün malum sonu ile aydanur pavyonlara düşer; mahmut da cezaevine.
kısaca böyle özetleyebileceğimiz filmin genel havasına baktığımızda kıral’ ın isim vermeden kaçış sineması yapmakla eleştirdiği ( n.b.ceylan, r.erdem ve s.kaplanoğlu’ nu kast ediyor ) yönetmenlerden ayrı bir yere koyduğunu düşündüğüm zeki demirkubuz filmlerine fazlasıyla öykündüğünü söyleyebilirim. ama karakterlerini pavyona düşürmekle, filmi karanlık tonlara boğmakla, düşmüş karakterlere yer vermekle olacak iş değil bu. her şeyden önce erden kıral’ ın filmi kafası karışık bir film. kısa planlarla ardı ardına izlediğimiz fabrika ve işçi görüntüleriyle film, çatısı bunun üzerine kurulmadığı için ne toplumsal gerçekçi olabiliyor ne de hayatın sillesini yemiş ataerkil düzenin başını ezdiği ( ki mahmut karakteri başlı başına bir ataerkil düzenin vücut bulmuş hali olarak hem aydanur’ a hem de songül’ e hayatı dar ediyor ) kıyısından köşesinden hayatlarına tanık olduğumuz kadın karakterleriyle bir kadın filmi havasına bürünebiliyor (aydanur’ un televizyonda gözüne takılan beş altı erkeğin yere yatırıp kesmek için hazırlandığı debelenen kurbanlık görüntüsündeki metafor ise fazlasıyla bayağı ). kötü yazılmış senaryosından mı yoksa kısa sayılabilecek süresinden mi bilinmez, filmdeki geçişler hiç inandırıcı değil. ne aydanur’ u pavyona götüren sebepleri görebiliyoruz, ne songül’ ü aydanur’ la iş birliği yapmaya iten, aynı zamanda bir köprü üstüne çıkıp yaşadıkları kasabaya küfürler yağdırmalarının altında yatan nedenleri anlayabiliyoruz. daha doğrusu anlıyoruz ama bunu başaran film değil. işten eve dönünce yatağa uzanıp tavanı izleyen karakterlerle olacak işler değil bunlar ( biz bunun olmuşunu yakın dönemde k.ataman filmi ” iki genç kız ” da yemiştik ). erden kıral da bu geçişleri iyi bağlayamadığı için olsa gerek filmini ”üç ay sonra” lara ”iki yıl önce” lere boğmuş.
erden kıral’ ın röportajlarında böbürlenerek anlattığı o baş döndürücü kurguya ise ben filmde rastlamadım. kıral’ ın günümüzde çok başarılı örneklerini gördüğümüz c.nolan filmlerindeki baş döndürücü kurgudan anladığı şey bir sürü kısa planı ard arda dizmek sanırım; yoksa bunun için sağlam bir olay örgüsü gerektiğini de bilirdi.
yine bir röportajında erden kıral başrol oyuncuları çıkarıldığında filminin bir ”hiç” olacağını söylemişti. tevazu gösteriyor sanmıştım ama gerçekten de öyle. günümüz türk sinemasının potansiyeli en yüksek kadın oyuncusu olduğunu düşündüğüm tülin özen başta olmak üzere nurgül yeşilçay ve murat han filmin tek artıları. onlar da iyi yazılmamış karakterlerini inandırıcı ve etkili kılabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. bu arada, nurgül yeşilçay’ ı bekleyen tehlike artık iyice su yüzüne çıkmış durumda. bu çok yetenekli oyuncu sadece ”rol” kıstasıyla haraket etmeye devam ederse yakında kendi personasına hapsolup kalacak. murat han’ ın ise tv.de kötünün kötüsünü oynayıp sinemada hep iyi bir seviye tutturmasının nedenini ise motivasyonunda aramak gerek..