Stratejik Derinlik: Aşk Çemberleri

24 Şubat 2010, 00:23

Türkiye’nin son dönem dış politikasının kazandığı ivme ile dillere dolanan “Stratejik Derinlik” vizyonunu daha bir yakında incelemek için Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu‘nun malum kitabını elime bir kere daha aldığımda farkettim ki Türkiye’nin dış politika meseleleri ile içinde yaşadığımız günlük hayatın aşk meseleleri birbirine çok benziyor. Malum herkesin hayalidir ilk sevdiğine hissettiği, elini tuttuğu insanla bir ömür geçirmek. Çok romantik birşeydir bu biliyorum. Benim de 5. sınıfa giderken sevdiğimi zannettiğim kıza onu sevdiğimi anlattığım zaman hissettiğim; bir ömrü onunla geçireceğim gibi çocukça birşeydi. Hazır girmişken konuya kıza nasıl açıldığımı anlatmam lazım. Çocuğum ve acaba nasıl söylerim, ne ederim, ne yaparım diye utanıp sıkılıp duruyorum. Cesaretimi topladığımda okulun bahçesinde bir ağacın altında Zehra ile başbaşaydık. Neyse işte Zehra ben birini seviyorum biliyor musun dedim. Pat diye o da ben de birini seviyorum Burak demez mi. Hemen ikimizde birbirimize kim diye soruyu yapıştırdık. Neyse uzatmayalım, baş harflerimizden başlayarak ikinci üçüncü harflerle devam edip tüm isimlerimizi harf harf söylemiştik. İnanılmaz gülmüştük sonrasında da. Buna benzer hepimizin hikayeleri vardır ve önemli olan hepimizin ilk olanı son olacak sanmamızdır. İşte Türkiye’de böyle bir silsileden elimize kalmış bir ülkedir. Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer aldığı üzere 16 büyük devlet kurduğumuza binaen masallar vardır. Eminim Metehan’da ilk Türk devletini kurarken “vay bee kurduk ve sonuna kadar götürürüz” demiştir. Ama maalesef o kadar romantik olmuyor işler ve yıkılıp kuruluyoruz asırlardır. Tıpkı yıkılıp yeniden kurulan yüreklerimiz gibi.

Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir.

Tabiki uzun soluklu aşklarımız, bizi derinden yaralayan sevdalarımız da yok değil hayatta. Hani herşeyi ona göre planlarken bir anda yok olup ellerimiz arasından kayıp giden aşklar. İşte böylesi bir imparatorluktu Osmanlı Hanedanlığı. Felaket bir aşk; İstanbul’u fethetmiş, kıtalara yayılmış, elalemi kıskandırmış, taa okyanuslar ötesine nam salmış falan. Düşünsenize bir ucu Bosna’da diğer ucu Hazar denizinde. Herhalde Osmanlı sultanlarının devletlerine karşı yaşadığı aşk kadar büyüğü olmamıştır. Nitekim Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi. Büyük aşkların bitişi büyük bozgunlar getirir, sarsıntılar yaşarız, bir süre sessizlik ve yalnızlık isteriz. Mektuplarımızı geri bekleriz, hediyeler birer birer iade edilmelidir. Artık ona dair herhangi bir işaret istemeyiz hayatımızda ve devrim olur milat olur yeni başlangıçlar. Tıpkı Bosna-Hersek’e, Makedonya’ya, Bulgaristan ve Kosova’ya giden ve orada Osmanlı olanların geri gelişleri gibidir hediyelerin geri beklenişi. Hüzünlüdür, acı verir. Ve Türkiye Cumhuriyeti gibi milat sayarız hayatımıza girecek yeni birini eski aşkımız Osmanlı’nın ardından. Ama devrimsiz olmaz, eski aşkımıza dair ne alfabe ne takvim ne saat istemeyiz. Artık onu hatırlamak acı verdiği için ona ait ne varsa sileriz hayatımızdan ve kavuşuruz modern Türkiye Cumhuriyeti’mize.

Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi.

Ama modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler. Tıpkı Türkiye’nin içine girdiği buhranlar gibidir aşkın modern hali. Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur ama içerideki sorunlar baş göstermiştir. İsyanlar, illegal örgütlenmeler, hizipleşmeler gruplaşmalar ve ülkeyi dışarıya bağlayacak kararlar vardır gündemimizde. Aşkın aldatmaları, aşkın mutluluk aramaktan öte fazlasını isteyen (aslında ne istediğini bilmeyen) halleri gibi. İllegal işler o kadar kolaylaşmıştır ki tıpkı aldatışların artış oranı gibi. Biri oraya çekmektedir ülkeyi diğeri buraya bir diğeri öteki tarafa ve Türkiye Cumhuriyeti iç siyasi çekişmeler yüzünden huzursuzdur yıllarca. Tıpkı sevgiliye akıl hocalığı yapılması, sevgilinin aklının çelinmesi ve kararsız, takatsiz kalıp kaosa sürüklenmesi gibi. Sonra soğuk savaş dönemi gelir ve dünyayı iki kutuba bölmüşlerdir. Türkiye dış politika tercihini batıdan yana kullanmaktadır; ama kültürel ve tarihi uzantıları neticesinde yakın olması gereken Ortadoğu bölgesine yabancılaşmaktadır. Balkanlar ile olan ilişkiler ise salt Yunanistan gerginliği üzerine kurulmuştur. Aslında aynı ittifak içinde sorunlar çıktığına da en güzel örnektir bu. Soğuk savaş dönemi git-gel dönemi gibi batı ile beraber ama batı nedeniyle bazen yalnız kalındığı zamanlardır. Aşkın kaotik durumunda aşık olup aşkınla olamamak gibidir. Ve nihayet kaos bitti demek üzere soğuk savaşın bittiğini anlamışızdır. Aman tanrım sevgiliye kavuşacağız derken o da ne birçok sorunu aslında sadece dondurduğumuzu farkederiz. Bir zamanlar sırtımızı döndüğümüz Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ile ilgili bir stratejimiz bile yokken elimizde, bu bölgelere dair girişimler yapmak durumunda kalmışızdır. Dünya eski dünya değildir ve çok sıkı müttefiğimiz sazı eline tek başına almış da olsa artık bir yalnızlık bir tek başına inisiyatif alma zamanı gelmiştir. Fakat o da ne sanki bir asır kadar önceki durum yine başımıza gelir. Biri kalkar Türkçülük der, diğeri kalkar Neo-Osmanlıcılık der ve bir diğeri İslamcılık ister. Soğuk savaşın kaosu bitti derken 90′lı yıllar sendromu başlar ki dikkat etmek lazım 90′lar müzikleri halen daha neslimin aşk hikayelerini tazelemektedir. Aşkların en saf en temiz duygularla anlatıldığı, pop müzik dediğimiz tarzın dejenere olmadığı yıllardır doksanlar. Bunun gibi safdilli bir şekilde Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık politikalarına sarılmıştır devletlü zatlarımız. Ama hiçbiri stratejik bir temellendirmeye sahip olmadığı için saman alevi gibi yanıp sönüvermiştir.

Modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler.

Dünya düzeni üzerine teorisyenlerin büyük büyük düşünceleri vardır. “Huntington’ın Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama‘nın “Tarihin Sonu” bunların en bilinen örnekleridir. Süper güç dediğimiz devletlerin bu gibi teorik altyapıya dayanan stratejileri vardır ve dış politikalarını bu stratejilere göre belirlerler. Dolayısıyla artık zaman strateji zamanıdır, teori zamanıdır. Öyle eskisi gibi haydi yürü bakalım atın üstünde fethe gidelim gibi bir mesele yoktur. Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir. Dolayısıyla artık aşkın saf hali kalmamıştır, üzerine epey düşünce yormanız gereklidir. Tabiki büyük düşünürlerin büyük teorilerini kullanan süper güçlerin yanında büyük devletler vardır ki bu teorilerle oluşan stratejilere binaen taktiksel manevralar yaparak kendi çıkarlarını korumak isterler. Büyük devletler süper güç dediğimiz devletlerin stratejilerini engelleyemezler belki; ama en azından taktiksel manevralar ile kendi çıkarlarını maksimize ederler. Aşkın içinde aşk durumu gibi birşeydir bu. Ortada bir mutluluk pastası vardır ve bu pastayı değerlendirmek isteyen birçok insan. Mesela süper güç bir mutluluk hedefi kestirmiştir gözüne; ama büyük devlet buna izin vermemek için elinden gelen her türlü taktiksel manevrayı uygular. Çünkü süper güç eğer mutlu olursa büyük devletin eskisi kadar önemi kalmayabilir. Başka bir yolla anlatacak olursak eğer, süper güç bölgesel güce aşık olur, bölgesel güç ise henüz kararsızdır yahut konjonktürel olarak bu aşka karşılık vermez, burada büyük devletin etkisi mutlaka vardır çünkü bölgesel güç büyük devletten çekiniyor olabilir. İkinci bir mesele de bölgesel gücün küçük devlete karşı olan zaafıdır, ama burada realite önemlidir; çünkü küçük devlet çoktan başka bir bölgesel gücün etki alanına girmiştir. O zaman ittifak ilişkileri doğrultusunda bölgesel gücün de süper güçle ilişkisini sağlam tutması gereklidir. Özetle büyükten küçüğe aktörleri sıralayacak olursak eğer; süper güç, büyük devlet, bölgesel güç ve küçük devlet, işte tüm bunların aşk çemberleri karman çormandır artık. Çünkü dünya küreselleşmiştir. Küresel bir köy haline gelen dünyada dünün düşmanları bugünün müttefikleri olabilmektedir. Yani aşk gibidir devletlerin güç çemberleri arasındaki ilişkiler. Birini sevmişsinizdir, o bir başkasını sevmiştir, onun sevdiği ise bir başkası ile birliktedir. Hatta zaman zaman eski sevgiliniz sizin arkadaşınıza aşık olabilmektedir. Etik değilmiş gibi gözükür bu durum ilk başta. Konduramazsınız böyle bir yaşanmışlığı ne kendinize ne eski sevgilinize ne de bir başkasına. Ama aşk böyledir, pragmatiktir, günceldir ve gelip geçicidir. Baki kalan mutluluklardır. Devletin çıkarları gibi her zaman mutluluklar baki kalacaktır.

Sonuç olarak, devletlerin etki alanı dediğimiz jeo-politik/jeo-kültürel/jeo-ekonomik hinterlandı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin saf aşık gibi bir sevgiliye tutulup beklemesi mümkün değildir. Türkiye gerek doğuda gerek batıda ve hatta hemen hemen dünyanın her yerinde aşk yaşama kapasitesi olan tarihi ve kültürel mirasa sahiptir. Önemli olan iç dinamiklerin iyi değerlendirilmesi ve mutluluk dediğimiz çıkarların göz önüne alınarak hareket edilmesidir. İç dinamiklerden kastımız ise moral değerlerin, toplumsal değerlerin ve dışa yansıyan politika ile içeridekinin tutarlılığının sağlanmasıdır. Demek ki stratejik derinlik sadece uluslararası ilişkiler terimleri ile değil aşk çemberleri ile de az çok anlatılabiliyormuş. Belki böyle anlatıldığı zaman daha keyifli ve okunabilir oluyordur. Son dönemde stratejik derinliğimi aşk temelli kurduğumu düşündüğüm zaman böylesi bir yazıyı kaleme almam normaldir ve bu yazıda benim aradığım tek şey mutluluktur.

Sevgi, Saygı ve Selamlarımla…

Burak Yalım
burakyalim_16[at]hotmail.com

Vize Almak Bu Kadar Zor mu?

21 Şubat 2010, 15:00

Vize almak bu kadar zor mu?

Türkiye’den yurt dışına gitmek gerçekten zor!

Peki neden?

Benim iki arkadaşım var biri Portekiz’e Erasmus için gitti. Kendisi başarılıdır ya da değildir bu gereksiz detaylardan sizi her zaman uzak tutmak istiyorum. Şimdi bu Portekiz’e giden sevgili arkadaşım, okulundan tüm belgelerini tamamlar ve vize almak için İstanbul’dan Ankara’ya gidecektir. Vize görüşmeleri randevu ile alınmaktadır ve Türkiye’deki her kim Portekiz’e gidecekse yolu Ankara’dan geçmek zorundadır. Her neyse randevusunu uzun uğraşlar sonucu iki gün boyunca uğraştıktan sonra düşürdüğü telefon görüşmesi ile alır. Randevusu tam bir ay sonradır. Neyse bir ay geçer ve vize belgelerini Sevgili(!) Portekiz konsolosluğu çalışanlarına veririr. Bir ay sonra gelmesi istenir. İşte toplam iki ay geçmiştir. Bu arada aylardan ağustos çoktan olmuş ve bitmek üzeredir. İki ay sonra ikinci kez Ankara’ya gider bizim arkadaş; fakat vize çıkmamıştır. Yarın gel der görevli. Yarın olur, sonra öbür gün derken perşembe olur; fakat vize hala çıkmamıştır. Bu arkadaş gidip ulusal ajanstan yardım alır, portekiz aranır ve oradan vizenin çıktığını teyid eden bir mail portekizden arkadaşın mail adresine gelir. Bu informal yazı ile arkadaş cuma günü vizesini sonunda almıştır. Yani o mail gelmese o arkadaşım pazar günü uçağına binemeyecektir. Tebrik ediyorum. Harika değil mi? Çünkü sonu güzel. Bu arada arkadaş portekizden selamlar gönderdi geldi. İyiki de uğraşmış; çünkü hala bitiremedi Güzel Portekizi…

Hakkı aramak bir hak olduğu herkesçe bilinse!..

Diğer arkadaşım Hollanda yolcusuydu, bana geçenlerde anlatıyordu. Kendi insiyatifi ile bir seminer bulmuş. Harika bir ajandası varmış. Hep böyle anlatır, hoşuma gitmese de iyi biridir. Bana vize ile ilgili şu portekize giden arkadaşın başına gelen olaylara benzer bir olaydan bahsediyor kendisi. Hollanda’dan vize yani turistik vize almak için gerekli belgeler arasına okuldan izin yazısı alması gerekiyormuş. Okula gitmiş ve okul böyle bir yazı veremezmiş; çünkü gideceği seminerin düzenleneceği üniversite ile onun okulu arasında bir anlaşma yapılması gerekliymiş. Bu yüzden okuldan yazı alamamış. O sonsuz döngüde kendine öyle bir acıdığını söyledi ki; ben de acıdım kendime. Aynı şey benim de sizinde başınıza gelebilir. Bu iki güzel insanda güzel şeyler yaparken politik başarısızlıkların cezasını çekenlerden sadece ikisi. Portekize giden arkadaşım şanslıydı, ya diğeri… Ya da şu soru nasıl?

Eğer insan hakları varsa; o Hollanda’dan ya da Portekiz’den ya da Avrupa’dan gelen sevgili misafirlerimiz hava alanında parası ile on – beş dakikada aldığı vizenin aynısını onların ülkesine giderken iki ayda zor ve çok zor bir şekilde haklı durumda iken bile zar zor alması… Neden?

Büyük ülkem sen büyüksün(!) Keşke biraz daha yazılsa çizilse bu başarızlıklarla başa çıkan güzel insanların sorunları. Keşke hakkı aramak bir hak olduğu herkesçe bilinse.

Keşke ben kurtuldum, ya arkadakiler? diye de düşünülse ve sürdürülebilir çözümler bulunsa!

Bilgin Kılıç
The Director of SwordBros
Porto, Portekiz
www.hatirlatiyorum.com
Yazılım ve Matematik Mühendisi
bilgin.kilic[at]radikalgenc.com

Acemi Hayatlar

13 Şubat 2010, 16:40

Okunan bütün kişisel gelişim kitaplarına, alınan onca bireysel liderlik eğitimine ve cem-i cümlenin hayat tecrübeleriyle dolu telkinlerine inat, dibe vurmak yolunda uzun mesafeler kat ettiğim zor günler sonunda duruldu. Şükürler olsun ki içimdeki yaşama sevinci tekrar gülen yüzünü gösterdi. “İnsan nasıl isyankâr oluyor?” sualine verecek o kadar çok cevabım var ki, cevaptan çok demeç niteliği taşır benimkiler, yerine göre basın açıklaması da yapılabilir duruma dair.

“İnsan nasıl isyankâr oluyor?”

Prensipleri olan insanlara imrenmişimdir hep ve “Benim neden bir prensibim yok?” diye ezikliğini hissederim yıllardır. Farkındalığımın azlığından olsa gerek, genetik koduma işlenmiş “Ya hep ya hiç” prensibimi atlamışım bugüne kadar. Son büyük buhran döneminde konunun gerçekliğine aymış bulunmaktayım. Sevinçlerimi ve hüzünlerimi uçlarda yaşıyorum, “belki” yer yok bu düzende; “evet” ve “hayır”lar var, “olabilir” yok.

Hani günlük burç yorumları olur ya aşk, para, iş ve sağlık durumunu 5 üzerinden değerlendiren, yaklaşık bir ay boyunca başlıkların çoğunda banko sıfırdı potansiyelim. Problem, keder, gam, tasa, endişe, dert gibi pesimistik kelimelerle yüklü kervanı tek başıma sırtlanmak zorunda kaldım ama olmadı, taşıyamadım. Yoldan geçerken görenler yetişti imdadıma, “bir el atmak” durumunda kaldılar. Zira aküsü bitmiş araba gibi yol ortasında kalakaldım, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidebildim. Üstüne üstlük insanların geçeceği yolu da kapatmıştım. Hal böyle olunca, kendi geçeceği yolu açmak için ileri itmek durumunda kaldı kimileri.

Zira aküsü bitmiş araba gibi yol ortasında kalakaldım, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidebildim.

Yolda ilerledikçe, etrafımdaki manzaranın değiştiğini fark ettim; zaman ve mekân da başkalaşıyordu. Karlı, soğuk, depresif panoramanın yerini güneş ve umut almaya başladı. Özüme döndüğümü hissetmeye başladım, içim aydınlandı, umutsuz vaka değildim aslında. Sadece gereksiz yere sırtlandığım ya da sırtıma bindirilen bazı yüklerimden kurtulmam gerekiyordu. Yoksa bizim yılmaz eşek iki adım daha atmaya çalışırsa ortadan ikiye ayrılacaktı.

İnsan böyle zor, kendini çaresiz hissettiği zamanlarında sığınacak veya sebep bulacak bir şey arıyor kendine, bu genellikle Tanrı oluyor. Biz de bugünlerde kendisiyle sıklıkla görüşür, adını zikreder olduk. Tanrı yine yaptı güzelliğini, gösterdi büyüklüğünü. Umulmadık tesadüfler yaratarak yine kendisi topladı tüm alkışı, şaşırttı bizi “Her işte bir hayır vardır” klişesiyle. Klişeyle şaşırtmak, bu ne yaman paradoks böyle!

Yüklerimi teker teker bıraktım geçtiğim yolda müsait bir yere. Çaresizliğin kıskacında sarsılan özgüvenim geri geldi, dikleşti duruşum. Hiç biri umurumda değil ama o kadar özledim ki gözlerim dolmadan konuşabilmeyi, “Nasılsın?” dediklerinde dürüstçe “İyiyim” diyebilmeyi.

Bugünü, imece usulünden bihaber zihniyete karşı bir zafer günü olarak ilan ediyorum. Umut yolunda motivasyonu arttırmak gerek, büyük üstat Cemal Süreya’dan feyz alarak.

“Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama hırsız da bilmiyor çaldığını
Katil de bilmiyor öldürdüğünü
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz.”

Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com

Uykulara Nöbet Tutmak

12 Şubat 2010, 20:30

Tuttuğum nöbetleri ben,
Senliğe ve sensizliğe ayırıyorum.
Önemli değil 1-3, 3-5…
Sen var mısın sonunda  ben ona bakıyorum…

Önemli değil askermişim,
Yorulmuşum…
Dünyanın tüm yükünü ağırlık yapıp
Tam teçhizat 25 km yürümüşüm.
Yol sonunda sana ulaşmış mıyım ?
Ben ona bakıyorum…

Nöbet kutsaldır biliyorum.
Ama benim için hanginiz..?
Bir şair olarak seçemiyorum.

Uykulara nöbetçi olmak güzel şey!
Gözünden uykusuzluk,
Kalbinden sevgilinin dökülmesi güzel şey…

1-3, 3-5 saat mühim değil.
Nöbette seni düşünmek güzel şey.
Sen mi; nöbet kadar kutsal
Vatan kadar önemli şey…

Yusuf Kızılgül
kizilgulyusuf[at]hotmail.com

Yeteneksizlik ve Kimlik Üzerine

12 Şubat 2010, 20:26

Yeteneksizsiniz Türkiye! Pardon yetenek sizsiniz şeklinde ayrı yazmam lazım hakaret olmasın değil mi? Bunun nedenini sorgulamak ne kadar saçma ise o program da o kadar saçma işte o kadar. Kusura bakmayın sevgili seyirciler ama bu kez sizi cezbedemeyeceğim, size çok kıymetli izleyiciler, telefon bağlantıları falan sunamayacağım ve maalesef  Hülya Avşar ile Acun Ilıcalı yok bu kez. Çünkü benim programım da gerçek yeteneksizlik var! Öyle kelime oyunu ile yetenekliymiş gibi gösteremeyeceğim sizi. İçine düştüğüm çukurda gerçek (realite) var ve o benim heryerimden tutmuş bırakmıyor. O nedenle siz de beni dinleyecekseniz (tutmaz böyle şeyler) mecbursunuz benim gerçekliğime. Klişedir “gerçekler acıdır lafı” ve klişedir “açlığını bile bile üzerine gitmek”. Niçin kıymetli popolarınızı güzelim koltuklara kilitliyorsunuz o televizyon makinasının başında? Yeteneksizliğimizi yani acı olanı görmek için değil mi, tebrik ediyorum hepinizi bir kere daha, bu kadarına pes doğrusu, kimliksizliğinizi bu kadar kolay kabul etmenizi geçtim, bunu bir de izleyebiliyorsunuz. Bir kimlik, bir kimlik ve bir kimlik diye başlasaydı keşke Necip Fazıl üstad gençliğe hitabesine. Gençlik tarif ediyordu o kimliğe sahip olması gereken ama biz kimliği kaybetmişken gençliği nasıl bulacaktık?

Msn ve Facebook’u alışkanlığı haline getirmiş ve ondan kopamayan, iki kelam okumayan, birbileri ile belaltı şakalaşmaktan keyif alan, bir gençlik!

Yetenek Sizsiniz adlı program üniversiteleri geziyor, programa renk katmak içindir herhalde. Gençlik üzerine çeşitlemeler mi izlemek istiyorsunuz buyrun buradan yakın işte. Boru ile müzik yapmanın, kıç sallamanın ve abudik gubudik şeylerin yetenek sayıldığı Türkiye’mizden gençlik manzaraları… Adamlar proje üretsinler biz izlemeye devam edelim televizyonlardan. Bunları herkes mi biliyor, biri bunu mu dedi? Bildiğinizi okumayın o zaman kardeşim. Bilmediğinizi çok okuyorsunuz ya zaten bildiklerinizi izlemeye devam edin! Türkiye’de genç potansiyel varmış ve Avrupa bu nedenle ihtiyaç duyacakmış, kimse kusura bakmasın ama böyle gençliği Avrupa ne yapacak? Ha yaşlılarımız çok mu kıymetli diye sorsam orada da tıkanıklık yok değil. Gençliği böyle olan memleketi yaşlılar bu hale sokmuştur demek ne kadar kolaycılık ise gençliğe de tüm sorumluluğu yüklemek o kadar zordur. Bizde sorun bir önceki nesil bir sonraki nesil sorunu değil. Sorun kimlik sorunudur ve ben idrakıdır! Kimiz biz ? Türk milletiyiz, İslam evladıyız, ortaya karışığız falanız filanız… Yok kimlik bu değildir. Kimlik bir binadır ve temelinde kültür vardır. Bizim bina nerede ki temeli bulalım.

İşte kimlik budur aslında, senden alınan senden çalınan ve senden alanların senden daha iyi bildiğidir senin kimliğin. Manas Destanı’nı biz uzunluğu ile biliriz, deriz ki; “Manas Destanı gibi giriş yaptın konuşmaya”. Ergenekon falan filan zaten hukuk meselesi haline gelmiştir. Balkanlar dediğinde neresi canlanıyor kafanda ? Kafkas İslam ordusu diye bir şey bilir misin? Bugün Filistin‘deki adamın arazisinin ona ait olduğunu ispat etmek için girdiği arşiv neresi? Son padişah Vahidettin’in kabristanı nerede? Kuşçubaşı Eşref kimdir? Molla Hüsrev ile Molla Gürani kime ne öğretmiştir? Mevlana Celaleddin Rumi’nin en yakın ahbabı Şems-i Tebrizi nereden gelmiştir? Diyar-ı Rum neresidir? Şah İsmail ile Yavuz neden satranç oynarlar? Osmanlı dediğin atın üstünde kılıç elinde fetih mi yapmış yıllarca, Enderun nerede, Reis-ül Küttab kim? Harem bildiğin karı-kız oynatılan yer mi? Uzar gider bu sorular ve uzayamaz maalesef cevaplar. İşte kimlik budur aslında, senden alınan senden çalınan ve senden alanların senden daha iyi bildiğidir senin kimliğin.

Boru ile müzik yapmanın, kıç sallamanın ve abudik gubudik şeylerin yetenek sayıldığı Türkiye’mizden gençlik manzaraları…

Gerçi senin kimliğini bilmen de işe yaramaz bazen, hemen bir havaya girersin evlad-ı fatihan oluverirsin başımıza. Ülkeler fethettin diye, 600 yıl yaşadın diye kasılırsın romantik milliyetçilik edalarıyla.   Şimdi bir soru daha sorarım, neden 1950′den sonra Türkiye’de Entelektüel yaşam düne göre daha geride kalmıştır? Eski Beyoğlunda kravatlı – dopyesli gezen ve hanımefendi – beyefendi diyen insanları neden özler hale gelmiştir bugün kü Beyoğlu sakini? Peki modern cumhuriyeti kimler kurmuştur? Sırasıyla gidecek olursak eğer, birincisi tarihini bilmeyen kültürünü idrak edemeyen bir nesildir 1950 sonrası, ikincisi kimliğimizdeki naiflik, kardeşlik, dostluk ve kısacası saygı yitirilmiştir. Beyoğlunda ve üçüncüsü Osmanlı’nın güzel eğitim almış, kendini yetiştirmiş subayları kurmuştur modern cumhuriyeti. Ben idrakine sahip olan insanlar kurmuştur cumhuriyeti, onlar Avrupalı’nın bilmem kimin büyüklüğüne değil kendi kimliklerinin büyüklüğüne inanmıştır. Kendi tarihinden feyzalmıştır bu kıymetli insanlar. Korkak, ürkek, kendini ifade etmekten aciz değildir, açın bakın Lozan Antlaşması’nın zabıtlarına ve görün nasıl konuşmuşlar Avrupa’nın karşısında. Şimdi bizim gençliğimiz yahut ihtiyarlığımız, hepsi bir komplo içindedir. Herkesi bir aman o ne der aman bu ne der korkusu sarmıştır. Çünkü kendini bilmez haldeyiz, çünkü biz kimiz sorusuna verecek bir cevabımız yok artık! Umut nerede? Gençlikte ve gelecek nesillerde. Gençlik nerede yeteneksizsiniz Türkiye’de. Milli Eğitim Bakanına açık bir mektup mu yazmak lazım üniversitelerin halini görmesi için? Üniversitelerin çokluğu değil ne ürettiği, nasıl insanlar mezun ettiği önemli diye düşünüyorum.

Şimdi bizim gençliğimiz yahut ihtiyarlığımız, hepsi bir komplo içindedir. Herkesi bir aman o ne der aman bu ne der korkusu sarmıştır.

Üniversite mezunu işsizliğin %28 civarında olduğu ülkemin nitelikli genç iş gücü nedir? Nitelikli gençliği olmayan bir ülkenin geleceğinden ne beklenmektedir? Dış politikada atılım yapıyormuşuz, Ahmet Davutoğlu ölünce heykelini dikecek değil, onun sürekliliğini sağlayacak insanlara ihtiyaç var! Elimizde ne var peki? Msn ve Facebook’u alışkanlığı haline getirmiş ve ondan kopamayan, iki kelam okumayan, birbileri ile belaltı şakalaşmaktan keyif alan, bir gençlik! Ben bu gençliğin içindeyim, hergün soluyorum bu havayı ve iğreniyorum artık. Ben ne yapabilirim diye düşünmekten beynimi kemiriyorum ama herkese göre hayat güzel. Sonuç mu? Öldürdüğüm bir ülke gençliği var karşımda ve umutsuz bir vaka. Ama tıp bile yüzde yüz diyemezken ben de herşey bitti diyemem. Kendimi çok mu iyi biliyor sanıyorum, hayır, ama rekabet edecek bir ortam arıyorum, motivasyon arıyorum. Küçük dünyamdan çıkmak istiyorum ve küçük dünyalarımızı hep birlikte terketmemiz gerektiğine inanıyorum. Büyük olacak ülkemin büyük düşünen gençleri olabilmek. Kendi lisanından başka lisanları da öğrenmiş, dünyayı idrak etmiş ve merkezinde kendini görmüş bir gençlik. Bu da ancak kimliğini idrak eden bir gençlik ile mümkündür. Yetkili olan olmayan herkese duyrulur, kimlik aranıyor!

“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes,
Ey kahpe rüzgar artık ne yönden esersen es!”(1)

1. Necip Fazıl Kısakürek

Burak Yalım
burakyalim_16[at]hotmail.com

Tohum Düştüğü Toprağa Göre Yeşerir

11 Şubat 2010, 18:32

Geçmişten bugüne söylenen sözleri şimdilerde hala hayat felsefesi yapmamış olmamız ne acı… Armut dibine düşer, tohum düştüğü toprağa göre yeşerir; kişi yedisinde neyse yetmişinde de odur… Aslında hep insan ilişkilerini, anne babanın çocukların  kişilikleri üzerindeki etkilerini öne süren sözler edilmiş tarihte bir yerde… Ve hala aynı dertlerden yakınıyor insanoğlu.

İlk sosyal tepki dediğimiz gülme aslında taklit yöntemiyle çocuğun öğrendiği ve geliştirdiği bir davranıştır.

Hepimiz biliyoruz ki kişilik gelişiminin  temeli ailede atılır. Uzmanlar  bireyin kişiliğinin geliştiği en önemli yaşın ise; 0-6 yaş olduğunu belirtmektedir. Erken çocukluk dönemi dediğimiz bu dönem, beynin çalışma biçimi için kalıcı olduğundan bu dönemde çocuğun yeterli beslenmesinin yanı sıra, gelişimini destekleyen bir ortamda bulunması da önem taşıyor. Aileyle olumlu  ilişkiler ve etkileşimler; çocuğun  kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi ve saygı duymasını , olumlu kimlik ve kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.

0-6 çocukları anne babalarını model alarak, taklit ederek öğrenmeye başlarlar. İlk sosyal tepki dediğimiz gülme aslında taklit yöntemiyle çocuğun öğrendiği ve geliştirdiği bir davranıştır. Bu yüzdendir ki, çevremizde gözlemlediğimiz  gülmeyi zor bir zanaat haline getiren çocukları incelediğimizde dominant, sert, katı ailelerde yetiştirilmiş olduklarını görüyoruz. Hiç düşündük mü çocuğumuz yalan söylemeyi nerden öğrendi? Ya da kızdığında bağırmayı, istediği olmadığında inatlaşmayı… Tabikide sizlerden; anne – babadan. Çocuğumuza yalan söylemek kötü bir şeydir diyoruz fakat sevmediğimiz bir kimse evimizi aradığında çocuğumuza babam(annem) evde yok dedirtiyoruz.  Bu ne yaman çelişkidir. Bu tutarsızlıkla yetişen çocuğun yalan söylememesini nasıl bekleriz…

Aileyle olumlu  ilişkiler ve etkileşimler; çocuğun  kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi ve saygı duymasını , olumlu kimlik ve kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.

Çevremizde gördüğümüz başarılı, aktif akranlarıyla uyumlu, saygılı  gençlerin yanında başarısız, uyumsuz,öfkeli, kötü alışkanlıklara meyilli gençlerin de olması, bu  kadar önemli olan bir yaş döneminde ailenin çocuğun gelişimine olan olumsuz etkisinin  sonucudur. Aile bireylerinin birbirlerine olan saygısı, sevgisi ve bunları ifade ediş şekilleri ile ilişkilerindeki tutarlılık çocuğun aile içindeki hem yerini hem rolünü belirler.Ailenin çocuğa karşı geliştirdiği tutumlar, kardeş sayısı, kardeşler arası cinsiyet farklılıkları, çocuğun yaşadığı bulunduğu sosyal çevre, akran grupları gibi dışsal faktörlerde çocuğun zihin ve sosyal gelişimine kalıcı etkiler bırakır.

Yapılan araştırmalara göre; Genellikle psikiyatri uzmanları, ayrı anne baba çocuklarının  suça meyilli olduğunu söyler ama günümüzde suçlu  çocukların yüzde 63.8′inin anne ve babası resmi nikahlı ve birlikte yaşıyorlar. Yüzde 2.5′uğunun resmi nikah var ama ayrı yaşıyor, yüzde 15.6′sı imam nikahlı. Boşanmış aile oranı yüzde 3. Yüzde 94′ün annesi sağ. Bu da gösteriyorki, günümüzde anne babası sağ ve birlikte olan çocukların suç işleme oranları artık daha yüksek. Bu yüzdendir ki, ailelerin çocukların gelişimleriyle orantılı olarak kendilerini geliştirmeleri, hem anne hem babanın eğitim seminerlerine, toplantılarına katılmaları gerekmektedir. Bu konuda öğretmenlere, sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelere, halk eğitim merkezleri gibi kuruluşlara önemli görevler düşmektedir. Ailelerin eğitime ihtyaçları var. Gelecek bu kadar yakınken bizler artık adımlarımızı koşturmalıyız…

Saygılarımla

Zeynep ÇETİNTAŞ
Çocuk Gelişimi Öğretmenliği 4.sınıf
Selçuk Üniversitesi
zeynep_ce[at]msn.com