Ardından
26 Temmuz 2009, 10:11
Tanımlamaları sevmedim hiç birzaman. Adını koyamadıklarımla devam ettim yolla. Tatlı sonbaharlar mı demeliyim size ya da yarım kalmış kışlar mı en doğrusuysa… Yaşanılcak yazlar adına yürüdüm emin adımlarla her mevsimi. Gençlik ateşi başıma vurdu kimi zaman, adımlar seksen santimi aşınca tutamadım eklemlerimi, bacaklar leylek bacağı misali, uçardım ben, matem dolu bir akşamda sesine vurulduğum yaralı kalbine. Vücüdum iki bölüm oldu, benim olan ve olmayan. Karıştırırdım kimi zaman, elim elinmi olmuş yazarken bedenimi, dudaklarım senin olmuş düşlerken hayalini.
Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor…
Sahip olamadıklarım, hep ufkumda bir çizgi, hayallerim şah damarımdan da yakın, varoluşumsa bir deprem gecesi ,nebeklersin ki sesine yandığım, dizginlerini çoktan alıp karşı adada soluklanan beden beni terketmişken, sende sebeplerinden henüz kurtulamamışken, eyledin kendini tercih meselesi ettin misafirhane ellerde yaban olup gitmeyi. Nedenleri nedensiz kılarmı sandın kaçışın ardına bakarken ağlayan gözlere, en çokta bu dağlarken bedenimi, nasıl dizginlerim duygularımı, şaha kalkan bir at gibi dayandıkça kalbime. Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor, akıl sandığım rotasız geminin, rıhtımından beş karış ötede olduğu zamanlarda, ne yazık bana , yara sanıpta merhem ararken deli divane nerden bilirdim birgün, hayatımın en özel ve her karesini tekrar tekrar yaşamak isticeğim masal tadındaki temmuz akşamının, kapımın ardında beklediğini.
Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum.
Sual sormadan, dudaklardan akmayan kelimeler, gözlerinden bir sel gibi akarken tüm benliğime, bugüne kadar belki gençlik dersin, belki hata, tanıdığımı sandığım tüm suratların tamamlandığı son yer olan kalbinden, yaralı kalbime akan sevdanla tutuşmuştum. Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum. Ben ne zaman yürüdüm sen koştun ben yoruldum sen kelebek gibi uçtun.
Unuttun,unutulmadın,yaşamak istediklerimi yaşamadan, çıktım yolla. Bilmem desemde bilirim yaz akşamı neden bu kadar matemli. Kozalarımı yırttım aştım kendimi artık bende oldum bir kelebek tıpkı sen gibi. Ömrü bir gün olsa bile, değermiş yirmidört saat hayalin ardından uçmaya…
Ve İnsan Öldü
25 Temmuz 2009, 13:38
Michael Jackson 25 Haziran’da öldü ancak her popüler insan gibi,yaşamındaki popülaritesini neden biraz daha arttırarak?..Münevver Karabulut cinayeti hala neden gündemde?Ölünün arkasından okunan dualar ne kadar masum?..
Ölüm denince ,tüylerin ”diken diken” olmasını, bazılarının kaçacak delik aramasını gerektiren/tetikleyen düşüncenin/güdünün kaynağını ”Ölmeden Ölebilmek” adlı yazımda belirtmeye çalışmıştım. Biraz daha farklı bir açıdan olmak üzere günümüz olaylarını da göz önüne alarak yine ölümün sosyolojik tahliline ve irdelenişine, devam etmek istiyorum.
BİR MEŞ’UM ÇİZGİ
Ölüm ,yaşamak(varlık) ile yaşamamayı(yokluk) ayıran ancak her ”ayırıcı” çizgi gibi aynı zamanda ”birleştirici”bir mefhumdur.
Son zamanların en sansasyonel ölümlerinden olan ve hala gündemde yerini koruyan Michael Jackson ve onun gibi nice ünlü şahsiyetlerin ölümü sadece kendi yakınlarını değil , global bir nitelikte birçok insanı kendinde birleştirmektedir. Ölüm tefriki(ayrılmayı) ve cem’i(birleşmeyi) topyekûn kapsayarak, kendisinin homojen bir kavram olduğunu işaret eder. Ölüm bir nevi varlığın ve yokluğun ironik bir kozmik dansıdır. Var olanların -inadına-yok olanlar(mevta) için var olma istekleri. Ölüme duyulan hüznün, yaşama borçlanılan sevince sarmalanması sanki… Ölüye bakılarak ”biz de ölecek miyiz?” sorusunun zihinlerde yankılanması ve bu acı yankının, yaşamın yankısında birleşerek anlamsızlaşması nihayetinde artık duyulmaması, ta ki diğer ölüyü görmekle, aynı anlamsızlaşmanın tekrar başlaması arasında geçen süreye kadar…
IŞIKLAR İÇİNDEKİ MERHUM
Ölüm/ölü her ne kadar ”izm”cilikten ari(soyulmuş) bir vakıa/kişi olsa da ardındaki ”yaşayanlar” hiç de değil. Ananevi ve ”dini” olarak söylenile gelen ”Allah rahmet eylesin”duasına mukabil ; Türkan Saylan’ın ardından gönderilen ”ışıklar içinde yat” gibi-seküler(!)-dualar; ölüm mevzuunda dahi ideolojik kelime oyunlarının dipdiri olduğunu göstermektedir. Merhum(rahmet edilmiş) yerine de ”ışıklanmış” sözcüğü kullanıldığında durumun gereksizliği,bir ideoloji türerimi ve tüketimi olduğu çok aşikardır.
ÖLÜ(M) YÜCEL(T)İR Mİ?
Yaşamında pek de değerli görülmeyen birçok insanın, adı ”müteveffa” olarak isimlendirildikten sonra mitleşip,efsanevi bir hususiyet kazanması çok ilgi çekicidir. Ölüm post-modern insan telakkisinde her ne kadar meçhuliyet arz etse de,duygular daha farklı hareket etmekte, canlı iken kadr-u kıymeti bilin(e)meyen insanlar , öldükten sonra ölü-severler tarafından ”aslında iyi adamdı” itiraflarına ya da musalla taşında koro halinde ”iyi bilirdik” şahadetlerine muhatap olmaktadır. Buradaki ölü-severden kasıt elbette Eric Fromm’un metal eşyalardan haz alma yahut ”cinsel ölü-severlik” değildir.Ancak ayrılığın ve bir daha görmeyecek olmanın verdiği bir affetme duygusu ölüyü -insanların gözünde- bir ”abrakadabra” ile üst-insana (übermensch)ulaştırmaktadır.
Münevver Karabulut cinayetinde katil zanlısı Cem Garipoğlu’nun hala bulunamaması ve Adli Tıp kurumunda yapılan hataların çokça dillendirilmesi ,Michael Jackson’ın cenaze merasiminin keyfiyeti,mal varlığı,defin yeri,ölüm biçimi hakkındaki haberlerin kulaklarımızı çokça meşgul etmesi ;aslında ölüye değil de ölüme,olana değil de oluş biçimine,olanın nedeni ve nasılına atfedilen bir değer yitimini göstermektedir.
”Beni öldürmeyen şey,beni güçlü kılar *”diyordu Nietzsche de .Kendisini öldürmeyen şeyin değil de , öldüren şeyin kendini güçlü kıldığını asla öğrenemedi çünkü o da ”ba’s-ü bad-el mevt*” olanlardandı.Peki ya siz?
*Nietzsche Ağladığında(When Nietzsche Wept)/Irvın Yalom
*Ölümden sonra diriliş manasına gelmekte,çağına hitap edemeyen ve değeri sonradan anlaşılan yazarları simgelemektedir.(/Bu Ülke/Cemil Meriç)
Gökhan Özcan
Psikoloji Bölümü
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Biri Foucalut’u Gözetliyor
16 Temmuz 2009, 13:22
İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın 1917’de Yeni Delhi’de imar ettirdiği bir hapishanenin mimarisine verilen bir isim olan , daha sonra son yüzyılın en önemli ve en popüler postmodernist düşünürlerinden biri olan Michel Foucault ‘nun yaptığı hatasız teşbihi ‘’Panaptikon’’; Dört tarafı görebilen ancak mahkumların içerisini göremediği bir hapishane kulesi. Ve kaypak bir çağa verilebilecek en muteber isimlerden biri ‘ Panaptikon Çağı’…
Teknolojinin bilimden uzak tekamülü, beşeri hayattaki muhtelif değişikliklerin yaşanmasını tetiklemektedir. Bu değişikliklerden biri tarihi bir mefhum olan insan- teknoloji ilişkisindedir.İnsan ‘’homofaber’’dir. Alet yapar ve kullanır. İnsan teknolojik olarak evrilir ve neo-homofaber’ e tekamül eder. O, artık aletin kullandığıdır. Modern çağa gelindiğinde hal böyleyken, gizli kameraların aşırı kullanımı, internet kullanımındaki patlama, kendini İngiliz lugatına ispat ettiren ‘Google teşhir mamulleri’,ve bilumum bunların mümasilleri, postmodern çağın postmodern kem aletlerinden olmaktadırlar. Nitekim insan ürettiğinin denetimine girmektedir. Geçenlerde okuduğum bir gazete haberi, anlatmak istediklerime bir karamizah tadı katacak. Haber şöyle: ’’Google ‘ın sokak fotoğrafları aracılığı ile bir şehirde sanal olarak gezme imkanı sağlayan ‘’ Street View’’ programı, İngiltere’de bir evliliğin sonlanmasına neden oldu. İş gezisinde sandığı kocasına ait otomobili, kadın arkadaşının evinin önünde gören bir kişi boşanma davası açtı.’’ Öte yandan Facebook’ daki özel hayat ve fotoğrafların teşhiri, ’’ Biri Bizi Gözetliyor’’ gibi ütopik televize edici, mahrem duyguları baltalayıcı programlar, reel insanın şuurunu uyuşturup, piyasaya son sürüm dijital insanlar kopyalıyor.
1996’da Jennifer Ringley adında bir kız, özel hayatını saniye saniye kamerayla yayınlamış ve fanlarından ‘’belli davranışları’’ yapma talebi de almıştı. Daha sonra kamerasını kapatan Jennifer, bir süre sonra tekrar açtı ve kendisine neden tekrar açtığı sorulduğunda ‘’Kamera olmadığında kendimi yalnız hissediyorum’’ gibi bir cevap vermişti. Bu noktadan sonra aslında Foucault ‘ nun Panaptikonu biraz demode kalıyor. Çünkü Jennifer ile başlayan ve ardından gelen web-cam çılgınlığı, Panaptikon’ nun manasını aştı. İnsanlar kendilerini iradi olarak teşhire başladılar. Tabiri caizse insan ‘’gösterilen’’ bir nesne iken ‘‘gösteren’’ özne makamına yükseldi. Artık yayılan bir iktidar, bireyi etkilemiyor, aksine birey, tedirgin edici siber-iktidar üretiyor. Zavallı Jennifer’in yalnızlığı da özne durumuna geçip , hayatının telif hakkını elinde tutup, kendini şeffaflaştırmasından dolayıdır belki de…
Sanal dünyada yalnızlaşan , Marxyen bir ifadeyle ‘yabancılaşan’ , popüler-sanatkarane bir ifadeyle ‘’ıssızlaşan’’ bir insan güruhu daha ne kadar bu fiiline devam edecek? Düşünmemiz lazım. Her şeyin ‘fast’ leştiği ve düzleştiği neoliberal-kapitalist bir dünyanın ‘’bir nefes sıhhat’’durağında inip, başımı ellerimin arasına alıp , durup düşünmekten bahsediyorum… Sonra madde aleminin buharlaşmış zihniyetinin çok uzağında düşünüp durmaktan , sonra durmadan düşünmekten, sonra…
Yazar: Gökhan Özcan
Böyle Buyurdu Neyzen
15 Temmuz 2009, 15:11
Nihlizm(nihilism) amiyane bir tabirle hiçbirşeyin mevcudiyetini kabul etmeyen bir kavramı temsil eden ”nihil”kelimesinden türer.19. yüzyıl Rus entelektüellerinin, ismini koydukları Kierkegaard’ın değimiyle ”düşüncenin düşünemeyeceği bir şey bulma çabası”, bir düşünce çatışkısı… Raskolnikov ve Bazarov ‘un varoluş bunalımında paylaştıkları müşterek kaderleri…
Onlar postmodern dünyanın maderinde , kendilerine oturacak bir yer bulmaya çalışan yorgun yolculardı bekli de… ”Olmak” için ”varlığı” arayan serkeş ”hiçlenenler”… Nietzsche bu uğurda Tanrıyı öldürmüştü. Ancak bu bir çözüm değil aksine filizlenen bir psikozun daha ilk merhalesiydi. Peki bundan sonra ne yapmak gerekti? Camus’un , ” Var olan her şey saçmalık üzere kuruludur. Sisyhpos’un kocaman kayayı tepeye her çıkarışında , kayanın başlangıçtaki yerine yuvarlanması gibi ‘’sözünde olduğu gibi varoluşu reddetmek mi?
Ya da postmodern insanın içinde düştüğü tekdüze hayatın anlamsızlığını bir ”Fight Club” da biz kurup, anlamlandırmaya çalışmak mı ? Yoksa ”bir” hiç olduğunu ve bundan dolayı mutluluk duyduğunu haykırmak mı ? Sanırım Neyzen’e kulak verme sırası geldi…
Sadrazam Talat Paşa bir gün Neyzen Tevfik’e tamamen hüsn -ü zan ile ”Gel seni devlete memur olarak alalım der. Neyzen, ”Niçin?” diye sorar. Talat Paşa ”Niçin’i var mı,iş güç sahibi olursun,para kazanırsın”diye cevap verir. Mükaleme devam eder:Peki sonra?
-Sonrasını ne bileyim,belki amir olursun.
-Sonra?
-Belki müdür,hatta genel müdür olursun
-Sonra?
- Eğer azmedersen siyasete girer,mebus bile olabilirsin.
-Sonra?
-Çabalayıp nazır,hatta sadrazam olman dahi mümkün.
-Peki daha sonra?
O devirde sadrazamın üstünde sadece padişah vardır ve padişahlık da ırsiyetle olup,çalışılıp çabalamakla kazanılamadığından Talat Paşa çaresiz der ki;
-Hiiiç!
Neyzenin cevabı enfes :
-Ben zaten şimdiden hiçim Paşam! O halde niçin bu kadar yorulayım ki !
Evet, Neyzen, hiç olduğunu kabullenmekle, buhrandan,yorulmaktan, ya da Raskolnikov gibi cinayet işlemekten, popülist ataizm furyasından kurtulmuştu. Darısı hiç olduğunu zannedip”hiçlenenlere”…
Gökhan Özcan
Ergenekon Davası
8 Temmuz 2009, 20:01
İnsan, bazı durumlarda güçsüz kalır, soruya yanıt bulamaz. Egzistansiyalistler(Varoluşçu) buna “bulanım” der. İnsanın bu bulanımdan kurtulabilmesi için, soruya ya da soruna cevap bulması ve bir karara varması gerekir. Eğer kendi tabanında yeterince veriye sahip değilse bir yan etkiye, yani bir yardımcıya ihtiyaç duyabilir. Bu kişi anası, babası, kardeşi, kankisi veya öğretmenidir. Elbette bu kişi şeytan da olabilir. İnsan, cevabında yani sorunun çözümünde şeytanı seçebilir, seçer de çoğu kez. Şeytanın bilindik sıfatına sığınıp kötülüğü seçer. Ne yapsın, o insandır bir kere. Hamuruna unla birlikte iyilik de serpilmiştir kötülük de… Peki nereye gidecek bu edebiyatın ucu diyeceksen, geleceğim ayların gündemine, Ergenekon’a.
İnsanoğlu düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım, yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş.
İnsanoğlu aklını pek de kullanamadığı devirlerde bileğinin gücüyle çetin doğaya karşı gelemeyince kendini bir çeşit bunalımın ve ümitsizliğin içine düşmüş bulmuş ve kendini savunma gereğini tüm kalbiyle hissetmiş. Bunun için de tıpkı atalarının yaptığı gibi koca dişliyi öldürmek için mızraklarını birleştirip kolini kurmuş ve o hayvanı öldürmenin şevkiyle, el ele vermenin önemini kavramış. Düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım, yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş. Ve böylece devletin temelini atmış. Dolayısıyla devleti insan kurmuş, insan var etmiş. Devletin, bürokrasinin dolayısıyla yaşamın devam etmesi için her geçen anda insan faktörünün varlığı reddedilemez. Başta da dediğimiz gibi insanın hamurunda iyilik de var kötülük de. Demek istediğim o ki, devletin her kurumunda var olan insandır, dolayısıyla var olduğu kurumu kendi kötülüğüyle zedeleyebilir, o kurumu kendi çıkarları doğrultusunda işletebilir. Bu durum insanın var olduğu her alan için geçerlidir. Sonuçta hükümetleri de muhalefetleri de oluşturan insanların yaptıkları bir ülke için zararlı oluyorsa, sebebi o insanların kötülüğündedir. Kuruluşundan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin en güvenilir kurumu olan TSK’nın eski mensuplarının söz konusu dava üzerinde yargılanmaları olağandır. Özünde dava, bu kişilerin yaptıkları olumsuzlukları araştırmaya yöneliktir. Hukuk devletinin mahkemesinin, temsil ettiği devletin işleyişine engel olacak her türlü harekete karşı yaptırım gücünü kullanma zorunluluğu vardır. Ama bu zorunluluk, yapılacağı alanın var oluş amacını aşmadan olmalıdır. Söz gelimi, yargılanan kişiler sadece sanık durumundadır ve kendilerine yöneltilen suçlamalar “iddianame” adı altında sürdürülüp doğruluğu kanıtlanmadığı sürece o kişiler için kullanılamaz, suçlu muamelesi yapılamaz. Yargılama sürecinde kişinin kişi hakları ve onuru zedelenemez. Bu durumda eğer ortada bir sorun varsa bu sadece suçlamayı yapanın değil, mahkemenin de bir suçudur. Eğer Türk kanunlarında bir kişi suçu kanıtlanana kadar suçsuz sayılıyorsa, yargılanan kişinin basın veya benzerleri tarafından suçlu gösterilmesi, vatandaşının hakkını korumakla yükümlü mahkemenin işlevini düzgün yerine getiremediğinin bir göstergesidir. Ayrıca iddianamede yer alan yükümlülüklerin de gerçeğe uygun ve somut deliller tarafından desteklenmesi, mahkemenin açıklığının bir gereğidir.
Eğer Türk kanunlarında bir kişi suçu kanıtlanana kadar suçsuz sayılıyorsa, yargılanan kişinin basın veya benzerleri tarafından suçlu gösterilmesi, vatandaşının hakkını korumakla yükümlü mahkemenin işlevini düzgün yerine getiremediğinin bir göstergesidir.
Sonuç olarak; bazı kesimlerin, olanları “TSK’daki kişilerin yargılanamaz, onlar suçsuzdur” gibi yorumlaması yanlıştır. Sonuçta insanın var olduğu yerde elbette suç olacaktır. Ancak iddianamede kalan bazı iddialarla kişilerin suçlu gibi gösterilmesi de başlı başına bir yanlıştır. Sonuç olarak iki taraf hata yapıyor. Önemli olan tarafsızlığı yakalamak ve bilimin ışığıyla aydınlanmış Atatürkçü düşünceyle hareket etmek. Çözüm bu yoldan kısa görünür.
Deyip de bu yazıyı sonlandırırken aklıma bir soru geldi: Mahkemeyi, dolayısıyla hukuku savunanlar da insandır. Peki hani insanın olduğu yerde kötülük yani yanlışlık olurdu?
Bazı insanların bu kötülükten yoksun olması umuduyla…
Özgür Akışoğlu
ozi_free_nesi[at]hotmail.com
Madımak Katliamı
6 Temmuz 2009, 02:09
Cumhuriyetn ilanından sonra beklenen sosyal değişim kendini tam anlamıyla gösterememiştir.Ya da şöyle ifade edilmek istenirse toplum içinde varolan grupların zihniyetindeki devrim sağlanamamıştır.Durum böyle olunca ülke içerisindeki kamplaşma yeni oluşumlara giederek yeniden vucut bulmuştur.Siyasal islam ve toplumun muhafazakarlaşması
konuusunda hızlı adımlar atılarak kah askeri darbelerin kah iç çatımaların yaşanması kaçınılmaz olmustur.Bu durum toplumun refahına ,özgürlemesine,sivilleşmesine ket vurmuştur.
Toplum içerisinde cereyan eden olayların başaktörleri olan devlet sistemi ve gerici toplulukar ülke içerisinde hak talebinde bulunan çeşitli toplulukara günyüzü göstermemişlerdir.Bu olaylardan en iç karartıcı ve haince olanı da 2 şubat 1993 te sivas ilinde aralarında çeşitli aydınların ve sanatçıların da bulunduğu topluluğu hedef alan madımak katliamı diye nitelendirilen olay olmustur.Bu katliamda Türkiye halkları çok değerli aydınlarını ,sanatçılarını kaybetmiştir.Olayı gerçekleştiren topluluğun ve buna AA dolaylı veya da dolaysız destek veren devlet yetkiilerinin ruh hallerine anlam vermek gercekten zor olmamaktadır.Şiddet kültürünün beşiğinde eğitilmek istenen insanların böylesi bir olayda aktör olması kaçınılmaz bir durumdur.
Bireyler,gruplar arasında kamplaşmayı yaratan sistem olabilecek olaylardan da yeterince nemalanmaktadır.ezilen ler ve ezilmeyenler bu durumda su yüzüne çıkmakta geç kalmıyor.Toplum içerisinde kötü grup ve iyi grup olarak sıfatlamalar yaratılmaktadır.Bu durumda ezilenler sistem misyonuna,dünya görüşüne hatta inancına aykırı olarak görülen gruplar oluyor.Başlıcaları; Kürtler,Alevi inancına sahip bireyler ve işçiler ezilen grup kategorisine dahil edilmek isteniyor.Sistam böylesi bir manzarayı yapmakta zaman zaman başarısız duruma düşmesine rağmen gögsünü gere gere halkların üstünde hakimiyetini sağlamaya çalısıyor.bu hakimiyete başkaldırmanın mükafa(tı) ise vatan hainliği,bölücü ,kafir gibi sıfatlar olmaktadır.
Sistem çarkı ne kadar düzenli bir şekilde dönmeye çalıssa bile eğisen dünyada çarklar engellerle karsılasmaya mahkum olmaktadır bu durum ezilen gruplar için buruk bir sevinci doğurmaktadır.Nihayetinde sistem zaman içerisinde bocalayarak insan hakları daha önemli hale gemektedir.21.yy böylesi bir zeminin bulunduğu bir zamanı işaret etmektedir.’Kafir’ diye nitelendirilen aydınarın,sanatcıların anısına yönelik adımların hızla atılması için böyle bir zaman meşru bir zemini sağlamaktadır.
Katledilen değerli insanların anılarının yaşatılması uğruna sisteme inat halkalrın mücadeye gayret etmesi ve sürekli olarak başkaldırıda bulunması gerekmektedir.Modern zaman diye nitelendirilen böylesi bir dönemde alevi olmak suç ise aykırılık ise katiamın acısını herşekilde yaşayan yüreğimin haykırıyla berbaber ,bir sunni olarak ben de aykırıyım bende suçluyum.
MUZAFFER TELİMEN
SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ 4 SINIF
Aşkın Dansı
4 Temmuz 2009, 15:20
Her çizgiye bi heyecanla başlarsın keşfetmek istersin önce kendini sonra dansın sana vaadettiklerini. Bunlar vaadolmaktan çıkar adeta güzel bir ilkbahar sabahında uykularını kaçırcak bir sevgili edasıyla sana yaklaşır ve kulağına fısıldar: beni hayal olmaktan çıkar. Atatürk Bulvarında bana gerçek bir kimlik kazandır. Sorgulamaya başlarsın kimlik denen şey nedir. Bir yapıya hatta bir eyleme nasıl kimlik verilir. Şu eylemlerin mekansal karşılığı için sayfa 138, öteki eylemler için safya 140’a bakınız. Yok böyle bir şey.
Kendinizi bir başkasının yerine koymak ötekileştirmek zor bişey gibi gözüksede bunu başarabildiğiniz ölçüde mekanlarıda varolan kullanımlarından çıkarıp başka kullanımlara dönüştürebilirsiniz.
Hayalini kurduğun şey mekansa sen içindeki eylem olmalısın. Eylemdemi olamıyorsun tamam o zaman sen bir duvar olup karşıdan bak dans edenlere ilk gördüğün şey nedir? Birbirinden farklı birçok çehre, renkler, kıyafetlermi yoksa bu kadar farkın bir araya gelerek oluşturduğu ritim mi? İlk kıyafetlere bakanlardansanız sözüm sizlere değil, yok bende ritime kapılıp dans etmeye başladım diyorsanız tamam doğru yoldasınız. Aşkınızı hissederek tasarladınız çünkü. Kendinizi bir başkasının yerine koymak ötekileştirmek zor bişey gibi gözüksede bunu başarabildiğiniz ölçüde mekanlarıda varolan kullanımlarından çıkarıp başka kullanımlara dönüştürebilirsiniz.
Bir anda odanızın camlarının Tunus ve J.Kennedy Caddesinin kesişimindeki köşe parsele baktığını hayal edin. Karşınızda şehrin tüm kargaşasını bertaraf eden, bir taraftan sizi yansıtırken diğer yandan dans edenleri görüp bir merakla sizi içeriye daveteden şefaf yüzeyler. Daveti kabul edipte kendinizi bulmaya izin verdiğiniz o an derinden gelen bi tını adımlarınızdaki her vuruşu içinizdeki sizin bile bilmediğiniz dans aşkınıza dönüştüryo. Kim bilebilirki siz bir telaşla iş yada okul yahutta aşkıza, Atatürk bulvarından doğru geçip giderken oldukça yüksek iki bina olan Ankara Sanayi Odası ve İş Bankasının ara kesitinden tüm ihtişamıyla size dogru fırlayan, terasında dans edenlerin oluşturduğu görsel bir şenlik. İnsanın aklında ne iş kalır ne de aşk; artık tek gerçek bedenin dansla bütünleşmesi tıpkı boşluğun mekana dönüşürken dans etmesi gibi.


