Gey Hareketi Söylemini Yeniden Üretmek

31 Ocak 2010, 17:00

Gey Hareketi Söylemini Yeniden ÜretmekThe Guardian’ın haber sitesinde dolaşırken bu aralar araştırmakta olduğum bir mevzu ile ilgili bir haber gözüme ilişiverdi birden. Haber başlığı şöyle;

“Two gay weddings on two continents, but only one happy ending”(İki farklı kıtada iki farklı gey evliliği, ancak yalnız bir mutlu son)

Haberin klasik cinsel özgürlük retoriğini aşamayan kişilerce hazırlandığı aşikar. Afrika’da evlenmek isteyen gey çifte izin verilmemesine olumsuz bir gönderme yapılırken, Latin Amerika’da ilk defa yine bir gey çiftin dünya evine(!) girmesi alkışlanmakta… Bu haberden hareketle homoseksüelliği ve gey yaşamını biraz irdeleme niyetindeyim.

1969’da New York’ta yapılan protestolarla başlayan “Gey Özgürlük Hareketi” (Gay Liberation Movement) bir hayli yol kat etmiş gibi görünüyor. Ancak işin sözüne değil özüne itibar etmek, hakim cinsel özgürlük söylemini yıkmayı gerektirdiğinden pek de mümkün olmuyor.

Homoseksüellik, 20.yüzyılın ortalarında, birkaç aydının riyasetinde – Foucault gibi- “hastalık” kapsamından çıkarılıp, cinsel özgürlük söyleminin normalize edici inşasına kurban gitmiştir. “Normal kimdir?” sorusu ağızlarda pelesenk edilmiş, normal tanımlamaları kaypaklaşmıştır. Homoseksüellik heteroseksüellik gibi “araştırılması ve sorgulanması abes-i iştigal” bir retoriğe büründürülmüştür. Gey araştırmacılara göre homoseksüellik hattı zatında “sadece bir cinsel tercihtir.”

Gey savunucuları işin hakikatini temellük etmeyip, hakim söylemi yeniden üretmekten başka bir şey yapmamaktalar. Ancak gey yaşam tarzının başta rastgele ve çok partnerli cinsel ilişki kültürü göz önünde bulundurulduğunda homoseksüelliğin insan cinselliğinin normal bir varyansı olduğu iddiası suya düşüyor. Narsistik duygular, partneri cinsel bir objeye çeviriyor, sex fetişizmi ve duygusallıktan uzak bir cinsellik(impersonal sex) peyda oluyor. Bu kompülsif(zorlanımlı), normalliğin bir hayli uzağında olan cinsel davranışlar gey savunucularının yeniden üretimine uğrayarak nasıl normalize edilebiliyor, cevaplanması gereken zor bir soru elbette…

Gey yaşamı savunucuları diğer yandan gey olma halini “doğuştan bir olgu” olarak görür. Ancak bu iddia da popüler bir söylemden öteye geçememektedir. Araştırmaların sonuçlarına binaen kabaca gey doğulmaz gey olunur diyebiliriz diye düşünüyorum. Hormonal ve biyolojik sebeplerin etkinliği gey olma üzerindeki etkisi yok denecek kadar azdır.

Araştırmacılar gey olmanın sebeplerini biyolojik olmaktan ziyade anne – baba – çocuk ilişkisine ve davranışçı(behaviourist) bir perspektiften kişinin yetişme habitusuna bağlar. Gey olma her ne kadar bu ve buna benzer sebeplerle ortaya çıksa da gey hareketi nihai olarak bir yaşam tarzıdır. Dönüştürülmesi, tedavi edilmesi hakim cinsel özgürlük söyleminin kırılmasına bağlı bir yaşam tarzı…

Not: Bir dahaki yazımda gey olmayan homoseksüellere ve uygulanan terapi yöntemlerine değineceğim.

Gökhan Özcan
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Psikoloji Bölümü
gokhan_0288[at]hotmail.com

Hatırlamak Artık Pek Uzak

30 Ocak 2010, 03:04

hatırlamak artık pek uzakAğır damlalardı oturağı tahtadan salıncağı sallayan, güneşti sigara dumanına tutuşmuş bulutların ardında saklanan, ılık yağmurdu beyaz boyası aşınmış pencerenin pervazından sızan ve dışarıdaki çıplak erik ağaçlarıydı yeşil ıslak tomurcuklarını patlatmaya çalışan. Bahar mı müjdeliyordu kendisini toprak kokusuyla, yoksa toprak mı konuşuyordu yağmuruyla…

Sallanan salıncağın paslı sesi karışırken yağmura, gözleri de daldı pek geçmişindeki yine paslı hatıralara…

Soğuktan mı, sanmam, titremeye aşina elleri dokunmaya çalışıyordu köşeleri buğulu bulanık camda kaçamak sızan damlalara; az, bir parça hissetmek istedi onları, sonra ağır bir naftalin kokusu etrafı yine sardı. Sallanan salıncağın paslı sesi karışırken yağmura, gözleri de daldı pek geçmişindeki yine paslı hatıralara…

Aniden koşarak atladı alçak merdivenden; koştu yüzünü hatırlayamadığı babasının yanına. Buram buram papatya kokusuydu havada. Küçük sevinçlerdi salıncağa… Ayakları yetmeyince oturmaya küçük sabırsız gözler baktı babaya. Ve başladı gülücükler koparan salıncak sallanmaya. Bir iki ses duydu biraz yakın biraz uzak. Sonra gözünü aldı güneş ışığı. Annesinin sesi çaldı hatırasında; siyah uzun dalgalı saçları kıvrılırken söylediği şarkıda… Sonra siyah bir arabaydı hatırladığı ve iki de yaşlı adam. Gülen, iyi iki yaşlı adam. Sonra, bir yerde, bir gece yağmuru; aysız ve duygusuz. Rüzgar desen, meşgul ve ruhsuz.

Yağmurun bereketinden düşen milyon zerresine eklendi hatıraların musluğu kuru birkaç zerre daha. Yazık ki ne üzülmek yetti acıya ne acı yetti üzülmeye. Koca bir hayat aldı günlerini sanki bir aç;  ve o koca hayat kocattı onun yaşını, sonunda kendine yaptı muhtaç.

Gülen, iyi iki yaşlı adam. Sonra, bir yerde, bir gece yağmuru; aysız ve duygusuz. Rüzgar desen, meşgul ve ruhsuz.

Dayanamadı pek daha bakmaya, cevirdi gözlerini içeriye. Dolaştı gözleri yeşilli eski duvarlarda, siyah beyaz gülen fotoğraflarda, seyahatlerden alınmış biblolarda, solmuş kuru papatyalarda…

Dayanır mıydı titreyen çenesi konuşmaya ya da yardımı olur muydu göz yaşları sel olmuş yanaklarında kırışıklar ifade etmeye. Peki nasıl cesaret ederdi pek yavaş atan kalbi, kaldı ki ne kadar becerirdi hatırlamayı küflü beyni. Sustu. Ne dudakları konuştu ne de içi. Buğulu cam gözleri titredi. Derisi zayıflamış mor damarlı kırılgan elleri koltuğun kenarına hareketlendi. Pek nadir kuvveti uyandı. İnce bacakları titrerken doğruldu, az bükük beli kapıya döndü. Yavaş ağır adımlarıydı ağır tahtalara basarak giden. Kapının gıcırtısıydı yağmurun sesini açan. Ve o soğuğa soyunmuş ılık toprak kokusuydu içine hayat katan… Güneş görmemiş çıplak beyaz ayakları dibi çamurlu çimlerde toprağa kavuşurken soluğu dumanlandı havada. Kalbide eşlik etti hayata. Islattı zarif yağmurlar artık pek az ve zayıf olan ak saçlarını. Koca meşenin yaprakları onu sesiyle selamladı. Az ileride eski bir dost, çok eski bir dost bakıyordu gene ona. Duruyordu öyle orada ve çağırıyordu yanına. Yavaşça kaldırdı başını yukarıya, sızdı ılık yağmurlar göğsüne, diline can verdi birkaç tanesi; gözüne çarptı bir iki inatçısı. Sonra elleri ıslak zincirleri kavradı, ayak parmaklarının ucunda yükselip dostunu kucakladı…

Sustu. Ne dudakları konuştu ne de içi. Buğulu cam gözleri titredi. Derisi zayıflamış mor damarlı kırılgan elleri koltuğun kenarına hareketlendi. Pek nadir kuvveti uyandı.

Ağır damlalardı oturağı tahtadan salıncağı sallayan, güneşti sigara dumanına tutuşmuş bulutların ardında saklanan, ılık yağmurdu beyaz boyası aşınmış pencerenin pervazından sızan, ve dışarıdaki çıplak erik ağaçlarıydı yeşil ıslak tomurcuklarını patlatmaya çalışan. Bahar mı müjdeliyordu kendisini toprak kokusuyla, yoksa toprak mı konuşuyordu yağmuruyla… Derken güneş sıyrıldı, annesinin ellerinden kurtulmuş hınzır bir afacan gibi, dumanlı bulutların ardından; yağmur duruldu rüzgar uzaklaşırken… Yerde uzanmış beyaz soğuk vücuda dokunurken acımış gibi görünen bir iki güneş ışığı, avucundaki biriken suya düşen ufak bir iki damla hareketlendirdi küçük halkaları ve rüzgar oynattı kurumuş papatyaları koklayan kadının ıslak saçlarını… Yüksek dallardan biride doğdum diye çığlık atan, patlayan bembeyaz bir erik çiçeği dayanamadı pek rüzgara ve koptu kırılgan boynundan koparak, ve yazık ki döne döne düştü soğuk bir vücudun üzerine…

Özgür Akışoğlu
ozi_free_nesi[at]hotmail.com

Bu Kadar Zor mu Hayat Yoksa Zorlaştıran Biz miyiz?

28 Ocak 2010, 14:25

Bu Kadar Zor mu Hayat Yoksa Zorlaştıran Biz miyiz

Devamı »

Huzursuzluğun Huzurunda

25 Ocak 2010, 17:02

huzursuzluğun huzurunda radikal gençProleteryanın saf duyguları ile oynayan Kapital yazarı Marx, “düşüncelerin doruklarına ancak patikalardan tırmanılır” diyor. Sarp, tehlikeli, zoraki tâli yollardan…

Fikirlerin doruklarına ulaşmak sâde ceht(çaba) ve gayret ile, tekinsiz yolcukları arşınlamakla elde edilebilecek bir keyfiyet değildir.

Bence.

***

Üzerinde yorulmaksızın didinip durduğun, belki de durmak zorunda olduğun, seni zabt u rabt (asâyiş) altına alan o Ludwig Wittgenstein pütürlü zemini hissetmek, neyin üstünde konuşlandığının farkına varmak, ceht ve gayrete öncelenmelidir.

Yine bence.

Sub-jenin üstüne çıkmak ve gözlerini ob-jeden ayırmamak…

Belki de kendini bir üçüncü göz ile temaşa etmek, tepeden, kuşbakışı bir “nazar” ile…

Evet! Arayıp da bulmaya çalıştığımız kelime bu işte!

Nazar…

***

Aramak… Bulamamak… Ama aramaktan hiç vazgeçmemek… Sâde nazar etmek… Hep nazar etmek…

Son tahlilde bulunamayacak, muvaffakiyetin muhal olacağı bir şeyi talep etmek, mantıklı bir eyleyiş midir?

Öncelikle talep etmek huzuru değil, huzursuzluğu davet etmektir.  “Huzur bundadır, şundadır” diyen huzurlulara inat! Hep talep etmek…

Hoş bir tefekkür uğruna bir nispet gözetmemek… Bir defa da olsun “nedensellik” hastalığını terk etmek… Ya da def etmek! Kendinin üstüne çıkıp kendini, hep kendini nazar etmek… Tevazu ile… Sabır ile… Huzur değil de huzursuzluk ile… Karanlıkta… Sessizce…

Karanlıkta. Kimse seni görmesin diye… Sessizce. Huzursuzluğunu bozacak huzurlular var etrafta…

***

Peki neden huzursuzum? Daha öncesinde nedir huzursuzluk?

Ben sordum yine ben cevaplayayım:

Karanlık, pütürlü zeminde kendinin üstüne çıkıp, sessizce ve tevazu ile fikirlerin en faziletlisi yolunda kendini, kendi kendini nazar etmektir.

Neden huzursuzum, şimdi anladın mı?

Gökhan Özcan
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Psikoloji Bölümü
gokhan_0288[at]hotmail.com

Sessizlik

23 Ocak 2010, 15:58

Şairin dünyasıdır
sessizlik…

Müzisyenin ölümü…

Belki sonbahardır…
Belki de yok oluş.

Bir uçtan bir uca,
sadece sessizlik…

Yavru sonrasıdır
sessizlik…

Nerden geldiğini bilmeden,
yola düşüp aramaktır umutlarını…

“Yargılamaktır kendini, parçalasıya…”

Savaş sonrası bir hüzündür;
sıcak cesetler ve sessizlik…

Soğuktan üşüyen bir dağ gibidir,
titrer dişleri,
vurur birbirine…

Beklemektir düşlerini,
uyuyan gecede…

Her şafakta
torak altında uyanıvermektir,
umutlarını yitirmeden…

Buğday başaklarına benzer;
sallanır kendi kendine;
fakat ağlamaklı ve sessiz(ce) …

Yurdaer Kişin
sazist21[at]msn.com

Derinden Maskeler

23 Ocak 2010, 13:58

derinden maskeler 1Bana her şeyin diğer yüzünü anlatsana. Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.

İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi, onu özümsedi ve hatta benimsedi. Belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara… Bunu kuşkusuz zamanda yeterli yolculuk yapmadan bilemeyeceğiz. Çünkü zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir. Tarihe nereden nasıl ve ne şekilde bakıldığı önemlidir ve belirtilen şartlar sonucu değerlendirmeler yapıldığında belki söylediklerim daha net anlaşılacaktır. Zaman ki, iyi olanı kötüye çevirebilir; ya da kötü olanı iyiye. Gerekli zaman sağlandığında gerek birey gerekse toplum var olanın, var olmakta olanın değerini daha iyi anlayacaktır.

Zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir.

Belki bu yüzden ben size başka yüzlerden bahsedeceğim, sizlere yüzlerin altındaki yüzlerden ve deriden maskelerden bahsedeceğim. Üç gün kadar önceydi, üç gün öncesine kadar bu şehirde başı dönmüş vaziyette ve ağzı kulaklarında gezinen ben; unutmak, kaçmak ve kurtulmak için yeni yeni şehirlere giden ben; üç gün öncesine kadar Paris denen bu şehirde gözleri bağlı yaşıyormuşum.

Üzgünüm, ne Champ-Elysees’den ne Notre Dame’ ın büyüsünden ne de Seinne Nehri’nin parıltısından bahsedebilirim. Çünkü Paris’in neden bir dekor değil de bir aktör olduğunu insan yaşamında, yeni anladım. Çünkü, kibarlık budalalaşmama olgunluğunu çoktan kazanmış. Molier, rahat uyumalı sanırım mezarında. Evet, sanırım gözlerinde bizimkiler kadar parıltı yok insanların; ama yine de gülüyorlar. Tekrar üzgünüm, biliyorum ki sizler Paris’in melankolisi yerine büyüsü ve ışıklarının anlatılmasını tercih ederdiniz.  Ama belki post-modern tasvir beklentilerinizi hikayemizin başlarında yer alacak Eiffel tasviri biraz karşılar.

Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır.  Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum… Sahi ya üç gün önceydi, Champ de Mars’da Eiffel’i tepesinde yıldızlarla düşlüyordum, sahiden. Yüreğim birkaç gündür çok güzel bir Macar kızının kokusunu alıyordu ki kulaklarım onun o enfes sesine o gece ilk kez tanıklık etti. Gözlerinde parıltılar saçmaktan hatta bunları paylaşmaktan çekinmeyen bu Macar güzeli ile resmen tanışmamız da o güne rastlar. Takip eden günlerde güzelliği kadar masum olmadığını anladım ama umursamadım; sanırım geçmişte yaptıklarının aşk için olduğa dair yüreğimde bir yerleri ikna etti; ya da ona inanmak içimden geliyordu, ya da işime geliyordu. Siz bu flört kısımlarının hızlı geçtiğine bakmayın hepsi başlı başına bir yıl gibiydi. Sahi ya sizlere söylediğim Eiffel tasviri: Eiffel,  sanki, üzerimde eski Yunan komedyalarında acıklı şarkılar söyleyen eski bir Yunan güzeli intibası bırakan o Macar kızının başında bir güzellik arc‘ı gibi duruyordu. Eğer istenirse, Eiffel’in belli periyotlarla büründüğü beyaz ışıklar tenine ve parıltısı da gözlerine benzetilebilir. Ancak bunlara gerek olduğunu sanmıyorum.

derinden maskeler 2

Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır.  Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum…

Sahi ya, bana Paris’ten bahsetsene; Bastille’den kafanı çıkarıp Notre Dame‘a kadar her sokağı birer birer tasvir etsene;  XIV. Louise‘in bronz atlı heykelinden, müzik festivalinden ya da ne bilim şöyle artistik ne varsa bahsetsene. Şık giyimli insanlardan, tonla para harcayıp rüküş et yığını olan insanımızdan, diğer Paris’ten bahset… Sonra belki; çünkü ben Sienne nehrinin bizim güzelim Boğaz’ımız gibi iki yüzlü olduğunu tahayyül ettim. Nehrin derinlerinde bir yerlerde tersine bir akıntı olduğunu  düşledim. Ancak bu şekilde nehirde ters akıntıya kapılarak geçmişe gidebilir, size Bastille’den, Fransız Devriminden, XIV. Louis’den ve daha fazlasından bahsedebilirim. Ama söyledim ya; daha sonra belki…

Gel gelelim şu müstakbel Macar kızına. Kendisi Budapeşte’de bir chanteuse. Henüz küçük müzikallerde oynuyor ancak  ileride başarılı olacağından hiç şüphem yok. Sarhoş olduğunda öpülmeyi, ayıkken beğenilmeyi seviyor.  Bıçkın bir kişilik. Paris’te iki hafta daha kalacak. Edith Piaf’ı benden önce mezarında ziyaret edecek kadar çok seviyor. Vesaire, gel gelelim şu müstakbel Macar kızına neden yazdığımıza…

derinden maskeler 3Çünkü zor olanın elde edilmesi, en güzel olandan daha güzeldir de ondan. İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi onu özümsedi ve hatta benimsedi. Söyledim ya daha en başta; belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara…

Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.

Hatıralar insanları gökyüzünde tutarlar ve insan kalbindeki pişmanlıklar, aldatmalar aldatılmalar ve bir aldatmanın tam ortasına oturmak ve uçmak yeniden yukarılara ya da belki düşmek yeniden aşağılara. Ama sen iyisi mi bana Paris’ten bahset çocuk. Bilirsin ki acı çekmek bu dünyada çok kolay ve mutlu olmak çok daha kolay. Sen Paris’ten bahset Nobel’li müstakbel yazarlarımız gibi İstanbul’un melankolisinden değil. Şiir den bahset, Eluard’dan, Aragorn’dan, Les Yeux de Elsa’dan, Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’ndan.  Tanrı’nın varlığından bahset, felsefeden Schopenaur’dan hatta en baştan Aristo’dan.

Kesintilerle, sansürlerle dolu hikayemizde ilerlemekteyiz, çünkü biliriz ki; her ne kadar söz verdiğimiz sözümüzü tutup tutmadığımızı bir daha hiç bilemeyecek olsa da , sözler önemlidir. Sırları yazıp da ele verip kendince ironiler yazmaya gerek yok. Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak. Yaşamda en değerli şey yaşamın kendisidir de ondan. Peki aşkta en değerli şey nedir? Mutluluktur tabii ki. Peki nereye koymalı bu yargıda Aragorn’ın sözlerini “Mutlu aşk yok ki dünyada.”. Basit çocuk, çok basit; mutlu aşk yoksa aşk da yok dünyada.

Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak.

Şu an Rodrigo’nun o ünlü Gitar Konçertosu çalıyor. Ve ben ölüme gülerek giderken değil, yaşama ağlayarak koşarken dinlemek istiyorum Rodrigo’yu. Paris’te güneşin tadını çıkarmak istiyorum.

Çıkardık maskeleri, sinüslerimizi rüzgarla beraber. Çıkardık her şeyi, kalbimizi, beynimizi, düşlerimizi ve düşüncelerimizi.

Sizler, bu hayattan rüzgar gibi geçtiniz, sizler ki bir çok şeyi delip, birçok şeyi yıkıp geçtiniz. Sizler ki kimi zaman bu şehri zehir ettiniz, kimi zaman düşlere benzettiniz. Kimi zaman düşlere bezendiniz ve kimi zaman girdiğinizden rüyalarıma, sizler, uykuları kabusa çevirdiniz. Sahi kimsiniz, ne hakla ve neden geceleri geldiniz.

Yorulduk, ve ömür diyebilecek kadar taşıdık hayatı sırtımızda, ve yaşadık diyebilecek kadar soluk aldık. Yorulduk, yaşadık ve yaşamaktayız. Devam etmek lazım Boulevard St. Micheal ‘de Place etmeliyiz. Heyecanla, istediğini Türkçe söyleyebilirsin diyen market sahibinden bahsetmeliyiz. Heyecanla, tertemiz Türkçe konuşan market sahibinden.  “İstanbulluyum” deyişinde şaşırdığımda, Ermeniyim ben demişti.

- Dönmenizi bekliyoruz, ülkenize.
- …

derinden maskeler 4

Sesler kısılır kimi zaman. Kimi zaman konuşamaz insan. Kimi zaman senin bile dilin tutulur.

Türk sokağındayız saatler sonra. Türk bayrağı olmayan bir Türk sokağında. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli bir Türk sokağında. Türk olduklarını yalnız polise ve asıldıkları kadınlara söyleyen Türklerin yaşadığı Türk sokağında! Kime yakınız, kimden uzağız. Bir posteri inceliyorum, bir gerilla lideri ya da bebek katili. Bir poster inceliyorum, ve neden bu insanlar o Ermeni kadar içten değiller… Kendi insanlarımızı çok uzaklara yollamak, bu kadar acı yaşatmak, yok etmek kültürleri ve kültürlerini ve düşman etmek kendimize ve kendilerine… Şimdi nasyonalizmi sorgulamak, nasyonalizmin doğduğu şehirde… Doğru ya; Edith Piaf demiştik hani; Pere Lachaise ve Ahmet Kaya geliyor aklıma… Bu karmaşalarla bir Yunan restoranında sarma yemek ve süzülüp kalmak Ege resimlerinin arasında. Sevgili Maria; ne fark eder ellinikos kafes ya da Türk kahvesi demek; dizlerinin dibinde falına baktıktan sonra. Sokaklarda Türkçe yazılarla PKK ya ait afişler… Ve biz bu sokaktaki insanlarla yaşayabiliyorsak, o Ermeniler neden gittiler…

derinden maskeler 5Paris, Sacre Cour’dan beyaz bir çarşafa uzanmış bir Latin güzelini andıran bir hayal gibi görünmekte. Avrupa’ya dair çoğu tapınakta olduğu gibi göğe yakın durma arzusuyla bir tepeye kurulan bir kilise. Bu insanlar, galiba, vicdanlarında göğe dair duydukları ızdırabı böyle bastırıyorlar. Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir… Ve Ximena, uzandığında Sacre Cour’dan Paris manzarasını andıran Meksikalı Ximena, daha fazla ve daha farklı kalmanı isterdim…

Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir…

Onu bunu geçsene sen, Macar kızı bugün gidiyor. Ve ben içimdeki yılana uyarak bir hoşça kal bile demedim. Sanırım, ukalalık ve intikam ya da sanırım içimde yaşayan yılan. Garden Luxembourge‘da başlayan, Garden des Tuileries‘de devam eden sonra bilmem hangi barda biten geceydi değil mi son gecen. Hayır, Anna senden değil, bu yılanı kalbime koyandan nefret ediyorum ben. Aşktan, tutkudan, aldatmadan değil yılandan kaçıyorum. Ve giderken, o hafif rüzgâra aldanıp ve kızarmış gözleriyle sana elveda diyen Paris’e bakıyorum ve belki de bu hafif rüzgâr da üşümeye ve Paris’in bu sulu gözlülüğüne katlanamadığımdan sana elveda demiyorum. Biliyor musun Anna Brunai, yani o meşhur Macar kızı, ben seni çok sevdiğimden çılgınca öpmedim; ancak seni gerçekten sevdiğimden defalarca bunu sana söyledim. Şimdi sen beni affedecek misin, yoksa şizofrenik bir adamı bu şehrin çılgın gözyaşlarına mı terk edeceksin.   “J’envoie de toi,  parce que je t’adore mon amour.”

“J’envoie de toi,  parce que je t’adore mon amour.”

Bunca ideolojik karmaşa ve Anna’nın gidişi… Paris, düşlerde büyük gerçekte ise çok küçüktür. Görenler bilir, Seinne asla melonkolik yalnızlığın yerini tutmada Boğaz’la yarışamaz. Bir şey öğrendim ben burada: Kutsallığını aşkın ve acımasızlığını tutkunun. Ve bu tutku, odamda, taburemde kadehimde ve dudaklarımda bir hatıra olarak yaşıyor, hala, Anna sana ve içimdeki yılana rağmen… Iago’lar ölmez Annacığım, onlar aranızda, yanınızda ve koynunuzdadır… Bir gün Othello’da oynadığında anlayacaksın. Ve o zaman Aranguez’in tadına ben olmadan da varacaksın, Annacığım…

derinden maskeler 6

Şimdi şarkı söylemek isterdim, doya doya söyleyebilmeyi isterdim kimseyi rahatsız etmeden. Haftaları karıştıracak kadar çoktandır Paris’teyim artık. Anna yok, ben de yarım yamalak varım. Aldattığı sevgiliyse kanımca şu an. Ya ben; hiç olmazsa aşkı burada da dolu dolu yaşadım. Kalbimim hayatta olduğunu hatırladım. Nazım’ın “Ah ne korkunç şeydir düşmek kavganın haricine.” sözüne nazire haykırdım: Ne korkunç şeydir düşmek aşkın haricine…

Nazım… Son olarak Nazım; sen neden öldürdüysen Benerci’yi, ben de aynı sebeple sevdim sevgilisi olan bir sevgiliyi…

“Ateşi ve ihaneti gördük;

Dayandık, dayanmaktayız…”


Talha Sağıroğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com

Soğuk

23 Ocak 2010, 00:15

soğukSoğuk…

O ki, sıfatların en sevimsizi, bulunduğu her ortamı antipatikleştiren bir hava muhalefetidir. İklimimizde baskın karakter olduğunda tüylerimiz diken diken olur, üşürüz. Evden uzakta, yabancısı olduğumuz bir yerde hissederiz kendimizi; sıkılır, huzursuzca reaksiyonlar göstermeye başlarız. Bir an önce eve dönmek isteriz; zira ev sıcaktır.

Hâlbuki sıcak; sıvıdır, terdir, nemdir, vıcık vıcıktır. Oysa soğuk; katıdır, buzdur, serttir, enerji emicidir, yorar, acımasızdır ama düşüncelidir. Bağırtarak, acıtarak, boğarak öldürmez. Öldürmeden önce hissizleştirir, uyuşturur, uyutur. En azından soğuk dürüsttür. Üşütür, ısırır, acıtır, can yakar ama alışıldığında da hissedilmeyen bir durum haline gelir.

Nüfus patlamasının da en büyük etkenlerinden birisidir. Ana haber bültenlerinin hissedilen sıcaklığı -20˚C olarak anons etmesine rağmen, “sevgilinin koynunda her yer sıcacıktır” felsefesini benimsemiştir yurdum insanı, tenin tene değdiğindeki sıcaklıktan başkasını hissetmez. Kişi başına düşen milli gelirin 2008 yılına kadar 10000$’ın altında olduğu canım ülkemin fakir insanlarının aslında fazla da alternatifi yoktur, hatta sevgili el altındaki tek ilaçtır derde derman olacak.

En azından soğuk dürüsttür. Üşütür, ısırır, acıtır, can yakar ama alışıldığında da hissedilmeyen bir durum haline gelir.

Herkesin saklanmasına, kendini örtmesine, koyu renkler giyip birbirine benzemesine sebep olur. İç dünyasına yöneltir insanı; hissizleşme, ruhsuzlaşma, manevi uyuşukluk, içe dönüklük, aşırı bireyselleşme, gereğinden fazla rasyonel olma, hayatın zevklerini tam olarak algılayamama, her türlü olumlu etkene rağmen tam olarak mutlu olamama, bir yanın hep eksik kalması gibi olumsuz vaziyetleri beraberinde getirir, depresifliğe sürükler bünyeyi. “Beni bu soğuk havalar mahvetti.” edası takınanlarımıza, fonda Zeki Müren eşliğinde dostlara karşı içilen aslan sütü ısrarla tavsiye edilir. Yazın buzlu bardakta içilen bira nasıl yürek ferahlatırsa, kışın içilen rakı da öyle mest eder ruhu.

Soğuk, çoğumuza beraberinde bir eküriyi çağrıştırır; kimi zaman kar olur adı, kimi zaman da yağmur. Fakat soğuk tek başına da ayakta durur. Karın, yağmurun olmadığı ortamlarda bazen öyle rüzgârlar estirir, öyle fırtınalar koparır ki bir an önce huzurun mabedine sığınmak ister, eve kaçarız. Ama herkesin gidecek, kaçacak, sığınacak bir evi yoktur.

Ocak soğuğunda bir dükkân önünde eli ayağı morarmış bir şekilde donmak üzereyken esnaf tarafından bulunan ve çağırılan “cankurtaran” görevlileri tarafından “hasta değil, sadece ısınması gerekiyor” diyerek alınmayan; itilen, kakılan, kendilerini yaratan sistem tarafından her şekilde yok sayılan, aynı havayı soluduğumuzu zannettiğimiz ama onların soluduğunun binde birini bile ciğerlerimizde hissetmediğimiz insanlar da vardır. Görmezden gelir bu kişileri, kendinden bile korkar hale gelmiş duyarsız toplum insanı.

Karın, yağmurun olmadığı ortamlarda bazen öyle rüzgârlar estirir, öyle fırtınalar koparır ki bir an önce huzurun mabedine sığınmak ister, eve kaçarız.

Bu gece, buz gibi bir Ocak sabahına kavuşacak. Kim bilir kaç kişi var bilmediğimiz kuytu bir köşeye sığınmaya, her zorluğa inatla yaşamaya çalışan. Günlerdir yaşları koyuveren gökyüzünü saymazsak öldü insanlık, ağlayanı yok.

“Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor, tam kalbimin üzerine bu akşam”


Ayşe Dilsad Çetin

aysedilsad[at]gmail.com

Kağıt Kesiği

21 Ocak 2010, 22:06

kağıt kesiğiÖfke, acı, heyecan, panik, yorgunluk, hüzün, kırgınlık, bezginlik, telaş, umutsuzluk gibi karmakarışık duyguları yenmiş olmanın sevinci ve bir günü deviriyor olmanın huzuruyla çıkageldim. Sabah toplantıda öfkeden ne yapacağımı şaşırmış olmam gerek ki şuursuzca elimdeki defteri avucumun içine vura vura kâğıdın avucumu kesmesini başarmış bulunmaktayım. Şu an canım çok yanıyor. Mikrop kapmasın diye ellerimi sürekli yıkamam ve elime kolonya dökme girişimlerim de cabası. Sanırım serde mazoşistlik var, tavır ve davranışlarımı tahlil edecek olursak acı çekmek hoşuma gidiyor gibi görünüyor. Kâğıt kesiği işte, sanki en kıymetli uzvum sol elimin ayası. Ekşi Sözlük’te “kâğıt kesiği” yazıp arattım, entry(kayıt,giriş)’ler hislerime tercüman oldu desem yeri.

Verdiği korkunç acının sebebi, kesiğin derin olmasının yanı sıra kâğıtta bulanan bazı kimyasallardanmış. Kesiğin farkına kimyasallar tepkime başlayınca varırmışız.Yazı yazdıracak derecede canımı acıtan şey, bende fobi haline dönüşmez umarım. Beyaz yakalı çalışanlar için iş kazası niteliği taşıyan önemli bir hadise nihayetinde. Olaya aynı zamanda farklı açıdan da bakmak istersek, kâğıt kesiğinin zaman içinde “mürekkep yalamış” tabirinin yerini “çok kâğıt kesiği olmuş” şeklinde alabilmesi gerçekçi ve mümkündür. Klişe ve rutinlerimizden bu vesileyle bir nebze arınmış olabiliriz nihayetinde. Linkin Park’ın “Papercut”, Yıldız Kaplan’ın da “Kâğıt Kesiği” isminde şarkıları varmış, araştırırken öğrenmiş oldum ben de. Nasıl bir yaradır, nasıl bir acıdır ki insanlara şarkılar yazdırmış.

“Yandı bu yürek kanıyor acıyor küçücük iki sözle Kâğıt kesiği gibi sızlıyor haydi naz etme de üfle, ne olur dökme ilacı çok acıyor elimi tut sadece üfle” “Aşk acısı kadar can acıtan bir şey varsa o da budur.” yorumu da yapılmış kâğıt kesiği için, her ikisi de sızım sızım sızlıyor ve öyle hemen iyileşmiyor. Ne alternatif acılar ne de türlü dezenfektanlar kar etmiyor, altta bir yerde aynı acı durmadan “ben buradayım” diyor. Helal olsun bana, ne kıymetli canım varmış ya da içimden yazmak gelmiş ki ufacık bir kesik için satırları dolandım da geldim sadede. Eğer bugün girizgâh faslında saydığım tüm o iç içe geçmiş duyguları yönetebildiysem, avucumun ortasındaki belli belirsiz çizik vız gelir bana. Ne de olsa “acılar adam eder adamı”.

Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com

GDO ve Yoksulluk

21 Ocak 2010, 00:31

gdo ve yoksulluk“Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser”
Karl MARX

Karl Marx‘ın sözünü ettiği gibi kapitalizm için doğanın hiç bir anlamı yok daha doğrusu tek bir anlamı var o da kar etmektir. Bunun için doğayı metalaştırır, çevre kirliliğine sebep olur, canlı türlerini yok eder, küresel iklim değişikliklerine sebep olur ve daha bir çok neden… GDO da bu sürecin bir parçasıdır. GDO canlı türlerini yok etmekle tehdit eder, tarım işçisini tekellere bağımlı hale getirir. Açlığa çözüm üretmez sadece emperyalist tekellerin karını yükseltir. GDO;Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara denir. Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor. GDO en çok mısır, soya, pamuk ve kanola da var bu ürünler diğer ürünlerin üretimde de kullanıldığına göre bir çok gıda maddesinde GDO‘nun olduğu ortaya çıkar ve bu ürünleri üreten 5 (emperyalist) şirket var. Monsanto, DuPont, Pionerr, Syngenta, Bayer ve Hazera özellile Monsanto bu pazarın %90′ına hakim durumda. GDO ticari amaçlı ilk olarak 1996 kullanıldı.

İnsan sağlığı üzerindeki etkilerini anlayabilmek için 3 neslin geçmesi gerekiyor. Farelerde kullanıldı 3 nesilden sonra kısırlık görüldü. Uzmanlara göre sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımında insan ve hayvanda toksik yada allerjik etki (Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor). GDO sadece insan sağlığını değil doğayı da tehdit ediyor. GDO‘lu bitkiler diğer bitkilere sıçrarsa genetik çeşitlilik kaybına neden oluyor ve çevre tektipleşiyor ayrıca böcekler ve arılar vb. bu besinlerden besleneceğine göre besin zincirini göz önünde bulundurduğumuzda doğa açısından ne kadar büyük bir tehdit olduğunu düşünebilirsiniz. GDO‘nun en büyük etkisi tarım işçisine olcaktır. Çünkü GDO‘lu tohumlar patentleniyor ve bu patentler adı geçen 5 şirketin elinde bulunuyor. Bu durum tarım işçisini şirketlere bağımlı hale getiriyor. Şirketler hibrit tohumlar kullanarak tohumun bir yıllık olmasını sağlıyor. Gelecek yıl tekrar o şirketlerden tohum almak zorunda kalınıyor zaten hibrit tohum kullanılmasa bile tohumun patenti şirketlerde bulunduğundan dolayı gelecek yıl o tohumlardan yararlanılmak istense bile tohum parasını şirkete ödemek zorunda kalınıyor. GDO‘nun ayrıca açlığa çare olduğu propagandası yapılıyor. Oysa Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü FAO‘nun 1990 tarihli raporuna göre tahıl üretimindeki artış nüfus artışından %50 daha fazla, sorun gıdanın yetersizliği değil; gıdanın emperyalist şirketlerin elinde bulunması ve dünya halklarının aç bırakılmasıdır.

Okan Yolcu
Mustafa Kemal Üniversitesi
Biyoloji Bölümü 4. Sınıf
lamarck_00[at]hotmail.com

Sur Vakti Esrarkeş Demirler

18 Ocak 2010, 11:12

Bu aralar,
çekimlenmemiş fiil barındıran çocukluğumun,
şimdiki zamanına dokunmak istiyorum…

Ve ardından,
telaşlı bir şekilde gitmek istiyorum,
olur olmaz kendine dökülen nehrin kıyısına.

Geçmiş zamansızlığımla,
kendine akan nehre,
ben cebimdeki ufacık düş sandalıyla akmak istiyorum…

Unutulmuşluktan yedi katmanı yosun tutan,
geniş zamansız eksikliğimle…

Ardından gün erteleri bağlanırdı eksikliğime,
ve o günlerde yağmur,
iliğimi diriltmekle meşgul olurdu…

Elimde,
üzerinde ismim yazan bir şemsiye
ve şemsiye altında
kahkahalar,
bağırışlar,
ve çığ-lık-lar…

O günlerde yağmur o kadar ağırdı ki,
ani bir hareketle bu sesleri,
damlalarına hapsedip,
kurtarabilirdi beni.
Fakat damarlarıma işledi,
ağır toplu serum gibi…

Her yağmur sakinliğinde
kapatır dükkanı,
çoğul sesler satan Cevdet Usta…

Her yağmur yağdığında,
acının farklı seslerini karşılarım,
yüz çatlaklarımla…

Ve hiçbir sonbahar yoktur ki benim,
sur vaktinde esrarkeş demirler arasına sıkışan
genç cesetler görmediğim…

Yurdaer Kişin
sazist21[at]msn.com

Sonraki Sayfa »