Korkak zihin

19 Nisan 2010, 00:34

İnsanların kovalamaktan çok kaçmayı tercih etmesi aslında o kadar şaşılacak bir şey değil. İnsan risk almayı peksevmez, önündeki lokmaya tamah edip bir sonraki lokmanın ne zaman geleceği hakkında yorumlarda bulunur.Lokmanın kimden, nasıl, hangi yollarla geldiği bireyin kendi mutluluk parametresinde önemli bir yer teşkil etmez.Ancak lokmanın alışılmış geliş tarihinde bir aksama olursa sormaya ve sorgulamaya başlar.

Korkak Zihin

Çocukken yaşanan düş kırıkları ve yansımalar

Aslına bakarsanız,ilk paragraf daha çok “emek-sermaye” ilişkisine eleştirel bakış için yazılmış bir girizgahmış gibi durmakta.Oysa ben daha çok insan davranışlarına dair bir şeyler yazmak istiyorum.Fakat şu var ki insanın somut ile olan ilişkisi soyut ile olan ilişkisinden çok da farklı değil ve paralellikler şaşırtıcı şekilde fazla.

Önce korkmayı öğrenmişizdir sonra cesaret etmeyi. “Dur oğlum yapma,dokunma ona,cız o cız!!” la başlamıştır sonradan “haylaz” ya da “aykırı” olanlar annelerinin sözünden çıkarak dokunmuşlardır inadına,sırf  “cız” diye anlatılan hakkında kendi zihinlerinde kendilerine ait bir imge yaratabilmek pahasına.Sonradan “oğlum,kızım sen bu konulara karışma,yemeğini ye bakayım!” ile devam eden süreç, lise yıllarına ulaştığımızda öğretmenler tarafından sıkça söylenen “haddini bil,yavrum!!” ile bizler “düzene uyumlu robotlar” projesinin bir parçası olduğumuzu ancak bir kaç “aykırı” tanıdığımız tarafından ya da aileler tarafından sakıncalı! bulunan kitaplarla  idrak edebilmişizdir.Üniversite yıllarında ise “sakıncalı” ve “farklı” ile barışmayı başarmış olanlarımız zihinlerinde yıllardan beri kontrollü biçimde birbirine bağlanmış kelepçeleri çözmek adına mücadelelerine başlarlar.

Düşünmek...

Oysa çok basittir,insan olmanın gerekliliklerini yerine getirmek. Zihnimizi tanımak.Yani zihninde ne varsa gerçekten hepsinin sana ait olup olmadıgından emin olmak.Tabi buna kolaycana “ben çok iradeli,kendime hakim,ne yaptığımı bilen bir insanım” diyenler olabilir.Ama kaçırılan şu ki ne yaptığını bilmesi önemli de neden öle yaptığını sorgulaması daha önemli.Ama birey iç monologlardan kaçar hep,umutsuzluğa sürükler çünkü.Bireyin kendisine sordugu sorular ucsuz bucaksız bır yoldur,ufukla birleşen bir yol.Oysa insanlar tam tersine düzenli sağı solu belli olan bir yolu katetmek istiyor.Peki biz bu durumda ne oluyoruz,”bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” gibi bir şey mi?Malum,bu yol boyunca üzeri beyaz çarşaflarla kaplı koltuklarıyla mistik, soğuk misafir odamız “dinler ve tanrı” nın kapısı da açılır gizlicene,ve sahip olduğu mistikliği yitirmeye başlar. Zihnimizin bir köşesi daha toz bulutuyla kaplanmış olur.Ama bu umutsuzlukla özdeşleştirelen yolda o kadar çok şeyi keşfediyoruz ki, bize ait olduğunu zannettğimiz ama aslında başkasının olan şeyler ve daha önceden yanına dahi yaklaşamayacağımız “cız” şeylere bir dokunuveriyoruz.Merak etmek mutlu ediyor çünkü bizi, artık “alışılan” koltukta oturmak istemiyor zihnimiz.Tabi bu süreci kimileri daha aktivist kimileri ise daha yalnız yaşamayı tercih ediyor.

Aslında bu kadar anlata anlata bitiremediğim “ufukla birleşen yol”a çıkmaya cesaret edenlerimiz de korkuyor.Onlar da bilememekten, yapamamaktan korkuyor.Kendi zihinlerinde yaşadıkları dünyayı çekirdek çevresine anlatmakla yetiniyor,çünkü o da alışmamış,yeni yeni yeniyor korkularını.Fakat soru ortada duruyor hala: Bir şey değişecek mi ki? Ne garip değil mi, düşüneni de düşünmeyeni de ortak çerçeve içine alabilen yegane sorulardan biri herhalde.Sahip olduğumuz daha dogrusu edindiğimiz korkuları meşrulaştırmak için bunu soruyoruz kendimize,değişebilecek şeylerin hayalini kurmak yerine.

Eren Algül

Uni Hannover

Makina Mühendisliği


İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: