Düzenin sorgulanması

27 Kasım 2009, 14:27

Değerler: Evrensel ve ulusal diye ikiye ayrılır. Değer  karmaşası göründüğünde ortada şimdiki dünya sistemi gibi bozuk bir sistem gözlenir. Toplumun büyük bir kesiminde bulunan; ekonomik kaygılar, sosyal hayatta yaşanan sıkıntılar ve bunların özeti olan kültürel yozlaşma iniltileri, sistem bozukluluğunun en açık ifadesidir. Bu sistem bozukluğu; geri kalmış ülkelerin değiştirilmiş ifadesi olan, gelişmekte olan ülkeler sınıfındaki Türkiye`nin çıkmaz sokaklarda, umut aramasına yol açmaktadır      Bozuk Sistemin derinliklerine inilmeden yapılmaya çalışılan basit yönetim ve yüzeysel düzenlemeler, çıkmaz sokakları daha da çıkılmaz kılmaktadır. Yönetimin kendilerinde güç kaynağı olduğunu sanan yöneticiler, çıkılmaz sokağın karanlığını kabul etmedikçe herhangi bir çözüm oluşturulamayacak, aksine çözümsüzlük düğümlenecektir. Bunun için çözüm arayışları ancak anayasa çerçevesinde ve anayasanın gereği olan düzen değişikliğidir. 1968 yılında bütçe tartışmaları yapılırken hükümet adına konuşan bir bakan, düzeni değiştirmeye kalkışmanın Türk ceza kanununa göre suç olduğunu çünkü Türk ceza kanununun 142`ıncı maddesi:” Memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek  … için her ne suretle olursa olsun propaganda yapmayı suç saydığını söylemiştir”

Yıl 2009 yani aradan tam 41 yıl geçmiştir sizlere şunu sormak istiyorum:Bu 41 yıllık süreçte hükümet adına konuşan bakanların 41 yıl önce söylenenlerle ne kadar farkı var?

Kırk yıldır aynı sözleri tekrarlayan bakanlar, Türk ceza kanunun üstünde anayasanın olduğunu hatırlayamamış olmalı,  bu görüşleri  sakattır. Evet Anayasanın ulusça kabul edildiğinden bu yana Anayasanın gerekli kıldığı bir düzen olabilir ama bu düzen henüz birçok yönüyle müesses değildir ve tamamlandığı savunulamaz       Düzen niçin ve nasıl değiştirilmelidir?Düzenin değişimi için önce sistemin yargılanması gerekiyor: Şuan ki sistem günün şartlarına ne kadar cevap veriyor diye sorgulamak lazım. Doktora giden bir hastaya, doktorun ilk sorduğu soru: Rahatsızlığının vücudunun neresinde olduğudur. Kafası ağrıyan hasta, ayağından rahatsızlık duyduğunu söylerse çözüm için gittiği doktordan düğümlenmiş bir çözümsüzlükle döner. Bu gün sistemi devam ettiren, baş ağırıtan sorunlar, kimi güç sahipleri tarafından  ayak sorunu olarak tanımladığından dolayı, şifa bekleyen hastalığın aksine hastalığa, hastalıklar eklenmektedir         “Her şeyi halk için yapmak istiyoruz.” diyerek. Kimi güçlerin menfaatlerini, her şeye rağmen korumak isteyen tutucu çevreler, demokrasiye belli bir sınıra kadar tahammül edebiliyorlar: O güçlerin çıkarları, halkın yaşanan gerçekleri fark etmesi karşısında tehlikeye düşünceye kadardır… O sınırdan sonra bu güçlerin demokrasi sevdaları tükenir. Tahammülün yerini zorbalık ve dengesiz güç gösterisi, özgür düşünmenin yerini sopalar ve silahlar yer alır. Halbuki halk için yapılmak istenen her şeyde halkın rızası da gözetilmeli (genelde bu, güçlerin kendi istediklerini halkın istediklerine mal edilmesi olarak yansır) .Ve madem halka bu kadar sevdalılar hiçbir gerçeğin açığa vurulmasından korkmamalıdırlar. Üstünü örtmeye çalıştıkları gerçekleri halka serbestçe ve korkusuzca söylemelidirler. Sistem ancak Anayasaya`da böyle bir çözüm arayışıyla düzenlenebilir. Bunlar yapılmasa  çözümsüzlük sonsuzlaştırılır.

Savcı Gürbüz
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Zihin Engelliler Öğretmenliği

Darbe’ye “Darbe” İndiren “Sözde Demokrasi”

24 Kasım 2009, 20:56

              Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Parti’sinin iktidara gelişinden bu güne kadar vesayet rejimi (Askeri Dikta) konusunda Türkiye her yeni günde önemli ve demokratik gelişmelere doğru adım atmıştır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin sivilleşmesi ile başlayan bu süreç en son askerlere sivil yargı yolunu açan anayasa değişikliği ile devam etmektedir ve dikkat edildiğinde artık askerler de eskisi gibi canları sıkıldığında basın ve medyayı karşılarına alıp açıklama yapamamaktadır.

Türkiye’nin demokratikleşmesine dair atılan bu adımların ardında hep alkış tutan kişi olarak duranlardan biri olarak sürekli “şeriat mı istiyorsun”, “rejim ile ilgili sorunların mı var” şeklinde sorulara (hatta soru değil baskılara) maruz kaldım.  

Türkiye kurulduğu günden itibaren “cumhuriyeti koruma ve kollama” cümlesinin ardına gizlenen bir askeri vesayet altında bugünlere ulaşmıştır. Nitekim 1960′tan başlayarak günümüze kadar gelen ve en son günümüz şartlarına uygun olarak (post-modern) 27 Nisan E-Muhtırası ile sonlanan ve olmamasını dilediğimiz asker müdahaleleri ile demokrasimize sürekli darbeler indirilmiştir. Artık inanıyorum ve temenni ediyorum ki “askeri darbe” Türkiye’de yaşayan ezici çoğunlukça meşru olmadığı kabul edilmiş bir yöntemdir.

Keşke ezici çoğunlukla kabul edilmiş yerine Türkiye’nin tamamı tabirini kullanabilme şansımız olsaydı ancak en son “irtica ile mücadele eylem planı” olarak aylar önce medyaya yansıyan ve “kağıt parçası” olduğu dile getirilen belgenin de gerçekliği tespit edildiğine göre, TSK içinde halen daha “darbe” kavramının meşru algılandığını görüyoruz.

Darbenin ordu içinde meşru kabul edilmesinin bir anlamda kabul edilebilirliği olduğunu anlayabilmek için Türkiye siyasi tarihine bakmak yeterlidir ancak bu duruma çanak tutan ve destek verenlerin varlığı esas endişemizdir. Nihayetinde ordu içindeki darbe yanlılarının varlığı, yıllardır süren geleneğin kırıntıları olarak adlandırılıp bunlar yeri geldiğinde temizlenebilir ancak “zihniyet” olarak halen daha darbeyi kabullenenlerle nasıl mücadele edeceğiz? Zaman akışı mutlaka bu darbe yanlısı zihniyeti de temizler diye düşünerek umutlarımızı arttırmak mümkün ancak darbenin ikamesinin demokrasi olarak Türkiye siyaset sahnesine ve Türkiye toplumsal yaşamına yansıması ne zaman olacak?

Yukarıda sorulan son sorunun altında yatan nedenler tıpkı yıllardır ürktüğümüz darbe planları ve darbeciler gibi bir başka gücün de demokrasi özlemimize set vurduğuna işaret edebilir. Gündemdeki Albay Dursun Çiçek imzalı “irtica ile mücadele eylem planı” adlı belgenin aylar sonra birileri(!) tarafından davanın bakıcısı konumunda olan Ankara Cumhuriyet Savcılığına değil de İstanbul Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesinin altında yatan nedeni sorgulamak isteğimiz, mevcut egemenin de yarınlarımızda görmek istediğimiz “demokrasi” ile ilgili sorunları olup olmadığına dair kendimizi emin kılmak isteğimizdendir. Konuya ilişkin aynı amacı taşıyan bir başka soru ise “belgenin neden bu kadar zamandır ortaya çıkmadığı ve anlaşıldığı üzere bir askerin elinde bulunmasına rağmen neden vaktinde gerekli makama teslim edilmediği” şeklindedir. Her ne kadar Deniz Baykal beyefendinin bu konuya ilişkin masum bir yanı olmadığını biliyor olsakta, kendisinin son vakaya ilişkin söylediği “zamanlama” meselesinin ardında başka nedenler mi vardır? Demokratik Açılım meselesinin hayli karışık bir halde devam ettiği ve şehit aileleri ile gazilerin sinirlerinin yüksek dozda yıprandığı son dönemde acaba TSK’nın tavrının belli başlı nedenlerle kontrol altına alınması mı gerekiyordu? Sorular benzer meallerde arttırılabilir. Sorulara verilecek cevapların ise tatmin edici olmaması ve hatta henüz bu gibi sorulara binaen cevaplar verilmemiş olması, “darbe” lafından ürktüğümüz gibi “sivil otokrasi” kavramına dair korkularımızı arttırıyor. Konu ile ilgisi az da olsa geçtiğimiz hafta tanıtımı yapılan bir gençlik projesinin  iktidar partisinin gençlik kolları toplantısında, “üniversitelerde çok zayıfız ve bu proje ile ‘inşallah’ üniversitelere de hakim olacağız” şeklinde yorumlanması ise kaygılarımızın çok da yersiz olmadığına işaret etmektedir.
Türkiye’de kutsallar (din-bayrak-milliyet-vatan-mezhep-cemaat v.b.) üzerinden siyaset ile yıllarca, “anadolulu” diye adlandırdığım milyonlarca insanımız emeklerinin karşılığını alacaklarına inandırılmış ancak her seferinde olan yine anadolulu insana olmuştur. Türkiye’nin seçkin elitist kitleleri iktidarda olmadıkları zamanlarda bile bürokrasi nimetiyle semirirken, “anadolu” yine anadolu içinden çıkan ve anadolulu rolü oynayanlarca adeta sömürülmüştür. Bugün ise tüm kutsalları bir kenara koyarak siyaset yapmaya çalıştığını iddia eden bir siyasi iktidar mevcuttur. Bu siyasi iktidarın en çok kullandığı söylemlerden biri “milli irade” ikincisi ise “demokrasi ve demokratikleşme şeklinde hafızalara kazınmıştır. Demokrasi ise öyle kolay bulunası bir nimet olmadığı gibi doğulu toplumlarda tezahürü çok geç kalmış bir anlayıştır. Doğu halkları üzerinde uygulaması gayet zor ama gerekli olan bu anlayışın ısrarla dile getirilişi umut verici olduğu gibi çok manidardır. Nitekim söz ile eylem farkı göz önüne alındığında bizim ülkemizde sözde demokrasi olduğuna dair örnekler haddinden fazladır.

Sözüm ona darbe’ye darbe indirenlerin demokrasi anlayışlarının zayıflığı da maalesef geçtiğimiz 7 yıl uygulamasında görülmüştür. Evet “darbe istemiyoruz”  ve hayır bazıları gibi “şeriat getireceksiniz” de demiyoruz. Bizim korkumuz darbe üzerinden hareketle sözde demokratik imparatorluğunuzu kurma girişiminizdir. Ve unutulmaması gereken bir laf vardır, kişi ağzına doladığı laftan yana zaafa sahiptir. Sayın Başbakan’ın da ağzına en çok doladığı kelime, “DEMOKRASİ” dir…

30/10/09 BURAK YALIM

Kürt Açılımı Başlangıç Olsun

23 Kasım 2009, 16:29

 Son dönemde “Kürt Açılımı” adı altında Türkiye’de mevcut büyük bir sorunun çözümü için çaba sarfedilmekte. Umuyorum bu çabalar da başka kronikleşmiş sorunlarda (Başörtüsü Meselesi) olduğu gibi siyasi rant ve dostlar alışverişte görsün mantığı ile ilerlemez.

Türkiye’de bir hastalık vardır. Bu hastalık, sorun olmayan şeyleri sorun haline getirerek ve korku imparatorlukları kurarak bu sorun olmayan sorunları çözmeye kalkanları “hain” ve “işbirlikçi” gibi sıfatlarla suçlamak yoluyla çözümler için bir yol bırakmamaktır. Elbette bu korku imparatorluklarının kurulmasının da nedenleri vardır. Birileri kutsalları (vatan, bayrak, din) kullanırlar ve bunlar üzerinden siyasi puan kazanmak peşinde koşarlar.

Sadece siyaset kurumu bundan rant sağlasa belki işimiz çok zor olmayacaktır lakin başka kurumlar da bu kronik sorunlar üzerinden ciddi rantlar sağlamaktadır. Tüm bu rantları kesecek adımlar için müsaade etmek istemeyen çoktur. Milleti de manipule etmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bu nedenle “kürt açılımı” konusunda eğer gerçekten çözüme gitmek isteniyorsa çok boyutlu düşünülmeli ve konu bir toplumsal uzlaşıyla helledilmelidir. Çünkü bahsi geçen açılım, Türkiye’nin uzun zamandır kanayan yarasıdır ve çözümü gereklidir ancak bu çözüm için atılacak adımlar çok hassas bir çizgide yürütülmelidir.

Meselenin Psikolojik Boyutu:
    Öncelikle yapılacak çalışmanın adı çok iyi tespit edilmelidir. Başbakan Erdoğan‘ın da dediği gibi: “Adına güneydoğu sorunu mu, kalkınmamışlık sorunu mu, kürt sorunu mu, ne derseniz deyin burada bir sorun vardır ve çözümü Türkiye’nin yararınadır” şeklinde bir yaklaşım çok da sağlıklı değildir. Elbette ortada bir sorun vardır ancak bunun tarifi doğru yapılmaksızın çözüme doğru yoldan gidilmesi mümkün değildir. Sorunun çözümü Başbakan Erdoğan’ın da söylediği gibi Türkiye’nin yararına olacaksa eğer, adı doğru konulmak zorundadır.

“Toplum hafızası” Türkiye’de çok kuvvetli olmasa da böylesi kronik bir vakada ne gibi etkileri olacağının önemsenmesi gereklidir. Bahsedilen konu 30 yılı aşkın Türkiye’nin sıcak gündeminde yer almış ve yaşanan olaylardan birçok insanımız çeşitli şekillerde etkilenmiştir.

“Kürt”  kelimesinin tek bir anlam çağrıştırmadığı aşikardır. Maalesef “Kürt” kelimesi ile “PKK” kelimesini özdeşleştiren  birçok insan vardır. Son dönemde bu yanılgı ne kadar azalmış da olsa halen daha toplumda bu konuya hazır olmayan bir kesim bulunmaktadır. Diğer taraftan baktığımızda ise “Kürt Sorunu” demek birçok Kürt vatandaşımız için de abes kaçmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtler kendilerini sorun olarak nitelendirmek istememektedir. Demokratik Toplum Partisi ne kadar “Kürt Sorunu” söyleminde ısrarcı olursa olsun kendileri de Türkiye’de yaşayan tüm Kürtlerin temsilcisi değildir. Dolayısıyla sorun sadece “Kürt Sorunu” diye adlandırıldığında bile problem çıkmaktadır.

Sorunun temeli haklar ve özgürlükler ile ilgilidir. Hepimizin de bildiği gibi daha düne kadar Türkiye’de “Kürtçe Televizyon” ve “Kürtçe Eğitim” bırakın uygulanmasını, konuşulması mümkün olmayan konulardı.

Yasaklar ile bir yere varılamayacağının anlaşıldığı şu günlerde TRT ŞEŞ ile başlayan süreç gösterdi ki Kürtçe Televizyon ile ülke bölünmüyor ve herhangi bir sorun çıkmıyor.

Haklar ve özgürlükler ne kadar çok verilirse, sorunların çözümüne o kadar yaklaşılacağını bu örnekle görmek mümkündür. Çünkü daha düne kadar Kürt vatandaşlar ROJ TV yayınları ile günlerini geçirirken şimdi vatandaşı oldukları ülkelerinin hizmeti ile kendi dillerinde televizyon izleyebiliyorlar. Dolayısıyla PKK’nın elinde bulunan ROJ TV ile manipule edilmek yerine, devletin kanalı TRT ŞEŞ ile daha sağlıklı bilgiye ulaşabiliyorlar. Böylelikle de kendilerini ülkelerine daha bağlı hissetmelerini sağlayan önemli bir psikolojik etmeni ortaya koymuş oluyorsunuz.

Meselenin diğer bir psikolojik boyutu ise çözümün konuşulduğu masada kimlerin oturduğu ile muhatapların bugüne kadar geçen süreçte aldıkları rollerdir. Daha öncede söylediğimiz gibi “toplum hafızası”   bu konuda çok hassas davranacaktır ve bir de süreci baltalamak isteyenlerin varlığı ile atılmak istenen olası adımlar engellenebilir. Dolayısıyla bu süreçte imralı kesinlikle muhatap kabul edilmemeli ve topluma imralı gerçeği ciddi şekilde anlatılmalıdır. Neticede bugüne kadar kaybedilen insanlar hepimizin insanıdır ve burada en önemli unsur annelerdir. Kim ne söylerse söylesin anneler hepimizin annesidir ve dağda ölen PKK’lı terörist ile şehit olan mehmetçik arasında anneleri boyutundan bakıldığında bir fark görülmemektedir. Bir şekilde kandırılan ve yahut çözümün dağda olduğuna inandırılan kürt vatandaşlarımız dağlara İmralıda yatmakta olan bölücübaşının propogandaları ile gitmiştir. 1999′dan sonra ise İmralı’dakinin yerini başkaları almıştır. Bu nüans, taraf olarak kabul etmemekle birlikte, her iki kesime de ciddi şekilde anlatılmaya çalışılmalıdır. Takdir etmek gerekir ki ortak düşman unsuru politikada büyük önem taşımaktadır. Burada ortak düşman, insanlarımızı birbirine düşüren zihniyet ve bu süreçten rant sağlayanlardır. PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığı, insan ve silah ticareti gibi kirli işleri bir şekilde insanlarımıza anlatılmalı ve yönetici kadronun bu işlerden elde ettiği rant için gençleri dağlarda eğitip, beyinlerini yıkadığı gösterilmelidir. Bunun yanında da bugüne kadar sorgusuz sualsiz gerçekleştirilen infazların müsebbibleri ve aynı şekilde bu süreçten rant sağlayan kişiler cezalandırılarak, devletin hiçbir surette hiçbir vatandaşını sahipsiz bırakmadığı ortaya konulmalıdır.      Açılım dediğimiz bu hareketin sadece siyasi boyutları olması yeterli değildir. Önemli olan sosyal ortamda birlikteliklerin gerçekleştirilmesi ve toplumun bu konuları cesaretle konuşmaya hazır hale getirilmesidir. Nitekim Doğu’da yaşayan ve eğitimini gören öğrencilerin otobüslere doldurulup Anıtkabir, Çanakkale ziyaretlerine getirilmeleri önemli bir adımdır. İnsanların gönüllerini ve akıllarını kazanmanın yolu onların iyi bir psikoloji ile büyümesini ve yetişmesini sağlamaktır. Bu anlamda doğudan batıya yapılan ziyaretler ve deniz kıyısına olan geziler ortak vatan anlayışını pekiştirmektedir. Bu tür gezilerin çeşitli programlarla desteklenmesi ve arttırılması gelecek yıllarda çok daha sağlıklı bir toplum yapısı yaratacaktır. Aynı şekilde batının da doğuya gidişi artmalı ve artık öğretmenler, doktorlar ve mühendisler, doğu fenomeninden sıyrılmalıdır. Akıllardaki doğuda terör var hastalığının silinmesi için her türlü imkan kullanılmalıdır.     Psikolojik olarak hazır hale gelen toplum, meseleyi çok daha rahat konuşacak ve birbiri ile herhangi bir sorunu olmadığını, esasen herşeyin sunni bir sorundan ibaret olduğunu idrak edecektir. Özellikle Türkiye’deki şahin kanatta var olan bölünme korkuları bu yollarla sona erdirilebilir. Netice itibariyle yüzyıllardır Türkler, diğer toplumların kültür ve geleneğine saygı ile yaklaşmış, hoşgörü göstermiştir. Bunun bir örneğinin de bugün gösterilmesi gerekliliği, Türk şahin kanadına anlatılmalıdır.      Meselenin Siyasi Boyutu     Siyaseten malzeme haline gelen her konu gibi bu konuda maalesef siyasi rant mücadelesinin içinde sürüncemede kalmıştır. Özellikle iki tarafmış gibi görünen Türk ve Kürt milliyetçilerinin bu konuda büyük siyasi rantları bulunmaktadır. Her iki grupta siyaseten varlıklarının en temel sebeplerinden biri olarak bu meseleyi kullanmışlardır. Çok ilginçtir ki her ikisinin de siyasetini oluşturduğu temel çelişkildir. Kürt milliyetçilerinin en büyük tepkisi Türk milliyetçilerine olmakta ve onları ırkçılık ile suçlamaktadırlar. Esasen kendilerinin siyaseti de refleks bir milliyetçiliktir. Demokratik haklardan bahsetmelerine rağmen halen daha aşiret sistemi ile ilgili sorunsalı çözebilmiş değillerdir. Bugün bile birçok yerde aşiret reisinin gösterdiği kişi veya partiye binlerce oy atılmaktadır. Açıkçası Kürt Milliyetçiliğinin temsilciliğine soyunanlar da feodal yapıyı sorgulamaktan uzak kalmış ve kendi rantlarına hizmet ettiği için bu sistemi kullanmışlardır. Devletin yatırım yapmamasından şikayet etmelerine rağmen birçok teşviki kendi bölgelerinde kullanmak yerine batı bolgelerinde kullanmışlardır. Dolayısıyla Kürt siyasetçiler de uzun süre boyunca bu konudan nemalanmış ve kendi halkları için mücadele eder süsü ile kendi şahsi çıkarlarını korumuşlardır. En radikal Kürt milliyetçileri ise Kürdistan istemektedir. Oysa bugün Türkiye’de Kürtler sadece doğu bölgemizde yaşamamakta ve kürt zenginleri, İstanbul, İzmir, Bursa gibi batı kentlerinde büyük işler yürütmektedir. Dolayısıyla Kürdistan hayali tüm Kürtlerin istediği bir hedef olmadığı gibi gerçekleşse de büyük sorunlar yaratacak bir idealdir.  Çünkü batıda yaşayan hiçbir kürt kurulacak sözde Kürdistan’a gitmeyi istemeyecektir ve Türkler de onları ülkelerine göndermek için büyük baskı oluşturacaktır. Sonuç olarak Kürdistan meselesi başlı başına sorunu tetikleyecek bir taleptir ki bunun hukuksal anlamda da olması mümkün değildir. Kürt siyasetinin çeliştiği diğer bir nokta ise esasen sol tandanslı kurulmuş olmasına rağmen sağın argümanlarından beslenmesidir.      Radikal Türk milliyetçileri de büyük bir çelişki ile birlikte yaşamaktadırlar. Tarihte Türklerin hoşgörü zihniyetinden dem vurmakla birlikte bir kavmin veyahut etnik grubun kendi dilini konuşmasından rahatsız olmaktadırlar. Osmanlı devleti geleneğine sahip çıkmalarına rağmen aynı geleneği yürütmekte -özellikle Kürt meselesinde- sınıfta kalmaktadırlar. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bir etnik grubun kendi dilinde eğitim görmesi ve televizyon izlemesine bağlayarak ikinci bir çelişkiye imza atmaktadırlar. Çünkü aynı radikaller, dışarıda yaşayan Türklerin,  -örneğin Kosova’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da- kendi dillerini kullanabilmelerini, haklarını aramaları gerekliliğini ve kendi dillerinde eğitim görme hakkı olduğunu savunmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu durumda da biraz çifte standart uygulamaktadırlar. Radikal Türk milliyetçilerinin diğer bir çelişkisi de kendilerinin orta asyadan geldiklerini savunmalarına rağmen Kürtlerle aynı kavim olduklarını savunabilecek kadar ileri gitmeleridir. Neyse ki artık günümüzde Kürt isminin kara basınca çıkan kart-kurt seslerinden ileri geldiği tezi pek rağbet görmemektedir.       Her iki radikal kesiminde çelişkilerini farketmesi ve uzlaşı için adım atması ile çok büyük mesafe kaydedilebileceği ortadadır. Çünkü radikal gruplar bir şekilde toplumu da etkilemektedir. Özellikle Türkiye toplumunun siyasi kültürünün halen daha ahbab-çavuş ilişkisi ve duygusallığa sahip olması toplumun etkilenmesini daha da kolay hale getirmektedir. Bu nedenlerden ötürü açılımın hedefe ulaşması için bahsi geçen radikallerin de bir şekilde sürece dahil edilmesi gereklidir. Eğer bu başarılabilirse toplumun da çok daha hızla ve yüksek moralle bu meseleye yaklaşacağı aşikardır.      Siyasi boyut açısından mesele iktidar – muhalefet kavgasına kurban götürülmektedir. Böyle bir meselede oy hesabı yapmanın ve muhalefet etmek için muhalif olmanın hiçbir yararı yoktur. Sonuçta mesele Türkiye’nin meselesidir ve bu konu ile ilgili herkesin fikri önem taşımaktadır. Bu nedenle iktidar partisi ben bilirim mantığında olmamalı, muhalefet ise olumsuz eleştiri yapmak yerine konu ile ilgili proje üretmeli ve kendi görüşlerini ortaya koymalıdır. Sadece siyasi partilerin oturup konuşması da meselenin halli için yeterli olmayacaktır. Sivil toplumun da sürece dahil edilmesi ve desteğinin alınması günümüz siyaset anlayışı gereği büyük önem taşımaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer olay da cumhurbaşkanlığı makamının da sürece dahil edilmesidir. Cumhurbaşkanlığı herhangi bir siyaseti temsil etmediği için tarafsızlık adına önemli bir örnek teşkil edecektir. Cumhurbaşkanı Gül her ne kadar eski AKP’li olsada, makamın tarafsızlığı konusunda büyük eleştiriler alsada, süreç içerisinde aktif ve kayda değer bir rol edinmesi yararlı olacaktır. Tabiki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de çok büyük rolü olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü TSK bu konunun doğrudan tarafı konumundadır. Özellikle sivil – asker ilişkilerinin Türkiye’deki yeri düşünüldüğünde, Genelkurmay Başkanlığı’nın da takınacağı tavır büyük önem taşımaktadır. Özellikle bölgede görev yapan TSK mensuplarının bölge halkıyla olan ilişkileri çok büyük önem arz etmektedir.   Son zamanlarda Genelkurmay’ın açıklamaları bu konuda büyük bir ilerleme olduğunu göstermiştir. Önemli olan bu tavrın sürdürülmesi ve daha ileriye gidilebilmesidir. Ne kadar üzücü de olsa Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “biz diyarbakırı seviyoruz” söylemi büyük önem taşımış ve olumlu karşılanmıştı. Oysa Diyarbakır’da bu ülkenin bir parçası ve dolayısıyla TSK’nın böyle bir açıklama yapması gerekli olmamalıydı ama süreç içerisinde durum bu kadar vahim hale gelmişti. Buradan hareketle bu örneklerin çoğalması gerekliliği ortaya çıkmakta ve bölge halkı ile devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK’nın arasında bir sorun varmış durumu giderilmelidir. Bunu da yapacak olan Türk Silahlı Kuvvetleridir.      Meselenin siyasi boyutu ile ilgili son olarak Demokratik Toplum Partisi ile ilgili de bir iki hususa değinmek gerekirse, DTP’ye de bu süreçte önemli görevler düşmektedir. Ülkedeki tüm Kürtleri temsil etmemekle birlikte DTP’de Kürtlerin önemli bir temsilcisi konumundadır. Bu anlamda siyasi etik olarak eleştirilebilir olsada, Başbakanın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile görüşmesi bu süreç açısından olumlu bir gelişmedir. En azından DTP’nin muhatap alınmıyoruz diye bir çıkışı artık olmayacaktır. Artık DTP’nin yöneticileri ve parti mensuplarının da daha dikkatli konuşmaları ve sürecin hassasiyetini benimsemeleri gerekmektedir. Özellikle İmralı’yı muhatap gösterme çabaları çok yersizdir. Bu konuda DTP’nin korku çemberinden çıkması ve PKK ile resmi olmasa da gayriresmi anlamda var olan ilişiğini kesmesi gerekmektedir. Eğer sürecin bir parçası ve çözümün mimarlarından biri de kendileri olacaksalar, sert üslubun bir yarar getirmeyeceğini anlamaları gereklidir. Demokratik haklardan bahsettiklerine ve ayrılıkçılık istemediklerine dair kamuoyunu ikna etrmeleri çok önemlidir.       Meselenin Ekonomik Boyutu     Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ciddi ekonomik yük oluşturan meselenin çözümü ile birlikte bu yük ve enerji çok daha verimli yerlere harcanabilecektir. Ne yazık ki yıllardır yaşanan terör olayları neticesinde askeri harcamalar en başta olmak üzere bölgeye inanılmaz para ve enerji harcanmıştır. Bölgede görev yapmak istemeyen personel, gorev yaptığında iki kat maaş alan personel, mayınlarla patlatılan yolların yeniden inşaası, terör olayları neticesinde gerçekleşen zararların tazmini, kaçak elektrik kullanımı, kayıt dışı ekonomi vs… Tüm bunlar devletimizin gerek maddi gerekse manevi kayıpları arasında yer almaktadır. Bunun müsebbibi mutlaka bu süreçten rant sağlayan odaklardır. Maalesef yıllarca bu duruma bir çare üretilememiş ve bütçede en önemli pay sürekli askeri harcamalara ayrılmıştır. Oysa bu sorun vakti zamanında başlamadan çözülebilseydi bugün çok daha başka bir Türkiye olurdu. Ekonomisi güçlü bir Türkiye’nin bölgede çok daha büyük bir rol edineceği gerçeği ortadadır. Dolayısıyla sorunun çözümü neticesinde bu ekonomik yük ve kayıplar daha verimli halde kullanılacağı için soruna bir de bu yönden bakmakta yarar vardır.           Meselenin Uluslararası Boyutu     Türkiye’nin bir iç meselesi gibi görünmekle birlikte bu sorun Uluslar arası  camiada da önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye son yıllarda yaptığı atılımlar ile sorunun Uluslararası camiadaki algısını değiştirmiş ve Uluslararası toplumun da desteğini almıştır. Bu fırsatın değerlendirilmesi çok önemlidir. Halen daha Avrupa Birliği sürecinde karşımıza hak ve özgürlükler ve demokrasi başlıkları altında Kürt azınlık hakları çıkmaktadır. Türkiye’nin dış politika hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği tam üyeliği için bu sorunun çözümü büyük bir adım olacaktır. Sorunun çözümü ile birlikte batı dünyasının Türkiye’ye bakışı da büyük oranda değişecek ve batılıların daha birçok sorunla ilgili Türkiye’ye bakış açıları değişecektir. ABD’nin 2011 yılında askerlerinin tamamını Irak’tan çekecek olması da göz önünde bulundurulduğunda Türkiye kendi içindeki bu sorunu hallederek ve Kuzey Irak’lı kürtlerle daha iyi ilişkiler kurarak bölgede  ve Irak’ta büyük roller üstlenecektir. Özellikle Irak’ın yeniden yapılandırılması konusunda büyük yatırımlar yapılması noktasında Türkiye birincil ülke olabilir. Bunun kolaylaştırıcı etmeni de içerideki sorunların çözümüdür.  Kendi vatandaşları ile sorunu olan bir ülkenin gerek bölgesinde gerekse dünyada herhangi bir uzlaştırıcı rol oynaması mümkün değildir. Bölgesinde başat güç olmak isteyen Türkiye’nin öncelikli olarak içerideki sorunlarını halledebilir olması önemlidir. Aksi takdirde Filistin – İsrail uzlaşmazlığı olsun, Ermenistan – Azerbaycan ilişkileri olsun her türlü sorunda Türkiye’nin çok samimi bir rol üstleneceği düşünülemez. Bu anlamda ele geçirilen fırsatın değerlendirilmesi gerek iç politikada gerekse dış politika da daha güçlü bir Türkiye tablosunu ortaya çıkaracaktır.          Sonuç      Türkiye önemli bir adım atmak üzeredir. Bu adımın olumlu sonuçlanması için toplumun her kesiminin desteği ve endişelerin giderilmesi zaruridir. Uzun yıllardır sorun halinde olan bu konunun çözümü daha güçlü adımlar atabilmek için herkese cesaret getirecektir. Bir korku imparatorluğu yenileceği gibi diğerlerinin de yenilmesi için büyük fırsat yakalanacaktır. Türkiye’nin kronikleşen ne kadar sorunu varsa hepsinin çözümü için elimizde güzel bir örnek bulunacaktır ve içerideki her sorun çözüldükçe Türkiye uluslararası camiada çok daha güçlü hale gelecektir. Önemli olan çözümü  istemek ve bunun için samimi davranmaktır. Siyasete alet etmeksizin ve tüm kesimlerin kaygıları dikkate alınarak izlenecek bir politika belki de çok uzun yıllardır oluşmayan toplumsal uzlaşıyı oluşturacaktır. Bu anlamda siyaset makamına ve sivil toplum kuruluşlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Süreci izleyeceğiz ve göreceğiz, dileriz bu kez sorundan nemalananlar sevinmez ve Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü bir döneme adım atabilir.

11/07/2009 BURAK YALIM

Benim Bağlamım Beni Bağlar…

10 Kasım 2009, 17:08

Gecenin yarısında insana dair soru işaretlerim var… Onun tabiatına,sanatına…

Sanat bazen de soru sormak olsa gerek.Verilecek birden çok cevaba mukabil hakkı verilmiş,sağlam bir soru sormak,o sorulardan düşünen adam heykelleri yapmak…yani sanat yapmak…

Ademoğlunu  okumaya çalışmak o nedenle zor bir sanattır. Çünkü bir değil birden çok soru sormayı gerektirir. Soruların hükümferma olduğu bir habitusta cevapları kapı dışarı etmek gerekir…

Elbette okumak bir eyleyiştir. Metin ile sen arasındaki bir cilveleşme… İnsanı da bu usulle okumak mümkün değil midir? Karşına bir insan metni alıp onu yorumlamak,tabir-i caizse hermeneutik bir deneyime kolları sıvamak o kadar da muhal midir?

Son dönemde aşırı kullanımından dolayı,artık elde yapışkanlık hissi veren ‘’çocukluğuna inmek’’ tabirini her ne kadar popülistlik alameti olarak görsem de halk değişlerinin hep bir anlamı olduğu düşüncesindeyim. Popülizm düşmanlığımı bir kenara bırakıp,mevzuya  objektif yaklaşmaya çalışıp,bu kelimenin köklerine bir arkeoloji uygulama arzusundayım.

                Çoğunlukla  Psikoloji bilimine dair pek (b)ilgisi olmayan avamca söylenile gelen ‘’çocukluğuna inmek’’ söylemi,Freud’un psikanalizminden türe(til)miş ve ağızlara pelesenk edilmiş bir lafızdır.Basitliği, ağızdan ağza aktarılan sakız cıvıklığı kıvamına gelmesindendir.’’Psikoloji’’ ya da ‘’terapi’’ kelimelerini duyan çoğu kimsenin zihin eşiğinde yuvalanmış,kelimelere dökülmeye hazır halde duran ‘’çocukluğuna inmek’’,’’divan’’,’’deli doktoru’’ söylemleri mevcuttur.Kristalleştirilen bu tabirler, tarafımca üzerinde deruni bir teemmülü hak edecek kadar değerli ve dakik anlamlar ihtiva etmekte…

Son zamanlarda ilgi duyduğum hermeneutik(yorum bilgisi) ışığının  ‘’çocukluğuna inmek’’ söylemini  okuyabilmemiz için lazım olan aydınlığı sağlayacağını  düşünmekteyim…

Okumak fiili her ne kadar burada mecazi anlam olarak istinbat edilse de,biz temel anlamını tercih ediyoruz.Bir metini okumak,başta harflerden meydana gelen kelimeleri ve kelimelerin teşekkülünden hasıl olan cümleleri okuyup,kavrama ve bir anlam devşirme işidir.Okuyanın zihninde beliren şey, kelimelerden ziyade metnin anlamıdır. O halde okumak bir anlam çıkarma, yorumlama işidir.Bence insanı okumak bundan çok da farklı bir çaba değildir.

İnsanı anlamaya çalışmak bir metne dalmak gibidir. Bir metin eğer kullanıldığı dil ile kişiye hitap edemiyorsa ondan bir anlamın çıkması muhaldir. Aynı şekilde bir insanın yaşadığı,doğup büyüdüğü çevresi bilinmiyorsa, o insanı anlama çabası boş bir gayretten öteye gidemez.İnsanın bağlamı,aslında kendisi ile başkası arasındaki bir bağ(laç)tır,iletişime geçtiği tarihsel bir dildir…Birleştiren her çizgi gibi aynı zamanda ayıran manidar bir rabıttır…Çocukluğuna inilmek istenen her insan -biz de o lafzı kullanalım hadi- bu noktada aslında ‘’bağlamı’’ ifşa edilmek istenen metin gibidir.Üzeri setredilmiş anıların altını eşelemek,onların üzerinde arkeoloji yapmak; bizatihi bir metne dalmaktır…O eşref-ül mahlukat olan insan metnine…

Zaman perdesini yırtıp çocukluğuna inmek ve yırtılan perdeyi geri dikmek, bir sanat eseri meydana getirmek kadar zor olsa gerek…

Gece gece bu ne bağlam muhabbetidir diyen  hazreti metinlere(!):

Senin bağlamın sana, benim bağlamım bana…

Gökhan Özcan
gokhan_0288@hotmail.com

               

Ben Büyüdüğümde..

10 Kasım 2009, 00:14

balıkçıBen büyüdüğümde balıkçı olacağım baba!Bisikletimle göl kenarında balık tutacağım.Bisikletimle baba, misinamı sallayacağım ve balık tutacağım.Göl kıyısında baba, mavi suların kenarında, bir köprünün altına..ama çizme giyeceğim ayağıma, hani söz verdiğim gibi sana, ayaklarım ıslanıp hasta olmamak için.Baba balıkların canı acır mı ben onları tuttuğumda?Hem ekmek vereceğim onlara gelsinler diye oltama, sonra da yakaladıklarımı yeşil kovama koyacağım, hemen ölmesinler baba, eve getirip birlikte pişirinceye kadar yaşasınlar.Balıkların da hayalleri var mıdır baba?Benim gibi, hatta senin gibi..bizler gibi yani..Hani var ya bir şeyi çok istersem gerçekleşecek olan ama aynı senin beni istediğin gibi mesela, hani senin verdiğin kitapta yazıyor ya baba, evrenin tüm ruhunun yardım edeceği hayaller.Hani benim var ya balıkçı olacağım gibi; sahici, samimi.Fırsatsız.Kaygısız.Hani geçenki gibi, ben ağlamıştım ve sen beni kucağına almıştın ya öyle işte..ama o zaman kırmızı bisiklet istemiştim baba ve gece dua etmiştim Allah babaya; ama senin paran eksik kalmıştı ve alamamıştık, o yüzden ağlamıştım hatırladın mı?Ama hani gerçek olacaktı onlar, hepsi..Sazlıkların yanındaki misinam da mı gerçek olamayacak baba?Sırf çok istediğim için..sadece içten içe ağladığım ve istediğim için yada?Kitap yalan mı söylüyor baba, hani evren- hani tek bir kum tanesi ve tüm harikalar..ama olmamalı baba olmamalı..Çünkü diyor ya, bir kere olan ikince kere olmaz ama iki kere olan mutlaka üçüncü defa gerçekleşecektir..Hani ben senden sucuklu yumurta istemiştim, ama sucukçu kapalıymış da sen sadece yumurta almıştın akşam bana, bir de dedim ya kırmızı bisiklet ve hani şu önü yuvarlak ayakkabı ve diğerleri baba.. bu doğru işte yalan yok..Hani baba ben yolumu şaşırdım, ondan evren bana ders veriyor, aynı kitaptaki İngiliz gibi..Ama gerçekleşmesini o kadar çok istiyorum ki sazlıkların yanında, ördeklerin, kurbağaların yakınında, yağmurda ama ıslanmadan, misinamla balıkları dinlemek istiyorum, suyun sesini sonra.Mucizeye inanmak, kaderimi değiştirmek belki de..Yazgıma egemen olacağım baba, mutluluğumu kuracağım ve hayatım o kadar basit olacak ki kimse elimden alamayacak onu..Ve bisikletim kırmızı olacak baba.Kırmızı,Kıpkırmızı,Kan kırımızı..Baba!!Ölme baba,beni bırakma..hayır baba..hayır..bunu da o kadar istemiştim ki..Gerçek olmayacak, istemiyorum tamam işte seni istemiyorum o yüzden gerçek olamaz bu, bisiklet gibi aynı.Sevmiyorum seni!!Gitme baba; babam..Ben hiç çiçekleri koklayamadım baba, bir çocuk gibi..senin beni kokladığın gibi..Sırf ölmesinler diye ama baba, ama seni kokladım baba, şimdi de son kere kokluyorum..Sabah olunca, gökten kaybolacak yıldızlar ve seni uğurlayacağım..Babam..

Sarhoş Atlar Zamanı

9 Kasım 2009, 23:45

Bir teslim oluşun filmidir aslında bu. Sefalete, savaşa, drama aldırmadan yaşamak; ama doğuştan sahip olunan ezilmişliğe, gözyaşına teslim oluştur hem de. 4 kardeşin en büyük erkeğisindir ya da kardeşlerin en büyüğü olmak zorundasındır zaten. Kardeşin sakattır ve daha kötüsü yoktur aslında bir çocuk için. Babansa ölü bir kaçakçı artık, anne zaten zamanında bir çocuğuna kurban gitmiştir ta doğum anında. Bunlara rağmen senin yapabileceğin tek şey yaşamaya, büyümeye çalışmaktır. Gün olur ablanı alırlar elinden, bir at sırtında hem de. Hani kaçakçılık yaptıkları atın üstünde. Sadece bir katır belki de… Ve atlara verilen her alkol seansında sen içersin o alkolü zaman geçtikçe. Hayatsa halen bir dağın yamacına tırmanmaya çalışmaktan ibarettir, sırtında yükle. Ve kardeşin halen ‘hastalıklıdır’. Bir at üstünde, soğuğun en zemherisinde ablana merhaba derlerken, sen kristal gözyaşlarınla hoşça kal dersin. Üstelik ablanı alkışla karşılayanlar istemezler ‘özrü’. Yani kambur halen senin sırtındadır, yani kardeşin.

Ve atlara verilen her alkol seansında sen içersin o alkolü zaman geçtikçe. Hayatsa halen bir dağın yamacına tırmanmaya çalışmaktan ibarettir, sırtında yükle.

Kar yağar dağa, yere, göğe ama önemlisi hayatına. Katırına kaçak lastik yüklersin, sınıra götürmek için. ‘Özür’ de sırtındadır. Belki de insanlıktadır o ‘özür’ ya yine de senin kardeşindir ve halen tıbbi yardıma ihtiyacı vardır. Sınır ötesinde hem de. Bu sefer hava öyle soğuktur ki atlara 2 şişe alkol verirler, belki yola devam edebilsinler diye, belki de donmasınlar. Ya sana, sana ne vermeli yol için – seni ne sarhoş edecektir ya da -. Hem de sırtında kardeşine okul defteri getirebilmek gibi de bir zorunluluk varken. Yol çapraz diyagonallerdir izleyiciye göre ya da diz boyu kar. Ya gerçekte? Gerçekte çapraz pusu altındadır; gideceğin yol da döneceğin de. Ve katırın o kadar sarhoş o kadar yüklüdür ki, ne kadar kırbaçlasan da gidemez. İşte o zaman hayatın yamaçtan aşağı yuvarlanan lastiklere dönüşür. Belki de diz boyu dikenli bir tele; öbür tarafa.Sahne kapanır, film biter belki ama bu izleyiciyi masum kılabilecek midir bilinmez. Sahi filmden sonra Eyüp halen bir cam bardağı kırılmasın diye kâğıtla sarıyor mudur yoksa diyagonal bir karede kar üstünde mal mı taşıyordur yine?

Şu Afrika halkı! Onlar yemese de olur zaten, biz seyrettikçe onlar sefalete ve kıtlığa teslim olabilirler. Nasıl olsa kıtlığı biz çıkartmadık.

Arada sırada bu filmi, kıçımızda çıkan çıban gibi hayatımıza sokan yazar ve yönetmen Brahman Ghobadi’yi hatırlamalı ve teşekkür etmeli. Hayat bir teslim oluştur ya bir dağ yamacına ya da başka bir şeye ama nasıl olsa seyirci biziz ya, ‘biz masumuz’. Savaşan ve sefaleti yayan biz değiliz. Evet doğru biz değiliz ve belki de olmayacağız ama peki sürdüren? Neyse hadi şu besinlere değişik proteinler yüklesinler ve biz de karşı çıkalım. Bangır bangır bağıralım, eylem yapalım istemiyoruz diye. Ne de olsa onlar bizim besinimiz ve yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Ve şu Afrika halkı! Onlar yemese de olur zaten, biz seyrettikçe onlar sefalete ve kıtlığa teslim olabilirler. Nasıl olsa kıtlığı biz çıkartmadık. Ne de olsa biz halen ‘masum’uz. Hadi gidip şöyle güzel bir yemek yiyelim. Masumca ama üstüne dökmeden, bir de GDO’suz olsun ama.

Turgay Emir Yüksel
emiryuksel[at]yahoo.com

82 Anayasası ve Türklük Kavramı

2 Kasım 2009, 23:58

82 anayasası ve Türklük kavramıAnayasa:İktidarın elde edilmesini, kullanılmasını ve devrini, devletin yapısını, başlıca hukuki işlemlerin konulmasını ve rejimini; insan haklarını, hukuk kurallarını, hukuk kurallarının en üst düzeyinde düzenleyen,kendine özgü bir makam(otorite)tarafından yapılmış hukuki bir işlemdir.Bu yüzden anayasaların her kesimi kapsayıcı, genel nitelikte olması gerekir. Osmanlı-Türk Anayasal gelişmelerine baktığımız zaman ise yapılan anayasaların  birçok olumsuz tarafı göze çarpmaktadır. Cumhuriyetle birlikte yapılan 24 Anayasası, 60 ve 80 darbelerinden sonra yapılan 61 ve 82 Anayasalarında da birçok olumsuzluk devam etmektedir. Burada genel olarak anayasalardaki mevcut olumsuzluklar değilde günümüzde özellikle demokratik, kürt, doğu veya ismi ve içeriği henüz tam belli olmayan ama mevcut hükümet tarafından atılması planlanan bir açılımla da alakalı olarakta Türklük sorunu üzerinde durmak istiyorum.

Anayasaların her kesimi kapsayıcı, genel nitelikte olması gerekir.

Bilindiği üzere mevcut  Anayasamızın (82 Anayasası)66.maddesindeki 1.fıkraya  göre:”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Burada iki sorun ortaya çıkmaktadır: Birincisi TC Vatandaşı olupta Türk olmayan Kürt, Laz, Arap, Çerkez v.b.. etnik kökene mensup insanların sorunu. İkincisi ki daha da önemlisi,TC Vatandaşı olmayan ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca Türklerin durumu. Bu gerçekten izahı mümkün olmayan ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca Türkün durumu sorununu ortaya çıkarmaktadır. Acaba açılım gündemdeyken;

Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

AKP kurmaylarları Anayasada böyle bir değişiklik düşündüler mi hiç?Hukuk kuralları çerçevesinde(175.madde gereğince Anayasada yapılacak değişiklik) bu maddede yapılacak bir değişikliğin tüm etnik kökene mensup olan insanları kucaklayıcı, olumlu bir değişiklik olacağı kanısındayım. Çünkü madde 66 diğer ülkelerde yaşayan Türk insanarında varlığının bir bakıma yadsınmadığının ifadesidir. O yüzden olumlu anlamda yapılacak bir değişiklik hem Kürtlerin taleplerini bir nebze olsun karşılayacak, hem diğer ülkelerdeki Türklerin varlığının ifadesinin anayasada belirginleşmesini sağlayacak hem de çok tartışılan açılım konusunda atılacak  somut adımlardan biri olacaktır.

Onur İnci
Marmara Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğrencisi
onurinci123[at]hotmail.com