Ardından
26 Temmuz 2009, 10:11
Tanımlamaları sevmedim hiç birzaman. Adını koyamadıklarımla devam ettim yolla. Tatlı sonbaharlar mı demeliyim size ya da yarım kalmış kışlar mı en doğrusuysa… Yaşanılcak yazlar adına yürüdüm emin adımlarla her mevsimi. Gençlik ateşi başıma vurdu kimi zaman, adımlar seksen santimi aşınca tutamadım eklemlerimi, bacaklar leylek bacağı misali, uçardım ben, matem dolu bir akşamda sesine vurulduğum yaralı kalbine. Vücüdum iki bölüm oldu, benim olan ve olmayan. Karıştırırdım kimi zaman, elim elinmi olmuş yazarken bedenimi, dudaklarım senin olmuş düşlerken hayalini.
Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor…
Sahip olamadıklarım, hep ufkumda bir çizgi, hayallerim şah damarımdan da yakın, varoluşumsa bir deprem gecesi ,nebeklersin ki sesine yandığım, dizginlerini çoktan alıp karşı adada soluklanan beden beni terketmişken, sende sebeplerinden henüz kurtulamamışken, eyledin kendini tercih meselesi ettin misafirhane ellerde yaban olup gitmeyi. Nedenleri nedensiz kılarmı sandın kaçışın ardına bakarken ağlayan gözlere, en çokta bu dağlarken bedenimi, nasıl dizginlerim duygularımı, şaha kalkan bir at gibi dayandıkça kalbime. Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor, akıl sandığım rotasız geminin, rıhtımından beş karış ötede olduğu zamanlarda, ne yazık bana , yara sanıpta merhem ararken deli divane nerden bilirdim birgün, hayatımın en özel ve her karesini tekrar tekrar yaşamak isticeğim masal tadındaki temmuz akşamının, kapımın ardında beklediğini.
Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum.
Sual sormadan, dudaklardan akmayan kelimeler, gözlerinden bir sel gibi akarken tüm benliğime, bugüne kadar belki gençlik dersin, belki hata, tanıdığımı sandığım tüm suratların tamamlandığı son yer olan kalbinden, yaralı kalbime akan sevdanla tutuşmuştum. Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum. Ben ne zaman yürüdüm sen koştun ben yoruldum sen kelebek gibi uçtun.
Unuttun,unutulmadın,yaşamak istediklerimi yaşamadan, çıktım yolla. Bilmem desemde bilirim yaz akşamı neden bu kadar matemli. Kozalarımı yırttım aştım kendimi artık bende oldum bir kelebek tıpkı sen gibi. Ömrü bir gün olsa bile, değermiş yirmidört saat hayalin ardından uçmaya…
Ergenekon Davası
8 Temmuz 2009, 20:01
İnsan, bazı durumlarda güçsüz kalır, soruya yanıt bulamaz. Egzistansiyalistler(Varoluşçu) buna “bulanım” der. İnsanın bu bulanımdan kurtulabilmesi için, soruya ya da soruna cevap bulması ve bir karara varması gerekir. Eğer kendi tabanında yeterince veriye sahip değilse bir yan etkiye, yani bir yardımcıya ihtiyaç duyabilir. Bu kişi anası, babası, kardeşi, kankisi veya öğretmenidir. Elbette bu kişi şeytan da olabilir. İnsan, cevabında yani sorunun çözümünde şeytanı seçebilir, seçer de çoğu kez. Şeytanın bilindik sıfatına sığınıp kötülüğü seçer. Ne yapsın, o insandır bir kere. Hamuruna unla birlikte iyilik de serpilmiştir kötülük de… Peki nereye gidecek bu edebiyatın ucu diyeceksen, geleceğim ayların gündemine, Ergenekon’a.
İnsanoğlu düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım, yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş.
İnsanoğlu aklını pek de kullanamadığı devirlerde bileğinin gücüyle çetin doğaya karşı gelemeyince kendini bir çeşit bunalımın ve ümitsizliğin içine düşmüş bulmuş ve kendini savunma gereğini tüm kalbiyle hissetmiş. Bunun için de tıpkı atalarının yaptığı gibi koca dişliyi öldürmek için mızraklarını birleştirip kolini kurmuş ve o hayvanı öldürmenin şevkiyle, el ele vermenin önemini kavramış. Düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım, yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş. Ve böylece devletin temelini atmış. Dolayısıyla devleti insan kurmuş, insan var etmiş. Devletin, bürokrasinin dolayısıyla yaşamın devam etmesi için her geçen anda insan faktörünün varlığı reddedilemez. Başta da dediğimiz gibi insanın hamurunda iyilik de var kötülük de. Demek istediğim o ki, devletin her kurumunda var olan insandır, dolayısıyla var olduğu kurumu kendi kötülüğüyle zedeleyebilir, o kurumu kendi çıkarları doğrultusunda işletebilir. Bu durum insanın var olduğu her alan için geçerlidir. Sonuçta hükümetleri de muhalefetleri de oluşturan insanların yaptıkları bir ülke için zararlı oluyorsa, sebebi o insanların kötülüğündedir. Kuruluşundan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin en güvenilir kurumu olan TSK’nın eski mensuplarının söz konusu dava üzerinde yargılanmaları olağandır. Özünde dava, bu kişilerin yaptıkları olumsuzlukları araştırmaya yöneliktir. Hukuk devletinin mahkemesinin, temsil ettiği devletin işleyişine engel olacak her türlü harekete karşı yaptırım gücünü kullanma zorunluluğu vardır. Ama bu zorunluluk, yapılacağı alanın var oluş amacını aşmadan olmalıdır. Söz gelimi, yargılanan kişiler sadece sanık durumundadır ve kendilerine yöneltilen suçlamalar “iddianame” adı altında sürdürülüp doğruluğu kanıtlanmadığı sürece o kişiler için kullanılamaz, suçlu muamelesi yapılamaz. Yargılama sürecinde kişinin kişi hakları ve onuru zedelenemez. Bu durumda eğer ortada bir sorun varsa bu sadece suçlamayı yapanın değil, mahkemenin de bir suçudur. Eğer Türk kanunlarında bir kişi suçu kanıtlanana kadar suçsuz sayılıyorsa, yargılanan kişinin basın veya benzerleri tarafından suçlu gösterilmesi, vatandaşının hakkını korumakla yükümlü mahkemenin işlevini düzgün yerine getiremediğinin bir göstergesidir. Ayrıca iddianamede yer alan yükümlülüklerin de gerçeğe uygun ve somut deliller tarafından desteklenmesi, mahkemenin açıklığının bir gereğidir.
Eğer Türk kanunlarında bir kişi suçu kanıtlanana kadar suçsuz sayılıyorsa, yargılanan kişinin basın veya benzerleri tarafından suçlu gösterilmesi, vatandaşının hakkını korumakla yükümlü mahkemenin işlevini düzgün yerine getiremediğinin bir göstergesidir.
Sonuç olarak; bazı kesimlerin, olanları “TSK’daki kişilerin yargılanamaz, onlar suçsuzdur” gibi yorumlaması yanlıştır. Sonuçta insanın var olduğu yerde elbette suç olacaktır. Ancak iddianamede kalan bazı iddialarla kişilerin suçlu gibi gösterilmesi de başlı başına bir yanlıştır. Sonuç olarak iki taraf hata yapıyor. Önemli olan tarafsızlığı yakalamak ve bilimin ışığıyla aydınlanmış Atatürkçü düşünceyle hareket etmek. Çözüm bu yoldan kısa görünür.
Deyip de bu yazıyı sonlandırırken aklıma bir soru geldi: Mahkemeyi, dolayısıyla hukuku savunanlar da insandır. Peki hani insanın olduğu yerde kötülük yani yanlışlık olurdu?
Bazı insanların bu kötülükten yoksun olması umuduyla…
Özgür Akışoğlu
ozi_free_nesi[at]hotmail.com
Madımak Katliamı
6 Temmuz 2009, 02:09
Cumhuriyetn ilanından sonra beklenen sosyal değişim kendini tam anlamıyla gösterememiştir.Ya da şöyle ifade edilmek istenirse toplum içinde varolan grupların zihniyetindeki devrim sağlanamamıştır.Durum böyle olunca ülke içerisindeki kamplaşma yeni oluşumlara giederek yeniden vucut bulmuştur.Siyasal islam ve toplumun muhafazakarlaşması
konuusunda hızlı adımlar atılarak kah askeri darbelerin kah iç çatımaların yaşanması kaçınılmaz olmustur.Bu durum toplumun refahına ,özgürlemesine,sivilleşmesine ket vurmuştur.
Toplum içerisinde cereyan eden olayların başaktörleri olan devlet sistemi ve gerici toplulukar ülke içerisinde hak talebinde bulunan çeşitli toplulukara günyüzü göstermemişlerdir.Bu olaylardan en iç karartıcı ve haince olanı da 2 şubat 1993 te sivas ilinde aralarında çeşitli aydınların ve sanatçıların da bulunduğu topluluğu hedef alan madımak katliamı diye nitelendirilen olay olmustur.Bu katliamda Türkiye halkları çok değerli aydınlarını ,sanatçılarını kaybetmiştir.Olayı gerçekleştiren topluluğun ve buna AA dolaylı veya da dolaysız destek veren devlet yetkiilerinin ruh hallerine anlam vermek gercekten zor olmamaktadır.Şiddet kültürünün beşiğinde eğitilmek istenen insanların böylesi bir olayda aktör olması kaçınılmaz bir durumdur.
Bireyler,gruplar arasında kamplaşmayı yaratan sistem olabilecek olaylardan da yeterince nemalanmaktadır.ezilen ler ve ezilmeyenler bu durumda su yüzüne çıkmakta geç kalmıyor.Toplum içerisinde kötü grup ve iyi grup olarak sıfatlamalar yaratılmaktadır.Bu durumda ezilenler sistem misyonuna,dünya görüşüne hatta inancına aykırı olarak görülen gruplar oluyor.Başlıcaları; Kürtler,Alevi inancına sahip bireyler ve işçiler ezilen grup kategorisine dahil edilmek isteniyor.Sistam böylesi bir manzarayı yapmakta zaman zaman başarısız duruma düşmesine rağmen gögsünü gere gere halkların üstünde hakimiyetini sağlamaya çalısıyor.bu hakimiyete başkaldırmanın mükafa(tı) ise vatan hainliği,bölücü ,kafir gibi sıfatlar olmaktadır.
Sistem çarkı ne kadar düzenli bir şekilde dönmeye çalıssa bile eğisen dünyada çarklar engellerle karsılasmaya mahkum olmaktadır bu durum ezilen gruplar için buruk bir sevinci doğurmaktadır.Nihayetinde sistem zaman içerisinde bocalayarak insan hakları daha önemli hale gemektedir.21.yy böylesi bir zeminin bulunduğu bir zamanı işaret etmektedir.’Kafir’ diye nitelendirilen aydınarın,sanatcıların anısına yönelik adımların hızla atılması için böyle bir zaman meşru bir zemini sağlamaktadır.
Katledilen değerli insanların anılarının yaşatılması uğruna sisteme inat halkalrın mücadeye gayret etmesi ve sürekli olarak başkaldırıda bulunması gerekmektedir.Modern zaman diye nitelendirilen böylesi bir dönemde alevi olmak suç ise aykırılık ise katiamın acısını herşekilde yaşayan yüreğimin haykırıyla berbaber ,bir sunni olarak ben de aykırıyım bende suçluyum.
MUZAFFER TELİMEN
SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ 4 SINIF
Aşkın Dansı
4 Temmuz 2009, 15:20
Her çizgiye bi heyecanla başlarsın keşfetmek istersin önce kendini sonra dansın sana vaadettiklerini. Bunlar vaadolmaktan çıkar adeta güzel bir ilkbahar sabahında uykularını kaçırcak bir sevgili edasıyla sana yaklaşır ve kulağına fısıldar: beni hayal olmaktan çıkar. Atatürk Bulvarında bana gerçek bir kimlik kazandır. Sorgulamaya başlarsın kimlik denen şey nedir. Bir yapıya hatta bir eyleme nasıl kimlik verilir. Şu eylemlerin mekansal karşılığı için sayfa 138, öteki eylemler için safya 140’a bakınız. Yok böyle bir şey.
Kendinizi bir başkasının yerine koymak ötekileştirmek zor bişey gibi gözüksede bunu başarabildiğiniz ölçüde mekanlarıda varolan kullanımlarından çıkarıp başka kullanımlara dönüştürebilirsiniz.
Hayalini kurduğun şey mekansa sen içindeki eylem olmalısın. Eylemdemi olamıyorsun tamam o zaman sen bir duvar olup karşıdan bak dans edenlere ilk gördüğün şey nedir? Birbirinden farklı birçok çehre, renkler, kıyafetlermi yoksa bu kadar farkın bir araya gelerek oluşturduğu ritim mi? İlk kıyafetlere bakanlardansanız sözüm sizlere değil, yok bende ritime kapılıp dans etmeye başladım diyorsanız tamam doğru yoldasınız. Aşkınızı hissederek tasarladınız çünkü. Kendinizi bir başkasının yerine koymak ötekileştirmek zor bişey gibi gözüksede bunu başarabildiğiniz ölçüde mekanlarıda varolan kullanımlarından çıkarıp başka kullanımlara dönüştürebilirsiniz.
Bir anda odanızın camlarının Tunus ve J.Kennedy Caddesinin kesişimindeki köşe parsele baktığını hayal edin. Karşınızda şehrin tüm kargaşasını bertaraf eden, bir taraftan sizi yansıtırken diğer yandan dans edenleri görüp bir merakla sizi içeriye daveteden şefaf yüzeyler. Daveti kabul edipte kendinizi bulmaya izin verdiğiniz o an derinden gelen bi tını adımlarınızdaki her vuruşu içinizdeki sizin bile bilmediğiniz dans aşkınıza dönüştüryo. Kim bilebilirki siz bir telaşla iş yada okul yahutta aşkıza, Atatürk bulvarından doğru geçip giderken oldukça yüksek iki bina olan Ankara Sanayi Odası ve İş Bankasının ara kesitinden tüm ihtişamıyla size dogru fırlayan, terasında dans edenlerin oluşturduğu görsel bir şenlik. İnsanın aklında ne iş kalır ne de aşk; artık tek gerçek bedenin dansla bütünleşmesi tıpkı boşluğun mekana dönüşürken dans etmesi gibi.




