Milliyetçilikle Vatanseverliğin Zıt Tabiatı

28 Haziran 2010, 21:23

Hayatımda ilk kez bir işkence maduruyla tanıştığımda kanım donmuştu. Vatanımı çok sevmekle birlikte, devlete olan güvenimi de işte o gün yitirdim. Tecavüz eden, elmacık kemiklerini morartan, karşımdaki kadının gözlerindeki ışığı alıp götüren bir devlet vardı karşımda.

Gördüklerime inanamamıştım. Benim ülkem çiçekten böcekten, sarı saçlı bebekten bile daha güzeldi. Ne olmuştu da karşımdaki sarı saçlı kadının dişlerini dökmüş, yüzündeki gülümsemeyi belki de bir daha geri gelmeyecek şekilde alıp götürmüştü.

Ne olmuştu?

“2009 çıkaaaar iki sıfırı toplaaa 2yle 9u etti mi on bir”

Milliyetçilik üzerine yazmak oldukça zor aslında. Bir sürü güzel insanı istemeden de olsa kırabilirsiniz. Yanlış anlaşılabilirsiniz. Kimileri size sinir de olabilir. O nedenle neresinden tutsanız, zordur milliyetçilik üzerine yazmak/konuşmak.

O yüzden akıllı olan da öyle ortalıklarda kolay kolay konuşmaz bu konuda. Bu vesileyle de bu yazıya öyle çok da akıllı olmadığımı itiraf ederek başlıyorum.

Kendi işimi kolaylaştırmak adına başka bir itirafla da devam ediyorum: Hiç milliyetçi olmamakla ilgili oldukça da vatansever olduğumu hissediyorum.

Ama benim vatanseverliğim öyle 2yle 9u toplayıp 11 bulan, üstüne de 29 ekleyip partisinin 40. Yılını kutlayan türden bir vatanseverlik değil. Evet, Devlet Bahçeli’den bahsediyorum. Eğer bu konuşmayı izlemediyseniz mutlaka izleyin. (*)

Benim vatanseverlik anlayışım Türk milleti için nasıl ölüp biteceğimi, ya da kaç milyon kişilik bir facebook grubu kuracağımı tasarlayan bir milliyetçilik anlayışı da değil.

Şehitler ölmez vatan bölünmez diyeninden de… Ölüyor arkadaşlar şehitler. Bir bir ölüyorlar. Gencecik yaşta toprağa karışıyor, bir daha da gelmiyorlar. Şehitler ölmez vatan bölünmez de kendi kendimizi teselli etmek için söylediğimiz bir tekerlemeden öteye gitmiyor. 30 küsür yıldır birer birer ölüyorlar.

Arkalarında gözü yaşlı aileleri, devletten de bağlanan bir miktar şehit maaşı kalıyor. Çocukları kalıyor, nişanlıları… Ölüyorlar. ..

Benim vatanseverliğim Şehitler Ölmesin hatta Şehitler Olmasın diyen türden. Asacağız, keseceğiz, üstlerine tanklarla yürüyeceğiz diyen gerçek milliyetçilerle işte bu noktada ayrılıyorum.

O yüzden milliyetçilikten tepeden tırnağa haz etmiyorum.

Ölümle bezenmiş bir soruna ölümle cevap veren bu anlayışın 5 metre ötesinden bile geçtiğimde mutsuz oluyorum.

Ve ister istemez şu soruyu soruyorum:

Şehitler da bu “vatanın evladı” değil mi? Neden kimi vatan evlatları, facebook gruplarından sanal bir milliyetçilik narası atarken, kimi vatan evlatları ölüyor hiç görmediğimiz topraklarda?

Niye kaybediyoruz onları, tabutları yürürken de gurulu bir hüzünle uğurluyoruz hepsini. Teker teker…

Türk Devleti’nin Güneydoğu politikasıyla çok barışık olmadığım için çevremde genellikle “Kürtçü” olmakla suçlanırım. Cümlemi bitirmeme izin verseler PKK’nın da güneydoğu politikasıyla barışık olmadığımı anlatacağım bir grup insan tarafından da çoğu zaman “bu işlerden zerre kadar anlamamakla”  suçlanmışımdır.

Ama ben şimdi size başka bir hikaye anlatacağım.

Ben gerçek vatanseverlerle, bu işlerden gerçekten anlayan insanlarla nasıl tanıştım?

Ben gerçek vatanseverlikle, Allah muhafaza, üye olmadığım o facebook gruplarında değil,

sokaklarda tanıştım.

Güneydoğu’da zorunlu göçe tabi tutulmuş, bu süreçte okullarından, arkadaşlarından oldukları için psikolojileri zarar görmüş çocuklar için gönüllü çalışan insanlar sayesinde,

Hapishanede vergi verdikleri devletin polisi tarafından işkence gören insanlar için eylem yapanlar,

İnsan ticaretine maruz kalan gencecik erkekler ve kızlar için mecliste lobi çalışmaları yapan feminist kadınlar sayesinde tanıştım.

Bitti mi? Hayır?

Aile içi şiddet, töre cinayetiyle ilgili çalışan ve tek kuruş para almayan avukatlar,

Vicdani retçiler için imza toplayan aktivistler sayesinde tanıştım.

Çünkü hepsi, yaşadığı çevrenin sorunlarını tespit etmiş ve yaşadığı çevreyi nasıl daha iyi hale getirebileceğinin tasarısını yapmış, yorulmamış bir de bununla ilgili çalışmaya başlamış

Gerçek vatansever insanlardı.

Yaşadığı çevreyi “koşulsuz” sevmişti bu insanlar. Her koşulsuz sevgi gibi,   bu da onları sevdikleri şeyi daha güzel hale getirme konusunda adım atmaya itmişti.

Gerçek vatanseverler evlerinde oturmamış, risk almış, sokaklara çıkmışlardı.

Benimle “bölücü” diye dalga geçen, “Kürt”çü diye sinir olan insanlara da işte şu nedenle itirazım var. Hatta bu yazıyı biraz da onlar için yazdım.

Yanlış anlıyorsunuz. En kötüsü dinlemiyorsunuz.

Yaşadığım yeri, insanları, yaşadığım yerin sorunlarını bile sevdiğim için bu konuda kafa yoruyorum, yazıyorum, sivil toplum faaliyetlerine katılıyorum.

Ama milliyetçiliğin iddia ettiğinin aksine, yaşadığımız yerin öyle çok da toz pembe bir yer olduğunu düşünmüyorum.

Yaşadığımız bu güzel yerde işkence de var, ayrımcılık da var, yolsuzluk, kanunsuzluk tecavüz, insan ticareti, homofobi… Sayamadığımız kadar çok dikenli tel var.

Eğer seviyorsanız böyle sevin. Koşulsuz sevin. Yaşadığınız yerin başka yerlerden üstün olduğunu iddia etmektense sorunlarıyla olduğu gibi sevin.

Öylesine çok sevin ki…

Bu sevgi sizde bir tür kaşıntı yaratsın. Yerinizde duramayın. Adım atın.

Benim vatanseverliğimin dili bu. En azından benim için vatanseverlik bu.

Yoksa bulun Türkiye Cumhuriyeti’ni en çok seven 1 000 000 kişiyi. Ne değişti? Düşünün Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını. Noldu? Yalnız kaldınız. Elinize ne geçti?

Vatanseverlik midir bu yoksa milliyetçilik mi?

Kendi kafanda “senden” olduğuna karar verdiğin bir grup insanın haklar, özgürlükler, yetiler bazında bir başka grup insandan daha ayrıcalıklı olduğunu savunmak. Bence bunun adı milliyetçiliktir.

Kimi insanlar öldüğünde üzülmek, kimileri öldüğündeyse hiçbir şey hissetmemek.

Ölümü meşrulaştıran milliyetçilik mi?

Kendini eylemde var eden bir vatanseverlik mi? Önemli bir hayat tercihi bu aslında.

Siz karar verin..

Semanur Karaman
Tarih ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi
Koç Üniversitesi

Önce Can Sonra Canan

8 Haziran 2010, 14:57

Ülkemiz, bölgemizde ve dünya’da son bir hafta da çok önemli ve etkisini yıllarca gösterecek olaylar meydana gelmiştir. Öncelikle aynı zamana denk gelen iç ve dış politikamızın önemli bir kısmını belirleyen olaylar dizisine bakmanın gerekliliğine inanmaktayız. Çünkü , gerek bölgesel, gerek ise küresel bir aktör olan Türkiye’nin Ortadoğu’da barış ve istikrarı güçlendirmek için politikalar ürettiğini ve bu politikanın ise Komşularla Sıfır Sorun çerçevesinde güçlendiğini bilmekteyiz.

Son yaşanan olay göstermektedir ki ülkeler arasında iktidar hırsı, çıkar ve güç mücadelesi olduğu sürece sorun yaşamamamız imkânsızdır. Bunun sonucunda da sıfır sorun politikasının gerçekleşmesini imkânsız ve zor olduğunu belirtmek hiç de yanlış olmayacaktır. İsrail’in uluslararası sularda diğer bir ifade ile açık denizlerde Türk Bayrağı bulunan gemiye saldırması ve içinde Yahudi, İngiliz, Yunan ve Türk’lerin bulunduğu 9 aktivisti öldürmesi ve sayıları tam bilinmeyen yararlıların olması İsrail’in baskı ve şiddeti devlet politikası hale getirdiğinin göstergesidir. Türkiye’nin gemisine yapılmış olan bu saldırının sonuçları hükümet yetkilileri tarafından ve bir çok sivil toplum kuruluşu, muhalefeti ile birlikte çok sert bir şekilde kınanmıştır. Ancak, İsrail’in yaptığı bu kalleşlik bir kınanma ile bitecek mi? Daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı’nın dediği gibi ‘İsrail’den bir özür bekliyoruz!’ açıklaması ne kadar samimi ve gerçekçidir; tartışılması gereken bir konudur.

   Türkiye, yaşanan bu hadiseler ışığından İsrail’e karşı aynı sertlikte bir cevap vermesini bilmelidir. Şayet, ülkemiz bu olaya karşı sözde kalıp, eyleme dönüştürmezse gerek ulusal gerek ise uluslar arası alanda saygınlığını yitiren bir devlet imajı çizer. Bunun için ülkemizin dış politika karar alıcıları her türlü inanç, beklenti, imaj gibi sorunsalları göz ardı ederek sadece yapılan bu çirkin ve kabul edilemez durumu düşünerek bir çözüm planı hazırlamalı ve uygulamaya sokmalıdır.

Peki, gündemde takip ettiğimize göre, herkesin dilinde bir SAVAŞ kelimesi ve HİTLER hayranlığı dolanmıştır. Bir anlık öfkemize, duygularımıza yenik düşmemeliyiz. Hitler gibi insan avcısı, faşist birini nasıl savunuruz veya savaş diyerek elimizdeki temel yeteneklerimizi, öz kaynaklarımızı bilmeden sırf bir takım duygularımızı tatmin etmek için bu sözü belirtmemiz bazı yanlışlara yol açmamıza neden olacaktır. Öncelikle belirtmem gerekirse,İsrail’in bu yaptığı bir savaş suçudur ve affedilmesi mümkün değildir. Ancak, bir devleti yönetirken her zaman rasyonel kararlar almak zorundayız, devlet yönetiminde duyguya yer yoktur. Acilen realist ve uygulanması mümkün kararlar almalı ve hemen eyleme dönüştürmeliyiz. Bu olayın başladığından ve duyulduğundan beri diplomasi trafiği çok hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Nato gibi küresel ülke ve örgütler ile gerçekleştirdiğimiz diplomasi trafiği uluslar arası toplumun nabzını tutmada ve İsrail’e karşı bir birliktelik sağlamada önemli adımlardır. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus bu örgütlerin samimiyet dereceleridir. Daha öncede İsrail’in Gazze’ye saldırması sonucunda binlerce masum sivilin ölmesi Birleşmiş Milletler tarafından hiçbir yaptırıma tabi olmamış ve bizler katında Birleşmiş Milletler’ in misyonunun yitirildiği kanaatini uyandırmıştır. Umarız ki bu olayda böyle sonuçlanmaz ve gerçekçi yaptırımlar ile İsrail dünya ve bölge barışını bozmanın cezasını alır.

   Aynı anda gelişen diğer bir olay ise, PKK terör örgütünün İskenderun’da gerçekleştirdiği saldırı sonucu meydana gelen yaralı ve şehitlerimizin varlığıdır. Aynı zaman dilimlerinde meydana gelen bu iki önemli olayın bazı stratejistler tarafından bağlantılı olduğu ve eş zamanlı gerçekleşmesi kafalarda soru işareti bırakması anlamına gelebilecek yorumlarda bulunmaktadır. Bu konuda detaylı araştırma yaparak, sadece sözde değil elin kanıt ve yeterli argümanın bulunması sonucu bu iki olayın birleşik kaynaklardan beslendiğini açıklamamız gerekir ki aksi takdirde söylem ve tezimizin çürüme ihtimali azalsın. Ülkemizin enerjisini azaltan ve diğer ülkeler ile ilişkilerimizi temellendirirken bile önümüze çıkan bir sorun olan PKK meselesi ülkemizde uzun bir süredir açılmaya çalışılan ‘Demokratik Açılım’ın’ bir sonucudur. Biz yazılarımızda bu olayların demokratik açılım yoluyla sona erebileceğini ancak yöntem ve içeriğin çok yanlış olduğunu defalarca yazmış biri olarak ülkemizin kanayan yarasının son bulması için derhal yeni içerikli, toplumun geniş bir kesimini kapsayan ve gerçekçi,sadece bir bölgenin değil, Türkiye’nin doğu ve batı, kuzey ve güneyindeki her türlü sorun yaşayan insanların bu demokratik açılıma tabi tutulmasını barındıran bir paket hazırlanması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu sorunun dış güçler tarafından daha fazla koz haline getirilmemesi ve bizlerin de başları karşısında bağımlı olmadığımızı göstermemiz açısından bu önerilerimiz son derece önemlidir

   Özetle, gerek Gazze’ye yardım götüren aktivistlerin ölmesi, gerek ise ülkemizde yaklaşık 30 yıldır teröre verdiğimiz canların yitirilmesi herkesin moralini bozmakta ve içini yakmaktadır. Yazının başlığında belirtildiği gibi ‘Önce can sonra canan’ misali bizler ilk önce kendi insanımızın huzur ve güvenliğini, yaşam hakkını sağlamadıktan sonra Gazze’de yaşayan masum insanlara ne kadar ve sağlıklı bir yardım yapabiliriz. Sonuç olarak güçlü bir devlet olmak istiyorsak hem içimizde hem de bölgemizdeki olaylara gözü kapalı kalmadan,realist bir perspektiften bakarak eylem ve strateji gerçekleştirmeliyiz.

Süleyman GÖK
Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Avrupanın Yükselen Yıldızı Almanya: Birlik ve Liderlik Entegrasyonu

7 Mayıs 2010, 10:23

II. Dünya Savaşı yıkımı sonucunda, oluşan siyasi hava da devletlerin ortak çıkarları doğrultusunda bir birlik havası oluştuğunun göstergesiydi. Bu unsur pek çok kişi tarafından Fransız İhtilali’ndan bu yana süre gelen ve Avrupa içerisinde büyük zarara yol açmış milliyetçilik düşüncesinden bir kaçış olarak gözüküyordu. Bu bütünleşme teorileri, ortaya çıkarmak istedikleri bütünleşme kavramını bazen federasyona yakın, basitçe bir uluslararası örgüte yakın bir anlama gelecek şekilde tanımlanabilir.  Bu düşüncelerle birlikte 1951 yılında, ilk başarıya ulaşan Avrupa içi işbirliği olan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu önerisi Avrupa Topluluklarının önüne geldi. Bu oluşumun temel amacı, başta Fransa ve Batı Almanya olmak üzere üyeleri arasında kömür ve çelik endüstrilerinin yönetimini bir araya getirmekti. Bunun yapılış nedeni, dönemin en önemli sanayi hammaddeleri olan kömür ve çelikten doğabilecek herhangi bir uyuşmazlığın önlenmesi ve buna bağlı olarak iki ülke arasındaki olası bir savaşın engellenmesidir. Bu iş birliğinin kurucuları yaptıklarını “Avrupa ittifakında ilk adım” olarak nitelediler. Yapılaşmaya doğru gidilen süreçte, 1957 ile birlikte imzalanan Roma Antlaşması doğrultusunda Gümrük Birliği’nin işlevini yerine getiren, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kuruldu. Birlik içerisine gidilen bu süreç içerisinde Brüksel Antlaşması ile varlığını hissettiren bu 3 unsur Avrupa Topluluğu çatısı altında birleşti. Topluluğun oluşumunun ardından 1990’lı yıllarda Demir Perde’nin yıkılmasıyla birlikte Doğu Almanya, yeni Almanya’nın çatısı içerisinde birliğe katıldı. Doğu Almanya’nın birliğe sağladığı temel kriter, birliğin Batı Avrupa’nın da yanında Doğu Avrupa’nın genişleme süreci içerisine dahil edilmesidir. Oluşum, Doğu Avrupa’ya doğru gerçekleştirilen genişleme süreci ile birlikte, topluluğa katılmaya aday ülkelere uygulanacak kopengah kriterleridir. Özellikle 1990’larda Doğu Almanya’nın Almanya içerisine olan katılımıyla gelecek için çalışmalar yürüten Alman Federal Cumhuriyeti’nin kendi içerisinde izlediği çok yönlü politikasıyla birlik içerisinde, Alman İmparatoru; Prusya Kralı olan I.Wilhelm’le başlayan ve liderliğe doğru süreci tamamlama aşamalarını gerçekleştirdiğini görmekteyiz.

Wilhelm ile gelen geleneksel alman askeri gücü, 19. yüzyılda gevşek bir konfederasyon olan Almanya’nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinde en önemli rolü oynayan ve ilk şansölyesi (başbakan) olan, Bismarck-Schönhausen olarak nitelendirilen, Yeni Almanya’yı kılıç ve kan politikasına göre kurulacağını söyleyen Demir Şansölye lakaplı döneminde zirve yaptığını görmekteyiz. 19.yüzyılın sonlarına doğru dağılan Almanların bir çatı altında toplamak isteyen Bismarck’ın izlediği demir yumruk politikası doğrultusunda Frankurt Barışı ve Alsace ve Lorraine’nin geri alınmasıyla gelişen süreçte henüz Alman birliğine katılmamış olan güneydeki Alman devletlerini de safına çekmeyi başararak, Alman Ulusal Birliği kurmuş oldu. Almanya’nın bölgesel güçten küresel güce doğru temellerinin atıldığı bu tarihlerde Bismarck’ın izlediği siyasal faaliyetler sonucunda, ekonomik verilerle de desteklemiş olmasından kaynaklandığı gözlerden kaçmaması gereken bir unsur olduğu gözükmektedir. Kendisi de, Junker (büyük toprak sahibi aristokrat) olan Bismarck’ın, iç politikada giderek tutucu bir çizgiye yönelmesinin sebebi, ağırlıklı olarak askeri harcamaların getirdiği bütçe açıklarını giderebilmek için ek vergiler koymak isteğidir. Bu dönemde dikkat edilmesi gereken unsur Bismark’ın sonu ve A.Hitler’in devamı ile Almanya’nın potansiyel verileri üzerinden kalkınmaya çalışılmasıdır. Bu eksende, ikinci dünya savaşında Almanya’nın yenik düşmesi ve Almanya’nın askeri harcamalarının kısıtlanması sonucu yatırımlarını sanayiye aktarmalarının karşılığıdır ve öte yandan ikinci dünya savaşı için geliştirilen alman projeleri başta ilaç sanayi olmak üzere birçok yeni teknolojiyi gün ışığına çıkarmıştır. Savaşın bıraktığı yıkımları kendi iç bünyesinde eritmeyi başarabilen Almanya’nın bu dönemlerde teknolojik atılımlara yönelik adımlar atması, askeri kanadını oluşturan verilere çok daha az yatırım gerçekleştirmesidir. Bunun da örneği, Birleşik Devletlerin Almanya adı altında Avrupa’da bütünleşme sorununu çözme isteğidir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde uzun müzakereler, tartışmalar ve deneme yanılma yöntemleri neticesinde mecrasını bulan Avrupa bütünleşmesi aynı zamanda “Almanya sorununu” çözme projesidir. Bir taraftan Almanya’nın yeniden güçlenip “geleneksel reflekslerine” geri dönmesini istemeyen başta Fransa olmak üzere kimi Avrupalı devletler, diğer taraftan da hızla artan Sovyet baskısını göğüsleyebilmesi için ‘silahlanma’ meselesini ve ‘iktisadi kalkınma’ sorununu çözüme kavuşturma yollarını aramışlardır. Dönemin hegemonu ABD ise bir taraftan Avrupa kıtasını kapitalist sisteme yeniden entegre etmenin hesaplarını yaparken diğer taraftan da kurmayı tasarladığı ‘yeni dünya düzeninde’ Almanya’nın bir istikrarsızlık unsuru olmasının önüne geçecek ekonomik, siyasi ve askeri vasatları oluşturma çabasına girmiştir. Oluşturulmaya çalışan karşılıklı statükolar doğrultusunda 1958’ler de bu süreç Marshall yardımlarıyla şekillenen Avrupa’da ABD yardımıyla çözümlenmeye çalışılmıştır. Bunlardan birincisine göz attığımızda kapitalizme uyum süreci ve yıkılan Avrupa’nın ekonomik kalkınması, Avrupa’da bir birlik içerisinde vücut bulma imkânına sahipti. Bu vücudun erginlik döneminden olgunluğa geçiş döneminde yapılan ekonomik kalkınma yardımı kıtanın Batı Bölgesiyle birlikte doğu kısmında da gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Gerçekleşen süreçte, slav-ortodoks kökenli uluslara tarımsal ekonomik fonlar desteğiyle yardımlar yapılmış ve birlik ile bütünleştirilme sürecine gidilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin ikinci entegrasyon süreci ise, o yıllarda NATO’nun silahlanma konusunda baş belası haline gelen Fransa’idi. Fransa’nın önderliğinde NATO’da gerçekleştirilebilecek olan Savunma Planı’nı tam destek sağlamayan Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Böylece birleşik devletler, Almanya’nın askeri güvenliği için onu NATO’ya entegre ederek güvenlik unsurunu kendi pluralist politikalar içerisinde gerçekleştirecekti. Askeri gücü bir şekilde kısıtlanan Almanların büyük bir olumsuzluk içerisinde tesellisi teknoloji denilebilir. Yine bu bazda nedenleri halen tartışmalı olan 1870-1900 Avrupa’da genel ekonomik durgunluk, Almanya’nın durgunlukla mücadele için gümrük duvarlarını yükseltmesine sebep olmuş, buna itafen dış ticarette izlediği bu korumacı politika, büyük toprak sahipleri kadar sanayicilerin de desteğini kazanmasına yol açmıştı.

Bismarck’ın izlediği ekonomik ve siyasal faaliyetler sonucunda hızla ayağa kalkan ve ilerleyen alman ekonomisi dünyada dördüncü en büyük gayri safi yurtiçi hasılaya sahip ülke, satın alma gücü paritesine göre beşinci ülke konumuna gelecektir. Bismark ile temelleri atılan para biriminin mark’ın 1948’den 2000’lere kadar kullanılması ve daha sonra euro’nun yerini alması bütünleşme süreci içerisinde önemli yer tutmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1998’de kendi para birimi olan dolar’ın dünya rezervleri içerisinde zirve olduğu bu dönemde mark’ın en güvenilir para birimi olması şüphesiz kendi çıkar politikaları çizgisinde bunu ekonomik bir tehdit olarak görmesi ve ortak para birimi oluşturması, gözle görülür bir sistemsel asimilasyon politikasıdır. Almanya’nın kendi içerisindeki ekonomik alt yapısına baktığımızda geçmişten bu yana gelen süre içerisinde, özellikle Adolf Hitler’den sonraki süreçte kapalı Avrupa ekonomisinin kritik bir dönemeçten geçtiği ve bu bağlamda Avrupa bütünleşmesine uyum gösterdiği görülmektedir. Bu süre zarfı içerisinde ticari kararlarının Avrupa Birliği’nin yasaları doğrultusunda tek Pazar şeklinde sürdürmesi, Bismarck’tan gelen geleneksel para politikaları ile 1990’lara kadar Almanya’da bu standartların korunması sağlanılmaya çalışıldı. 2000’li yıllardan sonra ise, hükümetler sınırlayıcı bir mali politika izleyip kamu sektöründeki işlerde kesintiye gitmişken, Şansölye Angela Merkel hükümeti daha sonra bunu işçi pazarı ve refah düzeyi adına bir dizi reformlar ile gerçekleştirecektir.

Genel olarak bakıldığında; birlik içerisinde II. Dünya savaşı sonrasında sabit verileri üzerinde toparlanmaya başlayan Almanya’nın, bunu hemen ardından bu dönemde bunu potansiyel unsurlar ile desteklemiş olmasından dolayı hızlı bir kalkış ve bir vizyon çizmeyi başarmıştır. Gelişen ekonomisi ve istikrarlı siyasal yapısı sebebiyle de birlik içerisinde lider ülke konumunda olan Federal Alman Cumhuriyeti, gerek siyasi, ekonomi ve teknolojisi ile yine birlik içerisine hızlı bir entegrasyon sağlamayı başarabilmiştir. Hükümetler arası yaklaşımlarla kurulan konfederal Avrupa Birliği, gelecek yıllar içerisinde Federal bir Almanya Cumhuriyeti içerisinde federalizme dönmeyeceğini kim söyleyebilir.

1.Ayşegül Gökalp, ‘Uluslararası İlişkilerde Bütünleşme (Entegrasyon) Teorileri ve Avrupa Birliği’, ed.Hasret Çomak, Umuttepe Yayınları, Kocaeli 2009, s.149.

2.Declaration of 9 May 1950. 2010-5 Nisan tarihinde erişilmiştir. (Dil Almanca)

3. Mustafa Kultay, ‘Avrupa Bütünleşmesi’nin Düğümü ve Almanya’nın Liderlik Sınavı’, http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=989, 23.09.2009.

Emrah USTA
Kocaeli Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü Lisans Öğrencisi

Stratejik Derinlik: Aşk Çemberleri

24 Şubat 2010, 00:23

Türkiye’nin son dönem dış politikasının kazandığı ivme ile dillere dolanan “Stratejik Derinlik” vizyonunu daha bir yakında incelemek için Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu‘nun malum kitabını elime bir kere daha aldığımda farkettim ki Türkiye’nin dış politika meseleleri ile içinde yaşadığımız günlük hayatın aşk meseleleri birbirine çok benziyor. Malum herkesin hayalidir ilk sevdiğine hissettiği, elini tuttuğu insanla bir ömür geçirmek. Çok romantik birşeydir bu biliyorum. Benim de 5. sınıfa giderken sevdiğimi zannettiğim kıza onu sevdiğimi anlattığım zaman hissettiğim; bir ömrü onunla geçireceğim gibi çocukça birşeydi. Hazır girmişken konuya kıza nasıl açıldığımı anlatmam lazım. Çocuğum ve acaba nasıl söylerim, ne ederim, ne yaparım diye utanıp sıkılıp duruyorum. Cesaretimi topladığımda okulun bahçesinde bir ağacın altında Zehra ile başbaşaydık. Neyse işte Zehra ben birini seviyorum biliyor musun dedim. Pat diye o da ben de birini seviyorum Burak demez mi. Hemen ikimizde birbirimize kim diye soruyu yapıştırdık. Neyse uzatmayalım, baş harflerimizden başlayarak ikinci üçüncü harflerle devam edip tüm isimlerimizi harf harf söylemiştik. İnanılmaz gülmüştük sonrasında da. Buna benzer hepimizin hikayeleri vardır ve önemli olan hepimizin ilk olanı son olacak sanmamızdır. İşte Türkiye’de böyle bir silsileden elimize kalmış bir ülkedir. Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer aldığı üzere 16 büyük devlet kurduğumuza binaen masallar vardır. Eminim Metehan’da ilk Türk devletini kurarken “vay bee kurduk ve sonuna kadar götürürüz” demiştir. Ama maalesef o kadar romantik olmuyor işler ve yıkılıp kuruluyoruz asırlardır. Tıpkı yıkılıp yeniden kurulan yüreklerimiz gibi.

Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir.

Tabiki uzun soluklu aşklarımız, bizi derinden yaralayan sevdalarımız da yok değil hayatta. Hani herşeyi ona göre planlarken bir anda yok olup ellerimiz arasından kayıp giden aşklar. İşte böylesi bir imparatorluktu Osmanlı Hanedanlığı. Felaket bir aşk; İstanbul’u fethetmiş, kıtalara yayılmış, elalemi kıskandırmış, taa okyanuslar ötesine nam salmış falan. Düşünsenize bir ucu Bosna’da diğer ucu Hazar denizinde. Herhalde Osmanlı sultanlarının devletlerine karşı yaşadığı aşk kadar büyüğü olmamıştır. Nitekim Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi. Büyük aşkların bitişi büyük bozgunlar getirir, sarsıntılar yaşarız, bir süre sessizlik ve yalnızlık isteriz. Mektuplarımızı geri bekleriz, hediyeler birer birer iade edilmelidir. Artık ona dair herhangi bir işaret istemeyiz hayatımızda ve devrim olur milat olur yeni başlangıçlar. Tıpkı Bosna-Hersek’e, Makedonya’ya, Bulgaristan ve Kosova’ya giden ve orada Osmanlı olanların geri gelişleri gibidir hediyelerin geri beklenişi. Hüzünlüdür, acı verir. Ve Türkiye Cumhuriyeti gibi milat sayarız hayatımıza girecek yeni birini eski aşkımız Osmanlı’nın ardından. Ama devrimsiz olmaz, eski aşkımıza dair ne alfabe ne takvim ne saat istemeyiz. Artık onu hatırlamak acı verdiği için ona ait ne varsa sileriz hayatımızdan ve kavuşuruz modern Türkiye Cumhuriyeti’mize.

Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi.

Ama modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler. Tıpkı Türkiye’nin içine girdiği buhranlar gibidir aşkın modern hali. Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur ama içerideki sorunlar baş göstermiştir. İsyanlar, illegal örgütlenmeler, hizipleşmeler gruplaşmalar ve ülkeyi dışarıya bağlayacak kararlar vardır gündemimizde. Aşkın aldatmaları, aşkın mutluluk aramaktan öte fazlasını isteyen (aslında ne istediğini bilmeyen) halleri gibi. İllegal işler o kadar kolaylaşmıştır ki tıpkı aldatışların artış oranı gibi. Biri oraya çekmektedir ülkeyi diğeri buraya bir diğeri öteki tarafa ve Türkiye Cumhuriyeti iç siyasi çekişmeler yüzünden huzursuzdur yıllarca. Tıpkı sevgiliye akıl hocalığı yapılması, sevgilinin aklının çelinmesi ve kararsız, takatsiz kalıp kaosa sürüklenmesi gibi. Sonra soğuk savaş dönemi gelir ve dünyayı iki kutuba bölmüşlerdir. Türkiye dış politika tercihini batıdan yana kullanmaktadır; ama kültürel ve tarihi uzantıları neticesinde yakın olması gereken Ortadoğu bölgesine yabancılaşmaktadır. Balkanlar ile olan ilişkiler ise salt Yunanistan gerginliği üzerine kurulmuştur. Aslında aynı ittifak içinde sorunlar çıktığına da en güzel örnektir bu. Soğuk savaş dönemi git-gel dönemi gibi batı ile beraber ama batı nedeniyle bazen yalnız kalındığı zamanlardır. Aşkın kaotik durumunda aşık olup aşkınla olamamak gibidir. Ve nihayet kaos bitti demek üzere soğuk savaşın bittiğini anlamışızdır. Aman tanrım sevgiliye kavuşacağız derken o da ne birçok sorunu aslında sadece dondurduğumuzu farkederiz. Bir zamanlar sırtımızı döndüğümüz Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ile ilgili bir stratejimiz bile yokken elimizde, bu bölgelere dair girişimler yapmak durumunda kalmışızdır. Dünya eski dünya değildir ve çok sıkı müttefiğimiz sazı eline tek başına almış da olsa artık bir yalnızlık bir tek başına inisiyatif alma zamanı gelmiştir. Fakat o da ne sanki bir asır kadar önceki durum yine başımıza gelir. Biri kalkar Türkçülük der, diğeri kalkar Neo-Osmanlıcılık der ve bir diğeri İslamcılık ister. Soğuk savaşın kaosu bitti derken 90′lı yıllar sendromu başlar ki dikkat etmek lazım 90′lar müzikleri halen daha neslimin aşk hikayelerini tazelemektedir. Aşkların en saf en temiz duygularla anlatıldığı, pop müzik dediğimiz tarzın dejenere olmadığı yıllardır doksanlar. Bunun gibi safdilli bir şekilde Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık politikalarına sarılmıştır devletlü zatlarımız. Ama hiçbiri stratejik bir temellendirmeye sahip olmadığı için saman alevi gibi yanıp sönüvermiştir.

Modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler.

Dünya düzeni üzerine teorisyenlerin büyük büyük düşünceleri vardır. “Huntington’ın Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama‘nın “Tarihin Sonu” bunların en bilinen örnekleridir. Süper güç dediğimiz devletlerin bu gibi teorik altyapıya dayanan stratejileri vardır ve dış politikalarını bu stratejilere göre belirlerler. Dolayısıyla artık zaman strateji zamanıdır, teori zamanıdır. Öyle eskisi gibi haydi yürü bakalım atın üstünde fethe gidelim gibi bir mesele yoktur. Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir. Dolayısıyla artık aşkın saf hali kalmamıştır, üzerine epey düşünce yormanız gereklidir. Tabiki büyük düşünürlerin büyük teorilerini kullanan süper güçlerin yanında büyük devletler vardır ki bu teorilerle oluşan stratejilere binaen taktiksel manevralar yaparak kendi çıkarlarını korumak isterler. Büyük devletler süper güç dediğimiz devletlerin stratejilerini engelleyemezler belki; ama en azından taktiksel manevralar ile kendi çıkarlarını maksimize ederler. Aşkın içinde aşk durumu gibi birşeydir bu. Ortada bir mutluluk pastası vardır ve bu pastayı değerlendirmek isteyen birçok insan. Mesela süper güç bir mutluluk hedefi kestirmiştir gözüne; ama büyük devlet buna izin vermemek için elinden gelen her türlü taktiksel manevrayı uygular. Çünkü süper güç eğer mutlu olursa büyük devletin eskisi kadar önemi kalmayabilir. Başka bir yolla anlatacak olursak eğer, süper güç bölgesel güce aşık olur, bölgesel güç ise henüz kararsızdır yahut konjonktürel olarak bu aşka karşılık vermez, burada büyük devletin etkisi mutlaka vardır çünkü bölgesel güç büyük devletten çekiniyor olabilir. İkinci bir mesele de bölgesel gücün küçük devlete karşı olan zaafıdır, ama burada realite önemlidir; çünkü küçük devlet çoktan başka bir bölgesel gücün etki alanına girmiştir. O zaman ittifak ilişkileri doğrultusunda bölgesel gücün de süper güçle ilişkisini sağlam tutması gereklidir. Özetle büyükten küçüğe aktörleri sıralayacak olursak eğer; süper güç, büyük devlet, bölgesel güç ve küçük devlet, işte tüm bunların aşk çemberleri karman çormandır artık. Çünkü dünya küreselleşmiştir. Küresel bir köy haline gelen dünyada dünün düşmanları bugünün müttefikleri olabilmektedir. Yani aşk gibidir devletlerin güç çemberleri arasındaki ilişkiler. Birini sevmişsinizdir, o bir başkasını sevmiştir, onun sevdiği ise bir başkası ile birliktedir. Hatta zaman zaman eski sevgiliniz sizin arkadaşınıza aşık olabilmektedir. Etik değilmiş gibi gözükür bu durum ilk başta. Konduramazsınız böyle bir yaşanmışlığı ne kendinize ne eski sevgilinize ne de bir başkasına. Ama aşk böyledir, pragmatiktir, günceldir ve gelip geçicidir. Baki kalan mutluluklardır. Devletin çıkarları gibi her zaman mutluluklar baki kalacaktır.

Sonuç olarak, devletlerin etki alanı dediğimiz jeo-politik/jeo-kültürel/jeo-ekonomik hinterlandı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin saf aşık gibi bir sevgiliye tutulup beklemesi mümkün değildir. Türkiye gerek doğuda gerek batıda ve hatta hemen hemen dünyanın her yerinde aşk yaşama kapasitesi olan tarihi ve kültürel mirasa sahiptir. Önemli olan iç dinamiklerin iyi değerlendirilmesi ve mutluluk dediğimiz çıkarların göz önüne alınarak hareket edilmesidir. İç dinamiklerden kastımız ise moral değerlerin, toplumsal değerlerin ve dışa yansıyan politika ile içeridekinin tutarlılığının sağlanmasıdır. Demek ki stratejik derinlik sadece uluslararası ilişkiler terimleri ile değil aşk çemberleri ile de az çok anlatılabiliyormuş. Belki böyle anlatıldığı zaman daha keyifli ve okunabilir oluyordur. Son dönemde stratejik derinliğimi aşk temelli kurduğumu düşündüğüm zaman böylesi bir yazıyı kaleme almam normaldir ve bu yazıda benim aradığım tek şey mutluluktur.

Sevgi, Saygı ve Selamlarımla…

Burak Yalım
burakyalim_16[at]hotmail.com

Vize Almak Bu Kadar Zor mu?

21 Şubat 2010, 15:00

Vize almak bu kadar zor mu?

Türkiye’den yurt dışına gitmek gerçekten zor!

Peki neden?

Benim iki arkadaşım var biri Portekiz’e Erasmus için gitti. Kendisi başarılıdır ya da değildir bu gereksiz detaylardan sizi her zaman uzak tutmak istiyorum. Şimdi bu Portekiz’e giden sevgili arkadaşım, okulundan tüm belgelerini tamamlar ve vize almak için İstanbul’dan Ankara’ya gidecektir. Vize görüşmeleri randevu ile alınmaktadır ve Türkiye’deki her kim Portekiz’e gidecekse yolu Ankara’dan geçmek zorundadır. Her neyse randevusunu uzun uğraşlar sonucu iki gün boyunca uğraştıktan sonra düşürdüğü telefon görüşmesi ile alır. Randevusu tam bir ay sonradır. Neyse bir ay geçer ve vize belgelerini Sevgili(!) Portekiz konsolosluğu çalışanlarına veririr. Bir ay sonra gelmesi istenir. İşte toplam iki ay geçmiştir. Bu arada aylardan ağustos çoktan olmuş ve bitmek üzeredir. İki ay sonra ikinci kez Ankara’ya gider bizim arkadaş; fakat vize çıkmamıştır. Yarın gel der görevli. Yarın olur, sonra öbür gün derken perşembe olur; fakat vize hala çıkmamıştır. Bu arkadaş gidip ulusal ajanstan yardım alır, portekiz aranır ve oradan vizenin çıktığını teyid eden bir mail portekizden arkadaşın mail adresine gelir. Bu informal yazı ile arkadaş cuma günü vizesini sonunda almıştır. Yani o mail gelmese o arkadaşım pazar günü uçağına binemeyecektir. Tebrik ediyorum. Harika değil mi? Çünkü sonu güzel. Bu arada arkadaş portekizden selamlar gönderdi geldi. İyiki de uğraşmış; çünkü hala bitiremedi Güzel Portekizi…

Hakkı aramak bir hak olduğu herkesçe bilinse!..

Diğer arkadaşım Hollanda yolcusuydu, bana geçenlerde anlatıyordu. Kendi insiyatifi ile bir seminer bulmuş. Harika bir ajandası varmış. Hep böyle anlatır, hoşuma gitmese de iyi biridir. Bana vize ile ilgili şu portekize giden arkadaşın başına gelen olaylara benzer bir olaydan bahsediyor kendisi. Hollanda’dan vize yani turistik vize almak için gerekli belgeler arasına okuldan izin yazısı alması gerekiyormuş. Okula gitmiş ve okul böyle bir yazı veremezmiş; çünkü gideceği seminerin düzenleneceği üniversite ile onun okulu arasında bir anlaşma yapılması gerekliymiş. Bu yüzden okuldan yazı alamamış. O sonsuz döngüde kendine öyle bir acıdığını söyledi ki; ben de acıdım kendime. Aynı şey benim de sizinde başınıza gelebilir. Bu iki güzel insanda güzel şeyler yaparken politik başarısızlıkların cezasını çekenlerden sadece ikisi. Portekize giden arkadaşım şanslıydı, ya diğeri… Ya da şu soru nasıl?

Eğer insan hakları varsa; o Hollanda’dan ya da Portekiz’den ya da Avrupa’dan gelen sevgili misafirlerimiz hava alanında parası ile on – beş dakikada aldığı vizenin aynısını onların ülkesine giderken iki ayda zor ve çok zor bir şekilde haklı durumda iken bile zar zor alması… Neden?

Büyük ülkem sen büyüksün(!) Keşke biraz daha yazılsa çizilse bu başarızlıklarla başa çıkan güzel insanların sorunları. Keşke hakkı aramak bir hak olduğu herkesçe bilinse.

Keşke ben kurtuldum, ya arkadakiler? diye de düşünülse ve sürdürülebilir çözümler bulunsa!

Bilgin Kılıç
The Director of SwordBros
Porto, Portekiz
www.hatirlatiyorum.com
Yazılım ve Matematik Mühendisi
bilgin.kilic[at]radikalgenc.com

Türkiye’deki Demokrasi Gerçeği

31 Aralık 2009, 01:06

2002, 2007 seçimleriyle  tek başına iktidari ele geçiren  AK parti hükümetiyle birlikte toplumda siyasal, sosyal  ve ekonomik olarak bazı  çalkantılar  yaşandı. İkditar koltugunu devralmasıyla birlikte AK Partinin meşruyiyeti tartışılmaya başlandı.

Biliyorsunuz, bizim ülkemizde seçim sonucları bazı kesimler için  bir anlam ifade etmez ve bunun meşruyiyeti sürekli olarak tartışılmaya başlanır.

Şüphesiz bu söylediğimiz sorunlardan AK Parti’de nasibini fazlasıyla aldı. Nedeniyse  malumunuz AK Parti kadrosunun Refah Partisinden gelen kesimler tarafından kurulması ve milli görüş çizgisine sahip  olmasıydı. Bu saydıgımız nedenler AK Partinin eleştirilmesi için yeterli değil mi sizce.

Oysa bizim ülkenin gerçek sahipleri var onlar dururken başkalarının iktidarı ele geçirmesi hazmedilir şey degildir. Bu kesimin kim oldugunu hemen anlamışsınızdır! Cevabı bildiniz:CHP

Yıllarca iktidar özlemiyle yanıp tutuşan, laiklik söylemi dışında başka siyaset üretemiyen, demokrasi diye tutturan bir o kadarda parti kapatılması konusunda elinden geleni ardına koymayan bir kesim… Artık uyan kendini demokrat, laik çağdaş sayan CHP, halkın artık bu yalanlara karnı tok; yeni söylemler geliştir yoksa iktidar özlemiyle yanıp tutuşmak zorunda kalıcaksın. Oysa insan dedigimiz kendi alevlerinde yanmaya hazır olan  ve  kendini en iyi şekilde yenileyebilen kişi  değil mi? Sende öyle yap işin dogrusu bu gerisi laf-ı güzaf.  Eeeee  bu kadar muhalefet partisine verip veriştirdikten sonra iktidar partisini de es geçmek olmaz.

AK Parti’nin 2007 seçimlerinde  aldıgı %47 lik başarı sonrası başı bir hayli döndü; belki  de bu başarıyı kendileri bile beklemiyordu. Yaptıgı reformlar ve çıkardıkları yasaları ele alırsak muhalefet partisini dikkate almayıp kendi bildiklerini okumaları, kendilerinin çoğunluğun temsilcisi sayıp geriye kalan kesimi hiçe  sayması demokrasiye bir bakıma gölge düşürmedi mi?

Oysa demokrasi dediğimiz kavram halkın çoğunluguna karşı azınlığın haklarının savunulması değil mi? Malesef demokrasi  o kadar oynak ki nereye çeksen oraya gidecek  tarzda bir şey.

Demokrasiyle başa gelip dünyayı kasıp kavuran faşist diktatörlerimiz var kim mi Hitler ve Musolini…

Demokrasi çağımızın en iyi yönetim şekli kabul edilmekte ve dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı rejimler adı altında  boy göstermekte, bizde ise yavaş yavaş oturtulmaya çalışılmakta ama malesef  yanlış kullanılması sonucu biraz  karın ağrısı yapmaktadır. Oysa reçetesi bir hayli basit: Farklı görüşleri sindirebilmek ve bunları hazmedebilmek ama bu sanıldıgı kadar kolay gorünmüyor.

Çünkü biz bunu kaldıracak kültürel donanıma sahip degiliz. Son günlerde ülke gündemini bir hayli meşgul eden türban konusuna ve AK Parti lehine açılan kapatma davasına değinmeden edemiyceğim. Bilindiği gibi iktidar partisine  açılan kapatma davasının kökeninde türban konusu yatmaktaydı; ama AK Parti ısarcı ve aceleci tutumundan dolayı  bir çuval inciri berbat etti. Ben dünyanın neresinde olursa olsun temel hak ve özgürlüklerin en iyi şekilde yaşatılmasından yana tutum sergileyenlerindenim. Türban konusunda AK Partinin yeterince samimi olmadığının ve bunun altında idolojik temellerin yattığının kanatindeyim. Eğer gerçekten samimi  olmuş olsalardı,  önce Alevilerin sorunları halledilmeye çalışılırdı. Böylece  iktidarın bir nebzede olsa diğer mezheplere mensup insanların  pürüzlerini  çözme konusunda gereken hassasiyeti gösterdiğini, farklı  inanışlara eşit mesafede durduğunu ve görevlerini en iyi şekilde yerine getirdiğini anlardık.

Bugün özgürlüklerin en iyi şekilde yaşatılmasından yana tutum sergileyen liberal aydınlarımız ve hükümetimiz kendi fikirleri dışında farklı görüşlere tahammülü olmadığının kanaatindeyim. Mecliste iktidar ve muhalefet arasında yaşanan sert tartışmalardan sonra  türban  yasası  meclisten geçti. Bu durum cumhuriyetin koruyucuları tarafından sakıncalı görüldüğünden, demokrasi ve laiklik ilkesini zedelediği için AK Parti lehine kapatma davası açıldı. Bu kapatma davası demokrasimiz açısından içler acısı bir durum olarak nitelendirilmektedir.

Biz toplum olarak yapılan  reformları başkalarının zoruyla kabul etmeye alıştığımız için(AB süreci)  bazı konuların ülke içinden siyasiler tarafından dile getirilmesi durumunda hemen baş kaldırmaktayız. Toplum olarak  maalesef  kendimizi yönetemeyecek kadar aciz durumdayız.

Osmanlıdan günümüze kadar yapılan reformlara bakın sürekli Batının zoruyla ve dayatmasıyla bazı şeyleri kabul etmişiz. Önümüzdeki günlerde  kapatma davası belli olacak, sonuç şimdiden belli; kapatılmayla karşı karşıya bir parti. Peki sonuç sizce Türkiye için ne gibi sonuçlar doğuracak?

Yorumu size bırakıyorum ama;  şu da bir gerçek ki demokrasinin ağır bir yara alacağı. Neyse canım dert etmeye  gerek yok, biz ülke olarak 1960, 1971, 1980 son olarak  28 Şubattaki askeri darbeyi atlatmışız. Biraz zor da  olsa bunu da toplum olarak hep beraber atlatmasını  biliriz. Çok şükürler olsun ki bizim cuntacılarımız ve jakobenlerimiz var, onlar varken korkmaya hiç mi hiç  gerek yok.

Cem Bulat
Erzurum Üniversitesi
İletişim Bölümü
cembulat62[at]hotmail.com

Kürt Açılımı Başlangıç Olsun

23 Kasım 2009, 16:29

 Son dönemde “Kürt Açılımı” adı altında Türkiye’de mevcut büyük bir sorunun çözümü için çaba sarfedilmekte. Umuyorum bu çabalar da başka kronikleşmiş sorunlarda (Başörtüsü Meselesi) olduğu gibi siyasi rant ve dostlar alışverişte görsün mantığı ile ilerlemez.

Türkiye’de bir hastalık vardır. Bu hastalık, sorun olmayan şeyleri sorun haline getirerek ve korku imparatorlukları kurarak bu sorun olmayan sorunları çözmeye kalkanları “hain” ve “işbirlikçi” gibi sıfatlarla suçlamak yoluyla çözümler için bir yol bırakmamaktır. Elbette bu korku imparatorluklarının kurulmasının da nedenleri vardır. Birileri kutsalları (vatan, bayrak, din) kullanırlar ve bunlar üzerinden siyasi puan kazanmak peşinde koşarlar.

Sadece siyaset kurumu bundan rant sağlasa belki işimiz çok zor olmayacaktır lakin başka kurumlar da bu kronik sorunlar üzerinden ciddi rantlar sağlamaktadır. Tüm bu rantları kesecek adımlar için müsaade etmek istemeyen çoktur. Milleti de manipule etmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bu nedenle “kürt açılımı” konusunda eğer gerçekten çözüme gitmek isteniyorsa çok boyutlu düşünülmeli ve konu bir toplumsal uzlaşıyla helledilmelidir. Çünkü bahsi geçen açılım, Türkiye’nin uzun zamandır kanayan yarasıdır ve çözümü gereklidir ancak bu çözüm için atılacak adımlar çok hassas bir çizgide yürütülmelidir.

Meselenin Psikolojik Boyutu:
    Öncelikle yapılacak çalışmanın adı çok iyi tespit edilmelidir. Başbakan Erdoğan‘ın da dediği gibi: “Adına güneydoğu sorunu mu, kalkınmamışlık sorunu mu, kürt sorunu mu, ne derseniz deyin burada bir sorun vardır ve çözümü Türkiye’nin yararınadır” şeklinde bir yaklaşım çok da sağlıklı değildir. Elbette ortada bir sorun vardır ancak bunun tarifi doğru yapılmaksızın çözüme doğru yoldan gidilmesi mümkün değildir. Sorunun çözümü Başbakan Erdoğan’ın da söylediği gibi Türkiye’nin yararına olacaksa eğer, adı doğru konulmak zorundadır.

“Toplum hafızası” Türkiye’de çok kuvvetli olmasa da böylesi kronik bir vakada ne gibi etkileri olacağının önemsenmesi gereklidir. Bahsedilen konu 30 yılı aşkın Türkiye’nin sıcak gündeminde yer almış ve yaşanan olaylardan birçok insanımız çeşitli şekillerde etkilenmiştir.

“Kürt”  kelimesinin tek bir anlam çağrıştırmadığı aşikardır. Maalesef “Kürt” kelimesi ile “PKK” kelimesini özdeşleştiren  birçok insan vardır. Son dönemde bu yanılgı ne kadar azalmış da olsa halen daha toplumda bu konuya hazır olmayan bir kesim bulunmaktadır. Diğer taraftan baktığımızda ise “Kürt Sorunu” demek birçok Kürt vatandaşımız için de abes kaçmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtler kendilerini sorun olarak nitelendirmek istememektedir. Demokratik Toplum Partisi ne kadar “Kürt Sorunu” söyleminde ısrarcı olursa olsun kendileri de Türkiye’de yaşayan tüm Kürtlerin temsilcisi değildir. Dolayısıyla sorun sadece “Kürt Sorunu” diye adlandırıldığında bile problem çıkmaktadır.

Sorunun temeli haklar ve özgürlükler ile ilgilidir. Hepimizin de bildiği gibi daha düne kadar Türkiye’de “Kürtçe Televizyon” ve “Kürtçe Eğitim” bırakın uygulanmasını, konuşulması mümkün olmayan konulardı.

Yasaklar ile bir yere varılamayacağının anlaşıldığı şu günlerde TRT ŞEŞ ile başlayan süreç gösterdi ki Kürtçe Televizyon ile ülke bölünmüyor ve herhangi bir sorun çıkmıyor.

Haklar ve özgürlükler ne kadar çok verilirse, sorunların çözümüne o kadar yaklaşılacağını bu örnekle görmek mümkündür. Çünkü daha düne kadar Kürt vatandaşlar ROJ TV yayınları ile günlerini geçirirken şimdi vatandaşı oldukları ülkelerinin hizmeti ile kendi dillerinde televizyon izleyebiliyorlar. Dolayısıyla PKK’nın elinde bulunan ROJ TV ile manipule edilmek yerine, devletin kanalı TRT ŞEŞ ile daha sağlıklı bilgiye ulaşabiliyorlar. Böylelikle de kendilerini ülkelerine daha bağlı hissetmelerini sağlayan önemli bir psikolojik etmeni ortaya koymuş oluyorsunuz.

Meselenin diğer bir psikolojik boyutu ise çözümün konuşulduğu masada kimlerin oturduğu ile muhatapların bugüne kadar geçen süreçte aldıkları rollerdir. Daha öncede söylediğimiz gibi “toplum hafızası”   bu konuda çok hassas davranacaktır ve bir de süreci baltalamak isteyenlerin varlığı ile atılmak istenen olası adımlar engellenebilir. Dolayısıyla bu süreçte imralı kesinlikle muhatap kabul edilmemeli ve topluma imralı gerçeği ciddi şekilde anlatılmalıdır. Neticede bugüne kadar kaybedilen insanlar hepimizin insanıdır ve burada en önemli unsur annelerdir. Kim ne söylerse söylesin anneler hepimizin annesidir ve dağda ölen PKK’lı terörist ile şehit olan mehmetçik arasında anneleri boyutundan bakıldığında bir fark görülmemektedir. Bir şekilde kandırılan ve yahut çözümün dağda olduğuna inandırılan kürt vatandaşlarımız dağlara İmralıda yatmakta olan bölücübaşının propogandaları ile gitmiştir. 1999′dan sonra ise İmralı’dakinin yerini başkaları almıştır. Bu nüans, taraf olarak kabul etmemekle birlikte, her iki kesime de ciddi şekilde anlatılmaya çalışılmalıdır. Takdir etmek gerekir ki ortak düşman unsuru politikada büyük önem taşımaktadır. Burada ortak düşman, insanlarımızı birbirine düşüren zihniyet ve bu süreçten rant sağlayanlardır. PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığı, insan ve silah ticareti gibi kirli işleri bir şekilde insanlarımıza anlatılmalı ve yönetici kadronun bu işlerden elde ettiği rant için gençleri dağlarda eğitip, beyinlerini yıkadığı gösterilmelidir. Bunun yanında da bugüne kadar sorgusuz sualsiz gerçekleştirilen infazların müsebbibleri ve aynı şekilde bu süreçten rant sağlayan kişiler cezalandırılarak, devletin hiçbir surette hiçbir vatandaşını sahipsiz bırakmadığı ortaya konulmalıdır.      Açılım dediğimiz bu hareketin sadece siyasi boyutları olması yeterli değildir. Önemli olan sosyal ortamda birlikteliklerin gerçekleştirilmesi ve toplumun bu konuları cesaretle konuşmaya hazır hale getirilmesidir. Nitekim Doğu’da yaşayan ve eğitimini gören öğrencilerin otobüslere doldurulup Anıtkabir, Çanakkale ziyaretlerine getirilmeleri önemli bir adımdır. İnsanların gönüllerini ve akıllarını kazanmanın yolu onların iyi bir psikoloji ile büyümesini ve yetişmesini sağlamaktır. Bu anlamda doğudan batıya yapılan ziyaretler ve deniz kıyısına olan geziler ortak vatan anlayışını pekiştirmektedir. Bu tür gezilerin çeşitli programlarla desteklenmesi ve arttırılması gelecek yıllarda çok daha sağlıklı bir toplum yapısı yaratacaktır. Aynı şekilde batının da doğuya gidişi artmalı ve artık öğretmenler, doktorlar ve mühendisler, doğu fenomeninden sıyrılmalıdır. Akıllardaki doğuda terör var hastalığının silinmesi için her türlü imkan kullanılmalıdır.     Psikolojik olarak hazır hale gelen toplum, meseleyi çok daha rahat konuşacak ve birbiri ile herhangi bir sorunu olmadığını, esasen herşeyin sunni bir sorundan ibaret olduğunu idrak edecektir. Özellikle Türkiye’deki şahin kanatta var olan bölünme korkuları bu yollarla sona erdirilebilir. Netice itibariyle yüzyıllardır Türkler, diğer toplumların kültür ve geleneğine saygı ile yaklaşmış, hoşgörü göstermiştir. Bunun bir örneğinin de bugün gösterilmesi gerekliliği, Türk şahin kanadına anlatılmalıdır.      Meselenin Siyasi Boyutu     Siyaseten malzeme haline gelen her konu gibi bu konuda maalesef siyasi rant mücadelesinin içinde sürüncemede kalmıştır. Özellikle iki tarafmış gibi görünen Türk ve Kürt milliyetçilerinin bu konuda büyük siyasi rantları bulunmaktadır. Her iki grupta siyaseten varlıklarının en temel sebeplerinden biri olarak bu meseleyi kullanmışlardır. Çok ilginçtir ki her ikisinin de siyasetini oluşturduğu temel çelişkildir. Kürt milliyetçilerinin en büyük tepkisi Türk milliyetçilerine olmakta ve onları ırkçılık ile suçlamaktadırlar. Esasen kendilerinin siyaseti de refleks bir milliyetçiliktir. Demokratik haklardan bahsetmelerine rağmen halen daha aşiret sistemi ile ilgili sorunsalı çözebilmiş değillerdir. Bugün bile birçok yerde aşiret reisinin gösterdiği kişi veya partiye binlerce oy atılmaktadır. Açıkçası Kürt Milliyetçiliğinin temsilciliğine soyunanlar da feodal yapıyı sorgulamaktan uzak kalmış ve kendi rantlarına hizmet ettiği için bu sistemi kullanmışlardır. Devletin yatırım yapmamasından şikayet etmelerine rağmen birçok teşviki kendi bölgelerinde kullanmak yerine batı bolgelerinde kullanmışlardır. Dolayısıyla Kürt siyasetçiler de uzun süre boyunca bu konudan nemalanmış ve kendi halkları için mücadele eder süsü ile kendi şahsi çıkarlarını korumuşlardır. En radikal Kürt milliyetçileri ise Kürdistan istemektedir. Oysa bugün Türkiye’de Kürtler sadece doğu bölgemizde yaşamamakta ve kürt zenginleri, İstanbul, İzmir, Bursa gibi batı kentlerinde büyük işler yürütmektedir. Dolayısıyla Kürdistan hayali tüm Kürtlerin istediği bir hedef olmadığı gibi gerçekleşse de büyük sorunlar yaratacak bir idealdir.  Çünkü batıda yaşayan hiçbir kürt kurulacak sözde Kürdistan’a gitmeyi istemeyecektir ve Türkler de onları ülkelerine göndermek için büyük baskı oluşturacaktır. Sonuç olarak Kürdistan meselesi başlı başına sorunu tetikleyecek bir taleptir ki bunun hukuksal anlamda da olması mümkün değildir. Kürt siyasetinin çeliştiği diğer bir nokta ise esasen sol tandanslı kurulmuş olmasına rağmen sağın argümanlarından beslenmesidir.      Radikal Türk milliyetçileri de büyük bir çelişki ile birlikte yaşamaktadırlar. Tarihte Türklerin hoşgörü zihniyetinden dem vurmakla birlikte bir kavmin veyahut etnik grubun kendi dilini konuşmasından rahatsız olmaktadırlar. Osmanlı devleti geleneğine sahip çıkmalarına rağmen aynı geleneği yürütmekte -özellikle Kürt meselesinde- sınıfta kalmaktadırlar. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bir etnik grubun kendi dilinde eğitim görmesi ve televizyon izlemesine bağlayarak ikinci bir çelişkiye imza atmaktadırlar. Çünkü aynı radikaller, dışarıda yaşayan Türklerin,  -örneğin Kosova’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da- kendi dillerini kullanabilmelerini, haklarını aramaları gerekliliğini ve kendi dillerinde eğitim görme hakkı olduğunu savunmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu durumda da biraz çifte standart uygulamaktadırlar. Radikal Türk milliyetçilerinin diğer bir çelişkisi de kendilerinin orta asyadan geldiklerini savunmalarına rağmen Kürtlerle aynı kavim olduklarını savunabilecek kadar ileri gitmeleridir. Neyse ki artık günümüzde Kürt isminin kara basınca çıkan kart-kurt seslerinden ileri geldiği tezi pek rağbet görmemektedir.       Her iki radikal kesiminde çelişkilerini farketmesi ve uzlaşı için adım atması ile çok büyük mesafe kaydedilebileceği ortadadır. Çünkü radikal gruplar bir şekilde toplumu da etkilemektedir. Özellikle Türkiye toplumunun siyasi kültürünün halen daha ahbab-çavuş ilişkisi ve duygusallığa sahip olması toplumun etkilenmesini daha da kolay hale getirmektedir. Bu nedenlerden ötürü açılımın hedefe ulaşması için bahsi geçen radikallerin de bir şekilde sürece dahil edilmesi gereklidir. Eğer bu başarılabilirse toplumun da çok daha hızla ve yüksek moralle bu meseleye yaklaşacağı aşikardır.      Siyasi boyut açısından mesele iktidar – muhalefet kavgasına kurban götürülmektedir. Böyle bir meselede oy hesabı yapmanın ve muhalefet etmek için muhalif olmanın hiçbir yararı yoktur. Sonuçta mesele Türkiye’nin meselesidir ve bu konu ile ilgili herkesin fikri önem taşımaktadır. Bu nedenle iktidar partisi ben bilirim mantığında olmamalı, muhalefet ise olumsuz eleştiri yapmak yerine konu ile ilgili proje üretmeli ve kendi görüşlerini ortaya koymalıdır. Sadece siyasi partilerin oturup konuşması da meselenin halli için yeterli olmayacaktır. Sivil toplumun da sürece dahil edilmesi ve desteğinin alınması günümüz siyaset anlayışı gereği büyük önem taşımaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer olay da cumhurbaşkanlığı makamının da sürece dahil edilmesidir. Cumhurbaşkanlığı herhangi bir siyaseti temsil etmediği için tarafsızlık adına önemli bir örnek teşkil edecektir. Cumhurbaşkanı Gül her ne kadar eski AKP’li olsada, makamın tarafsızlığı konusunda büyük eleştiriler alsada, süreç içerisinde aktif ve kayda değer bir rol edinmesi yararlı olacaktır. Tabiki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de çok büyük rolü olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü TSK bu konunun doğrudan tarafı konumundadır. Özellikle sivil – asker ilişkilerinin Türkiye’deki yeri düşünüldüğünde, Genelkurmay Başkanlığı’nın da takınacağı tavır büyük önem taşımaktadır. Özellikle bölgede görev yapan TSK mensuplarının bölge halkıyla olan ilişkileri çok büyük önem arz etmektedir.   Son zamanlarda Genelkurmay’ın açıklamaları bu konuda büyük bir ilerleme olduğunu göstermiştir. Önemli olan bu tavrın sürdürülmesi ve daha ileriye gidilebilmesidir. Ne kadar üzücü de olsa Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “biz diyarbakırı seviyoruz” söylemi büyük önem taşımış ve olumlu karşılanmıştı. Oysa Diyarbakır’da bu ülkenin bir parçası ve dolayısıyla TSK’nın böyle bir açıklama yapması gerekli olmamalıydı ama süreç içerisinde durum bu kadar vahim hale gelmişti. Buradan hareketle bu örneklerin çoğalması gerekliliği ortaya çıkmakta ve bölge halkı ile devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK’nın arasında bir sorun varmış durumu giderilmelidir. Bunu da yapacak olan Türk Silahlı Kuvvetleridir.      Meselenin siyasi boyutu ile ilgili son olarak Demokratik Toplum Partisi ile ilgili de bir iki hususa değinmek gerekirse, DTP’ye de bu süreçte önemli görevler düşmektedir. Ülkedeki tüm Kürtleri temsil etmemekle birlikte DTP’de Kürtlerin önemli bir temsilcisi konumundadır. Bu anlamda siyasi etik olarak eleştirilebilir olsada, Başbakanın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile görüşmesi bu süreç açısından olumlu bir gelişmedir. En azından DTP’nin muhatap alınmıyoruz diye bir çıkışı artık olmayacaktır. Artık DTP’nin yöneticileri ve parti mensuplarının da daha dikkatli konuşmaları ve sürecin hassasiyetini benimsemeleri gerekmektedir. Özellikle İmralı’yı muhatap gösterme çabaları çok yersizdir. Bu konuda DTP’nin korku çemberinden çıkması ve PKK ile resmi olmasa da gayriresmi anlamda var olan ilişiğini kesmesi gerekmektedir. Eğer sürecin bir parçası ve çözümün mimarlarından biri de kendileri olacaksalar, sert üslubun bir yarar getirmeyeceğini anlamaları gereklidir. Demokratik haklardan bahsettiklerine ve ayrılıkçılık istemediklerine dair kamuoyunu ikna etrmeleri çok önemlidir.       Meselenin Ekonomik Boyutu     Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ciddi ekonomik yük oluşturan meselenin çözümü ile birlikte bu yük ve enerji çok daha verimli yerlere harcanabilecektir. Ne yazık ki yıllardır yaşanan terör olayları neticesinde askeri harcamalar en başta olmak üzere bölgeye inanılmaz para ve enerji harcanmıştır. Bölgede görev yapmak istemeyen personel, gorev yaptığında iki kat maaş alan personel, mayınlarla patlatılan yolların yeniden inşaası, terör olayları neticesinde gerçekleşen zararların tazmini, kaçak elektrik kullanımı, kayıt dışı ekonomi vs… Tüm bunlar devletimizin gerek maddi gerekse manevi kayıpları arasında yer almaktadır. Bunun müsebbibi mutlaka bu süreçten rant sağlayan odaklardır. Maalesef yıllarca bu duruma bir çare üretilememiş ve bütçede en önemli pay sürekli askeri harcamalara ayrılmıştır. Oysa bu sorun vakti zamanında başlamadan çözülebilseydi bugün çok daha başka bir Türkiye olurdu. Ekonomisi güçlü bir Türkiye’nin bölgede çok daha büyük bir rol edineceği gerçeği ortadadır. Dolayısıyla sorunun çözümü neticesinde bu ekonomik yük ve kayıplar daha verimli halde kullanılacağı için soruna bir de bu yönden bakmakta yarar vardır.           Meselenin Uluslararası Boyutu     Türkiye’nin bir iç meselesi gibi görünmekle birlikte bu sorun Uluslar arası  camiada da önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye son yıllarda yaptığı atılımlar ile sorunun Uluslararası camiadaki algısını değiştirmiş ve Uluslararası toplumun da desteğini almıştır. Bu fırsatın değerlendirilmesi çok önemlidir. Halen daha Avrupa Birliği sürecinde karşımıza hak ve özgürlükler ve demokrasi başlıkları altında Kürt azınlık hakları çıkmaktadır. Türkiye’nin dış politika hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği tam üyeliği için bu sorunun çözümü büyük bir adım olacaktır. Sorunun çözümü ile birlikte batı dünyasının Türkiye’ye bakışı da büyük oranda değişecek ve batılıların daha birçok sorunla ilgili Türkiye’ye bakış açıları değişecektir. ABD’nin 2011 yılında askerlerinin tamamını Irak’tan çekecek olması da göz önünde bulundurulduğunda Türkiye kendi içindeki bu sorunu hallederek ve Kuzey Irak’lı kürtlerle daha iyi ilişkiler kurarak bölgede  ve Irak’ta büyük roller üstlenecektir. Özellikle Irak’ın yeniden yapılandırılması konusunda büyük yatırımlar yapılması noktasında Türkiye birincil ülke olabilir. Bunun kolaylaştırıcı etmeni de içerideki sorunların çözümüdür.  Kendi vatandaşları ile sorunu olan bir ülkenin gerek bölgesinde gerekse dünyada herhangi bir uzlaştırıcı rol oynaması mümkün değildir. Bölgesinde başat güç olmak isteyen Türkiye’nin öncelikli olarak içerideki sorunlarını halledebilir olması önemlidir. Aksi takdirde Filistin – İsrail uzlaşmazlığı olsun, Ermenistan – Azerbaycan ilişkileri olsun her türlü sorunda Türkiye’nin çok samimi bir rol üstleneceği düşünülemez. Bu anlamda ele geçirilen fırsatın değerlendirilmesi gerek iç politikada gerekse dış politika da daha güçlü bir Türkiye tablosunu ortaya çıkaracaktır.          Sonuç      Türkiye önemli bir adım atmak üzeredir. Bu adımın olumlu sonuçlanması için toplumun her kesiminin desteği ve endişelerin giderilmesi zaruridir. Uzun yıllardır sorun halinde olan bu konunun çözümü daha güçlü adımlar atabilmek için herkese cesaret getirecektir. Bir korku imparatorluğu yenileceği gibi diğerlerinin de yenilmesi için büyük fırsat yakalanacaktır. Türkiye’nin kronikleşen ne kadar sorunu varsa hepsinin çözümü için elimizde güzel bir örnek bulunacaktır ve içerideki her sorun çözüldükçe Türkiye uluslararası camiada çok daha güçlü hale gelecektir. Önemli olan çözümü  istemek ve bunun için samimi davranmaktır. Siyasete alet etmeksizin ve tüm kesimlerin kaygıları dikkate alınarak izlenecek bir politika belki de çok uzun yıllardır oluşmayan toplumsal uzlaşıyı oluşturacaktır. Bu anlamda siyaset makamına ve sivil toplum kuruluşlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Süreci izleyeceğiz ve göreceğiz, dileriz bu kez sorundan nemalananlar sevinmez ve Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü bir döneme adım atabilir.

11/07/2009 BURAK YALIM

Barışa Dil Uzatmak

19 Eylül 2009, 21:24

Barış, Türkiye’deki düzenin “üst sınıfa” armağan ettiği kölelerden yalnızca biri. Diyarbakır’dan çalışmak için gelmiş Antalya’ya. Her zaman sessiz, her zaman çekingen… Bir şeylerden korkar gibi.

Bir gün, ona gözlerini devirerek bakan biri, ondan bir kahve istiyor. Barış kahveyi getirmeye gittiğinde de bana dönüp “Bu da bi’ garip, hiç bi’şey beceremiyo, anlamıyo, çok aptal ya!” diyor.  Şaşkınlıkla bakakalıyorum, Barış son derece nazik, dürüst, düzgün biri. Hanımefendi onun hakkında bunları neden düşünüyor olabilir ki? Sonra karşımda oturan insana iyice bakıyorum; sarıya boyanmış saçları, Amerikan aksanlı Türkçesi, kahve fincanını tutarken serçe parmağını yukarı kaldırışı, yapmacık gülüşü, bilgisiz ama paralı ailesi, parayla zor bitirdiği okulu… Karşımda “seçkinci bir Türk genci” oturuyor! Ve elbette Barış’tan nefret etmek zorunda, çünkü ona daha pembe elbiseler içinde küçük bir kızken Barış gibi insanlardan nefret etmesi gerektiği öğretildi. Barış bu ülkede yaşamaya layık değil, Barış vatanımızı bölmek istiyor. Karşımda gözlerini devamlı devirerek ve sarı saçlarıyla oynayarak Barış’ın ne kadar sinir bozucu olduğunu anlatıyor. Barış elbette onu anlamıyor; ne de olsa O, anadili Kürtçe olmasına rağmen Türkçeyi karşımda oturan hanımefendiden daha iyi kullanabiliyor. Ama hanımefendi yine de kendisini üstün görebiliyor, çünkü Barış Doğudan gelmiş bilgisiz, cahil bir Kürt, öyle değil mi? Tanınmaya değmeyecek biri, yalnızca nefrete ve hor görülmeye layık biri.

Barış elinde kahveyle geri dönerken kahvenin birazını tabağa dökmüş. Hanımefendinin yüzü hemen asılıyor elbette, “Bi’ kahve getirmeyi bile beceremiyo bu ya! Kahvenin yarısı tabakta şuna bak!” Ve bunun ardından babasıyla birlikte Barış ve onun gibilerin beceriksizliğinden, cahilliğinden, onların buralarda çalışmamaları gerektiğinden ve onlardan ne kadar bıktıklarından bahsediyorlar, yine.  Ortamı terkediyorum, daha fazlasını duymaya katlanamıyorum. 

Barış’ın adının bir anlamı var, O yeni nesillerine miras olarak yalnızca ölümü bırakabilen bir halkın çocuğu.  Barış’ın adı bir yakarış, bir dilek, bir umut.  Barış, Kürtlerin tek duası. Ama Barış, hayatı boyunca kendisine aşağılayarak bakan gözlere, cahil olduğundan hiçbir şey beceremeyeceğine inanan düşüncelere ve hiçbir yerde çalıştırılmaması gerektiğini söyleyen insanlara katlanmak zorunda; buna mahkum. Barış, asla isminin gerçek anlamını bilemeyecek, çünkü bütün hayatı bir savaş içinde geçip gidecek.

Kürt açılımının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum, inanmak istiyorum. Bu iş bir sonuca bağlanamasa bile, bunları tartışabilme özgürlüğünün faydasına inanıyorum. Hükümetin bu konudaki kararlılığından sık sık şüpheye düşsem de bu sorunun çözüleceğine inanmak istiyorum. Bu benim ve halkımın tek umudu. Bu umuda tutunmaya ihtiyacımız var, bütün bu yaşadıklarımızı kaldırabilmek için. Kürt açılımının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum. Ancak sorunun gerçekten çözülebilmesi için, bu sorunun tekrar ortaya çıkmaması için, Kürtleri “cahil, beceriksiz” olarak tanıyanlar da değişmeli. “İnsan” olarak tanımayı öğrenmeliler.

 Hükümet Kürtlerin de bu ülkenin eşit vatandaşları olduğunu söylerken birileri onları aşağılamaya devam edecekse, bu iş hiçbir yere varmayacak. Çünkü bu insanlar hükümetle değil, o “birileriyle” muhattap olarak yaşayacaklar. Birileri Barış’a, barışa dil uzattığı sürece hiçbir şey olmayacak. Kürtleri aşağı görerek büyüyen nesillerin bu zihniyeti değişmek zorunda, sonraki nesiller insancıl duygularla yetiştirilmek zorunda. Kısacası açılım, günlük hayata, insanlara etki etmek zorunda. İnsanlara daha çocukken kendisinden başka herşeyi yasaklayan, kendisinden başka her şeyden nefret etmeyi öğreten zihniyet yenilmek zorunda. Aksi takdirde Barış’ın çocukları, onların çocukları ve devamı birileri tarafından ezilecek. Aksi takdirde Türkiye sürekli Kürt isyanları ve açılımlarıyla uğraşmak zorunda kalacak.

Ergenekon Davası

8 Temmuz 2009, 20:01

İnsan, bazı durumlarda güçsüz kalır, soruya yanıt bulamaz. Egzistansiyalistler(Varoluşçu) buna “bulanım” der. İnsanın bu bulanımdan kurtulabilmesi için, soruya ya da soruna cevap bulması ve bir karara varması gerekir. Eğer kendi tabanında yeterince veriye sahip değilse bir yan etkiye, yani bir yardımcıya ihtiyaç duyabilir. Bu kişi anası, babası, kardeşi, kankisi veya öğretmenidir. Elbette bu kişi şeytan da olabilir. İnsan, cevabında yani sorunun çözümünde şeytanı seçebilir, seçer de çoğu kez. Şeytanın bilindik sıfatına sığınıp kötülüğü seçer. Ne yapsın, o insandır bir kere. Hamuruna unla birlikte iyilik de serpilmiştir kötülük de… Peki nereye gidecek bu edebiyatın ucu diyeceksen, geleceğim ayların gündemine, Ergenekon’a.

İnsanoğlu düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım,  yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş.

İnsanoğlu aklını pek de kullanamadığı devirlerde bileğinin gücüyle çetin doğaya karşı gelemeyince kendini bir çeşit bunalımın ve ümitsizliğin içine düşmüş bulmuş ve kendini savunma gereğini tüm kalbiyle hissetmiş. Bunun için de tıpkı atalarının yaptığı gibi koca dişliyi öldürmek için mızraklarını birleştirip kolini kurmuş ve o hayvanı öldürmenin şevkiyle, el ele vermenin önemini kavramış. Düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım,  yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş. Ve böylece devletin temelini atmış. Dolayısıyla devleti insan kurmuş, insan var etmiş. Devletin, bürokrasinin dolayısıyla yaşamın devam etmesi için her geçen anda insan faktörünün varlığı reddedilemez. Başta da dediğimiz gibi insanın hamurunda iyilik de var kötülük de. Demek istediğim o ki, devletin her kurumunda var olan insandır, dolayısıyla var olduğu kurumu kendi kötülüğüyle zedeleyebilir, o kurumu kendi çıkarları doğrultusunda işletebilir. Bu durum insanın var olduğu her alan için geçerlidir. Sonuçta hükümetleri de muhalefetleri de oluşturan insanların yaptıkları bir ülke için zararlı oluyorsa, sebebi o insanların kötülüğündedir. Kuruluşundan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin en güvenilir kurumu olan TSK’nın eski mensuplarının söz konusu dava üzerinde yargılanmaları olağandır. Özünde dava, bu kişilerin yaptıkları olumsuzlukları araştırmaya yöneliktir. Hukuk devletinin mahkemesinin, temsil ettiği devletin işleyişine engel olacak her türlü harekete karşı yaptırım gücünü kullanma zorunluluğu vardır. Ama bu zorunluluk, yapılacağı alanın var oluş amacını aşmadan olmalıdır. Söz gelimi, yargılanan kişiler sadece sanık durumundadır ve kendilerine yöneltilen suçlamalar “iddianame” adı altında sürdürülüp doğruluğu kanıtlanmadığı sürece o kişiler için kullanılamaz, suçlu muamelesi yapılamaz. Yargılama sürecinde kişinin kişi hakları ve onuru zedelenemez. Bu durumda eğer ortada bir sorun varsa bu sadece suçlamayı yapanın değil, mahkemenin de bir suçudur. Eğer Türk kanunlarında bir kişi suçu kanıtlanana kadar suçsuz sayılıyorsa, yargılanan kişinin basın veya benzerleri tarafından suçlu gösterilmesi, vatandaşının hakkını korumakla yükümlü mahkemenin işlevini düzgün yerine getiremediğinin bir göstergesidir. Ayrıca iddianamede yer alan yükümlülüklerin de gerçeğe uygun ve somut deliller tarafından desteklenmesi, mahkemenin açıklığının bir gereğidir.

Eğer Türk kanunlarında bir kişi suçu kanıtlanana kadar suçsuz sayılıyorsa, yargılanan kişinin basın veya benzerleri tarafından suçlu gösterilmesi, vatandaşının hakkını korumakla yükümlü mahkemenin işlevini düzgün yerine getiremediğinin bir göstergesidir.

Sonuç olarak; bazı kesimlerin, olanları “TSK’daki kişilerin yargılanamaz, onlar suçsuzdur” gibi yorumlaması yanlıştır. Sonuçta insanın var olduğu yerde elbette suç olacaktır. Ancak iddianamede kalan bazı iddialarla kişilerin suçlu gibi gösterilmesi de başlı başına bir yanlıştır. Sonuç olarak iki taraf hata yapıyor. Önemli olan tarafsızlığı yakalamak ve bilimin ışığıyla aydınlanmış Atatürkçü düşünceyle hareket etmek. Çözüm bu yoldan kısa görünür.
Deyip de bu yazıyı sonlandırırken aklıma bir soru geldi: Mahkemeyi, dolayısıyla hukuku savunanlar da insandır. Peki hani insanın olduğu yerde kötülük yani yanlışlık olurdu?

Bazı insanların bu kötülükten yoksun olması umuduyla…

Özgür Akışoğlu
ozi_free_nesi[at]hotmail.com

Düşünmüş, birlik olmalıyım demiş ve bir zamanlar benim hayal ettiğim gibi oturup bir masaya herhangi bir kağıdı imzalamadan “Toplum Sözleşmesi”ni imzalamış. “Devlete bağlı kalırım, onun için sınırsız özgürlüğümü kasıtlarım,  yaptığı ve yapacağı kanunlara başımı eğerim” demiş ve devletten kendini korumasını istemiş.

Toplum Sözleşmesi ve Hata

26 Nisan 2009, 18:18

Öncelikle şu meşhur, “Toplum Sözleşmesi”ni anımsayalım: İnsanlar, yerleşik düzene geçiyor ve herkesin “özgürlük anlayışı” sınırsız denecek bir duruma giriyor. Hal böyle iken insanlar arasında bir  “paylaşım, bölüşüm” sorunu çıkıyor. Her birey “şu benim yerim, o benim, burası kabilemin vs.” gibi söylemlerle kendi özgürlük anlayışını dile getiriyor. Durum böyle sürerken insanlar kendi aralarında bir kaosun oluştuğunu fark ediyorlar.

Bu duruma bir çare şarttı! Ve insanlar bir araya gelip kendi özgürlük anlayışlarının denetlenmesi için bir yapının var olmasını istediler. Neticede, insanlar yönetilme ihtiyacı hissederek, “biri veyahut birileri” bizi yönetsin mantığı etrafında toplandılar. “Biz kendi aramızda anlaşamıyoruz, sürekli didişme halindeyiz, herkesin özgürlük anlayışı farklılık arz ediyor, artık yönetilmek istiyoruz!” gibi sloganlarla yönetilmek istediklerini açıkça belirttiler. Ve en nihayetinde insanoğlu; tarihinde, siz doğru bir karar mı dersiniz ama bence yanlış bir karar olan , “devlet” yapısını oluşturdu. Kendi aralarında yaptıkları bir sözleşme ile yıllarca tartışılacak ve niteliği sürekli değiştirilecek bir “kurumsal mozaik”i (devlet) oluşturdu. Sonra insanlar bu otoriteye karşı çıktılar, daha sonra bu otoriteyi farklılaştırdılar, vs. Artık tarih içerisinde bu “devlet” yapısı sürekli bir nitelik değişikliğiyle insanların karşısına çıktı. Bu tarihsel dinamiğin detaylarına uzun uzun değinmeden, bu “devlet” oluşumunun neden bana göre “hata” olduğunu, günümüz Türkiye’sinden örnek vererek bitirmek istiyorum bu yazıyı.

Evet, biz insanlar “özgürlük” emanetimizi aslında emanete hiç de sadık kalmayan bir yapılanmaya vermişiz. Biz kendi elimizle o sözleşmeye imzamızı atarak, bu günün “devlet terörü”nü oluşturmuşuz.

23 Nisan özel bir gündür, çocuk olmanın o eşsiz tadın farkına varıldığı bir gündür. Ama ülkemizde bazı çocuklar ya bu tadı almıyor ya alamıyor ya da aldırtmıyor(lar)!  Hakkari’de böylesine özel bir günde “kafasına” öldüresiye silah dipçiğiyle darbe alıp yoğun bakıma alınan 14 yaşındaki çocuk, bu eşsiz günün tadını alamayanlardandı. Devlet(iktidar,erk), çocukluğumuzu da elimizden alan bir kurumsal yapılanma olduğunu bu olayda tüm insanlara göstermiştir. Aslına baktığımızda “erk” sadece çocukluğumuzun kafasına darbe vurmakla kalmamış, bizi zamanında birbirimize kırdırmış, kendisine muhalif olanı dört duvar arasına kapatmış ve yok etmiş, 23 Nisan gibi bir özellik taşıyan “işçi bayramlarının” üzerine kurşun sıkmıştır. Aydınlığın ve aydın olmanın bedelini kurşunla, dayakla ödetmiştir. İnsanları kuyuya atıp üzerlerine asit döktürmüş, yaşadığımız coğrafyada farklılıkları, herhangi bir durumdan (inanç, dil vs.) farklı olmayı “despot” yönetimiyle bastırmaya çalışmıştır. Cem evlerine gitmenin bedelini “kâfirlik” damgasıyla ödetmiştir. Kürt olmanın ve Kürtçe konuşmanın bedelini de “bölücü” damgasıyla ödetmiştir. İşte bu son 23 Nisan olayıyla beraber, “erk” bu coğrafyada yaşayan insanlara bunları yapmıştır veyahut yaptırmıştır. Evet, biz insanlar “özgürlük” emanetimizi aslında emanete hiç de sadık kalmayan bir yapılanmaya vermişiz. Biz kendi elimizle o sözleşmeye imzamızı atarak, bu günün “devlet terörü”nü oluşturmuşuz. Şimdi insanlığın neden “hata” yaptığının cevabını bu tür oluşumlarla kolayca görebiliriz.

Muzaffer Telimen
Süleyman Demirel Üniversitesi
Sosyoloji Bölümü, 3. sınıf
yaban1919[at]hotmail.com

Sonraki Sayfa »