Hatırlamak Artık Pek Uzak

30 Ocak 2010, 03:04

hatırlamak artık pek uzakAğır damlalardı oturağı tahtadan salıncağı sallayan, güneşti sigara dumanına tutuşmuş bulutların ardında saklanan, ılık yağmurdu beyaz boyası aşınmış pencerenin pervazından sızan ve dışarıdaki çıplak erik ağaçlarıydı yeşil ıslak tomurcuklarını patlatmaya çalışan. Bahar mı müjdeliyordu kendisini toprak kokusuyla, yoksa toprak mı konuşuyordu yağmuruyla…

Sallanan salıncağın paslı sesi karışırken yağmura, gözleri de daldı pek geçmişindeki yine paslı hatıralara…

Soğuktan mı, sanmam, titremeye aşina elleri dokunmaya çalışıyordu köşeleri buğulu bulanık camda kaçamak sızan damlalara; az, bir parça hissetmek istedi onları, sonra ağır bir naftalin kokusu etrafı yine sardı. Sallanan salıncağın paslı sesi karışırken yağmura, gözleri de daldı pek geçmişindeki yine paslı hatıralara…

Aniden koşarak atladı alçak merdivenden; koştu yüzünü hatırlayamadığı babasının yanına. Buram buram papatya kokusuydu havada. Küçük sevinçlerdi salıncağa… Ayakları yetmeyince oturmaya küçük sabırsız gözler baktı babaya. Ve başladı gülücükler koparan salıncak sallanmaya. Bir iki ses duydu biraz yakın biraz uzak. Sonra gözünü aldı güneş ışığı. Annesinin sesi çaldı hatırasında; siyah uzun dalgalı saçları kıvrılırken söylediği şarkıda… Sonra siyah bir arabaydı hatırladığı ve iki de yaşlı adam. Gülen, iyi iki yaşlı adam. Sonra, bir yerde, bir gece yağmuru; aysız ve duygusuz. Rüzgar desen, meşgul ve ruhsuz.

Yağmurun bereketinden düşen milyon zerresine eklendi hatıraların musluğu kuru birkaç zerre daha. Yazık ki ne üzülmek yetti acıya ne acı yetti üzülmeye. Koca bir hayat aldı günlerini sanki bir aç;  ve o koca hayat kocattı onun yaşını, sonunda kendine yaptı muhtaç.

Gülen, iyi iki yaşlı adam. Sonra, bir yerde, bir gece yağmuru; aysız ve duygusuz. Rüzgar desen, meşgul ve ruhsuz.

Dayanamadı pek daha bakmaya, cevirdi gözlerini içeriye. Dolaştı gözleri yeşilli eski duvarlarda, siyah beyaz gülen fotoğraflarda, seyahatlerden alınmış biblolarda, solmuş kuru papatyalarda…

Dayanır mıydı titreyen çenesi konuşmaya ya da yardımı olur muydu göz yaşları sel olmuş yanaklarında kırışıklar ifade etmeye. Peki nasıl cesaret ederdi pek yavaş atan kalbi, kaldı ki ne kadar becerirdi hatırlamayı küflü beyni. Sustu. Ne dudakları konuştu ne de içi. Buğulu cam gözleri titredi. Derisi zayıflamış mor damarlı kırılgan elleri koltuğun kenarına hareketlendi. Pek nadir kuvveti uyandı. İnce bacakları titrerken doğruldu, az bükük beli kapıya döndü. Yavaş ağır adımlarıydı ağır tahtalara basarak giden. Kapının gıcırtısıydı yağmurun sesini açan. Ve o soğuğa soyunmuş ılık toprak kokusuydu içine hayat katan… Güneş görmemiş çıplak beyaz ayakları dibi çamurlu çimlerde toprağa kavuşurken soluğu dumanlandı havada. Kalbide eşlik etti hayata. Islattı zarif yağmurlar artık pek az ve zayıf olan ak saçlarını. Koca meşenin yaprakları onu sesiyle selamladı. Az ileride eski bir dost, çok eski bir dost bakıyordu gene ona. Duruyordu öyle orada ve çağırıyordu yanına. Yavaşça kaldırdı başını yukarıya, sızdı ılık yağmurlar göğsüne, diline can verdi birkaç tanesi; gözüne çarptı bir iki inatçısı. Sonra elleri ıslak zincirleri kavradı, ayak parmaklarının ucunda yükselip dostunu kucakladı…

Sustu. Ne dudakları konuştu ne de içi. Buğulu cam gözleri titredi. Derisi zayıflamış mor damarlı kırılgan elleri koltuğun kenarına hareketlendi. Pek nadir kuvveti uyandı.

Ağır damlalardı oturağı tahtadan salıncağı sallayan, güneşti sigara dumanına tutuşmuş bulutların ardında saklanan, ılık yağmurdu beyaz boyası aşınmış pencerenin pervazından sızan, ve dışarıdaki çıplak erik ağaçlarıydı yeşil ıslak tomurcuklarını patlatmaya çalışan. Bahar mı müjdeliyordu kendisini toprak kokusuyla, yoksa toprak mı konuşuyordu yağmuruyla… Derken güneş sıyrıldı, annesinin ellerinden kurtulmuş hınzır bir afacan gibi, dumanlı bulutların ardından; yağmur duruldu rüzgar uzaklaşırken… Yerde uzanmış beyaz soğuk vücuda dokunurken acımış gibi görünen bir iki güneş ışığı, avucundaki biriken suya düşen ufak bir iki damla hareketlendirdi küçük halkaları ve rüzgar oynattı kurumuş papatyaları koklayan kadının ıslak saçlarını… Yüksek dallardan biride doğdum diye çığlık atan, patlayan bembeyaz bir erik çiçeği dayanamadı pek rüzgara ve koptu kırılgan boynundan koparak, ve yazık ki döne döne düştü soğuk bir vücudun üzerine…

Özgür Akışoğlu
ozi_free_nesi[at]hotmail.com

Bu Kadar Zor mu Hayat Yoksa Zorlaştıran Biz miyiz?

28 Ocak 2010, 14:25

Bu Kadar Zor mu Hayat Yoksa Zorlaştıran Biz miyiz

Devamı »

Sessizlik

23 Ocak 2010, 15:58

Şairin dünyasıdır
sessizlik…

Müzisyenin ölümü…

Belki sonbahardır…
Belki de yok oluş.

Bir uçtan bir uca,
sadece sessizlik…

Yavru sonrasıdır
sessizlik…

Nerden geldiğini bilmeden,
yola düşüp aramaktır umutlarını…

“Yargılamaktır kendini, parçalasıya…”

Savaş sonrası bir hüzündür;
sıcak cesetler ve sessizlik…

Soğuktan üşüyen bir dağ gibidir,
titrer dişleri,
vurur birbirine…

Beklemektir düşlerini,
uyuyan gecede…

Her şafakta
torak altında uyanıvermektir,
umutlarını yitirmeden…

Buğday başaklarına benzer;
sallanır kendi kendine;
fakat ağlamaklı ve sessiz(ce) …

Yurdaer Kişin
sazist21[at]msn.com

Derinden Maskeler

23 Ocak 2010, 13:58

derinden maskeler 1Bana her şeyin diğer yüzünü anlatsana. Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.

İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi, onu özümsedi ve hatta benimsedi. Belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara… Bunu kuşkusuz zamanda yeterli yolculuk yapmadan bilemeyeceğiz. Çünkü zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir. Tarihe nereden nasıl ve ne şekilde bakıldığı önemlidir ve belirtilen şartlar sonucu değerlendirmeler yapıldığında belki söylediklerim daha net anlaşılacaktır. Zaman ki, iyi olanı kötüye çevirebilir; ya da kötü olanı iyiye. Gerekli zaman sağlandığında gerek birey gerekse toplum var olanın, var olmakta olanın değerini daha iyi anlayacaktır.

Zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir.

Belki bu yüzden ben size başka yüzlerden bahsedeceğim, sizlere yüzlerin altındaki yüzlerden ve deriden maskelerden bahsedeceğim. Üç gün kadar önceydi, üç gün öncesine kadar bu şehirde başı dönmüş vaziyette ve ağzı kulaklarında gezinen ben; unutmak, kaçmak ve kurtulmak için yeni yeni şehirlere giden ben; üç gün öncesine kadar Paris denen bu şehirde gözleri bağlı yaşıyormuşum.

Üzgünüm, ne Champ-Elysees’den ne Notre Dame’ ın büyüsünden ne de Seinne Nehri’nin parıltısından bahsedebilirim. Çünkü Paris’in neden bir dekor değil de bir aktör olduğunu insan yaşamında, yeni anladım. Çünkü, kibarlık budalalaşmama olgunluğunu çoktan kazanmış. Molier, rahat uyumalı sanırım mezarında. Evet, sanırım gözlerinde bizimkiler kadar parıltı yok insanların; ama yine de gülüyorlar. Tekrar üzgünüm, biliyorum ki sizler Paris’in melankolisi yerine büyüsü ve ışıklarının anlatılmasını tercih ederdiniz.  Ama belki post-modern tasvir beklentilerinizi hikayemizin başlarında yer alacak Eiffel tasviri biraz karşılar.

Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır.  Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum… Sahi ya üç gün önceydi, Champ de Mars’da Eiffel’i tepesinde yıldızlarla düşlüyordum, sahiden. Yüreğim birkaç gündür çok güzel bir Macar kızının kokusunu alıyordu ki kulaklarım onun o enfes sesine o gece ilk kez tanıklık etti. Gözlerinde parıltılar saçmaktan hatta bunları paylaşmaktan çekinmeyen bu Macar güzeli ile resmen tanışmamız da o güne rastlar. Takip eden günlerde güzelliği kadar masum olmadığını anladım ama umursamadım; sanırım geçmişte yaptıklarının aşk için olduğa dair yüreğimde bir yerleri ikna etti; ya da ona inanmak içimden geliyordu, ya da işime geliyordu. Siz bu flört kısımlarının hızlı geçtiğine bakmayın hepsi başlı başına bir yıl gibiydi. Sahi ya sizlere söylediğim Eiffel tasviri: Eiffel,  sanki, üzerimde eski Yunan komedyalarında acıklı şarkılar söyleyen eski bir Yunan güzeli intibası bırakan o Macar kızının başında bir güzellik arc‘ı gibi duruyordu. Eğer istenirse, Eiffel’in belli periyotlarla büründüğü beyaz ışıklar tenine ve parıltısı da gözlerine benzetilebilir. Ancak bunlara gerek olduğunu sanmıyorum.

derinden maskeler 2

Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır.  Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum…

Sahi ya, bana Paris’ten bahsetsene; Bastille’den kafanı çıkarıp Notre Dame‘a kadar her sokağı birer birer tasvir etsene;  XIV. Louise‘in bronz atlı heykelinden, müzik festivalinden ya da ne bilim şöyle artistik ne varsa bahsetsene. Şık giyimli insanlardan, tonla para harcayıp rüküş et yığını olan insanımızdan, diğer Paris’ten bahset… Sonra belki; çünkü ben Sienne nehrinin bizim güzelim Boğaz’ımız gibi iki yüzlü olduğunu tahayyül ettim. Nehrin derinlerinde bir yerlerde tersine bir akıntı olduğunu  düşledim. Ancak bu şekilde nehirde ters akıntıya kapılarak geçmişe gidebilir, size Bastille’den, Fransız Devriminden, XIV. Louis’den ve daha fazlasından bahsedebilirim. Ama söyledim ya; daha sonra belki…

Gel gelelim şu müstakbel Macar kızına. Kendisi Budapeşte’de bir chanteuse. Henüz küçük müzikallerde oynuyor ancak  ileride başarılı olacağından hiç şüphem yok. Sarhoş olduğunda öpülmeyi, ayıkken beğenilmeyi seviyor.  Bıçkın bir kişilik. Paris’te iki hafta daha kalacak. Edith Piaf’ı benden önce mezarında ziyaret edecek kadar çok seviyor. Vesaire, gel gelelim şu müstakbel Macar kızına neden yazdığımıza…

derinden maskeler 3Çünkü zor olanın elde edilmesi, en güzel olandan daha güzeldir de ondan. İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi onu özümsedi ve hatta benimsedi. Söyledim ya daha en başta; belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara…

Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.

Hatıralar insanları gökyüzünde tutarlar ve insan kalbindeki pişmanlıklar, aldatmalar aldatılmalar ve bir aldatmanın tam ortasına oturmak ve uçmak yeniden yukarılara ya da belki düşmek yeniden aşağılara. Ama sen iyisi mi bana Paris’ten bahset çocuk. Bilirsin ki acı çekmek bu dünyada çok kolay ve mutlu olmak çok daha kolay. Sen Paris’ten bahset Nobel’li müstakbel yazarlarımız gibi İstanbul’un melankolisinden değil. Şiir den bahset, Eluard’dan, Aragorn’dan, Les Yeux de Elsa’dan, Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’ndan.  Tanrı’nın varlığından bahset, felsefeden Schopenaur’dan hatta en baştan Aristo’dan.

Kesintilerle, sansürlerle dolu hikayemizde ilerlemekteyiz, çünkü biliriz ki; her ne kadar söz verdiğimiz sözümüzü tutup tutmadığımızı bir daha hiç bilemeyecek olsa da , sözler önemlidir. Sırları yazıp da ele verip kendince ironiler yazmaya gerek yok. Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak. Yaşamda en değerli şey yaşamın kendisidir de ondan. Peki aşkta en değerli şey nedir? Mutluluktur tabii ki. Peki nereye koymalı bu yargıda Aragorn’ın sözlerini “Mutlu aşk yok ki dünyada.”. Basit çocuk, çok basit; mutlu aşk yoksa aşk da yok dünyada.

Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak.

Şu an Rodrigo’nun o ünlü Gitar Konçertosu çalıyor. Ve ben ölüme gülerek giderken değil, yaşama ağlayarak koşarken dinlemek istiyorum Rodrigo’yu. Paris’te güneşin tadını çıkarmak istiyorum.

Çıkardık maskeleri, sinüslerimizi rüzgarla beraber. Çıkardık her şeyi, kalbimizi, beynimizi, düşlerimizi ve düşüncelerimizi.

Sizler, bu hayattan rüzgar gibi geçtiniz, sizler ki bir çok şeyi delip, birçok şeyi yıkıp geçtiniz. Sizler ki kimi zaman bu şehri zehir ettiniz, kimi zaman düşlere benzettiniz. Kimi zaman düşlere bezendiniz ve kimi zaman girdiğinizden rüyalarıma, sizler, uykuları kabusa çevirdiniz. Sahi kimsiniz, ne hakla ve neden geceleri geldiniz.

Yorulduk, ve ömür diyebilecek kadar taşıdık hayatı sırtımızda, ve yaşadık diyebilecek kadar soluk aldık. Yorulduk, yaşadık ve yaşamaktayız. Devam etmek lazım Boulevard St. Micheal ‘de Place etmeliyiz. Heyecanla, istediğini Türkçe söyleyebilirsin diyen market sahibinden bahsetmeliyiz. Heyecanla, tertemiz Türkçe konuşan market sahibinden.  “İstanbulluyum” deyişinde şaşırdığımda, Ermeniyim ben demişti.

- Dönmenizi bekliyoruz, ülkenize.
- …

derinden maskeler 4

Sesler kısılır kimi zaman. Kimi zaman konuşamaz insan. Kimi zaman senin bile dilin tutulur.

Türk sokağındayız saatler sonra. Türk bayrağı olmayan bir Türk sokağında. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli bir Türk sokağında. Türk olduklarını yalnız polise ve asıldıkları kadınlara söyleyen Türklerin yaşadığı Türk sokağında! Kime yakınız, kimden uzağız. Bir posteri inceliyorum, bir gerilla lideri ya da bebek katili. Bir poster inceliyorum, ve neden bu insanlar o Ermeni kadar içten değiller… Kendi insanlarımızı çok uzaklara yollamak, bu kadar acı yaşatmak, yok etmek kültürleri ve kültürlerini ve düşman etmek kendimize ve kendilerine… Şimdi nasyonalizmi sorgulamak, nasyonalizmin doğduğu şehirde… Doğru ya; Edith Piaf demiştik hani; Pere Lachaise ve Ahmet Kaya geliyor aklıma… Bu karmaşalarla bir Yunan restoranında sarma yemek ve süzülüp kalmak Ege resimlerinin arasında. Sevgili Maria; ne fark eder ellinikos kafes ya da Türk kahvesi demek; dizlerinin dibinde falına baktıktan sonra. Sokaklarda Türkçe yazılarla PKK ya ait afişler… Ve biz bu sokaktaki insanlarla yaşayabiliyorsak, o Ermeniler neden gittiler…

derinden maskeler 5Paris, Sacre Cour’dan beyaz bir çarşafa uzanmış bir Latin güzelini andıran bir hayal gibi görünmekte. Avrupa’ya dair çoğu tapınakta olduğu gibi göğe yakın durma arzusuyla bir tepeye kurulan bir kilise. Bu insanlar, galiba, vicdanlarında göğe dair duydukları ızdırabı böyle bastırıyorlar. Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir… Ve Ximena, uzandığında Sacre Cour’dan Paris manzarasını andıran Meksikalı Ximena, daha fazla ve daha farklı kalmanı isterdim…

Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir…

Onu bunu geçsene sen, Macar kızı bugün gidiyor. Ve ben içimdeki yılana uyarak bir hoşça kal bile demedim. Sanırım, ukalalık ve intikam ya da sanırım içimde yaşayan yılan. Garden Luxembourge‘da başlayan, Garden des Tuileries‘de devam eden sonra bilmem hangi barda biten geceydi değil mi son gecen. Hayır, Anna senden değil, bu yılanı kalbime koyandan nefret ediyorum ben. Aşktan, tutkudan, aldatmadan değil yılandan kaçıyorum. Ve giderken, o hafif rüzgâra aldanıp ve kızarmış gözleriyle sana elveda diyen Paris’e bakıyorum ve belki de bu hafif rüzgâr da üşümeye ve Paris’in bu sulu gözlülüğüne katlanamadığımdan sana elveda demiyorum. Biliyor musun Anna Brunai, yani o meşhur Macar kızı, ben seni çok sevdiğimden çılgınca öpmedim; ancak seni gerçekten sevdiğimden defalarca bunu sana söyledim. Şimdi sen beni affedecek misin, yoksa şizofrenik bir adamı bu şehrin çılgın gözyaşlarına mı terk edeceksin.   “J’envoie de toi,  parce que je t’adore mon amour.”

“J’envoie de toi,  parce que je t’adore mon amour.”

Bunca ideolojik karmaşa ve Anna’nın gidişi… Paris, düşlerde büyük gerçekte ise çok küçüktür. Görenler bilir, Seinne asla melonkolik yalnızlığın yerini tutmada Boğaz’la yarışamaz. Bir şey öğrendim ben burada: Kutsallığını aşkın ve acımasızlığını tutkunun. Ve bu tutku, odamda, taburemde kadehimde ve dudaklarımda bir hatıra olarak yaşıyor, hala, Anna sana ve içimdeki yılana rağmen… Iago’lar ölmez Annacığım, onlar aranızda, yanınızda ve koynunuzdadır… Bir gün Othello’da oynadığında anlayacaksın. Ve o zaman Aranguez’in tadına ben olmadan da varacaksın, Annacığım…

derinden maskeler 6

Şimdi şarkı söylemek isterdim, doya doya söyleyebilmeyi isterdim kimseyi rahatsız etmeden. Haftaları karıştıracak kadar çoktandır Paris’teyim artık. Anna yok, ben de yarım yamalak varım. Aldattığı sevgiliyse kanımca şu an. Ya ben; hiç olmazsa aşkı burada da dolu dolu yaşadım. Kalbimim hayatta olduğunu hatırladım. Nazım’ın “Ah ne korkunç şeydir düşmek kavganın haricine.” sözüne nazire haykırdım: Ne korkunç şeydir düşmek aşkın haricine…

Nazım… Son olarak Nazım; sen neden öldürdüysen Benerci’yi, ben de aynı sebeple sevdim sevgilisi olan bir sevgiliyi…

“Ateşi ve ihaneti gördük;

Dayandık, dayanmaktayız…”


Talha Sağıroğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com

Soğuk

23 Ocak 2010, 00:15

soğukSoğuk…

O ki, sıfatların en sevimsizi, bulunduğu her ortamı antipatikleştiren bir hava muhalefetidir. İklimimizde baskın karakter olduğunda tüylerimiz diken diken olur, üşürüz. Evden uzakta, yabancısı olduğumuz bir yerde hissederiz kendimizi; sıkılır, huzursuzca reaksiyonlar göstermeye başlarız. Bir an önce eve dönmek isteriz; zira ev sıcaktır.

Hâlbuki sıcak; sıvıdır, terdir, nemdir, vıcık vıcıktır. Oysa soğuk; katıdır, buzdur, serttir, enerji emicidir, yorar, acımasızdır ama düşüncelidir. Bağırtarak, acıtarak, boğarak öldürmez. Öldürmeden önce hissizleştirir, uyuşturur, uyutur. En azından soğuk dürüsttür. Üşütür, ısırır, acıtır, can yakar ama alışıldığında da hissedilmeyen bir durum haline gelir.

Nüfus patlamasının da en büyük etkenlerinden birisidir. Ana haber bültenlerinin hissedilen sıcaklığı -20˚C olarak anons etmesine rağmen, “sevgilinin koynunda her yer sıcacıktır” felsefesini benimsemiştir yurdum insanı, tenin tene değdiğindeki sıcaklıktan başkasını hissetmez. Kişi başına düşen milli gelirin 2008 yılına kadar 10000$’ın altında olduğu canım ülkemin fakir insanlarının aslında fazla da alternatifi yoktur, hatta sevgili el altındaki tek ilaçtır derde derman olacak.

En azından soğuk dürüsttür. Üşütür, ısırır, acıtır, can yakar ama alışıldığında da hissedilmeyen bir durum haline gelir.

Herkesin saklanmasına, kendini örtmesine, koyu renkler giyip birbirine benzemesine sebep olur. İç dünyasına yöneltir insanı; hissizleşme, ruhsuzlaşma, manevi uyuşukluk, içe dönüklük, aşırı bireyselleşme, gereğinden fazla rasyonel olma, hayatın zevklerini tam olarak algılayamama, her türlü olumlu etkene rağmen tam olarak mutlu olamama, bir yanın hep eksik kalması gibi olumsuz vaziyetleri beraberinde getirir, depresifliğe sürükler bünyeyi. “Beni bu soğuk havalar mahvetti.” edası takınanlarımıza, fonda Zeki Müren eşliğinde dostlara karşı içilen aslan sütü ısrarla tavsiye edilir. Yazın buzlu bardakta içilen bira nasıl yürek ferahlatırsa, kışın içilen rakı da öyle mest eder ruhu.

Soğuk, çoğumuza beraberinde bir eküriyi çağrıştırır; kimi zaman kar olur adı, kimi zaman da yağmur. Fakat soğuk tek başına da ayakta durur. Karın, yağmurun olmadığı ortamlarda bazen öyle rüzgârlar estirir, öyle fırtınalar koparır ki bir an önce huzurun mabedine sığınmak ister, eve kaçarız. Ama herkesin gidecek, kaçacak, sığınacak bir evi yoktur.

Ocak soğuğunda bir dükkân önünde eli ayağı morarmış bir şekilde donmak üzereyken esnaf tarafından bulunan ve çağırılan “cankurtaran” görevlileri tarafından “hasta değil, sadece ısınması gerekiyor” diyerek alınmayan; itilen, kakılan, kendilerini yaratan sistem tarafından her şekilde yok sayılan, aynı havayı soluduğumuzu zannettiğimiz ama onların soluduğunun binde birini bile ciğerlerimizde hissetmediğimiz insanlar da vardır. Görmezden gelir bu kişileri, kendinden bile korkar hale gelmiş duyarsız toplum insanı.

Karın, yağmurun olmadığı ortamlarda bazen öyle rüzgârlar estirir, öyle fırtınalar koparır ki bir an önce huzurun mabedine sığınmak ister, eve kaçarız.

Bu gece, buz gibi bir Ocak sabahına kavuşacak. Kim bilir kaç kişi var bilmediğimiz kuytu bir köşeye sığınmaya, her zorluğa inatla yaşamaya çalışan. Günlerdir yaşları koyuveren gökyüzünü saymazsak öldü insanlık, ağlayanı yok.

“Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor, tam kalbimin üzerine bu akşam”


Ayşe Dilsad Çetin

aysedilsad[at]gmail.com

Kağıt Kesiği

21 Ocak 2010, 22:06

kağıt kesiğiÖfke, acı, heyecan, panik, yorgunluk, hüzün, kırgınlık, bezginlik, telaş, umutsuzluk gibi karmakarışık duyguları yenmiş olmanın sevinci ve bir günü deviriyor olmanın huzuruyla çıkageldim. Sabah toplantıda öfkeden ne yapacağımı şaşırmış olmam gerek ki şuursuzca elimdeki defteri avucumun içine vura vura kâğıdın avucumu kesmesini başarmış bulunmaktayım. Şu an canım çok yanıyor. Mikrop kapmasın diye ellerimi sürekli yıkamam ve elime kolonya dökme girişimlerim de cabası. Sanırım serde mazoşistlik var, tavır ve davranışlarımı tahlil edecek olursak acı çekmek hoşuma gidiyor gibi görünüyor. Kâğıt kesiği işte, sanki en kıymetli uzvum sol elimin ayası. Ekşi Sözlük’te “kâğıt kesiği” yazıp arattım, entry(kayıt,giriş)’ler hislerime tercüman oldu desem yeri.

Verdiği korkunç acının sebebi, kesiğin derin olmasının yanı sıra kâğıtta bulanan bazı kimyasallardanmış. Kesiğin farkına kimyasallar tepkime başlayınca varırmışız.Yazı yazdıracak derecede canımı acıtan şey, bende fobi haline dönüşmez umarım. Beyaz yakalı çalışanlar için iş kazası niteliği taşıyan önemli bir hadise nihayetinde. Olaya aynı zamanda farklı açıdan da bakmak istersek, kâğıt kesiğinin zaman içinde “mürekkep yalamış” tabirinin yerini “çok kâğıt kesiği olmuş” şeklinde alabilmesi gerçekçi ve mümkündür. Klişe ve rutinlerimizden bu vesileyle bir nebze arınmış olabiliriz nihayetinde. Linkin Park’ın “Papercut”, Yıldız Kaplan’ın da “Kâğıt Kesiği” isminde şarkıları varmış, araştırırken öğrenmiş oldum ben de. Nasıl bir yaradır, nasıl bir acıdır ki insanlara şarkılar yazdırmış.

“Yandı bu yürek kanıyor acıyor küçücük iki sözle Kâğıt kesiği gibi sızlıyor haydi naz etme de üfle, ne olur dökme ilacı çok acıyor elimi tut sadece üfle” “Aşk acısı kadar can acıtan bir şey varsa o da budur.” yorumu da yapılmış kâğıt kesiği için, her ikisi de sızım sızım sızlıyor ve öyle hemen iyileşmiyor. Ne alternatif acılar ne de türlü dezenfektanlar kar etmiyor, altta bir yerde aynı acı durmadan “ben buradayım” diyor. Helal olsun bana, ne kıymetli canım varmış ya da içimden yazmak gelmiş ki ufacık bir kesik için satırları dolandım da geldim sadede. Eğer bugün girizgâh faslında saydığım tüm o iç içe geçmiş duyguları yönetebildiysem, avucumun ortasındaki belli belirsiz çizik vız gelir bana. Ne de olsa “acılar adam eder adamı”.

Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com

GDO ve Yoksulluk

21 Ocak 2010, 00:31

gdo ve yoksulluk“Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser”
Karl MARX

Karl Marx‘ın sözünü ettiği gibi kapitalizm için doğanın hiç bir anlamı yok daha doğrusu tek bir anlamı var o da kar etmektir. Bunun için doğayı metalaştırır, çevre kirliliğine sebep olur, canlı türlerini yok eder, küresel iklim değişikliklerine sebep olur ve daha bir çok neden… GDO da bu sürecin bir parçasıdır. GDO canlı türlerini yok etmekle tehdit eder, tarım işçisini tekellere bağımlı hale getirir. Açlığa çözüm üretmez sadece emperyalist tekellerin karını yükseltir. GDO;Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara denir. Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor. GDO en çok mısır, soya, pamuk ve kanola da var bu ürünler diğer ürünlerin üretimde de kullanıldığına göre bir çok gıda maddesinde GDO‘nun olduğu ortaya çıkar ve bu ürünleri üreten 5 (emperyalist) şirket var. Monsanto, DuPont, Pionerr, Syngenta, Bayer ve Hazera özellile Monsanto bu pazarın %90′ına hakim durumda. GDO ticari amaçlı ilk olarak 1996 kullanıldı.

İnsan sağlığı üzerindeki etkilerini anlayabilmek için 3 neslin geçmesi gerekiyor. Farelerde kullanıldı 3 nesilden sonra kısırlık görüldü. Uzmanlara göre sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımında insan ve hayvanda toksik yada allerjik etki (Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor). GDO sadece insan sağlığını değil doğayı da tehdit ediyor. GDO‘lu bitkiler diğer bitkilere sıçrarsa genetik çeşitlilik kaybına neden oluyor ve çevre tektipleşiyor ayrıca böcekler ve arılar vb. bu besinlerden besleneceğine göre besin zincirini göz önünde bulundurduğumuzda doğa açısından ne kadar büyük bir tehdit olduğunu düşünebilirsiniz. GDO‘nun en büyük etkisi tarım işçisine olcaktır. Çünkü GDO‘lu tohumlar patentleniyor ve bu patentler adı geçen 5 şirketin elinde bulunuyor. Bu durum tarım işçisini şirketlere bağımlı hale getiriyor. Şirketler hibrit tohumlar kullanarak tohumun bir yıllık olmasını sağlıyor. Gelecek yıl tekrar o şirketlerden tohum almak zorunda kalınıyor zaten hibrit tohum kullanılmasa bile tohumun patenti şirketlerde bulunduğundan dolayı gelecek yıl o tohumlardan yararlanılmak istense bile tohum parasını şirkete ödemek zorunda kalınıyor. GDO‘nun ayrıca açlığa çare olduğu propagandası yapılıyor. Oysa Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü FAO‘nun 1990 tarihli raporuna göre tahıl üretimindeki artış nüfus artışından %50 daha fazla, sorun gıdanın yetersizliği değil; gıdanın emperyalist şirketlerin elinde bulunması ve dünya halklarının aç bırakılmasıdır.

Okan Yolcu
Mustafa Kemal Üniversitesi
Biyoloji Bölümü 4. Sınıf
lamarck_00[at]hotmail.com

Sur Vakti Esrarkeş Demirler

18 Ocak 2010, 11:12

Bu aralar,
çekimlenmemiş fiil barındıran çocukluğumun,
şimdiki zamanına dokunmak istiyorum…

Ve ardından,
telaşlı bir şekilde gitmek istiyorum,
olur olmaz kendine dökülen nehrin kıyısına.

Geçmiş zamansızlığımla,
kendine akan nehre,
ben cebimdeki ufacık düş sandalıyla akmak istiyorum…

Unutulmuşluktan yedi katmanı yosun tutan,
geniş zamansız eksikliğimle…

Ardından gün erteleri bağlanırdı eksikliğime,
ve o günlerde yağmur,
iliğimi diriltmekle meşgul olurdu…

Elimde,
üzerinde ismim yazan bir şemsiye
ve şemsiye altında
kahkahalar,
bağırışlar,
ve çığ-lık-lar…

O günlerde yağmur o kadar ağırdı ki,
ani bir hareketle bu sesleri,
damlalarına hapsedip,
kurtarabilirdi beni.
Fakat damarlarıma işledi,
ağır toplu serum gibi…

Her yağmur sakinliğinde
kapatır dükkanı,
çoğul sesler satan Cevdet Usta…

Her yağmur yağdığında,
acının farklı seslerini karşılarım,
yüz çatlaklarımla…

Ve hiçbir sonbahar yoktur ki benim,
sur vaktinde esrarkeş demirler arasına sıkışan
genç cesetler görmediğim…

Yurdaer Kişin
sazist21[at]msn.com

Doğruyu Ararken Yanlış Yapmak Üzerine

17 Ocak 2010, 01:30

doğruyu ararken yanlış yapmak üzerineBilimin formülsel verileri, felsefenin düşünsel öğretileri ve dinlerde Tanrı’nın buyrukları dünyanın bir ahenk ve doğrular bütünü olduğunu anlatır bizlere hep. İnsan, belki de doğumunun arifesinde doğru olmayı, doğru yaşamayı veya evrendeki mevcut doğruları arama yoluna girişir. Bu münferit bir eylem olmayıp tüm kişilerde mevcut olup doğruya ulaşma metot ve yollarında farklılık görülebilir. Zaten kişiyi kendisi yapan bu farklılıklardır. Bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Evrensel doğrular en sonunda aynı olduğundan yahut temel kanun ve kurallara dayandığından insanı farklılaştıran bu yollarda yaşadığı yoldan çıkmalar mıdır? Kısacası insan hatalarıyla mı diğerlerinden farklılaşır?

İnsan, belki de doğumunun arifesinde doğru olmayı, doğru yaşamayı veya evrendeki mevcut doğruları arama yoluna girişir.

Bu kabullerimiz tabiî ki doğruyu arayan insanları kapsıyor. Elbette ki yanlış bir hayat doğru yaşanamaz ve bu yanlışların bizim kabullerimizde yeri yoktur. Hormonsal döngülerimiz bizi aşk adlı eski bir yalana en kolay kandırabildiği bizim yaşlarımızda; belki de doğruyu ararken en çok sapılan yollardan biri oluyor aşkın puslu ve manidar dünyası. Andre Gide, “İnsan birini seviyorsa artık onun kusurlarını göremez.”*(1) diyerek olayı başka bir boyuta da taşıyor; kusurların farkında olamamak… Mantık, en ezeli düşmanına yani duygulara egemenliğini kaptırdığında insan uyuşturucunun verdiği mutluluğa benzer bir doğru yapma ve doğruyu yaşama hazzına kapılıyor. Elbette ki çoğumuz Hedonist(2) değiliz ancak bu durum aşka dalamayacağımız ve mantığı bir kenara atamayacağımız anlamına da gelmiyor. Ancak, “Yalnızca sığ kişiler bir duygudan kurtulmak için yılların geçmesini beklerler.”(3) diyen Oscar Wilde’a katılarak ve dolayısıyla doğruyu arayan ve sığ olmadığını en azından sanan kimseler olarak, aşkın bir ömür olmayacağı varsayımı çıkarıp; insanların belli dönemlerde aşkın tutsağı olsalar da, mantığın yolunda doğruyu arayabilecekleri kabulünü yapabiliriz. O halde şu çıkarım da yapılabilir: Aşk insanın doğruyu ararken yaptığı duygusal hatalar bütünün çoğudur, ancak bu hatadan doğruya dönülebilir. Bu çıkarım Doğu insanında daha keskin görülebilir. Çünkü “Doğu’da tutku, her değersiz insanın içinde ışıldayan ve günün birinde bir volkana dönüşebilecek bir kıvılcımdır.”(4). Gerçi oryantalist bir bakış olduğundan Doğu’yu aşağılanma metodu da kullanılsa da burada bu yaptığımız yorumun gerçekliğini değiştirmiyor.

Mantık, en ezeli düşmanına yani duygulara egemenliğini kaptırdığında insan uyuşturucunun verdiği mutluluğa benzer bir doğru yapma ve doğruyu yaşama hazzına kapılıyor.

Diğer bir bakışta ise doğruyu aramak, ideal dünyaya ulaşmak için de önemli bir basamaktır. Yalnız ideal dünya derken Marks’ın, Campanella’nın yahut dinlerin bahsettiği ideal düzeni kastetmiyorum. İdeal bireyin kendi kendine oluşturduğu ideal bir dünyadan bahsediyorum. “Bireyleri geliştirmeden, daha iyi bir dünya yaratmak umut edilemez. Bu amaca ulaşabilmek için her birimiz kendimizi geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda tüm insanlık için genel bir sorumluluğu paylaşmalıyız ve başlıca görevimiz en fazla yararlı olabileceğimizi düşündüğümüz insanlara yardım etmek olmalıdır.” diyen Marie Curie aslında düşüncelerime tercüman oluyor. Yani Lenin’in bahsettiği üzere; Marksist devrimi profesyonel devrimcilerin yapması gerektiği tezi de bu açıdan reddettiğimiz kişisel yahut ideolojik doğrulara giriyor örneğin. Yapılacak her iş Curie’nin söylediği metotla yapılmalıdır. Asıl olan birileri adına bir şeyler yaparak inanılan beynelmilel doğruları insanlara getirmek değil, eğitimle insanları doğruya ulaştırmak olmalıdır.   Aslında bu durumun da riskleri var ama biz bu riskleri ideal insan olamayacağı kabulüyle aşıyoruz. Bu riskse şöyle açıklanıyor Bernard Shaw tarafından: Zincirlenmiş köpekler mülkün en keskin koruyucularıdır, ilk ısırdıkları da onları zincirden kurtaranlardır(5). Betimlenen aslında çıkar peşinde koşan aç gözlü insanlardır. Çinliler bu tarz insanları tehlikelerin en büyüğü kabul eder. Aslında doğrular insanlara göre yontulmamalıdır. Bir benzetmeye göre bir kıyafet bir bedene uygun değilse eğer beden yontulmaz; değişmesi gereken elbisenin kalıplarıdır. Bu bağlamda,  doğrular insanlara veya insanların yaşadığı çağlara göre yontulmamalıdır. Çağlar veya insan, evrensel normlara ve doğrulara göre kendi kendini hazırlamalıdır.

Bir kıyafet bir bedene uygun değilse eğer beden yontulmaz; değişmesi gereken elbisenin kalıplarıdır.

Rönesans ve reform ile birlikte Batı kültürü bu sürecin sonunda elde ettiği bilimsel gelişmelerle Comtu ve dolayısıyla pozitivizmi yarattı ve kendi doğrular bütünün insanlığın hizmetine soktu. Kısaca açıklamak gerekirse; pozitivizm de teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı vardır(6). Fakat pozitivizmin tartışılmaz egemenlik ve çekiciliğine yine Batı’dan sert bir eleştiri gelmiştir. T.Kuhn, “The Structure of Scientific Revolutions” (Bilimsel Devrimlerin Yapısı) adlı yapıtında belirli bir tarih yahut felsefe görüşüne dayanarak “bilim” veya “ilerleme” olarak gösterilen birçok sonucun ne kadar yanıltıcı olabildiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Ona göre bilim, devrimsel sıçramalar yaparak ilerler, evrimsel bir süreç izleyerek ilerlemez. Kuhn bu eserinde pozitivistlerin ve materyalistlerin öncülüğünü yaptığı, “bilimin ilerlemekte olduğu” tezini temelden sarsmıştır(7). Kısaca Kuhn bilimin yanlışlar yaparak kendini yenilediğini ve her süreçte içinde yanlışlar barındırabileceğini anlatmaya çalışmaktadır. Aslında bilim de tarih gibidir ve doğruları zaman içerisinde evrim çarkına sokarak değiştirir. Anlatmak istediğim ve Kuhn’a katıldığım nokta bilimin her süreçte ve her zamanda yanlışlar taşıdığıdır. Elbette ki doğruları muhakeme yetkisi Engizisyon’ da olmalı demiyorum ama şu da bir gerçek ki bilim de salt doğruya ulaşmada asla tek başına bir yöntem olmamalıdır. Bilim, doğruya ulaşmada başvurulan ve genellikle doğru bilgiler veren bir araçtır. Bilim, ilerleme sürecinde kendi öz eleştirisini yapacak kapasitededir ve özeleştirileri sonucu ulaştığı yanlışlarını zaman içerisinde giderme yetisi bize bugün ki modern bilim seviyesini getirmiştir; fakat yine de hiçbir hal ve yeti bilimin yanlışlar barındırmayacağını bize ispatlayamaz ve yanlışlar barındıran bir olgu doğruyu arama sürecinde tek bir araç olamaz.

Kafamızda olan hepimizin aslında saf ve salt doğruya ulaştığımızda ne yapacağımız veya bu doğruya ulaştığımızı nasıl anlayacağımızdır. Kanımca, bunu ya asla bilip anlayamayacağız ya da anlasak bulsak bile bu durum ancak öldüğümüzde geçerli olacak. Belki de doğanın kendi döngüsüne karışmak vücudumuzla, bunu düşünmek ve anlamak fırsatını sunacak bizlere ya da Tanrı’nın kendi hesabı bizlere gösterecek her şeyi. İşin bu kısmını insanların inancına bırakıyorum ancak şu bir gerçek ki ölüm bütün haşmetiyle orada duruyor ve onu öldürüp ölüme açılan kapıyı kapatamadığımız sürece hep duracak. Victor Hugo bu konuda şöyle bir alıntı yapıyor romanında: Bütün insanlar, günü meçhul bir infaza mahkûmdurlar(8).  Her düşünce de, din de ve yaşamsal öğreti de aslında temel ortak nokta insanlara ölümü düşündürmektir. Çünkü ölüm, iyi bir caydırıcı ve sorgulayıcıdır. Yine Hugo’yla devam ederek “mezarlık kimsenin kaçabileceği bir hapishane değildir”(9) demek ihtiyacı hissediyorum. Burada kendi kendimize şu soruyu sorma durumundayız: Ölüm aslında bütün cezaların çekildiği veya hataların bedelinin ödendiği şey midir? Buna karşın Yunan Mitolojisinde çok sık vurgulanan bir konuda şudur ki Mitolojinin Tanrıları insanların faniliğini kıskanmaktadır. Kıskanılan yaptığımız hataları veya mutlak doğruyu eninde sonunda ölünce bile olsa bulabilme ihtimali midir acaba? Mitolojik bir süreçten başka bir soru daha çıkıyor karşımıza: Zeus’un ilk seferde Prometheus’a armağan ettiği yahut onu affederken geri verdiği ölümsüzlükle; Prometheus’un ve gözyaşlarından doğan insanın isyanı fevkalade ironik değil midir? Yine Victor Hugo’dan dinliyoruz ki: Ölüm insanı ne kadar da isyankâr yapıyor(10)! Bu bağlamda, benim çıkarımım ölümün o kadar da kötü bir şey olmadığı çünkü ucunda belki de mutlak doğruya ulaşabilme fırsatının olduğudur. Yalnız şu noktaya dikkat edilmeli: Goethe’nin Werther’in aptallığı aracılıyla bize özendirdiği şeyin de peşinde koşmuyorum. Çünkü biliyoruz ki; aşk, belki uğrunda ölünmeye değer bir şey olabilir ama asla uğrunda kendini öldürmeye değmez. Ölüm bile, mutlak doğruyu bulmada bir araç yahut basamak olabilir. Şüphesiz ki bu konuda emin olduğumuz tek gerçek bunu asla yaşarken öğrenemeyeceğimiz.

Her düşünce de, din de ve yaşamsal öğreti de aslında temel ortak nokta insanlara ölümü düşündürmektir. Çünkü ölüm, iyi bir caydırıcı ve sorgulayıcıdır.

Bizi doğruya ulaşma yolundan saptıracak sözler ve bilgiler de olacaktır. Bu insanoğlunun kirlenmişliğinin kaçınılmaz bir sonudur. İnsanı doğrudan ve gerçekten uzaklaştıran bu sözler ve bilgiler bütünü, yalandır.  Bu bilgilerin adlandırılması önemine göre yapılır. Jean Jacques Rousseau bu bilgi ve sözlerin aktarılma eylemi “yalan söylemek” kavramının adlandırmasını şöyle yapmaktadır: Kendi menfaati için yalan söylemek sahtekârlık, başkasının menfaati için yalan söylemek hile, zarar vermek için yalan söylemek iftira ve yalanların en bayağısıdır. Kuşkusuz çoğumuz bu yalanları gerçek bilip peşinden koşmakta ve onları gerçek zannetmekteyiz. Rousseau birçok noktada yalanı ve değersiz yalanları yani kurmacaları işlemekte, gerçeğin hangi şekilde tanımlanamayacağını bize anlatmakta ve şu açık ve net yorumu da çıkarmaktadır: Varlığı kimsenin umurunda olmayıp, bilinmesi hiçbir şeye yaramayan boş şeylere gerçek denilmesi, gerçeğin kutsal ismine saygısızlık etmektir(11).

Aşk, belki uğrunda ölünmeye değer bir şey olabilir ama asla uğrunda kendini öldürmeye değmez.

Son olarak, doğruyu arayan insanlar olarak elde ettiğimiz verilerde politik bilgi ve doğrulara (dikkat ideolojik değil) veri tabanımızda asla yer vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Politika esasta bireyi genelde de toplumu salt doğrudan uzaklaştırmaktadır. Edward Said bu konuda çok güzel tespitler yapıyor: Gramsci uygar toplumla, politik toplum arasında faydalı bir analitik ayırım yapar. Bunlardan ilki okulları, aileleri ve sendikaları ile gönüllü yahut en azından akıllı ve zorlaması olmayan bir beraberliktir. Diğeri ise ordusu, polisi ve merkez bürokrat sistemi ile ayakta durur… Kolayca anlaşılacağı gibi kültür birincinin işidir(12). Yine Said’in ifadeleriyle söylemeliyim ki; “beni burada ilgilendiren, gerçek bilginin temelde politik olmadığını (bunun tersi olarak politik bilginin de “gerçek bilgi olmadığı” ) iddia eden ve böylece kuvvetle organize olmuş politik şartları perdeleyerek, hatta karanlığa sürükleyerek gerçek bilginin doğmasını önleyen ortak anlayışı açığa çıkarmaktır.”(13). Said’in burada kastettiği ortak anlayış edebiyat ve klasik fizyoloji üzerine sürdürülen tartışmalardır. Coğrafi özelliğimiz üzere Batılılara benzeyen Doğulular olarak bizi ilgilendiren Oryantalizmi ve bu bakışın bize sonuçlarını politik bilginin aldatmacılığına örnek olarak verebiliriz. Bir yalan makinesi olan politika ve onun tüm doktrin ve öğretileri mutlak doğruya ulaşan bir bireyin ciddi düşmanlarıdır. Çünkü politika; doğruları ve bilgileri çıkarı doğrultusunda değiştirir yahut söylemez. Bunu yapmak zorundadır çünkü bu politikanın işi ve özüdür.

Özetle, yaşamda doğru aramak kaçınılmaz olarak karşımıza yanlışlar çıkaracaktır. Hatta bizler birey olarak varlığımızı ve öznelliğimizi yaptığımız yanlışlara borçluyuz. Bahsettiğimiz gibi doğrular en sonunda tek ve evrenseldir bu yüzden yanlışlıklar sonsuzluğu bize kendi farklılığımızı yani kimliğimizi katar…

Kaynaklar:
1.    Andre Gide,  Kadınlar Okulu
2.    Hedonizm: M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan Aristipus’a dayanan bir öğreti. Haz arayışının hayatın amacı olduğunu ileri sürer.
3.    Oscar Wilde,  Dorian Gray’in Portresi
4.    Panait İstrati,  Minka Abla
5.    Sunay Akın,  İstanbul’da Bir Zürafa
6.    tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivizm – 28k
7.    www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=652 – 22k
8, 9, 10.  Victor Hugo,  Bir İdam Mahkûmunun Son Günü
11.  J.J. Rousseau,  Yalnız Gezenin Düşleri
12, 13  Edward Said,  Oryantalizm

Talha Sağıroğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com

Small Ville Nişantaşındaydı

15 Ocak 2010, 00:19

Small Ville NişantaşındaydıBeşiktaştaydım, telefonuma baktım, en yakın arkadaşımdan mesaj gelmişti:
‘Fırat Lana Lang ve Chloe cihangirde cafedeler!’

Hemen arkadaşımı aradım, Cihangir’de Oliviada olduğunu ve hemen gelmemi söylediler. Vakit kaybetmeden beşiktaştan ayrıldım ve cihangire gittim.Taksime gelince Olivia cafe ye kadar koştum. Arkadaşlarım ordaydılar, dışarıda oturuyorlardı, yanlarına gittim. Bana vitrinin içerisini gösterdiler. İnanamadım karşımda dünyaca ünlü Smallville dizisinin baş rol oyuncuları Kristin Kreuk ve Allison Mack vardı! Arkadaşlarım ben gelmeden önce konuşmuşlar, resim çektirmek istemişler. Fakat tatilde olduklarını söyleyip resim çektirmeyi kabul etmemişler. Benim onlara aptal bir surat ifadesiyle baktığımı fark ettiler. Hepsi dört kadındı. Arkadaşları bana baktı. Hatta biri resmimizi çekti. Bir süre sonra içeri girdim. Sakıncası yoksa imza alabilirmiyim diye sordum. Tabi ki dedi Allison Mack. Bu sırada konuşmaya başladık.

 İstanbul’a tatil için gelmişler; ellerinde kına vardı. Kına mı yaktınız diye sordum. Onlarda “evet buradan önce Suriyedeydik.” dediler. Garsonlar kadınların dünyaca ünlü olduklarının farkında değillerdi. Alison Mack bize gece eğlenmek için yer tavsiye edebilir misin diye sordu. Bende ona asmalı mescid, İstiklal Caddesini tavsiye ettim. Eğer canlı müzik seviyorlarsa cuma günleri Old City de çıkan Jukebox grubunun iyi oldugunu söyledim. Eğer daha lüks yerlere gitmek isterlerse boğazdaki gece klüplerini tercih etmelerini söyledim.

Yanındaki arkadaşlarından birisi esmer tenliydi. Nereden olduğunu sordum Pakistanlıyım dedi. Kristen ve AlAllison Mackison onu tanıyıp tanımadığımı sordular. Tanıyamadım o sırada. Ama sonradan öğrendim ki Emmanuelle Chriqui MisAllison Mack sorularına devam etti ve jazz müzik yapan bir yer var mı diye sordu. Galata kulesinin oralarda bir jazz bar oldugunu söyledim ve galata kulesinin nasıl bir şey olduğunu anlatabilmek için onlara resmini çizdim. Geleneksel yemeklerden birini tavsiye eder misin diye sordu. Bende mantı tavsiye ettim ve boğazdaki bodrum mantıya gitmelerini ekledim. Son olarak alışveriş için Türk markalarını bulabilecekleri bir yer sordular. Bende metroyla bir durak ötede olan Nişantaşına gitmelerini söyledim. Ve metroya nasıl gideceklerini tarif ettim. Sonra vedalaştık ve ben yerime geçtim. 10 dk sonra hesabı istediler. Bizim masada üç arkadaş kaldık. Hesabı verdiler. Çıkarlarken Alison’a adımı yazdığım ve ihtiyacı olursa aramasını söyleyen bir kağıt verdim. Çok teşekkür ettiler.

Kristin Kreuk ray ban koyu camlı gözlük taktı ve Olivia’dan çıkıp karşıdaki dükkana girdiler. Bizde biraz oturup kalktık. Kız arkadaşımız arabasıyla gideceği için bizden ayrıldı. Biz metroyu kullanacaktık. Cihangirden taksim meydanına doğru yürüyüp ne kadar şanslı olduğumuzu konuşmaya başladık. Kendimizi kaptırmışken birisi adımı söyledi. Arkamı döndüm. Beni çağıran Allison Mackti. Fırat biz metroyu bulamadık dedi güldü. Bende biz o tarafa doğru gidiyoruz isterseniz birlikte gidebiliriz dedim. Çok iyi olur dedi ve gülümsedi. Birlikte yürümeye başladık. Suriye tatilleri hakkında konuştuk, Halep ve Şam a gitmişler. Oradan Türkiye’ye geçip Kapadokya’yı ziyaret etmişler. Arkadaşım nerede kaldıklarını sordu. Cihangirde Lush Otelde kaldıklarını söylediler. Arkadaşları  Canada, Torontoluymuş.. Ben, arkadaşım ,Allison ,Kristin ve 2 kız arkadaşları metroya girdik. Merdivenlerdeyken kim yasemin kokusu sürdü diye sordum. Kristen ben dedi. Suriyeden aldığını söyledi ve gülümsedi.

Türkiye’ye gelmişken mutlaka hamama gitmelerini söyledik. Allison hamama yarın gideceklerini programa koyduklarını söyledi. Boğaz turu da yapmayı planlıyorlarmış. Programlarının arasında kapalı çarşıyı görmek de varmış. Kapalı Çarşının Suriye’de ki kapalı çarşıyla hemen hemen aynı olduğundan bahsettik. Emmanuelle Chriqui  metroda hep köpeklerin olup olmadığını sordu. Bende güvenliği sağlamak için genelde olur dedim. Onlara kendi ülkelerinde metroya binip binmediklerini sorduk. Onlarda New York’ta evet ama diğer şehirlerde metroyu pek kullanmıyoruz dediler. New york’tan bahsettik ve onları New York’taki  serendipity cafe” gibi çok güzel tatlılar yapan bir dükkana götüreceğimi söyledim. Bunu duyunca çok heycanlandılar.

Kristin KreukNişantaşına çıktık. Sizinle karşılaştığımız için çok şanslıyız dediler. Asıl biz şanslıyız dedik. Hala film çevirip çevirmediğini sordum Kristin’e. O da 3 arkadaş prodüksiyon şirketi kurduklarını. Yüzünü kötü projelerle kirletmek istemediğini; ama iyi bir şeyler çıkarsa oynayabileceğini söyledi. Onlarla birlikte vali konağına doğru yürümeye başladık. Ben kristin kreuk ile birlikte yürüdüm. Setten arkadaşlarınızla hala görüşmeniz hoş dedim. O da evet, Alison çok iyi biri yakın arkadaşız ve bir çok şeyi birlikte yaparız dedi. Peki Tom Welling ile aranız nasıl diye sordum. O da tom çok iyi bir arkadaş sette çok eğlenceli ama seviyelidir dedi. Bende yani arada bir duvar mı var diye sordum. O da evet, kesinlikle dedi, evli oldugu için herkesle ilişikisinde seviyeli dedi. Peki dizi de Clark’ın annesi rolunu oynayan Martha Kent karakteriyle aranız nasıl diye sordum. Çok tatlı bir insan oldugunu ve onu çok sevdiğini söyledi, şuan kocası ile birlikte diziler için soundtrack yaptıklarını söyledi.

Friends dizisini sevip sevmediğini sordum. Çok severim dedi. Bende bunun üzerine dizinin karakterlerinden birini tanıyıp tanımadığını sordum. O da oyunculardan birini tanımadığını; fakat arkadaşlarının Jennifer Aniston’ı tanıdığını ve çok komik bir kadın olduğunu söyledi. Bana aAmerikaya gittiğim zaman ne yaptığımı sordu. Ben de Coldplay konserine gittiğimden bahsettim. “Woww” coldplay çok iyi bir grup dedi. Roman mağzasının önünden geçtik. İlgisini çekti. Ben “Burası Audrey Hepburn” tarzı kıyafetler satıyor dedim. Gülümsedi ve orayı arkadaşlarına gösterdi. Onları konak pastanesinde kekler yemeğe götürdük. Kristin hayatım boyunca İstanbul’da kalmayı isteyip istemediğimi sordu. Bende ona 2 tür insan vardır kalanlar ve gidenler, ben daha çok gidenlerdenim dedim. Ve hayatımın bir kısmını yabancı bir ülkede geçirmek istediğimi ekledim. Ne iş yaptığımı sordu, hukuk öğrencisi olduğumu söyledim ve kısa filmler çektiğimden bahsettim. O sırada bunu Allison duydu. Aynı zamanda film işleriyle uğraşmam çok hoşlarına  gitti.

 small ville IstanbuldaKonak pastanesinin vitrinine hayran kaldılar. Vitrin her zamanki gibi çok özenle dizilmişti. İçeri girdik. Pastanenin sahibi Arzu abla oradaydı. Her zamanki gibi sıcak gülümsemesiyle karşıladı bizi. Onlara ekler i tavsiye ettim. Eklerden 2 tane söyleyip aralarında paylaştılar. Çok beğendiler. Arzu abla bizden ücret almadı ve ikramı olduğunu söyledi. 4 Kadın çok teşekkür ettiler. Emmanuelle Chriqui  Akbank Şubesi arıyordu. Ona Mudo’nun yanındaki Akbank Şubesini gösterdik. Allison ve Kristin yargıcıyı görünce dayanamadılar içeri girmek istediler. Onlarla resim çektirdik. Akşam dışarı çıkmak isterlerse aramalarını söyledik.

Vedalaştık.
Her şey için çok teşekkür ettiler.
Gülümseyerek ayrıldık…
Firat Uran

Sonraki Sayfa »