Türkiye’deki Demokrasi Gerçeği
31 Aralık 2009, 01:06
2002, 2007 seçimleriyle tek başına iktidari ele geçiren AK parti hükümetiyle birlikte toplumda siyasal, sosyal ve ekonomik olarak bazı çalkantılar yaşandı. İkditar koltugunu devralmasıyla birlikte AK Partinin meşruyiyeti tartışılmaya başlandı.
Biliyorsunuz, bizim ülkemizde seçim sonucları bazı kesimler için bir anlam ifade etmez ve bunun meşruyiyeti sürekli olarak tartışılmaya başlanır.
Şüphesiz bu söylediğimiz sorunlardan AK Parti’de nasibini fazlasıyla aldı. Nedeniyse malumunuz AK Parti kadrosunun Refah Partisinden gelen kesimler tarafından kurulması ve milli görüş çizgisine sahip olmasıydı. Bu saydıgımız nedenler AK Partinin eleştirilmesi için yeterli değil mi sizce.
Oysa bizim ülkenin gerçek sahipleri var onlar dururken başkalarının iktidarı ele geçirmesi hazmedilir şey degildir. Bu kesimin kim oldugunu hemen anlamışsınızdır! Cevabı bildiniz:CHP
Yıllarca iktidar özlemiyle yanıp tutuşan, laiklik söylemi dışında başka siyaset üretemiyen, demokrasi diye tutturan bir o kadarda parti kapatılması konusunda elinden geleni ardına koymayan bir kesim… Artık uyan kendini demokrat, laik çağdaş sayan CHP, halkın artık bu yalanlara karnı tok; yeni söylemler geliştir yoksa iktidar özlemiyle yanıp tutuşmak zorunda kalıcaksın. Oysa insan dedigimiz kendi alevlerinde yanmaya hazır olan ve kendini en iyi şekilde yenileyebilen kişi değil mi? Sende öyle yap işin dogrusu bu gerisi laf-ı güzaf. Eeeee bu kadar muhalefet partisine verip veriştirdikten sonra iktidar partisini de es geçmek olmaz.
AK Parti’nin 2007 seçimlerinde aldıgı %47 lik başarı sonrası başı bir hayli döndü; belki de bu başarıyı kendileri bile beklemiyordu. Yaptıgı reformlar ve çıkardıkları yasaları ele alırsak muhalefet partisini dikkate almayıp kendi bildiklerini okumaları, kendilerinin çoğunluğun temsilcisi sayıp geriye kalan kesimi hiçe sayması demokrasiye bir bakıma gölge düşürmedi mi?
Oysa demokrasi dediğimiz kavram halkın çoğunluguna karşı azınlığın haklarının savunulması değil mi? Malesef demokrasi o kadar oynak ki nereye çeksen oraya gidecek tarzda bir şey.
Demokrasiyle başa gelip dünyayı kasıp kavuran faşist diktatörlerimiz var kim mi Hitler ve Musolini…
Demokrasi çağımızın en iyi yönetim şekli kabul edilmekte ve dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı rejimler adı altında boy göstermekte, bizde ise yavaş yavaş oturtulmaya çalışılmakta ama malesef yanlış kullanılması sonucu biraz karın ağrısı yapmaktadır. Oysa reçetesi bir hayli basit: Farklı görüşleri sindirebilmek ve bunları hazmedebilmek ama bu sanıldıgı kadar kolay gorünmüyor.
Çünkü biz bunu kaldıracak kültürel donanıma sahip degiliz. Son günlerde ülke gündemini bir hayli meşgul eden türban konusuna ve AK Parti lehine açılan kapatma davasına değinmeden edemiyceğim. Bilindiği gibi iktidar partisine açılan kapatma davasının kökeninde türban konusu yatmaktaydı; ama AK Parti ısarcı ve aceleci tutumundan dolayı bir çuval inciri berbat etti. Ben dünyanın neresinde olursa olsun temel hak ve özgürlüklerin en iyi şekilde yaşatılmasından yana tutum sergileyenlerindenim. Türban konusunda AK Partinin yeterince samimi olmadığının ve bunun altında idolojik temellerin yattığının kanatindeyim. Eğer gerçekten samimi olmuş olsalardı, önce Alevilerin sorunları halledilmeye çalışılırdı. Böylece iktidarın bir nebzede olsa diğer mezheplere mensup insanların pürüzlerini çözme konusunda gereken hassasiyeti gösterdiğini, farklı inanışlara eşit mesafede durduğunu ve görevlerini en iyi şekilde yerine getirdiğini anlardık.
Bugün özgürlüklerin en iyi şekilde yaşatılmasından yana tutum sergileyen liberal aydınlarımız ve hükümetimiz kendi fikirleri dışında farklı görüşlere tahammülü olmadığının kanaatindeyim. Mecliste iktidar ve muhalefet arasında yaşanan sert tartışmalardan sonra türban yasası meclisten geçti. Bu durum cumhuriyetin koruyucuları tarafından sakıncalı görüldüğünden, demokrasi ve laiklik ilkesini zedelediği için AK Parti lehine kapatma davası açıldı. Bu kapatma davası demokrasimiz açısından içler acısı bir durum olarak nitelendirilmektedir.
Biz toplum olarak yapılan reformları başkalarının zoruyla kabul etmeye alıştığımız için(AB süreci) bazı konuların ülke içinden siyasiler tarafından dile getirilmesi durumunda hemen baş kaldırmaktayız. Toplum olarak maalesef kendimizi yönetemeyecek kadar aciz durumdayız.
Osmanlıdan günümüze kadar yapılan reformlara bakın sürekli Batının zoruyla ve dayatmasıyla bazı şeyleri kabul etmişiz. Önümüzdeki günlerde kapatma davası belli olacak, sonuç şimdiden belli; kapatılmayla karşı karşıya bir parti. Peki sonuç sizce Türkiye için ne gibi sonuçlar doğuracak?
Yorumu size bırakıyorum ama; şu da bir gerçek ki demokrasinin ağır bir yara alacağı. Neyse canım dert etmeye gerek yok, biz ülke olarak 1960, 1971, 1980 son olarak 28 Şubattaki askeri darbeyi atlatmışız. Biraz zor da olsa bunu da toplum olarak hep beraber atlatmasını biliriz. Çok şükürler olsun ki bizim cuntacılarımız ve jakobenlerimiz var, onlar varken korkmaya hiç mi hiç gerek yok.
Cem Bulat
Erzurum Üniversitesi
İletişim Bölümü
cembulat62[at]hotmail.com
Köleliğin Tarihçesi ve Biz Köleler
28 Aralık 2009, 13:06
Kölelik eski devirlerden beri süre gelen bir tür efendinin buyruklarını yerine getirme durumudur. İnsancıl nitelikleri üstün olan Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi büyük dinlerde bile,sadece kölelere iyi davranılması salık verilmiş,köleliğin kaldırılması düşüncesi ortaya atılmamıştır.
Hukuk açısından kölelik durumunda ise bugün birçok hukukun ana eksenini oluşturan Roma hukukunda bile kölelik ekonomik hayatın çok yararlı hatta vazgeçilmez bir öğesi idi. Toplumun bütün maddi ihtiyaçlarını köleler giderir,ev işi görür,tarlalarda çalışırdı.Özellikle eski çağların çeşitli sanayi dallarında köle iş gücü egemendi.
Hatta bugünkü toplumlarda saygıdeğer meslekler arasında yer alan doktorluk,avukatlık gibi hizmetleri bile köleler görürlerdi.Çünkü bu hizmetleri özgür kişilerin para karşılığında görmesi,o dönemde ayıp,utanç verici sayılırdı.
Öte yandan köleliğin çok yakın zamanlara kadar varlığını sürdürdüğü bir gerçektir.Zenci ticareti aynı düşünceye dayanmaktadır.Amerika’da son zenci köleler mücadelesi 1865’te sona ermiştir.Osmanlı İmparatorluğu’nda da,Abdülmecit tarafından zenci ticareti yasaklanmış olmakla beraber,”kölelik” ve “cariyelik”in imparatorluğun sonuna kadar varlığını sürdürdüğü kabul edilmektedir.Roma’da farklı siyasal ve ekonomik nedenlerin ve çeşitli düşünce akımlarının etkisiyle toplumsal durumları farklılık göstermekle birlikte,Roma tarihi boyunca köleler ve kölelik kurumu varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Köleliğin tarihini genel hatlarıyla açıkladıktan sonra bugünkü biz kölelere gelmek istiyorum. Öncelikle bizden kastım ben kendimi köle olarak hissettiğim için ve mevcut hegemonya bizi bu duruma getirdiği için bu tabiri kullandım.Artık öyle bir hale geldik ki yargının bağımsızlığını,ülkedeki istihbaratlar arasındaki çatışmayı,siyasal partiler arasındaki karar alma politikasındaki bilgi paylaşımını v.b.birçok olumsuzluğu biz vatandaşların bu durumun bir parçası haline getirilişimizi ve efendimiz ne söylerse ona uymamız gerektiğini hissederekten sanki köle muamelesi görüyoruz.
Dinlenen telefonlarımız,birbirine silah çeken kardeşler,ölen gencecik insanlar bizi artık konuşmamaya,başımızda kim olursa olsun onun emirlerine uymaya,politik bir duruş bile sergilememeye iterek adeta köle durumuna düşürdüğü kanaatine varmaktayım.
Kendimize şu soruyu sormalıyız:hep başa gelenlere boyun mu eğmeliyiz yoksa eleştirmekten korkmamalıyız?
Ama şunu da unutmamamız gerekir ki:ideolojimiz ne olursa olsun yapılan iyi faaliyetleri takdir etmeli,atılan adımlara destek olunmalı,birlikten ve beraberlikten ayrılmamalıyız.Ancak bu şekilde demokratikleşiriz ve köle olmaktan kurtuluruz…
Onur İNCİ
Marmara Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğrencisi
onurinci123[at]hotmail.com
NoModernizm
26 Aralık 2009, 23:56
İnsan popülâsyonu geçmişten bu güne aralarında çeşitli ifade biçimleri geliştirerek, yani birtakım ortak kabulleri kullanarak ve toplumsal hayatta o kabullere birtakım değerler biçerek, kültürel ve sosyal bir varlık olabilmeyi başarmıştır. Bu ortak kabullerin arasında iletişim aracı olarak kullanılan dil de bulunmaktadır. İlk çağlardan itibaren insanlar doğal hayatın koşullarına ve kendi bilişsel düzeylerine bağlı olarak, iletişim aracı olarak kullandıkları dilde değişiklikler meydana getirmişlerdir.
Latince “modernus” biçimiyle artık resmen Hıristiyan olduğu kabul edilmiş olan o dönemi, Romalı ve Pagan geçmişten ayırmak için kullanılır. İçeriği sürekli değişse de “eski olandan yeni olana geçiş” anlamında, yeni olanın hâkim olduğunu belirtir.
İnsanların tarım yapmayı öğrendiklerinde, toprağın ne kadar üretken olduğuna işaret eden anlamları kelimelere yükledikleri ya da o anlamları ifade edecek kelimeleri kabul ettikleri, kullandıkları, günlük hayatta kullanılan araç ve gereçlerin işlevine uygun yeni anlamlı kelimeler ortaya çıkardıkları görülmektedir. Modern kelimesinin kökeni V. Yüzyıla kadar uzanmaktadır. Kelime Latince “modernus” biçimiyle artık resmen Hıristiyan olduğu kabul edilmiş olan o dönemi, Romalı ve Pagan geçmişinden ayırmak için kullanılır.
İçeriği sürekli değişse de “eski olandan yeni olana geçiş” anlamında, yeni olanın hâkim olduğunu belirtir. Eski ve yeni kelimeleri neyi işaret ederek kullanılıyor diye düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak, kullanılan araç ve gereçlerin eski teknoloji mi yoksa yeni teknolojik bir araç mı olduğu geliyor. Yani tarihi bir kavramın ortaya çıkış nedeni; anlamının değişmesi, eski ve yeni arasında yeniyi işaret etmesi ya da teknolojik gelişmelerin sonucudur. Ama aslında modernlik bu anlamıyla şuan ki yaşanılan dünyada hiç yoktur. Bu sadece teknolojiyi ellerinde bulunduran ülke veya kişilerin kendilerini nitelemek, üstünlük psikolojisi içerisinde görmek için kullandıkları uydurma bir kavramdır.
Modern kelimesinin ilk anlamı hiç değişmeseydi bence şuan ülkeler ve kişiler arası anlayışlar biraz daha insani boyutlarda kalmış olurdu.
Bir insanın yeni geliştirilmiş bir teknolojiye sahip olması onu modern yapmaz, onu sadece yeni bir teknolojinin sahibi, kullanıcısı ya da üreticisi yapar. Bu durum insanları ve teknolojiyi modern ya da ilkel diye ayırt etme nedeni değildir. O teknolojinin sadece birisi önce diğeri sonra ortaya çıkmıştır. Eski bir teknolojiye sahip olan ama, kafasındaki düşüncesinde çok daha aydın bir duruş sergileyen; bunun yanında yeni bir teknolojiye sahip ve hakim olan ülke ve kişiler duruşları itibariyle eskiyi yansıtıyorsa, bu noktada modernlik nerede kalıyor düşünmek gerekir.
Çoğu kavram ve kelime bu şekilde teknolojinin gelişmesi ve değişmesi ile ortaya çıkarken, öncesinde kullanılan kavram ve kelimelerin unutulması ya da anlamlarının tasfiye edilmesi sırasında, bu sürecin hangi anlayış çerçevesinde işlediğini tespit etmek ve yanlışları dilbilgisel açıdan düzeltmek gerekmektedir. Bu süreç böyle işlerse geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da teknolojide kullandığımız kelimelerin anlamlarına hükmetmeye devam edecek, insanın sahip olduklarını nicelliği ile sınıflandırmaya, niteliğin anlayışlardaki gibi olması gereken yerinin, öneminin ve anlamının kaybolmasına neden olacaktır. Dil ve teknoloji arasındaki münasebetten dolayı ortaya çıkan bu durumu sorun olarak kabul eden dil bilimcilerin konu üzerinde çalışmaları ve kendi dillerindeki kelimeleri yanlış ve uyduruk bir şekilde kullanan kişi ya da her ne olursa, onlar için yaygınlaşacak ve kullanılacak onları niteleyecek onlara olumsuz anlamlar atfedecek kelimeler türetmelidirler. Aksi takdirde savaşlar çıkararak, binlerce insanın yaşama hakkını elinden alan herkese ve her ülkeye modern ya da benzeri nitelikte anlamlar çıkartılacak kelimelerle hitap etmeye devam edeceğiz.
Gösterge Bilimsel Açıdan Reklamda Dil Olgusuna Giriş
17 Aralık 2009, 15:05
İnsan, doğayla baş başa kaldığında sadece doğanın ona sunduğu güzelliği fark etmek ister. Bu güzelliğin nerede olduğu çok önemli değildir. Bir ırmak kenarı da olabilir, bir deniz kıyısı da veya yemyeşil bir ormanın herhangi bir yeri. Sakin ve dinlendiricidir. Hayatın gürültüsünden uzak kendi halinedir insan, tabi kafasından uzak tutabildiği oranda kalabalık şehirlerin karmaşık gürültüsünü.
Elbette burada söylenilenler herkes için doğru kabul edilemez. Sadece sakin gürültüsüz bir hayatı seven, olur olmaz görüntülere yüklenen anlamlarla kafasını düşüncesini bir türlü toparlayamayan ve bu karmaşadan uzaklaşmak isteyenlerin doğrusu bu.
Metropollerde yaşayan insanların ortak sorunlarını anlatmaya çalıştığımı hepiniz tahmin etmişsinizdir. Özellikle kalabalık şehirlerin çoğu endüstriyel metanın üretim ve tüketimin merkezleri olduğu düşünülürse ve bu sürecin nasıl işlediği göz önüne alınıp incelenirse; doğaya neden daha fazla ihtiyaç duyulduğu anlaşılacaktır.
Üretim nihayetinde tüketimi amaçlayarak gerçekleştirilir. İktisadi anlamda insan mal ve hizmet tüketir. Burada aktarılan tüketim eylemi basit anlamda, bir ürüne sahip olma ya da bir hizmetten faydalanabilmedir. Cümleden de çıkartılacağı üzere yargıların kastettiği sadece tüketici davranışlarıdır.
Bu makalenin konusu olarak seçilen ‘reklam ve dil arasındaki ilişki,’ üretim ve tüketim süreçlerinde tüketici davranışlarını etkileyen bazı durumları ve bu durumların dilsel ve dolayısıyla algısal olarak ne kadar doğru durumlar olduğunu irdelemek için ele alındı. Bu çerçevede sorun olarak irdelenecek ya da daha çok üzerinde durulacak nokta, tüketici davranışlarını etkilemek amaçlı planlanan, hazırlanan veya organize edinen reklamlarda kullanılan nesnelerin ya da imgelerin, dil yolu ile aktarılırken, gerçekle uyuşmaması olacaktır.
Buradan da anlaşılacağı gibi makalenin iskeletini, kitle iletişim araçlarında sıkça kullanılan ve göz ardı edilemeyecek şekilde insan davranışlarını yönlendirmeyi amaçlayan, bu yolla da insanın seçimlerine, gerçekleri anımsatacak ama gerçekleri yansıtmayan içerik ve şekillerle müdahale eden, reklamların dilsel açıdan ele alınması oluşturmaktadır.
Bütün bu söylenilenleri daha iyi anlamak için reklam olgusunun çıkış noktaları, tarih yatağı içerisindeki kavisleri, ve günümüzde gelinen durumun boyutları aktarılacak; ve bu günkü reklamcılıkta örneklerle dilsel yanlışlar aktarılmaya çalışılacaktır.
Denge Felsefesi Üzerine Bir Mektup
16 Aralık 2009, 22:19
Neresinden bakarsan bak hayatın, neresinden tutarsan tut hayatı ve ne kadar değerlendirme ölçeği koyarsan koy sözlerine ve davranışlarına temelde kendini eşitlemeye çalıştığın ya da dengelemeye çalıştığın değer verdiğin birisi içindir yapılan her şey ve onunla iken düşünüldüğünde daha güzel olur anlamların dünyası. Tabi temelde unutulmaması gereken bir nokta var; denge eylemleri hangi boyut ya da düzlemde gerçekleşirse gerçekleşsin kendini ve dengeyi sağlayan karşıdaki kişiyi öncelikle hayatın eşit kollarında görmesin.
Bir noktadan sonra değerler, dengenin sonrası olma durumunu değiştirip denge değerlerin bir sonucuymuş gibi algılana biliyor.
Temelde bir insan bir sosyal bir psikobiyolojik canlı olarak; karşıdaki ve kendin için aradığın dengenin öncelikle alt yapısını çok iyi oluşturmalısınki ileride dengeye bakılarak değer alacak herhangi davranış söz veya durumlar ne hakkından az ne de hakkından fazla değer almasın. Çünkü bir noktadan sonra değerler dengenin sonrası olma durumunu değiştirip denge değerlerin bir sonucuymuş gibi algılana biliyor. Genelde anlaşmazlıkların nedeni de budur aslında.
Denge felsefesinden bakarsak sosyal ya da duygusal ilişkilere; işte bu yüzden aşkım işte bu yüzden her zaman sana karşı ve senin kendini rahat hissetmene yönelik kendimle senin aramda geçen davranış biçimleri olsun kullanılan sözler olsun ya da benzeri sayılabilecek durumların hepsinde eşitlik diyorum önce eşitlik. Çünkü dengenin iki taraf içinde ideal hedefi eşitlik noktasıdır. Bu düşünülürse bile insanın içini rahatlatacak bir durum iken, hayata geçirildiğinde ya da hayata geçirilme çabası bile tek başına bir mutluluk kaynağı olabilir. Bunun bu kadar geniş bir yelpazeyi nasıl içine alabildiği ise çoğu davranışın psiklojik çıkış noktası olmasından hareketle düşünülebilir. Neyin çıkış noktası peki? İşte mutluluk… Eğer inanılıyor ise yanılmıyorum bütün eylemlerimizin çıkış noktasında aradığımız ya da olmasını istediğimiz öncelikli durumlardan birtanesidir. Bu yüzden eşitliği sağlama ya da sağlamaya çalışma onurlu bir uğraş olması nedeniyle ya da yine.
Eğer inanılıyor ise yanılmıyorum bütün eylemlerimizin çıkış noktasında aradığımız ya da olmasını istediğimiz öncelikli durumlardan birtanesidir.
Dünyada körelmiş dejenere olmuş değerler davranış biçimleri arasında gerçektende kendi iç dünyamızda bile net bir şekilde farkına varabileceğimiz bir çaba, bir uğraş, bir davranış biçimidir “Eşitliği sağlama”. Tabi felsefi ya da psikolojik açıdan bakarsak insan hal ve hareketlerine yine çok farklı ifadeler geliştirebilir ve bu ifadeleri güçlüde kılabiliriz. Bunların herhangi birine inanmak ya da inanmamak ta çoğu zaman o fikrin daha doğru ya da daha yanlış olmasından ziyade daha sempatik ya da daha anlaşılır bir dille ifade edilmesinden kaynaklanmaktadır. Burda sadece davranışların bir denge arayışı ekseninde gerçekleştiğini ve en ideal davranışında yönelinmiş ve yönelimin eşitlendiği koşullar olduğunu söylüyorum . Bunu yaparken elbette hazzı, estetiği , faydayı göz öneünde bulundurmak gerek. Çünkü onları yerine getirirken bile temelde bir denge oluşturma çabası mutlaka vardır. İster biliç düzeyinde isterse bilinçsiz ister insana bağlı ister insanla mümkün; istersede insandan bağımsız sadece kendiyle değerlendirilecek bir durum olsun doğada bile bu varsa, yani mükemmel bir denge, insan hayatında dolayısıyla davranışlarında olmaması çok yanlış bir durum olmaz mı? Bu yüzden ister amaç edinilsin ki ideal olan davranışın atardamarıdır. İsterse edilmesin aslında bütün eylemlerimizde bir denge kaygısı vardır. Önemli olan bu dengenin koşullarının ve içeriğinin objektiflik ilkelerine uygun olması ve bizim bunu farketmemizdir.
Önemli olan bu dengenin koşullarının ve içeriğinin objektiflik ilkelerine uygun olması ve bizim bunu farketmemizdir.
Sevgi ve aşkta da durum farklı değildir aslında. Mesela bir tutkal ve bir çam işlemesi el yapıtının arasındaki doğasal durumsal niteliksel ve niceliksel ilişkiyi aşka istinaden örnek verirsek; tutkalın gereğinden fazla kullanılması belkide eldekinin daha sağlam, daha dayanıklı olacağı izlenimini uyandırabilir; ama aslında sadece eldeki uğraş malzemesine bir süre sonra o fazla tutkal zarar verecek ve onu çürütecektir . Çünkü çam eşya onu kaldıracak özellikte değildir, aynı bakış açısının simetrize edilmesi durumunda, çama zarar verecek diye tutkalın az kullanılması durumunda yine sorun olacak ve bir süre sonra aradaki tutkalın çamı ya da çamın parçalarını bir arada tutma gücü tükenecek ve parçalar bir birinden kopacaktır. Burda doğanın nitelliğin ve nicelliğin sizden istediğide yine çam ve tutkal arasındaki dengeyi bulmanızdır. Malum zaman diliminde en fazla ayakta kalması amaçlanmışsa eğer yapılan el işlemesinin o zaman bu denge vazgeçilmez bir sonuç olmalıdır işi yapan için.Tabi sonuç olarak gelinen noktada belki bu kadar uzun açıklamaya bile gerek yoktu diye düşünülebilir. Bu durumlarda genelde iki şey ön plana çıkar ayrıntıyı sevmezsiniz ya da ayrıntıyı anlayamazsınız; ama bir anlayışın ya da ifade biçimlerinin kalıcı izi bir davranış değişikliği yaratabilsesi için kendisi ile ilgili bütün açıkları size sunmalı ve kapatabilmelidir . Siz o açıkları görsenizde görmesenizde. Zaten ayrıntıyı sevmeyenler o açıklarıda görmezler. Vel hasıl kelam sözün özü:
Ya dengesizsinizdir ya da denge sizsinizdir….!!!
İnsanın Evrimi
16 Aralık 2009, 02:28

Tarih boyunca insanlar nasıl varolduklarını açıklamaya çalıştılar ama o dönemler bilim ve tekniğin yeterince gelişmemesinden dolayı mistisizme sarıldılar. İnsan doğada yaşayan doğadan ayrı bir varlık olarak gösterildi. Eski dinlerde yarı soyut yarı somut düşünceler bulunurken tek tanrılı dinler tamamen soyut doğadan kopuşu getirdi. İnsan bir güç tarafından çamurdan yaratılmıştı. Oysa gerçekte insan doğadan gelen doğanın bir parçasıdır. Bütün canlılar gibi insanda bir evrim sonucunda oluşmuştur. Frederich Engels “maymundan insana geçişte emeğin rolü” kısımında şöyle yazmıştır.Tırmanma, ellere ve ayaklara farklı işlevler kazandırmaktadır ve yaşam tarzları yerde haraket etmelerini gerektirdiğinde, bu maymunlar yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya,dik biçiminde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece,maymundan insana geçişte kesin adım atılmış oldu. Primat takımının iki alt takımı vardır. Prosimianlar ve Antropoidler yaklaşık 30 milyon yıl önce bu primatlar çağdaş antropoidlerin ataları tarafından yaşam alanlarından kovulmuştur.
İnsan doğada yaşayan doğadan ayrı bir varlık olarak gösterildi. Eski dinlerde yarı soyut yarı somut düşünceler bulunurken tek tanrılı dinler tamamen soyut doğadan kopuşu getirdi. İnsan bir güç tarafından çamurdan yaratılmıştı.
Antropoidler; insanlar, kuyruksuz büyük maymunlar,eski ve yeni dünya maymunlarını kapsar.İnsanla kuyruksuz büyük maymunların ataları miosen (25-14 milyon yıl önce) devrinde ayrılmışlardır. Orangutanlara yönelen evrimsel hat olasılıkla yaklaşık 16 milyon yıl önce insanlar şempanzeler ve gorillerin hattından ayrılmışlardır. Hogopanlar (insan, goril ve şempanzenin ortak atası bu türlerin ilk iki harfinden oluşmaktadır.) 10 milyon yıl öncesinden daha eski olamayan bir zamanda üç gruba ayrılmışlardır. Bu ayrılmanın farklılaşması coğrafi ayrışma ve üreme tecritini içerdiğinden türleşmeye yolaçmıştır. Miosen hominoidleri”dryopithecus ve ramapithecus” olarak adlandırılan iki ana gruba ayrılmışlardır. Hominoidler Afrika’da ortaya çıkmışlardır. Ramapithecuslar yaklaşık olarak 7,5 milyon yıla kadar yaşamışlardır.
Orangutanlara yönelen evrimsel hat olasılıkla yaklaşık 16 milyon yıl önce insanlar şempanzeler ve gorillerin hattından ayrılmışlardır.
Ramapithecus ve Gigantopithecuslara benzeyen kesin hominidler 4 milyon yıl öncesinde Doğu Afrikada yaşamışlardır.Yaklaşık olarak bu dönemde Australopithecus ortaya çıkar. Zoolojik ailemizin üyeleri ve atasal goril ve şempanzeden kesin olarak ayrılan en eski hominidlerdir(Australopithecus Aferensis). A.Aferensis kuşku götürmez biçimde insandır uzun süre iki ayak üzerinde durabilmektedir. 3 ile 2 milyon yıl öncesinde herhangi bir zamanda Homo’nun ataları ayrılmıştır. Homo habilis 2 milyon ile 1,6 milyon yıl öncesinde yaşamış ve Homo erectusa evrimleşmiştir.Homo erectus büyük bir beyne sahiptir daha yüksek zihinsel işlevleri düzenleyen beyin alanında genişleme olmuştur. Yaklaşık 500.000 yıl önce Homo sapiens ortaya çıkmıştır ve yaklaşık 100.000 yıl öncede Homo sapiens sapiens(modern insan) ortaya çıkmıştır. Bu arada Homo sapiens’in türü olan neandertaller 130.000 yıl önce ortaya çıkmış ama 35.000 yıl önce yok olmuşlardır.
Austaralopithecus iki ayak üzerinde durduktan sonra alet yapma/kullanma yeteneğini sürekli geliştirdi. Bu sayede beyin gelişti ve insanlaşmaya giden yol böyle oldu. Birbiri ile yakından ilişkili olan kültürel ve biyolojik değişimler Homo erectusu Australopithecustan ayırır. Paleolitik dönem 3′e ayrılır ve her dönem insanın evrimi ile ilişkilidir. Alt paleolitik dönem Homo erectus ile orta paleolitik Batı Avrupa ve Orta doğunun neandertalleri dahil arkaik Homo sapiens ile ve üst paleolitik Homo sapiens sapiens ile ilişkilidir. Aletlerin gelişmesiyle birlikte beyinde gelişti ama aletlere olan bağımlılık arttı. Aletlere olan bağımılık ise o üretim tarzına uygun toplum yaratmaya zorladı yani ilkel komünal toplum ile başlayan ve kölelik, feodal ve kapitalist yaşamı (sonrasında sosyalist yaşam) seçmediler buna uymak zorunda kaldılar. İnsanlar yaklaşık olarak son 6.000 yıla kadar “eşitlikçi” yaşadılar; ama ondan sonra üretim araçlarının gelişmesi ve özel mülkiyetin(devletin) ortaya çıkmasıyla birlikte eşitsizlik başladı ve özel mülkiyetin kaldırılmasıyla sona erecek.
“Yararlanılan Kaynaklar”
*Doğanın diyalektiği F,EngelsAntropoloji İnsan çeşitliliğine bir bakış / Conrad Phillip Kottakokan
Okan Yolcu
Mustafa Kemal Üniversitesi
Biyoloji Bölümü 4. Sınıf
lamarck_00[at]hotmail.com






