Ayrıntılar
16 Haziran 2010, 17:10
Eskiden çok eskiden, babamın işten çok geç geldiği ve benim onu camlarda beklememin yasak olduğu günlerde, mahallemiz o zaman asfalt olmadan, köşedeki ece kırtasiye daha büyük bir kırtasiye dükkanı açmadan, sokakta su muhallebisinin satıldığı ve boza içmenin kış günlerinin vazgeçilmez geleneği olduğu o günlerde zaman bugün olduğundan çok daha yavaş akardı ve ufacık ayrıntılar o zaman o kadar da ufak değildi.
Minik , göze bile gelmeyen, kimsenin fark etmediği, incir çekirdeğini dolduran ama fındık kabuğuna zor sığabilen olaylar benim için çok ama çok kocaman olabiliyordu.
Misafirliğe gitmek o zamanlar her hafta yapılması zorunlu aktivitelerdendi. Bir veya iki hafta önce evimize gelen misafirlere iade i ziyaret için giderken, ellerimiz manavdan alınmış çeşit çeşit meyveler olurdu. Benim korkulu rüyam olan o akşam gezmelerinde misafir evlerinin kuytu dolaplarını, koltuk arkalarını ve büfelerini deli gibi karıştırmak ister, yaramazlık yapmadan rahat edemezdim. Yaramazlığıma müsaade edilmeyeceği için annem ilk vukuatımdan sonra bana yanında oturma cezası verir ve elime de bir kitap tutuştururdu. Her köşesini merak ettiğim bu misafir evlerinde bir koltukta mıhlanmış şekilde oturmak çok sıkıcıydı. Boyumun lambanın düğmelerine zor yetiştiği o zamanlarda, “Sıkılmak”; ampule elimi uzatsam yetişebildiğim bu günlerden çok ama çok farklıydı.
Sıkıntıdan patlamak kelimesinin tam karşılığını çok iyi bilirim o yüzden. İçim içime sığmaz, yerimde durasım gelmezken, oturmak zorunda olmak, hadi gidelim diye ısrarla 2 dakika arayla daralttığım annemin “Birazdan”ının ne zaman geleceğini beklerken , o zamanlar çok popüler olan ve her evde bulunamayan sarkaçlı saatlerin olduğu, hallice tanıdıklarımızın evlerinde en tanıdık ve bildik şeydi “Saniyelerin arasındaki mesafeler”. Bir dakikada kaç saniye olduğu ve kaç çeşit saatten kaç değişik “Tiktak” sesi çıkabildiği uzmanlık alanıma giriyordu.
Kendimi en özel hissettiğim, ufacık ayrıntılar vardı hayatımda. Babamın işten yorgun ağrın gelmesi hiç önemsemeden, yemek yediği 15 dakika boyunca başında dikilerek, “Baba beni gezmeye götürür müsün?” diye tekrar edişimi ve onun sabırla “Yemekten sonra gideceğiz kızım.” deyişini unutamıyorum. “Yemekten sonra? Ne kadarlık bir zaman acaba? Kaç saniye eder?”. İşte o kısacık zaman bana çok uzun gelirdi. Tıpkı misafir gittiğimiz o evlerde sıkıntıdan patlama noktasında, zamanın hiç akmadığına ve saniyelerin bana inat yavaş ilerlediğine inandığım kadar inanırdım yine zamanın yavaşladığına. Bana inat zaman yavaşlıyor muydu acaba? bütün gün sabırsızlıkla babamın işten dönmesini beklediğim zamanlardan daha zor geçerdi o son 15 dakika. Babam beni evden çıkarırken özellikle fısıldardım kulağına; “Ama ablam ve annem gelmesin baba!”. Çünkü sadece o yürüyüş yaptığımız bir bulvar boyu kadar yolda, babam sadece bana aitti. İşleriyle ilgilenmek zorunda değildi, birileriyle konuşurken beni aradan çıkaramaz, geçiştirmeli cevaplar veremezdi. Orada sadece ben ve o olurduk.

Babam beni yorulana kadar yürütürdü. Sırf onunla daha fazla zaman geçirebilmek için yorulduğumu söylemezdim. Ta ki dizlerim arada boşalıp dengemi yitirene kadar. Babam yavaşlamamdan yorulduğumu anlar, “Yoruldun mu?”diye sorardı. Yorgunluktan tükendiğim o son an’a kadar ‘Evet’ demek istemediğim bu soruyu hiç sevmezdim. Dizlerimin yorgunluktan tutmaması, o özel baba-kız buluşmasının bitmesi, artık o’nun gerçek hayata dönmesi gereken zamanın geldiğini gösterirdi. Biraz daha yorgunluğa dayanamadığım için kendime kızardım.
İşte o zamanlarda, kışsa mutlaka boza içilir, yaz ise Maraş dondurması yenirdi. Kadınlar kocalarının koluna girerek akşam yürüyüşüne çıkarlar, gençler kuytu köşelerde ailelerinden kaçak, Samsun içerlerdi.
O zamanlar güzel zamanlardı, yaşanan tüm tatsız hatıralarıma rağmen, babamın elinin bana kocaman geldiği, boyunun 1.90 olduğunu düşündüğüm, ve her şeyi bilen insanın dünya üzerinde sadece o olduğu günlerdi. 1 litrelik kolaların depozitolu cam şişede satıldığı ve benim o depozitolu şişeyi zor taşıdığım ve evimizin yanındaki yunus amca bakkalına tek başıma ilk kez gittiğim o günleri, pazardan dönerken kapı önlerinde saatlerce sohbet eden teyzeleri, sonradan apartmanların yerini aldığı, ama aslında bahçesindeki erik ve dut ağaçlarıyla güzel olan sokağımızdaki gecekonduları özlüyorum.
İlk zamanlarda 2 katlı evimizin sokakta saray olduğunu düşünürken , o beş altı katlı kocaman apartmanların arasında ne kadar ıssız kaldığını görmemek için eski sokağıma hiç uğramıyorum.
Sokaktan su muhallebisi yememin yasak olduğu o günlerde, muhallebinin üzerindeki o pembe şekerlemenin tadını ne kadar merak ettiğimin tarifi çok zor.
O günleri özlememek mümkün mü acaba?
Babamın mükemmel insan, annemin en iyi aşçı, yan komşumuzun özgür kız olduğu, karşı komşu teyzeme her istediğimde çat kapı gidebildiğim ve leblebi tozlarının genzime kaçtığı o günleri hatırlamak, kendimi babamla paylaştığım o yürüyüş dakikaları kadar şanslı hissettiriyor.
Özlüyorum ayrıntalarımı,
Aslında o zamanlar ayrıntıdan çok öte olan, ben büyüdükçe önemsizleşen ve adı ondan sonra “Ayrıntı” olan, beni ben yapan ayrıntılarımı…
Ezgi Başaran
Stratejik Derinlik: Aşk Çemberleri
24 Şubat 2010, 00:23
Türkiye’nin son dönem dış politikasının kazandığı ivme ile dillere dolanan “Stratejik Derinlik” vizyonunu daha bir yakında incelemek için Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu‘nun malum kitabını elime bir kere daha aldığımda farkettim ki Türkiye’nin dış politika meseleleri ile içinde yaşadığımız günlük hayatın aşk meseleleri birbirine çok benziyor. Malum herkesin hayalidir ilk sevdiğine hissettiği, elini tuttuğu insanla bir ömür geçirmek. Çok romantik birşeydir bu biliyorum. Benim de 5. sınıfa giderken sevdiğimi zannettiğim kıza onu sevdiğimi anlattığım zaman hissettiğim; bir ömrü onunla geçireceğim gibi çocukça birşeydi. Hazır girmişken konuya kıza nasıl açıldığımı anlatmam lazım. Çocuğum ve acaba nasıl söylerim, ne ederim, ne yaparım diye utanıp sıkılıp duruyorum. Cesaretimi topladığımda okulun bahçesinde bir ağacın altında Zehra ile başbaşaydık. Neyse işte Zehra ben birini seviyorum biliyor musun dedim. Pat diye o da ben de birini seviyorum Burak demez mi. Hemen ikimizde birbirimize kim diye soruyu yapıştırdık. Neyse uzatmayalım, baş harflerimizden başlayarak ikinci üçüncü harflerle devam edip tüm isimlerimizi harf harf söylemiştik. İnanılmaz gülmüştük sonrasında da. Buna benzer hepimizin hikayeleri vardır ve önemli olan hepimizin ilk olanı son olacak sanmamızdır. İşte Türkiye’de böyle bir silsileden elimize kalmış bir ülkedir. Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer aldığı üzere 16 büyük devlet kurduğumuza binaen masallar vardır. Eminim Metehan’da ilk Türk devletini kurarken “vay bee kurduk ve sonuna kadar götürürüz” demiştir. Ama maalesef o kadar romantik olmuyor işler ve yıkılıp kuruluyoruz asırlardır. Tıpkı yıkılıp yeniden kurulan yüreklerimiz gibi.
Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir.
Tabiki uzun soluklu aşklarımız, bizi derinden yaralayan sevdalarımız da yok değil hayatta. Hani herşeyi ona göre planlarken bir anda yok olup ellerimiz arasından kayıp giden aşklar. İşte böylesi bir imparatorluktu Osmanlı Hanedanlığı. Felaket bir aşk; İstanbul’u fethetmiş, kıtalara yayılmış, elalemi kıskandırmış, taa okyanuslar ötesine nam salmış falan. Düşünsenize bir ucu Bosna’da diğer ucu Hazar denizinde. Herhalde Osmanlı sultanlarının devletlerine karşı yaşadığı aşk kadar büyüğü olmamıştır. Nitekim Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi. Büyük aşkların bitişi büyük bozgunlar getirir, sarsıntılar yaşarız, bir süre sessizlik ve yalnızlık isteriz. Mektuplarımızı geri bekleriz, hediyeler birer birer iade edilmelidir. Artık ona dair herhangi bir işaret istemeyiz hayatımızda ve devrim olur milat olur yeni başlangıçlar. Tıpkı Bosna-Hersek’e, Makedonya’ya, Bulgaristan ve Kosova’ya giden ve orada Osmanlı olanların geri gelişleri gibidir hediyelerin geri beklenişi. Hüzünlüdür, acı verir. Ve Türkiye Cumhuriyeti gibi milat sayarız hayatımıza girecek yeni birini eski aşkımız Osmanlı’nın ardından. Ama devrimsiz olmaz, eski aşkımıza dair ne alfabe ne takvim ne saat istemeyiz. Artık onu hatırlamak acı verdiği için ona ait ne varsa sileriz hayatımızdan ve kavuşuruz modern Türkiye Cumhuriyeti’mize.
Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi.
Ama modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler. Tıpkı Türkiye’nin içine girdiği buhranlar gibidir aşkın modern hali. Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur ama içerideki sorunlar baş göstermiştir. İsyanlar, illegal örgütlenmeler, hizipleşmeler gruplaşmalar ve ülkeyi dışarıya bağlayacak kararlar vardır gündemimizde. Aşkın aldatmaları, aşkın mutluluk aramaktan öte fazlasını isteyen (aslında ne istediğini bilmeyen) halleri gibi. İllegal işler o kadar kolaylaşmıştır ki tıpkı aldatışların
artış oranı gibi. Biri oraya çekmektedir ülkeyi diğeri buraya bir diğeri öteki tarafa ve Türkiye Cumhuriyeti iç siyasi çekişmeler yüzünden huzursuzdur yıllarca. Tıpkı sevgiliye akıl hocalığı yapılması, sevgilinin aklının çelinmesi ve kararsız, takatsiz kalıp kaosa sürüklenmesi gibi. Sonra soğuk savaş dönemi gelir ve dünyayı iki kutuba bölmüşlerdir. Türkiye dış politika tercihini batıdan yana kullanmaktadır; ama kültürel ve tarihi uzantıları neticesinde yakın olması gereken Ortadoğu bölgesine yabancılaşmaktadır. Balkanlar ile olan ilişkiler ise salt Yunanistan gerginliği üzerine kurulmuştur. Aslında aynı ittifak içinde sorunlar çıktığına da en güzel örnektir bu. Soğuk savaş dönemi git-gel dönemi gibi batı ile beraber ama batı nedeniyle bazen yalnız kalındığı zamanlardır. Aşkın kaotik durumunda aşık olup aşkınla olamamak gibidir. Ve nihayet kaos bitti demek üzere soğuk savaşın bittiğini anlamışızdır. Aman tanrım sevgiliye kavuşacağız derken o da ne birçok sorunu aslında sadece dondurduğumuzu farkederiz. Bir zamanlar sırtımızı döndüğümüz Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ile ilgili bir stratejimiz bile yokken elimizde, bu bölgelere dair girişimler yapmak durumunda kalmışızdır. Dünya eski dünya değildir ve çok sıkı müttefiğimiz sazı eline tek başına almış da olsa artık bir yalnızlık bir tek başına inisiyatif alma zamanı gelmiştir. Fakat o da ne sanki bir asır kadar önceki durum yine başımıza gelir. Biri kalkar Türkçülük der, diğeri kalkar Neo-Osmanlıcılık der ve bir diğeri İslamcılık ister. Soğuk savaşın kaosu bitti derken 90′lı yıllar sendromu başlar ki dikkat etmek lazım 90′lar müzikleri halen daha neslimin aşk hikayelerini tazelemektedir. Aşkların en saf en temiz duygularla anlatıldığı, pop müzik dediğimiz tarzın dejenere olmadığı yıllardır doksanlar. Bunun gibi safdilli bir şekilde Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık politikalarına sarılmıştır devletlü zatlarımız. Ama hiçbiri stratejik bir temellendirmeye sahip olmadığı için saman alevi gibi yanıp sönüvermiştir.
Modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler.
Dünya düzeni üzerine teorisyenlerin büyük büyük düşünceleri vardır. “Huntington’ın Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama‘nın “Tarihin Sonu” bunların en bilinen örnekleridir. Süper güç dediğimiz devletlerin bu gibi teorik altyapıya dayanan stratejileri vardır ve dış politikalarını bu stratejilere göre belirlerler. Dolayısıyla artık zaman strateji zamanıdır, teori zamanıdır. Öyle eskisi gibi haydi yürü bakalım atın üstünde fethe gidelim gibi bir mesele yoktur. Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir. Dolayısıyla artık aşkın saf hali kalmamıştır, üzerine epey düşünce yormanız gereklidir. Tabiki büyük düşünürlerin büyük teorilerini kullanan süper güçlerin yanında büyük devletler vardır ki bu teorilerle oluşan stratejilere binaen taktiksel manevralar yaparak kendi çıkarlarını korumak isterler. Büyük devletler
süper güç dediğimiz devletlerin stratejilerini engelleyemezler belki; ama en azından taktiksel manevralar ile kendi çıkarlarını maksimize ederler. Aşkın içinde aşk durumu gibi birşeydir bu. Ortada bir mutluluk pastası vardır ve bu pastayı değerlendirmek isteyen birçok insan. Mesela süper güç bir mutluluk hedefi kestirmiştir gözüne; ama büyük devlet buna izin vermemek için elinden gelen her türlü taktiksel manevrayı uygular. Çünkü süper güç eğer mutlu olursa büyük devletin eskisi kadar önemi kalmayabilir. Başka bir yolla anlatacak olursak eğer, süper güç bölgesel güce aşık olur, bölgesel güç ise henüz kararsızdır yahut konjonktürel olarak bu aşka karşılık vermez, burada büyük devletin etkisi mutlaka vardır çünkü bölgesel güç büyük devletten çekiniyor olabilir. İkinci bir mesele de bölgesel gücün küçük devlete karşı olan zaafıdır, ama burada realite önemlidir; çünkü küçük devlet çoktan başka bir bölgesel gücün etki alanına girmiştir. O zaman ittifak ilişkileri doğrultusunda bölgesel gücün de süper güçle ilişkisini sağlam tutması gereklidir. Özetle büyükten küçüğe aktörleri sıralayacak olursak eğer; süper güç, büyük devlet, bölgesel güç ve küçük devlet, işte tüm bunların aşk çemberleri karman çormandır artık. Çünkü dünya küreselleşmiştir. Küresel bir köy haline gelen dünyada dünün düşmanları bugünün müttefikleri olabilmektedir. Yani aşk gibidir devletlerin güç çemberleri arasındaki ilişkiler. Birini sevmişsinizdir, o bir başkasını sevmiştir, onun sevdiği ise bir başkası ile birliktedir. Hatta zaman zaman eski sevgiliniz sizin arkadaşınıza aşık olabilmektedir. Etik değilmiş gibi gözükür bu durum ilk başta. Konduramazsınız böyle bir yaşanmışlığı ne kendinize ne eski sevgilinize ne de bir başkasına. Ama aşk böyledir, pragmatiktir, günceldir ve gelip geçicidir. Baki kalan mutluluklardır. Devletin çıkarları gibi her zaman mutluluklar baki kalacaktır.
Sonuç olarak, devletlerin etki alanı dediğimiz jeo-politik/jeo-kültürel/jeo-ekonomik hinterlandı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin saf aşık gibi bir sevgiliye tutulup beklemesi mümkün değildir. Türkiye gerek doğuda gerek batıda ve hatta hemen hemen dünyanın her yerinde aşk yaşama kapasitesi olan tarihi ve kültürel mirasa sahiptir. Önemli olan iç dinamiklerin iyi değerlendirilmesi ve mutluluk dediğimiz çıkarların göz önüne alınarak hareket edilmesidir. İç dinamiklerden kastımız ise moral değerlerin, toplumsal değerlerin ve dışa yansıyan politika ile içeridekinin tutarlılığının sağlanmasıdır. Demek ki stratejik derinlik sadece uluslararası ilişkiler terimleri ile değil aşk çemberleri ile de az çok anlatılabiliyormuş. Belki böyle anlatıldığı zaman daha keyifli ve okunabilir oluyordur. Son dönemde stratejik derinliğimi aşk temelli kurduğumu düşündüğüm zaman böylesi bir yazıyı kaleme almam normaldir ve bu yazıda benim aradığım tek şey mutluluktur.
Sevgi, Saygı ve Selamlarımla…
Burak Yalım
burakyalim_16[at]hotmail.com
Derinden Maskeler
23 Ocak 2010, 13:58
Bana her şeyin diğer yüzünü anlatsana. Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.
İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi, onu özümsedi ve hatta benimsedi. Belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara… Bunu kuşkusuz zamanda yeterli yolculuk yapmadan bilemeyeceğiz. Çünkü zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir. Tarihe nereden nasıl ve ne şekilde bakıldığı önemlidir ve belirtilen şartlar sonucu değerlendirmeler yapıldığında belki söylediklerim daha net anlaşılacaktır. Zaman ki, iyi olanı kötüye çevirebilir; ya da kötü olanı iyiye. Gerekli zaman sağlandığında gerek birey gerekse toplum var olanın, var olmakta olanın değerini daha iyi anlayacaktır.
Zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir.
Belki bu yüzden ben size başka yüzlerden bahsedeceğim, sizlere yüzlerin altındaki yüzlerden ve deriden maskelerden bahsedeceğim. Üç gün kadar önceydi, üç gün öncesine kadar bu şehirde başı dönmüş vaziyette ve ağzı kulaklarında gezinen ben; unutmak, kaçmak ve kurtulmak için yeni yeni şehirlere giden ben; üç gün öncesine kadar Paris denen bu şehirde gözleri bağlı yaşıyormuşum.
Üzgünüm, ne Champ-Elysees’den ne Notre Dame’ ın büyüsünden ne de Seinne Nehri’nin parıltısından bahsedebilirim. Çünkü Paris’in neden bir dekor değil de bir aktör olduğunu insan yaşamında, yeni anladım. Çünkü, kibarlık budalalaşmama olgunluğunu çoktan kazanmış. Molier, rahat uyumalı sanırım mezarında. Evet, sanırım gözlerinde bizimkiler kadar parıltı yok insanların; ama yine de gülüyorlar. Tekrar üzgünüm, biliyorum ki sizler Paris’in melankolisi yerine büyüsü ve ışıklarının anlatılmasını tercih ederdiniz. Ama belki post-modern tasvir beklentilerinizi hikayemizin başlarında yer alacak Eiffel tasviri biraz karşılar.
Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır. Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum… Sahi ya üç gün önceydi, Champ de Mars’da Eiffel’i tepesinde yıldızlarla düşlüyordum, sahiden. Yüreğim birkaç gündür çok güzel bir Macar kızının kokusunu alıyordu ki kulaklarım onun o enfes sesine o gece ilk kez tanıklık etti. Gözlerinde parıltılar saçmaktan hatta bunları paylaşmaktan çekinmeyen bu Macar güzeli ile resmen tanışmamız da o güne rastlar. Takip eden günlerde güzelliği kadar masum olmadığını anladım ama umursamadım; sanırım geçmişte yaptıklarının aşk için olduğa dair yüreğimde bir yerleri ikna etti; ya da ona inanmak içimden geliyordu, ya da işime geliyordu. Siz bu flört kısımlarının hızlı geçtiğine bakmayın hepsi başlı başına bir yıl gibiydi. Sahi ya sizlere söylediğim Eiffel tasviri: Eiffel, sanki, üzerimde eski Yunan komedyalarında acıklı şarkılar söyleyen eski bir Yunan güzeli intibası bırakan o Macar kızının başında bir güzellik arc‘ı gibi duruyordu. Eğer istenirse, Eiffel’in belli periyotlarla büründüğü beyaz ışıklar tenine ve parıltısı da gözlerine benzetilebilir. Ancak bunlara gerek olduğunu sanmıyorum.
Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır. Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum…
Sahi ya, bana Paris’ten bahsetsene; Bastille’den kafanı çıkarıp Notre Dame‘a kadar her sokağı birer birer tasvir etsene; XIV. Louise‘in bronz atlı heykelinden, müzik festivalinden ya da ne bilim şöyle artistik ne varsa bahsetsene. Şık giyimli insanlardan, tonla para harcayıp rüküş et yığını olan insanımızdan, diğer Paris’ten bahset… Sonra belki; çünkü ben Sienne nehrinin bizim güzelim Boğaz’ımız gibi iki yüzlü olduğunu tahayyül ettim. Nehrin derinlerinde bir yerlerde tersine bir akıntı olduğunu düşledim. Ancak bu şekilde nehirde ters akıntıya kapılarak geçmişe gidebilir, size Bastille’den, Fransız Devriminden, XIV. Louis’den ve daha fazlasından bahsedebilirim. Ama söyledim ya; daha sonra belki…
Gel gelelim şu müstakbel Macar kızına. Kendisi Budapeşte’de bir chanteuse. Henüz küçük müzikallerde oynuyor ancak ileride başarılı olacağından hiç şüphem yok. Sarhoş olduğunda öpülmeyi, ayıkken beğenilmeyi seviyor. Bıçkın bir kişilik. Paris’te iki hafta daha kalacak. Edith Piaf’ı benden önce mezarında ziyaret edecek kadar çok seviyor. Vesaire, gel gelelim şu müstakbel Macar kızına neden yazdığımıza…
Çünkü zor olanın elde edilmesi, en güzel olandan daha güzeldir de ondan. İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi onu özümsedi ve hatta benimsedi. Söyledim ya daha en başta; belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara…
Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.
Hatıralar insanları gökyüzünde tutarlar ve insan kalbindeki pişmanlıklar, aldatmalar aldatılmalar ve bir aldatmanın tam ortasına oturmak ve uçmak yeniden yukarılara ya da belki düşmek yeniden aşağılara. Ama sen iyisi mi bana Paris’ten bahset çocuk. Bilirsin ki acı çekmek bu dünyada çok kolay ve mutlu olmak çok daha kolay. Sen Paris’ten bahset Nobel’li müstakbel yazarlarımız gibi İstanbul’un melankolisinden değil. Şiir den bahset, Eluard’dan, Aragorn’dan, Les Yeux de Elsa’dan, Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’ndan. Tanrı’nın varlığından bahset, felsefeden Schopenaur’dan hatta en baştan Aristo’dan.
Kesintilerle, sansürlerle dolu hikayemizde ilerlemekteyiz, çünkü biliriz ki; her ne kadar söz verdiğimiz sözümüzü tutup tutmadığımızı bir daha hiç bilemeyecek olsa da , sözler önemlidir. Sırları yazıp da ele verip kendince ironiler yazmaya gerek yok. Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak. Yaşamda en değerli şey yaşamın kendisidir de ondan. Peki aşkta en değerli şey nedir? Mutluluktur tabii ki. Peki nereye koymalı bu yargıda Aragorn’ın sözlerini “Mutlu aşk yok ki dünyada.”. Basit çocuk, çok basit; mutlu aşk yoksa aşk da yok dünyada.
Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak.
Şu an Rodrigo’nun o ünlü Gitar Konçertosu çalıyor. Ve ben ölüme gülerek giderken değil, yaşama ağlayarak koşarken dinlemek istiyorum Rodrigo’yu. Paris’te güneşin tadını çıkarmak istiyorum.
Çıkardık maskeleri, sinüslerimizi rüzgarla beraber. Çıkardık her şeyi, kalbimizi, beynimizi, düşlerimizi ve düşüncelerimizi.
Sizler, bu hayattan rüzgar gibi geçtiniz, sizler ki bir çok şeyi delip, birçok şeyi yıkıp geçtiniz. Sizler ki kimi zaman bu şehri zehir ettiniz, kimi zaman düşlere benzettiniz. Kimi zaman düşlere bezendiniz ve kimi zaman girdiğinizden rüyalarıma, sizler, uykuları kabusa çevirdiniz. Sahi kimsiniz, ne hakla ve neden geceleri geldiniz.
Yorulduk, ve ömür diyebilecek kadar taşıdık hayatı sırtımızda, ve yaşadık diyebilecek kadar soluk aldık. Yorulduk, yaşadık ve yaşamaktayız. Devam etmek lazım Boulevard St. Micheal ‘de Place etmeliyiz. Heyecanla, istediğini Türkçe söyleyebilirsin diyen market sahibinden bahsetmeliyiz. Heyecanla, tertemiz Türkçe konuşan market sahibinden. “İstanbulluyum” deyişinde şaşırdığımda, Ermeniyim ben demişti.
- Dönmenizi bekliyoruz, ülkenize.
- …
Sesler kısılır kimi zaman. Kimi zaman konuşamaz insan. Kimi zaman senin bile dilin tutulur.
Türk sokağındayız saatler sonra. Türk bayrağı olmayan bir Türk sokağında. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli bir Türk sokağında. Türk olduklarını yalnız polise ve asıldıkları kadınlara söyleyen Türklerin yaşadığı Türk sokağında! Kime yakınız, kimden uzağız. Bir posteri inceliyorum, bir gerilla lideri ya da bebek katili. Bir poster inceliyorum, ve neden bu insanlar o Ermeni kadar içten değiller… Kendi insanlarımızı çok uzaklara yollamak, bu kadar acı yaşatmak, yok etmek kültürleri ve kültürlerini ve düşman etmek kendimize ve kendilerine… Şimdi nasyonalizmi sorgulamak, nasyonalizmin doğduğu şehirde… Doğru ya; Edith Piaf demiştik hani; Pere Lachaise ve Ahmet Kaya geliyor aklıma… Bu karmaşalarla bir Yunan restoranında sarma yemek ve süzülüp kalmak Ege resimlerinin arasında. Sevgili Maria; ne fark eder ellinikos kafes ya da Türk kahvesi demek; dizlerinin dibinde falına baktıktan sonra. Sokaklarda Türkçe yazılarla PKK ya ait afişler… Ve biz bu sokaktaki insanlarla yaşayabiliyorsak, o Ermeniler neden gittiler…
Paris, Sacre Cour’dan beyaz bir çarşafa uzanmış bir Latin güzelini andıran bir hayal gibi görünmekte. Avrupa’ya dair çoğu tapınakta olduğu gibi göğe yakın durma arzusuyla bir tepeye kurulan bir kilise. Bu insanlar, galiba, vicdanlarında göğe dair duydukları ızdırabı böyle bastırıyorlar. Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir… Ve Ximena, uzandığında Sacre Cour’dan Paris manzarasını andıran Meksikalı Ximena, daha fazla ve daha farklı kalmanı isterdim…
Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir…
Onu bunu geçsene sen, Macar kızı bugün gidiyor. Ve ben içimdeki yılana uyarak bir hoşça kal bile demedim. Sanırım, ukalalık ve intikam ya da sanırım içimde yaşayan yılan. Garden Luxembourge‘da başlayan, Garden des Tuileries‘de devam eden sonra bilmem hangi barda biten geceydi değil mi son gecen. Hayır, Anna senden değil, bu yılanı kalbime koyandan nefret ediyorum ben. Aşktan, tutkudan, aldatmadan değil yılandan kaçıyorum. Ve giderken, o hafif rüzgâra aldanıp ve kızarmış gözleriyle sana elveda diyen Paris’e bakıyorum ve belki de bu hafif rüzgâr da üşümeye ve Paris’in bu sulu gözlülüğüne katlanamadığımdan sana elveda demiyorum. Biliyor musun Anna Brunai, yani o meşhur Macar kızı, ben seni çok sevdiğimden çılgınca öpmedim; ancak seni gerçekten sevdiğimden defalarca bunu sana söyledim. Şimdi sen beni affedecek misin, yoksa şizofrenik bir adamı bu şehrin çılgın gözyaşlarına mı terk edeceksin. “J’envoie de toi, parce que je t’adore mon amour.”…
“J’envoie de toi, parce que je t’adore mon amour.”
Bunca ideolojik karmaşa ve Anna’nın gidişi… Paris, düşlerde büyük gerçekte ise çok küçüktür. Görenler bilir, Seinne asla melonkolik yalnızlığın yerini tutmada Boğaz’la yarışamaz. Bir şey öğrendim ben burada: Kutsallığını aşkın ve acımasızlığını tutkunun. Ve bu tutku, odamda, taburemde kadehimde ve dudaklarımda bir hatıra olarak yaşıyor, hala, Anna sana ve içimdeki yılana rağmen… Iago’lar ölmez Annacığım, onlar aranızda, yanınızda ve koynunuzdadır… Bir gün Othello’da oynadığında anlayacaksın. Ve o zaman Aranguez’in tadına ben olmadan da varacaksın, Annacığım…
Şimdi şarkı söylemek isterdim, doya doya söyleyebilmeyi isterdim kimseyi rahatsız etmeden. Haftaları karıştıracak kadar çoktandır Paris’teyim artık. Anna yok, ben de yarım yamalak varım. Aldattığı sevgiliyse kanımca şu an. Ya ben; hiç olmazsa aşkı burada da dolu dolu yaşadım. Kalbimim hayatta olduğunu hatırladım. Nazım’ın “Ah ne korkunç şeydir düşmek kavganın haricine.” sözüne nazire haykırdım: Ne korkunç şeydir düşmek aşkın haricine…
Nazım… Son olarak Nazım; sen neden öldürdüysen Benerci’yi, ben de aynı sebeple sevdim sevgilisi olan bir sevgiliyi…
“Ateşi ve ihaneti gördük;
Dayandık, dayanmaktayız…”
Talha Sağıroğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com
Aşk Üzerine
10 Ocak 2010, 18:47
Başlangıçta, bütün insanlar çift sırtlı, çift böğürlü, dört elli, dört bacaklı ve aynı başta zıt taraflara bakan iki suratlı, çift cinsiyetli canlılarmış. Bu çift cinsiyetliler öyle güçlü, öyle gururluymuşlar ki gökyüzünün, şimşek ve gök gürültüsünün efendisi, bereket ile özdeşleşen tanrıların kralı Zeus, egemenliği ziyan olmasın diye bu çift varlıkları erkek ve dişi olmak üzere ikiye ayırmak zorunda kalmış.
Çapkınlığı dillere destan olan, ölümlü ölümsüz her şeye âşık olabilen Zeus, böylelikle büyük büyük amcası, aşk, seks ve şehvet tanrısı Eros’un da desteğini yanına alarak kendine en büyük güzelliği yapmış.
Zeus’un insanları birbirinden ayırdığı o günden beri, her erkek ve kadın, öteki yarısıyla birleşebilmek için çabalayıp duruyor demek ki; hepimiz bizden ayrılan, kaçan diğer yanımızı bulmak, yakalamak için adını “aşk” koyduğumuz çılgın bir arzuyla yanıp tutuşuyoruz. Afrodit’in entrikalarına romantik yanılsamalarımızı ekleyip tanrının çöpçatanlık yaptığına inandırıyoruz kendimizi. Aşık olunan kişiden bağımsız aşık olma arzumuzla aşık oluyoruz.
Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için aşık oluyoruz. Böylesi mükemmel bir yaratık bir gün bizi sevmeye kalktığında da o kişinin zevk yoksulu olduğunu düşünüp kendimizi hazmedemiyoruz. Ne de olsa “Kendini sahanda yumurta sanan adam sarısını ortalığa akıtır korkusuyla oturmayı reddeder”miş. Bu durumda aşkımız trajikleşiyor. Söylenen bütün “seni seviyorum” cümlelerinin “seni şimdi seviyorum” anlamında söylendiğinin gerçekliği ve aşkın ölümünün kaçınılmazlığı bir kez daha ispatlanmış oluyor.
Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için aşık oluyoruz.
Hem zaten bütün eski sevgililer, bir zamanlar sürekli sandığımız duygunun hiç de sürekli olmadığının birer göstergesi değil midir?
Nasıl ki şarkı söyleyemediği için bir eşeğe öfkelenemiyorsak aynı şekilde bizi sevdi ya da sevmedi diye kimseyi suçlayamıyoruz. “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?”
Şimdi sen yoksun, çektiğim acıları Genç Werther veya Madame Bovary ile özdeşleştirecek değilim. Hoş, insan ne kadar acı çekerse o kadar erdemli olurmuş ama şu an ne acıya ne de erdeme ihtiyacım var. Bu gidişle ancak ağırbaşlılıkta Ophelia ödülü sahibi olurum ben.
Oscar Wilde “Her aşık oluş, umudun kendini bilmişliğe karşı zaferidir.” demiş, vardır herhalde bir bildiği.
Benim hala zafer kazanma umudum var.
Not: Alain de Botton’un Aşk Üzerine isimli kitabından alıntılar yapılmıştır.
Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com
Kürt Açılımı Başlangıç Olsun
23 Kasım 2009, 16:29
Son dönemde “Kürt Açılımı” adı altında Türkiye’de mevcut büyük bir sorunun çözümü için çaba sarfedilmekte. Umuyorum bu çabalar da başka kronikleşmiş sorunlarda (Başörtüsü Meselesi) olduğu gibi siyasi rant ve dostlar alışverişte görsün mantığı ile ilerlemez.
Türkiye’de bir hastalık vardır. Bu hastalık, sorun olmayan şeyleri sorun haline getirerek ve korku imparatorlukları kurarak bu sorun olmayan sorunları çözmeye kalkanları “hain” ve “işbirlikçi” gibi sıfatlarla suçlamak yoluyla çözümler için bir yol bırakmamaktır. Elbette bu korku imparatorluklarının kurulmasının da nedenleri vardır. Birileri kutsalları (vatan, bayrak, din) kullanırlar ve bunlar üzerinden siyasi puan kazanmak peşinde koşarlar.
Sadece siyaset kurumu bundan rant sağlasa belki işimiz çok zor olmayacaktır lakin başka kurumlar da bu kronik sorunlar üzerinden ciddi rantlar sağlamaktadır. Tüm bu rantları kesecek adımlar için müsaade etmek istemeyen çoktur. Milleti de manipule etmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bu nedenle “kürt açılımı” konusunda eğer gerçekten çözüme gitmek isteniyorsa çok boyutlu düşünülmeli ve konu bir toplumsal uzlaşıyla helledilmelidir. Çünkü bahsi geçen açılım, Türkiye’nin uzun zamandır kanayan yarasıdır ve çözümü gereklidir ancak bu çözüm için atılacak adımlar çok hassas bir çizgide yürütülmelidir.
Meselenin Psikolojik Boyutu:
Öncelikle yapılacak çalışmanın adı çok iyi tespit edilmelidir. Başbakan Erdoğan‘ın da dediği gibi: “Adına güneydoğu sorunu mu, kalkınmamışlık sorunu mu, kürt sorunu mu, ne derseniz deyin burada bir sorun vardır ve çözümü Türkiye’nin yararınadır” şeklinde bir yaklaşım çok da sağlıklı değildir. Elbette ortada bir sorun vardır ancak bunun tarifi doğru yapılmaksızın çözüme doğru yoldan gidilmesi mümkün değildir. Sorunun çözümü Başbakan Erdoğan’ın da söylediği gibi Türkiye’nin yararına olacaksa eğer, adı doğru konulmak zorundadır.
“Toplum hafızası” Türkiye’de çok kuvvetli olmasa da böylesi kronik bir vakada ne gibi etkileri olacağının önemsenmesi gereklidir. Bahsedilen konu 30 yılı aşkın Türkiye’nin sıcak gündeminde yer almış ve yaşanan olaylardan birçok insanımız çeşitli şekillerde etkilenmiştir.
“Kürt” kelimesinin tek bir anlam çağrıştırmadığı aşikardır. Maalesef “Kürt” kelimesi ile “PKK” kelimesini özdeşleştiren birçok insan vardır. Son dönemde bu yanılgı ne kadar azalmış da olsa halen daha toplumda bu konuya hazır olmayan bir kesim bulunmaktadır. Diğer taraftan baktığımızda ise “Kürt Sorunu” demek birçok Kürt vatandaşımız için de abes kaçmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtler kendilerini sorun olarak nitelendirmek istememektedir. Demokratik Toplum Partisi ne kadar “Kürt Sorunu” söyleminde ısrarcı olursa olsun kendileri de Türkiye’de yaşayan tüm Kürtlerin temsilcisi değildir. Dolayısıyla sorun sadece “Kürt Sorunu” diye adlandırıldığında bile problem çıkmaktadır.
Sorunun temeli haklar ve özgürlükler ile ilgilidir. Hepimizin de bildiği gibi daha düne kadar Türkiye’de “Kürtçe Televizyon” ve “Kürtçe Eğitim” bırakın uygulanmasını, konuşulması mümkün olmayan konulardı.
Yasaklar ile bir yere varılamayacağının anlaşıldığı şu günlerde TRT ŞEŞ ile başlayan süreç gösterdi ki Kürtçe Televizyon ile ülke bölünmüyor ve herhangi bir sorun çıkmıyor.
Haklar ve özgürlükler ne kadar çok verilirse, sorunların çözümüne o kadar yaklaşılacağını bu örnekle görmek mümkündür. Çünkü daha düne kadar Kürt vatandaşlar ROJ TV yayınları ile günlerini geçirirken şimdi vatandaşı oldukları ülkelerinin hizmeti ile kendi dillerinde televizyon izleyebiliyorlar. Dolayısıyla PKK’nın elinde bulunan ROJ TV ile manipule edilmek yerine, devletin kanalı TRT ŞEŞ ile daha sağlıklı bilgiye ulaşabiliyorlar. Böylelikle de kendilerini ülkelerine daha bağlı hissetmelerini sağlayan önemli bir psikolojik etmeni ortaya koymuş oluyorsunuz.
Meselenin diğer bir psikolojik boyutu ise çözümün konuşulduğu masada kimlerin oturduğu ile muhatapların bugüne kadar geçen süreçte aldıkları rollerdir. Daha öncede söylediğimiz gibi “toplum hafızası” bu konuda çok hassas davranacaktır ve bir de süreci baltalamak isteyenlerin varlığı ile atılmak istenen olası adımlar engellenebilir. Dolayısıyla bu süreçte imralı kesinlikle muhatap kabul edilmemeli ve topluma imralı gerçeği ciddi şekilde anlatılmalıdır. Neticede bugüne kadar kaybedilen insanlar hepimizin insanıdır ve burada en önemli unsur annelerdir. Kim ne söylerse söylesin anneler hepimizin annesidir ve dağda ölen PKK’lı terörist ile şehit olan mehmetçik arasında anneleri boyutundan bakıldığında bir fark görülmemektedir. Bir şekilde kandırılan ve yahut çözümün dağda olduğuna inandırılan kürt vatandaşlarımız dağlara İmralıda yatmakta olan bölücübaşının propogandaları ile gitmiştir. 1999′dan sonra ise İmralı’dakinin yerini başkaları almıştır. Bu nüans, taraf olarak kabul etmemekle birlikte, her iki kesime de ciddi şekilde anlatılmaya çalışılmalıdır. Takdir etmek gerekir ki ortak düşman unsuru politikada büyük önem taşımaktadır. Burada ortak düşman, insanlarımızı birbirine düşüren zihniyet ve bu süreçten rant sağlayanlardır. PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığı, insan ve silah ticareti gibi kirli işleri bir şekilde insanlarımıza anlatılmalı ve yönetici kadronun bu işlerden elde ettiği rant için gençleri dağlarda eğitip, beyinlerini yıkadığı gösterilmelidir. Bunun yanında da bugüne kadar sorgusuz sualsiz gerçekleştirilen infazların müsebbibleri ve aynı şekilde bu süreçten rant sağlayan kişiler cezalandırılarak, devletin hiçbir surette hiçbir vatandaşını sahipsiz bırakmadığı ortaya konulmalıdır. Açılım dediğimiz bu hareketin sadece siyasi boyutları olması yeterli değildir. Önemli olan sosyal ortamda birlikteliklerin gerçekleştirilmesi ve toplumun bu konuları cesaretle konuşmaya hazır hale getirilmesidir. Nitekim Doğu’da yaşayan ve eğitimini gören öğrencilerin otobüslere doldurulup Anıtkabir, Çanakkale ziyaretlerine getirilmeleri önemli bir adımdır. İnsanların gönüllerini ve akıllarını kazanmanın yolu onların iyi bir psikoloji ile büyümesini ve yetişmesini sağlamaktır. Bu anlamda doğudan batıya yapılan ziyaretler ve deniz kıyısına olan geziler ortak vatan anlayışını pekiştirmektedir. Bu tür gezilerin çeşitli programlarla desteklenmesi ve arttırılması gelecek yıllarda çok daha sağlıklı bir toplum yapısı yaratacaktır. Aynı şekilde batının da doğuya gidişi artmalı ve artık öğretmenler, doktorlar ve mühendisler, doğu fenomeninden sıyrılmalıdır. Akıllardaki doğuda terör var hastalığının silinmesi için her türlü imkan kullanılmalıdır. Psikolojik olarak hazır hale gelen toplum, meseleyi çok daha rahat konuşacak ve birbiri ile herhangi bir sorunu olmadığını, esasen herşeyin sunni bir sorundan ibaret olduğunu idrak edecektir. Özellikle Türkiye’deki şahin kanatta var olan bölünme korkuları bu yollarla sona erdirilebilir. Netice itibariyle yüzyıllardır Türkler, diğer toplumların kültür ve geleneğine saygı ile yaklaşmış, hoşgörü göstermiştir. Bunun bir örneğinin de bugün gösterilmesi gerekliliği, Türk şahin kanadına anlatılmalıdır. Meselenin Siyasi Boyutu Siyaseten malzeme haline gelen her konu gibi bu konuda maalesef siyasi rant mücadelesinin içinde sürüncemede kalmıştır. Özellikle iki tarafmış gibi görünen Türk ve Kürt milliyetçilerinin bu konuda büyük siyasi rantları bulunmaktadır. Her iki grupta siyaseten varlıklarının en temel sebeplerinden biri olarak bu meseleyi kullanmışlardır. Çok ilginçtir ki her ikisinin de siyasetini oluşturduğu temel çelişkildir. Kürt milliyetçilerinin en büyük tepkisi Türk milliyetçilerine olmakta ve onları ırkçılık ile suçlamaktadırlar. Esasen kendilerinin siyaseti de refleks bir milliyetçiliktir. Demokratik haklardan bahsetmelerine rağmen halen daha aşiret sistemi ile ilgili sorunsalı çözebilmiş değillerdir. Bugün bile birçok yerde aşiret reisinin gösterdiği kişi veya partiye binlerce oy atılmaktadır. Açıkçası Kürt Milliyetçiliğinin temsilciliğine soyunanlar da feodal yapıyı sorgulamaktan uzak kalmış ve kendi rantlarına hizmet ettiği için bu sistemi kullanmışlardır. Devletin yatırım yapmamasından şikayet etmelerine rağmen birçok teşviki kendi bölgelerinde kullanmak yerine batı bolgelerinde kullanmışlardır. Dolayısıyla Kürt siyasetçiler de uzun süre boyunca bu konudan nemalanmış ve kendi halkları için mücadele eder süsü ile kendi şahsi çıkarlarını korumuşlardır. En radikal Kürt milliyetçileri ise Kürdistan istemektedir. Oysa bugün Türkiye’de Kürtler sadece doğu bölgemizde yaşamamakta ve kürt zenginleri, İstanbul, İzmir, Bursa gibi batı kentlerinde büyük işler yürütmektedir. Dolayısıyla Kürdistan hayali tüm Kürtlerin istediği bir hedef olmadığı gibi gerçekleşse de büyük sorunlar yaratacak bir idealdir. Çünkü batıda yaşayan hiçbir kürt kurulacak sözde Kürdistan’a gitmeyi istemeyecektir ve Türkler de onları ülkelerine göndermek için büyük baskı oluşturacaktır. Sonuç olarak Kürdistan meselesi başlı başına sorunu tetikleyecek bir taleptir ki bunun hukuksal anlamda da olması mümkün değildir. Kürt siyasetinin çeliştiği diğer bir nokta ise esasen sol tandanslı kurulmuş olmasına rağmen sağın argümanlarından beslenmesidir. Radikal Türk milliyetçileri de büyük bir çelişki ile birlikte yaşamaktadırlar. Tarihte Türklerin hoşgörü zihniyetinden dem vurmakla birlikte bir kavmin veyahut etnik grubun kendi dilini konuşmasından rahatsız olmaktadırlar. Osmanlı devleti geleneğine sahip çıkmalarına rağmen aynı geleneği yürütmekte -özellikle Kürt meselesinde- sınıfta kalmaktadırlar. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bir etnik grubun kendi dilinde eğitim görmesi ve televizyon izlemesine bağlayarak ikinci bir çelişkiye imza atmaktadırlar. Çünkü aynı radikaller, dışarıda yaşayan Türklerin, -örneğin Kosova’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da- kendi dillerini kullanabilmelerini, haklarını aramaları gerekliliğini ve kendi dillerinde eğitim görme hakkı olduğunu savunmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu durumda da biraz çifte standart uygulamaktadırlar. Radikal Türk milliyetçilerinin diğer bir çelişkisi de kendilerinin orta asyadan geldiklerini savunmalarına rağmen Kürtlerle aynı kavim olduklarını savunabilecek kadar ileri gitmeleridir. Neyse ki artık günümüzde Kürt isminin kara basınca çıkan kart-kurt seslerinden ileri geldiği tezi pek rağbet görmemektedir. Her iki radikal kesiminde çelişkilerini farketmesi ve uzlaşı için adım atması ile çok büyük mesafe kaydedilebileceği ortadadır. Çünkü radikal gruplar bir şekilde toplumu da etkilemektedir. Özellikle Türkiye toplumunun siyasi kültürünün halen daha ahbab-çavuş ilişkisi ve duygusallığa sahip olması toplumun etkilenmesini daha da kolay hale getirmektedir. Bu nedenlerden ötürü açılımın hedefe ulaşması için bahsi geçen radikallerin de bir şekilde sürece dahil edilmesi gereklidir. Eğer bu başarılabilirse toplumun da çok daha hızla ve yüksek moralle bu meseleye yaklaşacağı aşikardır. Siyasi boyut açısından mesele iktidar – muhalefet kavgasına kurban götürülmektedir. Böyle bir meselede oy hesabı yapmanın ve muhalefet etmek için muhalif olmanın hiçbir yararı yoktur. Sonuçta mesele Türkiye’nin meselesidir ve bu konu ile ilgili herkesin fikri önem taşımaktadır. Bu nedenle iktidar partisi ben bilirim mantığında olmamalı, muhalefet ise olumsuz eleştiri yapmak yerine konu ile ilgili proje üretmeli ve kendi görüşlerini ortaya koymalıdır. Sadece siyasi partilerin oturup konuşması da meselenin halli için yeterli olmayacaktır. Sivil toplumun da sürece dahil edilmesi ve desteğinin alınması günümüz siyaset anlayışı gereği büyük önem taşımaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer olay da cumhurbaşkanlığı makamının da sürece dahil edilmesidir. Cumhurbaşkanlığı herhangi bir siyaseti temsil etmediği için tarafsızlık adına önemli bir örnek teşkil edecektir. Cumhurbaşkanı Gül her ne kadar eski AKP’li olsada, makamın tarafsızlığı konusunda büyük eleştiriler alsada, süreç içerisinde aktif ve kayda değer bir rol edinmesi yararlı olacaktır. Tabiki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de çok büyük rolü olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü TSK bu konunun doğrudan tarafı konumundadır. Özellikle sivil – asker ilişkilerinin Türkiye’deki yeri düşünüldüğünde, Genelkurmay Başkanlığı’nın da takınacağı tavır büyük önem taşımaktadır. Özellikle bölgede görev yapan TSK mensuplarının bölge halkıyla olan ilişkileri çok büyük önem arz etmektedir. Son zamanlarda Genelkurmay’ın açıklamaları bu konuda büyük bir ilerleme olduğunu göstermiştir. Önemli olan bu tavrın sürdürülmesi ve daha ileriye gidilebilmesidir. Ne kadar üzücü de olsa Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “biz diyarbakırı seviyoruz” söylemi büyük önem taşımış ve olumlu karşılanmıştı. Oysa Diyarbakır’da bu ülkenin bir parçası ve dolayısıyla TSK’nın böyle bir açıklama yapması gerekli olmamalıydı ama süreç içerisinde durum bu kadar vahim hale gelmişti. Buradan hareketle bu örneklerin çoğalması gerekliliği ortaya çıkmakta ve bölge halkı ile devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK’nın arasında bir sorun varmış durumu giderilmelidir. Bunu da yapacak olan Türk Silahlı Kuvvetleridir. Meselenin siyasi boyutu ile ilgili son olarak Demokratik Toplum Partisi ile ilgili de bir iki hususa değinmek gerekirse, DTP’ye de bu süreçte önemli görevler düşmektedir. Ülkedeki tüm Kürtleri temsil etmemekle birlikte DTP’de Kürtlerin önemli bir temsilcisi konumundadır. Bu anlamda siyasi etik olarak eleştirilebilir olsada, Başbakanın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile görüşmesi bu süreç açısından olumlu bir gelişmedir. En azından DTP’nin muhatap alınmıyoruz diye bir çıkışı artık olmayacaktır. Artık DTP’nin yöneticileri ve parti mensuplarının da daha dikkatli konuşmaları ve sürecin hassasiyetini benimsemeleri gerekmektedir. Özellikle İmralı’yı muhatap gösterme çabaları çok yersizdir. Bu konuda DTP’nin korku çemberinden çıkması ve PKK ile resmi olmasa da gayriresmi anlamda var olan ilişiğini kesmesi gerekmektedir. Eğer sürecin bir parçası ve çözümün mimarlarından biri de kendileri olacaksalar, sert üslubun bir yarar getirmeyeceğini anlamaları gereklidir. Demokratik haklardan bahsettiklerine ve ayrılıkçılık istemediklerine dair kamuoyunu ikna etrmeleri çok önemlidir. Meselenin Ekonomik Boyutu Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ciddi ekonomik yük oluşturan meselenin çözümü ile birlikte bu yük ve enerji çok daha verimli yerlere harcanabilecektir. Ne yazık ki yıllardır yaşanan terör olayları neticesinde askeri harcamalar en başta olmak üzere bölgeye inanılmaz para ve enerji harcanmıştır. Bölgede görev yapmak istemeyen personel, gorev yaptığında iki kat maaş alan personel, mayınlarla patlatılan yolların yeniden inşaası, terör olayları neticesinde gerçekleşen zararların tazmini, kaçak elektrik kullanımı, kayıt dışı ekonomi vs… Tüm bunlar devletimizin gerek maddi gerekse manevi kayıpları arasında yer almaktadır. Bunun müsebbibi mutlaka bu süreçten rant sağlayan odaklardır. Maalesef yıllarca bu duruma bir çare üretilememiş ve bütçede en önemli pay sürekli askeri harcamalara ayrılmıştır. Oysa bu sorun vakti zamanında başlamadan çözülebilseydi bugün çok daha başka bir Türkiye olurdu. Ekonomisi güçlü bir Türkiye’nin bölgede çok daha büyük bir rol edineceği gerçeği ortadadır. Dolayısıyla sorunun çözümü neticesinde bu ekonomik yük ve kayıplar daha verimli halde kullanılacağı için soruna bir de bu yönden bakmakta yarar vardır. Meselenin Uluslararası Boyutu Türkiye’nin bir iç meselesi gibi görünmekle birlikte bu sorun Uluslar arası camiada da önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye son yıllarda yaptığı atılımlar ile sorunun Uluslararası camiadaki algısını değiştirmiş ve Uluslararası toplumun da desteğini almıştır. Bu fırsatın değerlendirilmesi çok önemlidir. Halen daha Avrupa Birliği sürecinde karşımıza hak ve özgürlükler ve demokrasi başlıkları altında Kürt azınlık hakları çıkmaktadır. Türkiye’nin dış politika hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği tam üyeliği için bu sorunun çözümü büyük bir adım olacaktır. Sorunun çözümü ile birlikte batı dünyasının Türkiye’ye bakışı da büyük oranda değişecek ve batılıların daha birçok sorunla ilgili Türkiye’ye bakış açıları değişecektir. ABD’nin 2011 yılında askerlerinin tamamını Irak’tan çekecek olması da göz önünde bulundurulduğunda Türkiye kendi içindeki bu sorunu hallederek ve Kuzey Irak’lı kürtlerle daha iyi ilişkiler kurarak bölgede ve Irak’ta büyük roller üstlenecektir. Özellikle Irak’ın yeniden yapılandırılması konusunda büyük yatırımlar yapılması noktasında Türkiye birincil ülke olabilir. Bunun kolaylaştırıcı etmeni de içerideki sorunların çözümüdür. Kendi vatandaşları ile sorunu olan bir ülkenin gerek bölgesinde gerekse dünyada herhangi bir uzlaştırıcı rol oynaması mümkün değildir. Bölgesinde başat güç olmak isteyen Türkiye’nin öncelikli olarak içerideki sorunlarını halledebilir olması önemlidir. Aksi takdirde Filistin – İsrail uzlaşmazlığı olsun, Ermenistan – Azerbaycan ilişkileri olsun her türlü sorunda Türkiye’nin çok samimi bir rol üstleneceği düşünülemez. Bu anlamda ele geçirilen fırsatın değerlendirilmesi gerek iç politikada gerekse dış politika da daha güçlü bir Türkiye tablosunu ortaya çıkaracaktır. Sonuç Türkiye önemli bir adım atmak üzeredir. Bu adımın olumlu sonuçlanması için toplumun her kesiminin desteği ve endişelerin giderilmesi zaruridir. Uzun yıllardır sorun halinde olan bu konunun çözümü daha güçlü adımlar atabilmek için herkese cesaret getirecektir. Bir korku imparatorluğu yenileceği gibi diğerlerinin de yenilmesi için büyük fırsat yakalanacaktır. Türkiye’nin kronikleşen ne kadar sorunu varsa hepsinin çözümü için elimizde güzel bir örnek bulunacaktır ve içerideki her sorun çözüldükçe Türkiye uluslararası camiada çok daha güçlü hale gelecektir. Önemli olan çözümü istemek ve bunun için samimi davranmaktır. Siyasete alet etmeksizin ve tüm kesimlerin kaygıları dikkate alınarak izlenecek bir politika belki de çok uzun yıllardır oluşmayan toplumsal uzlaşıyı oluşturacaktır. Bu anlamda siyaset makamına ve sivil toplum kuruluşlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Süreci izleyeceğiz ve göreceğiz, dileriz bu kez sorundan nemalananlar sevinmez ve Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü bir döneme adım atabilir.
11/07/2009 BURAK YALIM
Barışa Dil Uzatmak
19 Eylül 2009, 21:24
Barış, Türkiye’deki düzenin “üst sınıfa” armağan ettiği kölelerden yalnızca biri. Diyarbakır’dan çalışmak için gelmiş Antalya’ya. Her zaman sessiz, her zaman çekingen… Bir şeylerden korkar gibi.
Bir gün, ona gözlerini devirerek bakan biri, ondan bir kahve istiyor. Barış kahveyi getirmeye gittiğinde de bana dönüp “Bu da bi’ garip, hiç bi’şey beceremiyo, anlamıyo, çok aptal ya!” diyor. Şaşkınlıkla bakakalıyorum, Barış son derece nazik, dürüst, düzgün biri. Hanımefendi onun hakkında bunları neden düşünüyor olabilir ki? Sonra karşımda oturan insana iyice bakıyorum; sarıya boyanmış saçları, Amerikan aksanlı Türkçesi, kahve fincanını tutarken serçe parmağını yukarı kaldırışı, yapmacık gülüşü, bilgisiz ama paralı ailesi, parayla zor bitirdiği okulu… Karşımda “seçkinci bir Türk genci” oturuyor! Ve elbette Barış’tan nefret etmek zorunda, çünkü ona daha pembe elbiseler içinde küçük bir kızken Barış gibi insanlardan nefret etmesi gerektiği öğretildi. Barış bu ülkede yaşamaya layık değil, Barış vatanımızı bölmek istiyor. Karşımda gözlerini devamlı devirerek ve sarı saçlarıyla oynayarak Barış’ın ne kadar sinir bozucu olduğunu anlatıyor. Barış elbette onu anlamıyor; ne de olsa O, anadili Kürtçe olmasına rağmen Türkçeyi karşımda oturan hanımefendiden daha iyi kullanabiliyor. Ama hanımefendi yine de kendisini üstün görebiliyor, çünkü Barış Doğudan gelmiş bilgisiz, cahil bir Kürt, öyle değil mi? Tanınmaya değmeyecek biri, yalnızca nefrete ve hor görülmeye layık biri.
Barış elinde kahveyle geri dönerken kahvenin birazını tabağa dökmüş. Hanımefendinin yüzü hemen asılıyor elbette, “Bi’ kahve getirmeyi bile beceremiyo bu ya! Kahvenin yarısı tabakta şuna bak!” Ve bunun ardından babasıyla birlikte Barış ve onun gibilerin beceriksizliğinden, cahilliğinden, onların buralarda çalışmamaları gerektiğinden ve onlardan ne kadar bıktıklarından bahsediyorlar, yine. Ortamı terkediyorum, daha fazlasını duymaya katlanamıyorum.
Barış’ın adının bir anlamı var, O yeni nesillerine miras olarak yalnızca ölümü bırakabilen bir halkın çocuğu. Barış’ın adı bir yakarış, bir dilek, bir umut. Barış, Kürtlerin tek duası. Ama Barış, hayatı boyunca kendisine aşağılayarak bakan gözlere, cahil olduğundan hiçbir şey beceremeyeceğine inanan düşüncelere ve hiçbir yerde çalıştırılmaması gerektiğini söyleyen insanlara katlanmak zorunda; buna mahkum. Barış, asla isminin gerçek anlamını bilemeyecek, çünkü bütün hayatı bir savaş içinde geçip gidecek.
Kürt açılımının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum, inanmak istiyorum. Bu iş bir sonuca bağlanamasa bile, bunları tartışabilme özgürlüğünün faydasına inanıyorum. Hükümetin bu konudaki kararlılığından sık sık şüpheye düşsem de bu sorunun çözüleceğine inanmak istiyorum. Bu benim ve halkımın tek umudu. Bu umuda tutunmaya ihtiyacımız var, bütün bu yaşadıklarımızı kaldırabilmek için. Kürt açılımının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum. Ancak sorunun gerçekten çözülebilmesi için, bu sorunun tekrar ortaya çıkmaması için, Kürtleri “cahil, beceriksiz” olarak tanıyanlar da değişmeli. “İnsan” olarak tanımayı öğrenmeliler.
Hükümet Kürtlerin de bu ülkenin eşit vatandaşları olduğunu söylerken birileri onları aşağılamaya devam edecekse, bu iş hiçbir yere varmayacak. Çünkü bu insanlar hükümetle değil, o “birileriyle” muhattap olarak yaşayacaklar. Birileri Barış’a, barışa dil uzattığı sürece hiçbir şey olmayacak. Kürtleri aşağı görerek büyüyen nesillerin bu zihniyeti değişmek zorunda, sonraki nesiller insancıl duygularla yetiştirilmek zorunda. Kısacası açılım, günlük hayata, insanlara etki etmek zorunda. İnsanlara daha çocukken kendisinden başka herşeyi yasaklayan, kendisinden başka her şeyden nefret etmeyi öğreten zihniyet yenilmek zorunda. Aksi takdirde Barış’ın çocukları, onların çocukları ve devamı birileri tarafından ezilecek. Aksi takdirde Türkiye sürekli Kürt isyanları ve açılımlarıyla uğraşmak zorunda kalacak.
Peki Şimdi Hangisi?
20 Mart 2009, 05:26
Artık söylenmeli. Bir yazıya böyle başlayarak en kolayını seçiyorum: en sondakini şimdi söylüyorum; ekonominin elinden tutmalı, düştüğü bataktan çıkarılmalı. Ancak Türk ekonomisini bilirsiniz, genelde sermaye kesimleri düşmüş gelirleri ve açlık sınırlarını müjdeleyen ekonomik buhranları sevinçle karşılarlar, hatta indirim mevsimi ilan eder milleti ekmek alma derdinden uyandırıp mağaza vitrinlerine bakmaya bile zorlayabilirler(!) Krizle başlayan böyle iktisadi yazıları sevmesek de, durum böyle. Yani bizim de sıraya girip sayısal oynamamız, geleceğimiz açısından daha mühim gözüküyor.
Çin korkutucu nüfusu ve bir o kadar emek gücüyle sosyalist olduğunu düşünenlere inat acayip bir özelleştirme ve sözleşme takıntısıyla sosyalizm ve kapitalizm çevrimlerini birbirine karıştıracak gibi gözüküyor.
Sevgili hocamız Korkut Boratav yaptığı bir konuşmada şöyle diyor: ” ABD’den yayılan ekonomik kriz şöyle güzelim iki sebepten doğmuş olabilir; birincisi ABD emperyalizminin dış dünyaya saldırgan yayılmacı operasyonlarının masrafları artmış ve bunların maliyeti devletin sırtında bir yük teşkil etmeye başlamıştır, ikincisi ise ABD hanehalkının gelirine oranla tasarrufunu sıfıra inmiş ve tüketimin çok olmasından kaynaklanan borçlanarak büyüyen bir ekonomi haline gelmiştir.“ Tabi burada ABD ve kriz anılmışken diğer aktör ve “figüranların sözcüsü“ Çin’in adını anmazsak olmaz. Çin korkutucu nüfusu ve bir o kadar emek gücüyle sosyalist olduğunu düşünenlere inat acayip bir özelleştirme ve sözleşme takıntısıyla sosyalizm ve kapitalizm çevrimlerini birbirine karıştıracak gibi gözüküyor. Hatta gözüküyor demeyelim, zaten öyle. Şöyle ki; Çin müthiş işgücüyle ve işçilerini çalıştırdığı şartlar ile emek ücretleri münasebetiyle gerçekten dünya sermayesinin işine yarayan “dev üstü” bir ekonomi. Devlet sosyalist refleksten kaptığı nadir atılımlarla vatandaşını her türlü “mecburiyete” (tüketim, üretim,…. vb) tabi bir donanım gibi kullanarak, Çin ve sosyalizmi arasındaki uçurumu, biz dışarıdakiler olarak, daha iyi şekilde görmemizi sağlıyor.
Çin müthiş işgücüyle ve işçilerini çalıştırdığı şartlar ile emek ücretleri münasebetiyle gerçekten dünya sermayesinin işine yarayan “dev üstü” bir ekonomi.
Çin ABD’ye verdiği borçları geri alamazsa ne olacak?
Sanırım yaklaşık 97-98 yıllarından beri bir krizin içerisindeyiz. 97-98 çevre ekonomileri etkilemesiyle ve metropolü sıyırıp geçmesiyle (yine Korkut hocamın sözleri) sermayenin “Oh biz harika yerdeyiz zaten artık vursa da hiç olmazsa piyasa temizlenir, kötüler ayıklanır, kapitalizm kendini yeniler, biz de bu arada liberal düşünce ile açılımlar sayesinde siyaseten de rant sağlarız.” etiketine yutulması imkansız koca bir taş eklemiştir. Bu taşın üzerinde Kamu ve Devletçilik yazıyor. Gerçi bu taş hepimizin başına geliyor. ABD’de devlet batan bankaların elinden tuttu, bu Türkiye’de devletçilik ilkesine dayanılarak sıkça başvurulan ya da başı ağrıtıyorsa “özelleştir gitsin bakanım” sözleriyle hemen unutulan o biricik ilkemizle acayip bağlantılı ve yerinde bir tespit olur. Devlet ve piyasa ilişkisi artık bir baba-oğul ilişkisine dönmüştür. Piyasa aktörleri egemenin sağlığına duacıdır, ondan başka da bir istekleri yoktur zaten. (bir tek istisna şey isteyebilir; kamu hizmetlerinde hizmeti parçalamasını, çünkü kapitalizm artık işçi ve emekle değil sosyal güvenlikle uğraşıp acayip karlı bir iş çıkarmakta). Vaziyet bu haldeyken geleceğin dünyasında Çin parasını alamazsa ne olacağı gerçekten belirsiz. Ancak iktisatçılar şöyle diyor: a)faizler yükselecek b)hazine bonolarının değeri düşecek c)bunlara bağlı olarak dolar düşecek (!)
İçinde bulunduğumuz kriz kapitalizmin krizidir ancak kapitalizmin sonu değildir; çünkü kapitalizmdir. Kapitalizm hep kriz halidir çünkü diğer taraf da hep refah devletinde yaşadığını zanneder.
Her ne kadar bu kadar karmaşık iktisat kehanetlerinin içinden çıkamamış olsam da kısaca şunu bilmekte yarar var. İçinde bulunduğumuz kriz kapitalizmin krizidir ancak kapitalizmin sonu değildir; çünkü kapitalizmdir. Kapitalizm hep kriz halidir çünkü diğer taraf da hep refah devletinde yaşadığını zanneder. Böyle bir yazı şöyle bitmeliydi ” güzel günler göreceğiz çocuklar…” ancak ben daha farklı bir şey söylemek istiyorum “yüksek dolarları aldınız ancak dikkat edin elinizde patlamasın çocuklar…” (!)
Kısas Ve Devlet
3 Eylül 2008, 04:12
Devlet, içinde suçların muhakkak cereyan ettiği bir havuzdur. Bu havuzda en basit tabirle suçlular ve mağdurlar vardır. Bu tabir, devletin bir boyutunu temsil eder ve bizim burda esas konumuz suçlar ve cezalardır.
Bir devlette suç oranının ciddi biçimde düşürülmesi alınacak güvenlik önlemleri sayesinde olamaz.Bu oranı düşürebilmek için devletin;
Ya müthiş bir refah düzeni oluşturması gerekir.Yani öyle bir düzen oluşturmalı ki kimse suç işlemeyecek kadar eşit olmalı.
Ya da suçları önlemek için güvenlik önlemi değil de caydırma esas alınmalıdır.
Güvenlik önlemleri ve stratejileri suçları önlemede her zaman yetersiz kalacaktır.Öyle ki devlet ülkenin her köşesini aynı düzeyde koruyamaz.Böyle olunca suçlar güvenlik açığının olmadığı yerden açıklar verilmiş yerlere doğru kayacaktır.Mesela hırsızlık, iyi korunmuş bir mahalleden kötü korunan bir mahalleye doğru kayacaktır.Veya her yeri koruyabilse bile muhakkak açık verecek bu açıktan sıyrılabilecek suçlular yine suç işleyeceklerdir.
Her birey yapı olarak benzer olmadığından suç işlemeyi bir meziyete benzetebiliriz. Devlet içinde, psikolojik ve fiziksel açıdan diğerlerinden daha yetersiz olan insanlar var oldukça suç işleyen insanlar da meziyetinin farkında olacaklardır. Bu bir potansiyeldir. Suçlular tedbirli(güçlü) ile daha az tedbirli(daha az güçlü) arasındaki farkı görecek meziyetlerini kullanmak isteyeceklerdir. Örneğin güçlü olan ile zayıf olan iki birey arasındaki fark tabiatıyla olaylar karşısında güç kullanma isteğini doğuracak ve güç kullanılacaktır.Ama güç yönünden eşit iki birey birbirlerine karşı güç kullanarak arzularını yerine getiremeyeceklerini bilirler.Her yönden denklik varsa psikolojik ve fiziksel açıdan, iş güçlere değil demokratik çözümlere kalır.Ancak her şeyin eşit olmadığı bir devlette kesin olarak suç işleme isteği de doğacaktır bu açıdan.Sonuçta devlet de yeterli güvenlik donanımında olamayacağından suç işlenecek, mağdurlar mutlaka olacaktır.
Bu yüzden ya her yönden eşitlik ya da her yönüyle caydırma gerekir.Aslında birincisi günümüz Avrupa devletlerinde mümkün değildir.Bireyler arasında psikolojik ve fiziksel eşitlik sağlanamaz.Bu da suçu kaçınılmaz kılar.
Her yönden eşitliği sağlamak için devlet bir düzen oluşturamasa da aslında kısas ilkesiyle caydırıcı bir yapay eşitlik oluşturabilir. Mesela adam öldüren birisi öldürülenin yakınları tarafından devlet aracılığıyla öldürülebilirse veya öldürülenin yakınına devlet bu hakkı tanırsa herkes edilgen bir biçimde psikolojik ve fiziksel açıdan eşitlenmiş olur.Bu durum, bireyler arasındaki eşitsizliği ezici biçimde ortadan kaldırır.Meziyeti olanlar da kendisi dahil kimse arasında fark göremeyeceği için suç işleme isteğinde olamazlar.Ve suç işlemek neredeyse tarihe gömülebilir.
Suçluyu affetmek Allah tarafından da takdir edilmiştir.Eğer öldüren kişiyi öldürmekten vazgeçersiniz hayat kurtarmış olursunuz der Kuran.
2/178 İnananlar! Öldürmede size eşitlik farz kılındı. Hürre karşı hür, köleye köle, kadına kadın… Ama kim maktulun hısımları tarafından bağışlanırsa, o zaman uygun olanı yapması ve diyeti güzelce ödemesi gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra kim sınırı aşarsa onun için acı bir azap var.
2/179 Sizin için bu eşitlikte hayat kurtarma vardır, ey akıl sahipleri, böylece korunursunuz.
Elbette ki affetmek suç oranının tekrar artmasına sebep olmaz.Önemli olan eşitliktir ve suç işleyecek olanın bireyler arasında herhangi bir güç uçurumunu, eşitsizliğini görmemesidir.
Aşkın Metafiziği
19 Mayıs 2008, 16:28
Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!
ARTHUR SCHOPENHAUER
Yüzyıllardır hayatı anlamlandırmak için kendilerini düşünmeye adamış filozoflar neden aşkın üzerinde durmamışlardır? Yoksa bizi hiç beklemediğimiz bir anda vuran, düşünme yetimizi bile kaybettiren, baştan aşağı değiştirebilen o ‘aşk’ sözcüğünün şifresini çözememişler midir? Evet! 19. yüzyıl felsefesinin çehresini değiştirmiş Arthur Schopenhauer’ a kadar aşkı anlamlandırmaya yönelik kayda değer hiçbir sav yoktur. Yalnızca Platon’ un, Sokrates’ in de diyaloglarının yer aldığı Şölen’inde yüzeysel olarak ele alınmıştır.
Ancak kitabı okumamış ve başlama düşüncesi olanları uyarmakta fayda var, Schopenhauer’ un düşünceleri sizi şaşırtabilir, gerçeklerle yüzleşmeniz düşündüğünüz kadar kolay olmayabilir. Kendisinden hemen sonra yaşayacak olan Freud’ ü etkilemiş olan bir düşünürün aşk konusunda neler yazmış olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
Aşk ve Gerçekler:
Schopenhauer için beden, iradenin yuvasıdır. Bu iradenin biricik özelliği istemektir ve istediği de yalnızca kendisidir. Freud’ ün kırk elli yıl sonra ‘bilinçdışı’ diye anlamlandırdığı şey Schopenhauer’ un iradesidir. Bilinçdışı dürtü, organik-biyolojik bir uyarımdır, hedefi tatmin olmak, doyuma varmaktır. Dürtünün nesnesi de dürtüyü doyuma ulaştıracak, yatıştıracak nesnedir. En belirleyici dürtü olan cinsel dürtünün cinsel nesne ile tatmini gerçekleşmez ise, bunun patojen sonuçları olacaktır. Zaten dürtüler arasında bastırmaya en çok hedef olanlar cinsel kökenli dürtülerdir.
Schopenhauer’ a göre iradenin kaygısı canlı türlerinin kusursuz, ideal tipini meydana getirmek, koruyup hayatta tutmaktır. İrade, türü koruyabilmek ve bunu ideal tip modeli üzerinden gerçekleştirebilmek için cinsel dürtüyü kullanır. Cinsel dürtü, içgüdü üzerinden bireyi, türün tipini koruyacak seçimler yapmaya, karşı cinsi – (farkında olmadan, içgüdüsel yönelimlerle) iradenin amaç ve hedefleri doğrultusunda onda önceden tespit etmiş olduğu özellikleri arayarak (büyük göz, uzun bacak, küçük burun gibi) – cinsel tatmin nesnesine dönüştürmeye yönlendirir.
Bu anlayış çerçevesinde cinsel sevgi, aslında koşulları dışımızda daha sonra da içgüdüyle belirlenmiş bir yönelimden başka bir şey değildir; duruma göre, yoğunlaşmış duygulardan, tutkulardan, kara sevdalardan ve intiharlara sürükleyen aşamalardan geçebilir.
Erkeğin kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında onu kıskıvrak yakalayan o kadınla birleşmeyi en yüce iyiymiş gibi gösteren o baş döndürücü çekicilik, o teşhir, işte türün belirgin bir biçimde vurulmuş damgasını fark edip, bunu o kadınla devam ettirmek isteyen duyusudur: Güzelliğe olan bu ısrarlı eğilim, türün tipinin korunup sürdürülmesi isteğine dayanır.
Yazar karşı cinsi seçerken dikkate aldığımız özellikleri şöyle sıralıyor:
Karşı cinsin yaşı… Erkeklerin seçtiği kadının genel olarak yaşı, adet görmenin başlamasıyla bitmesi arasındaki döneme yayılır; ancak asıl tercih, on sekiz ile yirmi sekiz yaş arasındaki döneme yönelir. Erkek; yaşlı, yani adetten kesilmiş bir kadına soğukluk duyar. Güzellikten yoksun gençlik yine de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik hiç çekici değildir. Burada erkeği bilinçdışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkanıyla ilintili olduğu apaçıktır.
Sağlık… Sağlıklı olmayan karşı cins her zaman bizi ürkütür. Çünkü bunlar çocuğa da geçerler.
İskelet ve kemik yapısı… Karşı cinsin iskelet ve kemik yapısını önemseriz, çünkü bu türün tipinin temelidir. Ayrıca dişler de beslenme bakımından ve özellikle de kalıtımla geçtiklerinden bizim için çok önemlidir.
Etin belli bir dolgunlukta olması… Cenine bol bol besin sunulacağına işaret ettiği için, vejitatif yapının hakim durumda olması isteğidir. Dolgun bir kadın göğsü erkek cinsi üzerinde müthiş çekici bir etki yapar; çünkü kadının çocuk doğurma işleviyle doğrudan bağlantılı olarak, yeni doğacak olana bol bol besin verebilecek olduğunun belirtisidir bu. Aşırı şişman kadınlar da erkeklerde tiksinti uyandırırlar. Bunun nedeni, bu yapısal özelliğin rahmin beslenme yetersizliğine, yani kısırlığa işaret etmesidir; bunu kafamız değil içgüdümüz sezer.
Yüz güzelliği… Sayısız kızın hayat mutluluğunda, burnun alt ya da üst tarafının küçük bir eğikliği, tayin edici olmuştur. Burada türün tipi söz konusudur. Üst çene küçüklüğüne bağlı küçük bir ağız, hayvandan farklı olarak, insan yüzünün kendine özgü karakteri bakımından çok önemlidir.
Gözler ve alın… Bunlar, fiziksel özelliklerle, ama asıl anneden kalıtım yoluyla edinilen entelektüel niteliklerle ilintilidirler. Ancak kadınlar erkek güzelliğine çok az önem verirler; hele de yüz güzelliğine: Bunu, çocuğa verme sorumluluğunu sanki sadece kendileri yükleniyormuş gibi bir durum söz konusudur.
Schopenhauer’ a göre kadını esasen erkeğin kuvveti ve buna bağlı cesareti elde eder; çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ve aynı zamanda da onların cesur bir koruyucusunun var olacağının belirtisidirler. Kadının aşamayacağı istisnai özellikler, erkeğin cinsine özgü olanı, dolayısıyla da annenin çocuğa veremeyeceği özelliklerdir: bu özelliklerin arasında iskeletin erkeksi yapısı, geniş omuzlar, dar kalçalar, düz bacaklar, kas gücü, cesaret, sakal, vb. yer alır. Bu nedenle kadınlar, çoğunlukla çirkin erkekleri sevmekle birlikte bu erkeksi özellikleri taşımayan bir erkeğe hiç aşık olmazlar; çünkü kadınlar böyle bir erkeğin kusurlarını karşılayıp etkisizleştiremezler. Kadının kazanılmasında etkili olan başlıca özellikler, iradenin sağlamlığı, kararlılık ve cesaret, belki de ayrıca iyi yüreklilik ve dürüstlüktür.
Schopenhauer’ a Göre Aldatmanın Nedenleri:
Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu; sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan itibaren artmaya başlar. Bu, türü koruyup onun varlığını sürdürmeye bu bakımdan da olabildiğince fazla çoğalmaya yönelik doğanın amacının bir sonucudur: bildiğimiz gibi erkek; kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde; kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir; kadın ise; istediği kadar çok erkeğe sahip olsun; ikiz ihtimalini hesaba katmazsak; yılda sadece bir çocuk meydana getirebilir: Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden; gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler: Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır kadınınki doğaldır; dolayısıyla da kadının ihaneti nesnel olarak sonuçları bakımından olduğu kadar öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir!
Ayrıca yazar kendimizdeki eksiklikleri karşı cinste bulmamızın, ona bağlanmamızda büyük rol oynadığını iddia ediyor. Schopenhauer‘a göre kendini aşırı erkeksi hisseden erkekler daha çok kadınsı yönleri ağır basan kadınları tercih eder; şekilsiz bir buruna sahip olan kişi güzel burunlu birine aşık olur; kısa boylu kişiye uzun boylu insanlar çekici gelir.
(Yazıda geçen cümlelerin bir kısmı Arthur Schopenhauer‘ un kendi cümleleridir, Aşkın Metafiziği‘ nden alınmıştır)
Çöplükte Yaşam
12 Nisan 2008, 02:57
Bilgi, özü itibariyle ”bilim” kelimesi ile aynı anlamı ifade etmektedir. Bilmek, herhangi bir olgudan kesin suretle haberdar olmak ve bu olguyu kesin olarak açıklayabilmek veya kullanabilmek yetisini gerektirir. Yani bilmek kavramı ve bilgi terimi kesin bir farkındalık ve nesnellik içermektedir. Günümüzde bu kavrama yapılan deyim yerindeyse ”haksızlığın” boyutları neredeyse makro boyutta sosyolojik bir sorun haline gelmiştir.
Kucağımızdaki sorun ile başa çıkabilmek için, ilk önce bu ”bilgi kirliliğinin” neden ve nasıl oluştuğunu iyice anlamamız gerekir. Modern toplumlarda skolastik düşüncenin, dogmanın insanlığa veda etmesi ile deney, gözlem, saptama ve sonuç gibi olgular insanlığa bugüne kadar yol göstermiştir. Bilginin kesin ve bu nedenle sağa sola çekiştirilemeyecek bir kavram olması nedeniyle, önümüzdeki yıllarda da bize yol göstermesi kesindir.
Fakat, sosyal bilimlerde, ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda ürettikleri öznel bilgiler yine bu ülkelerin kendi amaçlarına hizmet ettiğinden dolayı, uluslararası ortamda bilgi alışverişinin tek yanlı olarak kirletilmesinden bahsedebiliriz.Bu tek yanlı ve kasıtlı kirlenmenin nedenleri tabiki siyasal, ekonomik ve tarihsel olgular olabilir.Sosyal bilimlerin doğası gereği kabul edilebilir oranda öznellik olmalıdır.Bunun nedeni bu bilim dalının mutlak doğruya ulaşmak amacında olmayışıdır.Burada ilke ”mümkün olduğunca” amaca yaklaşmaktır. Tarihten bir örnek vermek gerekirse, Bulgarlar bir Orta Asya kavmi olduklarını ve Altay Dağları’ndan geldiklerini bilmezler veya bilseler dahi kabullenmezler. Bunun nedeni Osmanlı-Bulgar ilişkileri doğrultusunda günümüzde tarihçilerin yanlı davranış biçimleri ile oluşturdukları yanlış bilgilerdir. Bu örnekte açıklanmak istenen şey Bulgarlar’ın kökünün neresi olduğu değil, gerçek bilginin saklanması ve bunun altında yatan beklentilerdir.
Küresel sermayenin, ulusal kültürleri ve değerleri yok ederek bireyin hayat içerisinde çeşitlilik gösterebilme özgürlüğünü elinden alarak, tek düze ve tüketime dayalı toplum yaratma çabası ile birlikte siyasal ve sosyal hayatta kendi ”bilgi erkini” oluşturduğu ve bunu büyük insan kitlelerine dayattığını gözlemlemekteyiz. Bu sebeble bütün ulusal ülkeler kendi özgün bilgi ve kültür hazinelerini korumak ve kollamakta tehlike altındadırlar. Oluşan tüketime dayalı yapay tehlikeden siyasal ve sosyal hayat ve bunun getirileri de nasibini almış ve alacaktır. Yakın tarihten itibaren toplumlar, ırka, dine, siyasal görüşe, ekonomik anlayışa hatta cinsel tercihe göre bile dağılma eğilimine girmiştir. Ülkemizden örnek vermek gerekirse insanların farklı fikirler hakkında kasıtlı olarak yanlış bilgilendirilmesi bu sebeple kişilerin anlamsız tartışmaların içine sürüklenmesi ile kaotik bir ortam yaratılarak sonuç alma mekanizmalarının sağlıklı olarak işletilememesi gösterilebilir. Ayrıntılara inerek örnekleme yaparsak : Ulusalcılık, bayrak, toprak ; ırkçılığa giden yolun yapı taşlarıymış gibi bize benimsetilmek istenmektedir. En modern ve kişi haklarına saygılı toplumlarda bile bu değerler şu gün dahi çok kutsaldır. Bunun yanı sıra, modern tıp, bütün araştırma kurumları ile, taşıdığı yüksek etik değerlerle varlığını, insanın geleceğine hazırlama çabası içindeyken, ne yazık ki ”alternatif tıp” adı altında modern tıbbın karşısına çıkarılan ve çare diye sunulan, pazarlanan çözümlere ne demek gerek?
İnsanlığın kullanımına sunulan tüm ”modern haberleşme araçları ve sanal ortam” bilgi paylaşımını hızlandırmış ve kolaylaştırmış iken aynı zamanda bilgi kirliliğinin de yuvası haline gelmiştir.Kitle iletişim araçları toplumu yönlendiren ve kamuoyunun nabzını tutan kurumlardır. Abartılı haberler, yanlı yayınlar, ayrılıkçı fikirlerle kurulmuş internet ortamları doğru ile yanlış bilginin birbirine karışmasına neden olmaktadır. Bu sebeple toplumun ayrışmasına zemin hazırlanmaktadır.
İnsan kitlelerinin ve toplumların ruhsal yapılarının bir öngörü ile planlanması ve onların yaşamlarına dayatılması ile ilgili yasaların ”bilim yasaları ile hiçbir alakası yoktur”. Bilim ve bilgi somut gerçeklikleri anlatır ve çözüm bulur.Ama ekonomik ve siyasal temelli bu ruhsal yapılandırma ise son derece özneldir ve gerçek bilgi gibi insanlığa yararlı çözüm içermez. Kişiden kişiye değişen kavramlar silsilesinin etrafımızı sardığı bu binyılda aynı dili konuşan insanlar arasında bile birbirini anlayanların hızla azalması sosyal insanın ayrışmaya ve dağılmaya gittiğinin bir göstergesi değil midir ?
Bu bilgi keşmekeşi içerisinde hangisinin doğru olduğunu bulmak ve hayata geçirmek yine bizim başımıza kaldı sanırım.








