Çelik Kapının Ardında

19 Ağustos 2009, 18:12

Bu gece daha bir parlak sanki. Balık sırtı gibi dizilmiş yıldızlar, birer engel gibi. Hepsi geçilmeyi bekliyor. Sonunda saklıyorlar seni. Kimin aklına gelir ki oralara saklanasın. Ama biliyor musun? Görüyorum artık. Özgürsün inansınlar ki, çok samimisin.. her şeyi görüyorsun.. asla salak değilsin ..bilsinler.. bakmadıklarını duyuyorsun, duymasan da hissediyorsun.. çünkü herkes arkadasın..ilk kez görsen bile.. dur diyorsun..müzik evin oluyor. hislerin..sırdasın..dostun.. hayat ne kadar da güzel..sen varsın ve kendini yasıyorsun.. anlamsız hersek anlam kazanıyor.. kurulmamış cümleler çalar saat gibi kuruluyor.. annen var bir yerlerde seni bekleyen.. sesli düşünüyorsun.yoksa bos mu konuşuyorsun?!.. kısa, keskin, net, cümleler.. kendini dinlersen, kapatırsın biliyorsun.. anlamsız bir hızın var..sığmayan bir enerjin.. yorulmuyorsun..sınırın yok.. için titriyor..kemiklerin, damarların, kasların, etlerin.. sempatiyi misyon edinmiş gibi görünüyorsun..

Artık görüyorum be güzelim.

İnsanoğlu ne kadar daha saklanabilir ki?

Yarın sabah gözlerini açtığında, çekmecenin üzerinde kurşun kalemle yazılmış bir not görseydin: Dünya yıkıldı; yeniden kuruluyor diye; yani bir sil baştan, yani bir fırsat daha; Artık o hep istediğin neyle uğraşmaya, neyi öğrenmeye, neyi hayata geçirmeye başlar, neyi bitirir, hangi işe bir daha asla bulaşmazdın? Nefes nefese kimi arar, ayakkabının teki merdivende – kime koşar, kimden sonsuza kadar uzak dururdun? Anahtarı sevgi olan hangi paslı kilitleri açar, balyozu cesaret olan hangi kalın zincirleri kırardın? Hangi söylenmemiş sözler çıkardı açığa, hangi çıkılmamış yolculuklar beklerdi çelik kapının ardında? Gece yatarken, saatinin alarmını kurup, çekmecenin üzerindeki kurşun kalemin yanına koyarken bir düşün bunu. Sen derin uykulardayken dünya yıkılabilir, geçmişe ait ne varsa kalkmaz enkazın altında kalabilir. Ve yarın sabah, tabii eğer açabilirsen gözlerini, yepyeni bir dünya kurulmuş olabilir, her sabah kurulduğu gibi…

Seni seviyorum meleğim, açabilsen bir gözlerini…

Aydın Şelte
Yıldız Teknik Üniversitesi
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
aydinselte[at]gmail.com

Asenathı Beklerken

19 Ağustos 2009, 18:11

Tanyeri ışıdı, ışıyacak. Keskin uzun öten bir horozun sesi… İncecik dalgalar vuruyor sahile. Sessizlik, sanki hepimizin sesi olmuş. Ortak bir dili taşıyor ılık ılık esen yel. Yeni yağı çıkarılmış zeytin kokusu… Birkaç dilim kaşar çıkarıyorum. Birkaç tane de doğal, daha dokunulmamış zeytin. Çayım, tavşan kanı misali, öyle kızıl,öyle canlı ki, doldurup incecik belli bardağıma yudumluyorum. Artık güneş haykırıyor buradayım diye. Gecenin sessizliği, yerini gündüzün dalga ve rüzgar seslerinin orkestrasına bırakıyor. Şef misali, yönetmek istiyor bir tarafım bu coşkuyu; fakat dokunmuyorum, eklemleniyorum,eriyip su oluyorum, akıyorum denize doğru. Ören’i seviyorum.

Çayım, tavşan kanı misali, öyle kızıl,öyle canlı ki, doldurup incecik belli bardağıma yudumluyorum.

Eski, yaşlanmış, yüzlerinde, çizgilerinde tarih yaşıyor. Sokakları Rum kokuyor, Ermeni kokuyor, Türk kokuyor, Osmanlı kokuyor, Cumhuriyet kokuyor, her şeyden çok sevgi, komşuluk, mahalle kokuyor. Tarihi yaşıyorum, zaman makinem yok ama, zaman makinesi olmaya çalışıyorum. O kadar çok ihtiyacımız var ki zaman makinesi olacak insanlara. Derin derin soluyorum Samatya’yı, Kuzguncuk’u, aşığım buralara.

Her elime aldığımda, her bir yeni macerada, her kahramanda, her çağda yaşayabiliyorum kitaplarımda. Her gün konuşuyorum onlarla. Onların aracılığıyla, yüzlerce, binlerce yıl önceki ben(ler)i bulabiliyorum. Onları tek tek okşuyor, onlarla tek tek konuşuyorum . Soluyorum,yaşıyorum. Hepsine en derin sevgimi ve saygımı sunuyorum. Aşığım kitaplarıma…

Derin derin soluyorum Samatya’yı, Kuzguncuk’u, aşığım buralara..

Bir kadeh şarap dolduruyorum. Moda’da denize karşı ağır ağır yudumluyorum. Bütün dostlarımla, kardeşlerimle, sevgililerimle, sevdiklerimle, kendimleyim. Asla yalnız değilim, gençliğimin geçtiği, o iyot kokan, o yemyeşil, martıların şarkılar söylediği yerde. Geçmişim, şimdim ve geleceğim. Hayam ile dertleşiyorum.

“Canım şarap, ne güzelsin billur kasende;
Aklı köstekleyen bir büyü var sende.
Biraz içti mi insan açılır yüreği
Döker ortaya nesi varsa içinde. “

Döktürdün be gene Hayyam! Ama derler ki aşık ve sarhoş cehennemlik olacak. Cevabın anında , Hızır pir gibi yetişti imdadımıza :

“Giderse cehenneme tüm aşık ve sarhoşlar;
Küçük yapın cenneti, yarın bomboş kalacak! “

Bir krizantem çiçeğidir, çocuğun annesine olan aşkı. Buzu parçalayarak yüzeye çıkarlar. Gücün, asaletin ve radikalizmin simgesidirler. Kırmızı gülün yanında, ciğercinin kedisi karşısında sokak kedisi gibi durular ; ama kuyruk sallamazlar. Aşıktırlar, aşktırlar…

Aşığım doğaya, aşığım dünyaya ve tarihine… Aşığım şaraba ve aşka… Rum’un mezesine, Türk’ün rakısına, Kürt’ün müziğine, Çerkez’in yemeğine…

Nuh, kendisine isyan eden yılanı gemisinden kovmuş. Yılan da şeytanın sırtına binmiş, dünyada sular kuruyunca Laliş koyağına inmişler. Nuh , eğer yılanı kovmuş olmasaydı, şimdi dünyada hiçbir yaratık, kuş, börtü böcek, insan, hiçbir yaratık olmaz,dünya şeytanla yılana kalırdı. Bugün dünya insana kalmadı. Hepimizin, çocuklarımızın. Keşke dünyamızı şairler, sevgililer yönetse. Bizler krizantem çiçekleri olabilsek dağlarda.

Aşığım doğaya, aşığım dünyaya ve tarihine… Aşığım şaraba ve aşka… Rum’un mezesine, Türk’ün rakısına, Kürt’ün müziğine, Çerkez’in yemeğine… Aşığım kelebeklere… Aşığım Asenath’ın torununa..Sevmeyi sevenlere aşığım ben…

Aydın Şelte
Yıldız Teknik Üniversitesi
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
aydinselte[at]gmail.com

Ne İsa’ya Ne Musa’ya…

9 Ağustos 2009, 18:41

Ne İsaya Ne MusayaMÜSİAD kurucu başkanı Erol Yarar ile Fadime Özkan’ın yaptığı röportajın, akademik ve medyatik çevrelerdeki yankısı hayli şiddetli oldu(20 Temmuz 2009). Söz konusu İslam olunca, “Müslüman burjuvazi, Homo-İslamicus” gibi imlendirmeler zihinlerde tazelenerek, yeni bir laik – muhafazakar dilemması,  sadece siyasi değil; iktisadi zeminde de baş göstermiş oldu. Şu halde, herkes kendi penceresinden bakarken, pencerenin dışından bakabilmeyi daha makul  bulmaktayım.

TARİHİ BİR SERENCAM

İzmir İktisat Kongresi’nde -başarılı olunamasa da-kalkınma için önkoşul olarak mutabakata varılan “müslüman bir burjuva sınıfı”oluşturma çalışmaları, akabinde 80’lerde uygulanmaya konulan “ihraç ikameci ekonomik politika” ile birlikte gelen serbest piyasanın meşruluk kazanması, açık sanayileşme, Turgut Özal’ın liberal politikaları; ekonomide uygulanan “kaba devletçi” politikayı yumuşatmış, Refah Partisi ve şimdi de AKP’nin muhafazakar çizgide uyguladığı neo liberal bir iktisadi rotaya rol model  olmuştur. Bu durum islamcı/muhafazakar iş adamları için elbette bir teşvik olmuş, – sözde – faizsiz bankalar kurulmuştur. Aslında Erol Yarar‘ın “Türkiye’nin gerçek burjuva sınıfı biziz” derken, sarf ettiği kendinden emin cümleler, hiç de yabana atılmayacak bir ekonomik dönüşümün başladığının ve devam etmekte olduğunun bir işaretidir.

Aslında Erol Yarar’ın “Türkiye’nin gerçek burjuva sınıfı biziz” derken, sarf ettiği kendinden emin cümleler, hiç de yabana atılmayacak bir ekonomik dönüşümün başladığının ve devam etmekte olduğunun bir işaretidir.

TÜRK’ÜN FENNİ WEBER’İ YENDİ (TEBRİKLER!)

Ünlü sosyolog Max Weber, Karl Marx’ın kuramsallaştırdığı , iktisadi ve üretim ilişkilerini(alt-yapı) ön planda tutan “ekonomik determinizm”in aksine, kalkınmada din gibi ilahi ve sosyal bir kurumu (üst-yapı) muhatap alır. Hatta “Protestan Ethic and the Spirit of Capitalism” adlı kitabında sanayi devrimini ateşleyen etkenin temelinde Kalvinizm gibi Püriten mezheplerin kar güdüsünü ön planda tutan, iradeli ve tutumlu olmayı öğütleyen ahlak anlayışlarının olduğunu söyler. Hasılı Weber bu teziyle İslam’ı az gelişmişliğe mahkum olmuş, tekamül(evolution) ve büyümeden(development) bihaber bir din olarak görmekle biraz(cık) yanılmıştır. Şöyle ki; daha önce de belirttiğim bu ekonomik dönüşümle kabuğunu kıran özellikle Kayserili, Konyalı iş adamları, tabir-i diğerle Anadolu Kaplanları, İslami normlarla serbest piyasacılık ve girişimciliği aynı potada eritebilmişler ve Weber’in tezini bir nevi yanlışlamışlardır.Bu nedenle son günlerde Homo-İslamicus ve Müslüman burjuvazi tabirleri yeniden hatırlanmış, liberal Müslümanların icraatları daha da göze batar ve batırılır hale gelmiştir.

MUHAFAZAKAR PORNOGRAFİ(GERİ ALDIĞIM TEBRİK!)

Weber, Püriten mezheplerin tutumlu oluşlarına bil mukabil Katoliklerin  savurgan ve lükse kaçan tutumlar içinde olduklarını söyler. Erol Yarar‘ın “Türkiye’nin gerçek burjuvası olduğunu” söylemesi, bizlerin “burjuvazi” kelimesine salt ekonomik anlamlandırmalar yüklememize sebep olabilir. Ancak “burjuvazi” sadece ekonomik etkenlerle, Marxyen bir ifadeyle açıklanamaz. Zira “Müslüman burjuvazi” aynı zamanda kendi alt-kültürünü, sosyal kalıplarını, müzik ve yemek zevkini, giyinişini, entelektüel konumunu, ev dekorasyonunu kendi dünya görüşüne(!) göre şekillendirmektedir. Fakat bu dünya görüşü; liberalizmin kökenindeki “Batı modernitesi” ve “muhafazakarlık” kaynaklı bir korumacı tereddüt arasında “Ne İsa’ya, ne Musa’ya” gibi bir durum oluşturmaktadır.

Çarşaf ile Converse’in dayanılmaz hafifliğine, kot pantolon ve baş örtüsünün eşsiz(!) birlikteliği eklenince “İslami Jet sosyete” kendi ikonunu oluşturmuş olmakta…Öte yandan ev dekorasyonlarındaki lükse kaçışların çokça haber mevzusu yapılması, birtakım şeylerin sorgulanmasını vacip kılmaktadır. “Var olan şey kendini ispat etmek ister” deyip, belki de bir noktada hak verilebilir ancak dikkat edilmesi gereken  motto; bu ispatın nerede başlayıp nerede biteceğiyle ilgilidir. Varolanın dışavurumu, sindirilerek yansıtılmalı, “kusum” halini almamalı, “bendeki benden” taviz verilmemelidir…

Veblen’in “gösterişçi tüketim” terimi aslında meramımı çok güzel ifade ediyor. Yanlış algılanan modernleşme; özentiliğe, teşhire, gösterişe, meşruiyet kazanan bir pornografiye dönüşmekte ve dönüşmeye de bu gidişle devam edecektir…

Gökhan Özcan
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Psikoloji Bölümü
gokhan_0288[at]hotmail.com

Kapitalizm ve Eğitim

2 Ağustos 2009, 07:56

kapitaliz ve eğitimEğitim, toplumların gelişmesinde daha iyi bir topluma evrilmesinde en önemli araçlardan biridir. Bu kadar değerli bir araçta nasıl olurda kar amacı güdülür. Eğitim; toplumun/toplumların dünya ile barışık (doğaya sorumlu), çoğulcu ve paylaşımcı olmasını sağlayacak bir araçtır. Bu durumda kar amacı güdülemez. Bunun için eğitimin parasız olması gerekir; ama böyle olmuyor. Çünkü, eğitim bir avuç azınlığın (burjuvazi) çıkarlarına uygun şekillendiği için küresel iklim değişikleri, sınıf sömürüsü, yoksulluk vb. şeyler yaşanıyor. Yakın zamanda yök örgün öğretime %8 ikinci öğretime %10(0) (yüzde yüz zam yapmak isterken bazı bölümlerde %500 protesto sonucu yüzde ona indi) zam yaptı.

Eğitim; toplumun/toplumların dünya ile barışık (doğaya sorumlu), çoğulcu ve paylaşımcı olmasını sağlayacak bir araçtır.

Sorumlu/bilinçli  öğrenciler bu olayı Türkiye’nin bir çok yerinde  protesto etti ve bazı yerlerde polisin sert müdahalesiyle karşılaştı. Yök bu zammı yaparken daha iyi eğitim vermek  adı altında  yapıyordu. Peki eğitim sisteminin sorunu sadece maddi sorun mu; eğitim sisteminin içeriği sorun, zamlar sadece devletin ve yökün cebine gidecek kısmı yökün kendisi sorun, zaten yök 1960-1980 arasındaki öğrenci olaylarının engellenmesi için kuruldu. Amacı, neoliberal politikalara uygun tek tip öğrenci ve apolitik öğrenci yetiştirmek. Üniversitelerin olanakları yeterli değil belki; ama bu zamlarda halktan alınmamalı devletten alınmalıdır. Devlet militarizme (ordu) ayırdığı  paranın büyük kısmını eğitime yatırmalı ve eğitim diyalektik olmalıdır.

Bugün paralı eğitim yüzünden bir çok insan okuyamıyor/okula devam edemiyor. Kübada ilkokuldan başlayarak üniversite dahil bütün eğitim parasız ve insanlar ilgi alanlarına göre bilim dallarında okuyorlar. Bundan dolayı bebek ölüm oranı en düşük ülke, afrikaya ücretsiz doktor göndererek onların terdavisinde rol oynuyor ve bir çok örnek, ekonomisinin iyi olmayışının sebebi emperyalist ambargo. İşte bunların bilincinde olan sorumlu/bilinçli öğrenciler The Marmara otelin önünde yök çalıştayını protesto etti. “Harçlara değil maaşlara zam”, “pes etmeyeceğiz pes ettireceğiz”, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” sloganları atıldı. Eğitim, bütün insanların doğal hakkıdır. Bundan kimse mahrum bırakılamaz. YÖK’E HAYIR, PARASIZ EĞİTİM

Okan Yolcu
Mustafa Kemal Üniversitesi
Biyoloji Bölümü 4. Sınıf
lamarck_00[at]hotmail.com

Jan Van Eyck ve Gençliğin Katılımı

1 Ağustos 2009, 21:23

“Büyük sanatçıların gizli hayatları” adlı bir kitap aldım geçen gün. Kitabın yazarı Elizabeth Lunday, çevirisini ise, Sevin Okyay yapmış. Kitap genel olarak ünlü/tanınan ressamların ve heykeltraşların bilinmeyen yönlerini anlatıyor. Okurlar, Kitap’ın hemen ilk girişinde Jan Van Eyck adlı ressam ile karşılaşıyorlar, ressamımız 1385-1441 tarihleri arasında yaşamış ve en önemli portresinin adı da “Arnolfini portresi”, fakat benim özellikle ilgimi çeken nokta ressamın hikayesi oldu. İsterseniz tam burada sözü kitabın yazarına bırakalım; “İlk bakışta Arnolfini portresi sıradan görünür. Kabarık kuyruklu köpek ve kirli ayakkabılar ile tamamlanmış sıcak bir aile sahnesidir. Ayrıntılar ancak daha yakından inceleyince hayat kazanır: bir avizede ışıldayan yansımalar, oyma ahşap süs üzerine düşen gölgeler, dışarıdaki, bir ağaçta çiçeklenen kirazlar. Ve gözünüz odanın arka duvarına varınca şatafatlı bir Latin Yazısı ile şunu okursunuz: Jan van Eyck buradaydı.1434.” Bu bir imza ve tarihin ilk ressam imzalarından biri. Bir ressamın dikkati bu şekilde kendisine çekmesine daha önce rastlanmamıştı.

Gençliğin Katılımı

Türkiye’nin “gençliğin katılımı” konusunda sınıfta kalan ülkelerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemizde gençler; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel katılım düzeylerinde yeterli düzeye gelmiş durumda değildirler. Türkiye’de sivil toplum alanında sosyal projelerde çalışan gençlerin oranının sadece %4’lerde kalması bile Türkiye’de katılımın ne boyutlarda olduğunu göstermektedir. Ülkemizde gençliğin katılımının bu denli düşük seviyelerde kalmasının temel nedenlerinden birine baktığımızda önümüze çıkan temel sorunlardan birinin “aile kültürü” olduğunu görürüz. Undp insani gelişme raporu’nda gençlerin aile kararlarına katılım oranlarına baktığımızda, gençlerin hangi televizyon kanalının seyredileceği veya ailece nasıl zaman geçirileceği gibi konularda bile katılım düzeyi oranları sırasıyla %55 ve %52, ekonomik konularda ise bu oran %43’e düşmektedir. Görüldüğü üzere, gençlerin katılımına aileden itibaren şekil verilmeye çalışılmaktadır. Diğer bir konu da, siyasal katılım konusudur. Gençler siyasal katılım konusunda da isteksiz ve çekingen davranmaktadırlar. Emre Erdoğan’ın araştırmasına baktığımızda gençlerin siyasal yaşama katılımına ilişkin ilginç istatistikler ortaya çıkmaktadır. Örneğin, araştırmaya göre Türkiye’de gençlerin sadece %18’i yaşadıkları şehir ya da mahalle ile ilgili bir sorun hakkında belediyelere veya yetkili mercilere dilekçe yazma teşebbüsünde bulunmuş. Daha ilginç bir istatistiki bilgi ise, 2002 yılı seçimlerinde gençlerin sadece %61’i oy kullanmış. Gençlerin düzenlenen toplu yürüyüşlere katılımına baktığımızda ise, %12,8’lerde, hatta gençler aslında yakın tarihte gerçekleşen susurluk kazasına tepki olarak gerçekleştirilen ışık kapatma eylemine %24,7 oranın da katılım göstermişler.

Tüm bu istatiksel oranlara baktığımızda, katılımda yaşanan sıkıntılarda, geleneksel aile kültürünün gençler üzerindeki baskısı, siyasal katılım konusunda gençlerin isteksizliği ve gençlerin devlet kurumlarına güvenmeyişleri ve kamu kurumlarının gençlere karşı olan güvensiz bakış açısı gibi nedenleri sorun olarak sayabiliriz, fakat bununla yetinmek ne kadar doğrudur sorusunu da gençler olarak kendimize sormamız gerekir. Yani, Gençler olarak biz ne kadar bu sorunları aşmak için, harekete geçmiş durumdayız. Yukarıda, görüldüğü gibi, belediyelere dilekçe verip sorunlarını ileten genç oranı bile %18, bu durumda gençlerin biraz daha harekete geçmesi gerekliliği ortaya çıkmaz mı? Yıllardır gençliğin katılımı ile ilgili bir sürü şey yazılıp durur, fakat genç kesimin üzerine düşen sorumluluklar kısmı hep atlanır. Ayrıca, bu tarz yazılarda hep gençler bilinçlenmeli vurgusu yapılır, ama en bilinçli kesim olan üniversiteli gençliğin katılımına baktığımızda; %4 olan sivil topluma katılım oranının sadece %46’sı üniversiteli gençlerden oluştuğu görülmektedir. Bu da göstermektedir ki, Türkiye’deki gençlerin bir kısmı kendi üzerlerine düşen sorumluluklardan çeşitli nedenlerle kaçma yoluna gitmektedirler. Oysa ki, günümüz gençliği tüm önyargılarını bir kenara bırakıp, siyasal katılım düzeyinde demokrasiye inanarak karar alma mekanizmalarında yer almaya çalışan, bilinçlenme yolunda araştırmalar yapan ve sürekli kendini geliştiren ve yenileyen olmalıdır. Önlerine gelen her yeni fırsatı çok iyi değerlendirebilmeli, ellerine geçen fırsatı gerçekleştirme yolunda ilk olarak kendi imzalarını atma hevesinde olmalıdırlar tıpkı ressam “Jan van Eyck” gibi…