Tomurcuk Kokusu
6 Temmuz 2010, 11:08
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor… İçim kıpır kıpır ama bedenim kıpırtısız…
İşten çıkmışım, elim yüzüm, üstüm başımla ifadesizlikte sınır tanımıyorum an itibariyle, Jim Carrey misali şekilden şekle giriyor mimiklerim, kâh gülüyorum, kâh dalıp gidiyorum. İçimde yoğun ve yorgun bir haftayı geride bırakmanın saadeti –zira bana göre hafta Cuma günü mesai sonunda biter-, başlayan hafta sonunun umutlarıyla koyuldum zihnimde cirit atan bin bir tilkiyi tapır tapır yazmaya.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in kaleminden dökülen “Çalışmışım on beş saat, tükenmişim on beş saat, acıkmışım, yorulmuşum, uykusamışım” dizelerini cümle içinde kurabilmek için tüm rollerimi giymişim hafta boyu geçen bütün mesai saatleri süresince. Belli ki, çizgi halini almış gözlerimin güzel bir uykuya, zonklama emareleri gösteren zavallı ayaklarımın da içine bol miktarda tuz ilave edilmiş suya kavuşmaya ihtiyacı var. Ama önce duşa koşuyorum, bulduğum her türlü ferahlatıcı temizleme jelini bedenimin muhtelif yerleriyle buluşturuyorum.
Bu akşam erkenden uyumak olmaz, kapanan gözleri harekete geçirmenin bir yolunu bulmak gerek. Popüler kültür insanıyız malum, her zaman “Kitap okuyayım, anlam yüklü müzikler dinleyeyim, haber izleyeyim” psikolojisinde olamayabiliyoruz haliyle. “Dans edeyim –hatta tepineyim, macarena yapayım-, kargalara inat bağıra bağıra şarkı söyleyeyim, kelebek misali odadan odaya dolanayım” kılığımı giymişim işte, tutabilene aşk olsun.
İçimdeki enerji patlaması nedeniyle öncelikle hangi aksiyona bulaşmam gerektiğine karar veremedim bir süre. Böyle durumlarda, doğru yolu bulmamı sağlayan kılavuzum, Türkçe Pop’un devi olduğunu iddia eden radyo istasyonu ve online yayından yükselen Serdar Ortaç veya Demet Akalın tınıları olmuştur hep. “Seni çöpe atacağım poşete yazık” dumur halinden uzun süre önce sıyrılmış olmam nedeniyle bu kez Demet Akalın vardı bahtımda.
“Ayrılık yüzünden kırdım herkesi, şeytanın bacağını kıramıyorum, hayatın akışına uyamıyorum. Üzenler hep seviliyor, sevenler hep üzülüyor, aşka inancım azalıyor, git gide hevesim kaçıyor.” Bu nasıl bir şarkıdır anlam veremedim; sözler manidar ve yaşanan hayal kırıklıkları sonrasında öğrenilmiş dersler paylaşılmış ancak öyle bir beste söz konusu ki oturup ağlamam gereken sözlerde “disco disco Partizani” figürleriyle dans ettim. “Yazgımla kanlı bıçaklı, kalbim hep alacaklı” derken o kadar mutlu bir müzik var ki fonda “Oh be, böyle kötü kaderin gözünü seveyim” dercesine değişti el kol hareketlerim. Aradaki “yeppa, hoppa” vokal detaylarına girersem şarkı hepten kategorize edilemez hale gelecek sanırım.
Ey Serdar, ey Demet!
Siz olmasaydınız, sıcak ve kurak geçen yaz aylarında nasıl deşarj olurdu benim gibi oryental müzik alt yapısı üzerine kurulmuş dım tıs dım tıs ritimlerine susamış ancak bahsedilen sözlerin iyi mi yoksa hüzünlü mü olduğuna bir türlü anlam veremeyen bedenler?
Demet Akalın’ın şarkısı “Hayalim üç kelime, o da şöyle; evli, mutlu, çocuklu” mesajıyla bitiyor. Evli ve çocuklu kelimelerini duymamla birlikte algılarımda bir seçicilik durumu yaşanmış olsa gerek ki “Married… with Children” isimli dizi geldi aklıma. Çok alakasız farkındayım ama benim belleğimin de böyle bir arızası var işte, umulmadık kelimelerden olağanüstü senaryolar yaratabiliyorum.
Married… with Children, ABD yapımı bir sitcom dizi. Dizide, Chicago’daki alt tabakadan bir aile olan “Bundy”lerin maceraları anlatılır. Baba Al Bundy, başarısız bir ayakkabı satıcısıdır. Anne Peg, son derece tembel ve alaycıdır. Kızları Kelly, erken yaşta erkeklerle yatmaya başlayan aptal sarışındır. Oğulları Bud ise akıllı olmakla birlikte kendisinin çok ilgili olmasına rağmen kadınlar tarafından pek hoşlanılmayan bir tiptir. Dizi, İngilizlerin kara mizahı Amerikalıların eline geçerse ortaya neler çıkabileceğini göstermektedir. Amerikan aile yapısı abartılı bir komedi ve ironiyle sorgulanırken bu sefer de insanı örnek Bundy ailesinin bencil üyelerinin hiç bir şeyi sallamayan havalarına özenmeye zorlar. Evlilik kurumundan endişe etmemin ve televizyon izlerken farkında olmadan Al Bundy oturuşuna geçmemin yegâne suçlusu bu dizidir.
Bu akşam için bu kadar bilmişlik kafi bence, şimdi kutsal bilgi hazinemden enstantaneler paylaşma faslını geçip bu yazın hit popüler şarkılarına kıvrak ama fütursuz danslarımla eşlik etmeye devam vakti. Bundy ailesi nedeniyle kısa süreli de olsa daldığım düşünce âleminden bir “Alo” sesiyle irkilerek çıktım aniden. Ses telefondan değil bilgisayarımdan geliyordu. Salim isimli güzide sanatçımızın Jale isimli canından çok sevdiği arkadaşı için söylediği bir şarkı olsa gerek, zira sürekli “Jale, Jale, Jale” diye sayıklamalar var şarkıda. İtiraf ediyorum şarkının ritimleri çok güzel ama sözler konusunda maalesef övgü dolu paylaşımlarda bulunamayacağım. Beni eğlendiriyor işte, daha ne isterim ki?
Lady Gaga formatıyla karşımıza çıkan Hande Yener var sırada. Klibinde şezlonglar üzerinde siyah mayo ve bikinileriyle güneşlenen insanları dans ettirmeyi başararak bir saçmalık örneğini daha hayatımıza soktuğu için kendisine müteşekkiriz. Beyin liposuction’ının yan etkilerinden biri de bu olsa gerek. Amanin, hoppa, “Bodrum’a da gittik beraber, İstanbul’da da yaşadık, sorun şehirlerde değildi, biz tam yalandık.” Sahi bu kadının hem aklının hem de bedeninin yarısı nereye gitmiş?
Yaşlanıyorum artık, eskiden saatlerce tepinebilme potansiyelim ve enerjim vardı ama artık finale giden yollar göründü, beş şarkıda pes ediyorum. Madem öyle kapanış şarkısını da kendim belirleyeyim radyonun inisiyatifine bırakmadan. Tarkan’ım, evimin direği, gözümün nuru, yiğidim, aslanım… Bırak artık mega starlığı, demode oldu, gel biz son şarkını söyleyelim birlikte avaz avaz…
“Ben hiç hak etmedim ki böyle unutuluşu, sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsın…”
Gece yine leylak ve tomurcuk kokmaya başladı, dinginleşip özüme dönmenin vaktidir artık. Uyku kardeşim, ver elini.
Ayşe Dilşad Çetin
Sanatın Hakikati, Hakikatin Sanatı: BOTERO
2 Temmuz 2010, 14:32
Dün Pera’daydım. Botero sergisi için. Sıcağın kasvetine ve yakıcılığına aldırmadan İstiklal’in sev-e-mediğim yolunu tereddütsüz arşınladım bu defa. Botero sıradışı olduğu kadar üretken bir sanatkâr. Tabloları kadar heykelleri de bir hayli fazla. Kolombialı ressamın heykelleri Madrid, Paris, New York gibi birçok ülkenin merkezi şehirlerinde sergilenmekte ve büyük ilgi görmekte. Eğer karşınıza şişman bir kedi ya da kuş, at üstünde obez bir gladyatör heykeli çıkarsa tereddüt etmeden ‘’İşte Botero’’diyebilirsiniz. (Türkiye’de heykel sanatı olarak hala Tanzimat-Cumhuriyet zihniyeti aşılmış değil, bu sebeple biz en fazla ‘’Mithat Paşa’’ filan diyebiliriz.)
‘’Sanat aynı şeyi farklı bir tarzda üretmektir.’’ diyor Botero. Bu sözü,‘’Mona Lisa’’tablosunu şişman, obur, garip bir kadına çevirdiği çalışmasını dikkatlice süzerken tutamadığım kahkahalarımda daha bir manidardı.
Botero dört yaşında iken kırk yaşındaki babasını kaybeder. Kendi kırk yaşına geldiğinde ise dört yaşındaki çocuğunu… Babasız ve çocuksuz kalmak… Tam bir dram, yani hayatın tam da kendisi! Botero’nun bu asırlık üzüntüsünü tablolarında sezinlemek pek de zor değil.
Bir yandan izleyiciyi sıkmamak için çalışmalarını renk cümbüşü ile süsler. Abarttığı canlı figürleri ve şekilleri ise Botero’nun kendine has üslubudur. Ancak Botero, şişman insan resmi yapmadığını, buna mukabil insanları şişman olarak resmettiğini söylemeden de edemez: ‘’No, I dont paint fat people! My stilistic goal lies in expanding scale.’’
Resimlerinin ve heykellerinin hepsini algı kaleydoskopundan devşirir. Bir genelev resmindeki şişman, cazibeli kadınlar, kolları ve göğsü kıllı siyah erkekler, şehvetle içilmiş ve yere saçılmış, kokusu bedenlere sinmiş ucuz izmaritler… Zahirde şehvet ve cezbe, bâtında Latin getto yaşamının anlamsızlığı ve huzursuzluğu…
Aynı hoşnutsuzluk hali ‘’sirkte cambaz’’ resimlerinin ‘’hal-i pür melallerinde’’ de görülebilir. Hüzünlü, suratları asık palyaçolar, şişman gövdeli huzursuz cambazlar… Bedenlerin hâkimiyetinin en fazla olduğu meclislerde-sirk ve genelevlerde- ruhların başıboşluğu insana ‘’düalizmi’’ hatırlatmaktadır. Bedenin ve ruhun ayrılığını. Diyalektiği değil. Aksine ikiliği.
Botero’nun eserlerinde bizleri hal-i hazırda bekleyen katı ve somut bir hakikat yoktur. O kendi gerçeğini teşekkül ettirirken zihnini, muhayyilesini kullanır. Dış realiteyi, katı, duru, durağan bir nesneyi (natürmort), zihin süzgecinden aktararak resmeder. Müşahade değil o nedenle, muhayyile!
Antonioni’nin Blow Up filmindeki fotoğrafçı da aynı hikmetten nasibdardır. Fotoğrafçı farkında olmadan parkta işlenen bir cinayeti çekmiştir. Bu gerçeğe daha sonra fotoğrafları büyüterek (filmin ismi de buradan mülhemdir) vakıf olur. Heyecanla, cinayetin işlendiği parka gittiğinde maktülü sere serpe yerde uzanır halde bulur. Ancak hakikat hala aynı hakikat midir? Elbette değildir. Şimdi hakikatin keyfiyeti değişmiştir. Kadrajın müşahadesi ile bizatihi müşahade aynı şeyler değildir. Botero’nun ‘’zihnî gerçekliğin resmini yapmak’’ dediği şey de bu olsa gerek…
Filmin sonunda ‘’sokak pandomimcileri’’ görünmez bir top ile tenis oynamaktadırlar. Top sahanın dışına kaçar. Fotoğrafçı bir an düşünür. Başta görünmez top kendi hakikati değildir fotoğrafçının. Düşünmesi pek fayda vermeyecektir. O zaman düşünmek yerine farklı bir meleke gereklidir fotoğrafçı için.
Olmayan topu görebilmek için müfekkire (düşünme) değil, muhayyile (düşleme) lazımdır. Fotoğrafçı bu çizginin ayırdına varmış olacak ki topu yerden alır ve pandomimcilere geri verir. Şimdi görünmez topun sesleri kulaklarında yankılanmaktadır… Hakikatin sesi… Yokmuş gibi görünen varlığın…
Hâsılı hakikatin sanatı yahut sanatın hakikati bu kertede biraz da varsayma yetisinden, kadim tabir ile ‘’vehimden’’ ibarettir. Duyumsama (his) değil, algılama (idrak)… Doğrudan değil dolaylı… Hakikatin hakikat olabilmesi için illa da görülmesi elle tutulması gerekmez. Öyle olsaydı Mecnun’un Leyla’yı mıncıklaması gerekirdi. Ama Mecnun bunun için mecnun olmadı… Onun hakikati Leyla’sı değil her daim düşlediği, uğruna düştüğü Mevlası oldu…
Botero’nun kendi natürmort tabloları için sarfettiği şu cümleler her şeyi ifade ediyor olsa gerek:
‘’Bir elma ya da portakal çizdiğimde insanların bu elma ya da portakalın bana özgü olduğunu ve onu benim çizdiğimi fark edeceklerini biliyorum. Çünkü benim yapmaya çalıştığım şey, çizilen her öğeye, en yalın olanına bile, derin bir inançtan kaynaklanan bir kişilik verebilmektir.’’
Not: Pera işini iyi yapıyor!
Gökhan Özcan
İstanbul Ticaret Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi
Pazar Sabahı Klasikleri
11 Nisan 2010, 15:56
Favori arama motorunda müzik arşivimi genişletmek için yaptığım arayışlar sırasında “Pazar Sabahı Klasikleri” adı verilmiş albümler dizisine rastladım. Günlerden Pazar, vakitlerden de sabah olması nedeniyle heyecana kapıldım, zira inanışım kahvaltı yaparken dinleyebileceğim hoş tınılar olmasından yanaydı. Albümleri detaylı incelediğimde nadide klasik müzik eserleri olduklarının ayırdına vardım. 27 yıldır tüm çabalarına rağmen klasik müziği hazmedememiş bünyemin bu sabah beklenmedik bir coşkuyla bunu başarabileceğine inancımın olmaması nedeniyle uzaktan sevdim satırları ve sayfayı yeni aramalar için güncellemeye başladım.
Huzuru ve sakinliği severim ben. Gündelik hayatın bizi yeterince strese soktuğuna inananlardanım; sert müzikler dinleyip sinir hücrelerimin daha da gerilmesine dayanamayabilirim. Ruhumu okşayacak sesleri duymak isterim. Bilinmeyen sanatçıların albümlerini keşfetmekten, şarkılarını defalarca dinlemekten büyük keyif duyarım.
Aranırken Birsen Tezer’in Cihan albümünü ilişti gözüme. “Bilsen” isimli şarkının “İki göz yeter, görmeyi bilsen” dizeleriyle amaca giden yolda olduğumu fark ettim. Kahvaltımı hazırlarken defalarca bu şarkıyı dinledim, sanırım ezbere söyleyebilecek hale getirdim kendimi. “Aşk Bu Değil” isimli şarkının müzikal zenginliği, Birsen Tezer’in duru sesiyle bütünleşince sükût-u hayal âlemine olan yolculuğum başladı. Bazı şarkılar vardır sadece sözlerinde manevi duygular içermezler, bütününde adeta ağlarlar, ağlatırlar; işte “Aşk Bu Değil”i dinlerken özellikle bas gitar ve kanunun ön plana çıktığı anlarda ben bu duyguyu hissettim.
Ezginin Günlüğü vazgeçilmezimdir, sözleriyle duygusal dünyamı yönetir, hayata dair önemli kararları vermeme yardımcı olan gruptur. Ne zaman dara düşsem, iki arada bir derede gidip gelsem, yardımıma koşar sonuca erişebilmem için. 2010 yılı albümleri Eski Arkadaş, eskiye duyduğum özlemin doruklara ulaştığı anda koştu bu kez de imdadıma. Sadece sözler ve müzikler değildi ağlayan, içim ağladı Hüsnü Arkan “Bir oda, içinde saat sesi, hayatın sırtımdan giden pençesi ve beni maziye götüren bir el, eski günlerimiz; sessiz ve güzel…” derken.
“Bir şey değişmemiş, sanki daha dün… Kapı çalınacak, babam gelecek.”
“Gel tanışalım önce ben kısaca FD” sözleriyle dillerimize pelesenk olan, çoğumuzun bu şarkısı ile tanıdığımız Feridun Düzağaç, nam-ı diğer FD, FD7 isimli albümünün Mütemadiyen Ağlıyorum isimli şarkısıyla çıktı karşıma. “Olanları birbirine bağlıyorum, mütemadiyen ağlıyorum, kalanlarla yüreğimi dağlıyorum”, ne kadar bildik, tanıdık sözler bunlar.
M.S. 05.03.2010 albümünün Beş isimli şarkısının “Yalnızlıktan unutuldu benim adım, siz üzülmeyin ben alışığım, kedim bile uğramazken evime, çift kişilik yatak benim neyime”, “Ne zaman çalınsa kalbim, derler ki bir arkadaşa bakıp da çıkacaktık” dizelerini dinlerken artık daha fazla bir şeyler yiyemeyeceğimi, sakin müzik, huzur derken her yanı efkâr bastığını fark ettim. Efkarı sindirmek kolay değildir, böyle durumlarda Türk kahvesi en büyük yardımcısıdır insanın.
Kahvemi hazırlarken, Jehan Barbur’un kadife sesinden “Uyan uykundan, çok uyursan her şey geçer yaşanmadan, uyan güzel uykundan, ne kadar tatlı da olsa hayat uykuyla geçmez.” nidalarını duyduğumda elem ve huzur arasındaki ince çizgiyi huzura doğru aşmaya başladığımı hissettim.
Halk müziği de vazgeçilmezimdir, nesil, kuşak ne olursa olsun insanın özünden kopmaması gerektiğine inananlardanım. Türkülerimizi jazz tınılarıyla değerlendiren Jülide Özçelik’in takdire şayan Jazz İstanbul isimli albümünü dinlerken kahvemi yudumlamaya başlamıştım. Keyif, sefa kelimelerini cümle içinde kurmanın zamanı geldi sanırım. Acı içerikli “Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın, ben de gülemedim yalan dünyada, sen beni gönlünce mutlu mu sandın, ömrümü boş yere çalan dünyada.” dizelerini günün birinde mazoşist bir keyifle söyleyeceğim aklıma gelmezdi.
Hazır türkülere değinmişken, kendisine çeşitli sanatçıların eşlik ettiği Suzan Kardeş’in Makyaj Odası Şarkıları albümünde Meltem Cumbul’dan “Beyaz Giyme Toz Olur”, Yılmaz Erdoğan’dan “Telli Turnam”, Oya Başar’dan “Dom Dom Kurşunu” kesinlikle dinlenmesi gerekenler diye düşünüyorum. Aslında haksızlık etmemek gerekirse bu albümü bütünüyle dinlemek ayrı güzel.
Kahve telvelerini dudaklarımda hissettiğim an, haftanın en güzel gününün, en güzel anlarının sona erdiğinin bir göstergesi sanırım. Her Pazar sabahımın klasiği olan saatler süren kahvaltı keyfimin sonuna geldik. Özenle hazırlanmış tabaklar, iyice demlenmiş çayım, zeytinyağlı kekikli domatesim, sonrasındaki kahve keyfim, hüznüm, sevincim, huzurum, yaşadığım duygusal durum bozuklukları.
“Bu sabahların bir anlamı olmalı.”
Ayşe Dilşad Çetin
Bursa
Richard Wright Ölmüş
3 Ocak 2010, 00:53
15 eylül pazartesi gecesi sıradan bir geceydi, oturmuş bir şeylerle uğraşıyordum, uykumda gelmişti. Bir arkadaşımdan şu ani haberi aldım, ‘’Richard Wright ölmüş!’’. Şaşkına döndüm. Ölüm kadar doğal bir olayın neden beni bu kadar şaşırttığını hala bilemiyorum. Rahatsız oldum, ölümün o soğuk, sinir bozucu yanını hissettim. Yakınını kaybetmek gibi bir şeydi, ilk kez bir sanatçının ölümü, ciddi anlamda bir burukluktu. Uykumda kaçıverdi.
Richard Wright’sız çıplaktır, Rick o sesi giydirir ve sanki ikisi söylerken, 5-6 kişi söylermiş gibi gelir kulağa.
O hafta gazetelerde bir sürü yazı okudum hakkında. Pink Floyd’un (PF) “en sessiz” üyesi öldü, PF’nin “karizması en az” üyesi hayata gözlerini yumdu, “sahne arkası adamı” öldü ve daha bir sürü benzer başlık… Böyle yakıştırmalara nasıl yanaştı o kadar yazar anlayamıyorum. Ama bir gerçek ki, yazmak için bir şeyler yazılır elbet, çizmek için bir şeyler çizilir, söylemek için söylenir. Kime ne denebilir? Ayrıca bu insanların, sanki tek bir metinden kopya çekmiş gibi, şu tarihte şunu, bu tarihte bunu yaptı dedikten sonra yazılarının sonunda ‘’en büyük PF sevicisi benim’’ naraları atarak ‘’işi’ bitirmelerine acıyla gülümsemeyip bir daha burkulmamak elde değil. En azından benim değil.
Geçilen günlerde NTV’de yayınlanan rock müzik belgesellerine ne zaman reklam girse, ilk onun yüzünü görüyorduk ekranda PF’nin Pompeii performansından. Karizması en az üye, o kirli sakallı, yakışıklı haliyle Echoes’u söylüyordu. En sessiz üye yapıyordu bunu birde! Klavyenin başı da ne zaman sahne arkası olmuş, o konuda hiç bir fikrim yok, olamazda.
Sanatsal ürünü, tüm manevi yükünü bir kenara bırakıp sırf ürün olduğu için kaliteli ve kalitesiz olarak ikiye ayırırsak, gelecek kuşakların kaliteli müziğe ulaşması belki de imkansız.
David Gilmour ‘un sesi çok güzeldir, bayılırım. Ama Richard Wright’sız çıplaktır, Rick o sesi giydirir ve sanki ikisi söylerken, 5-6 kişi söylermiş gibi gelir kulağa. Hatta PF’nin 1968 tarihli ‘’A Saucerful Of Secrets’’ ikinci albümündeki her şeyiyle ona ait olan Rick Wright şaheseri ‘’Remember A Day’’i David bile bu kadar güzel söyleyemezdi belki diyebilirim. Hakkında biraz araştırma yapılırsa, PF’nin ilk dönemlerde inatla peşinden koştuğu farklı ses arayışlarına da klavyesiyle çok büyük katkılarda bulunduğu görülür.
Bir dönem PF’den ayrılsa da PF hayallerde hep 4 kişi olageldi yıllardır. Katılanların arasında birçok küresel şirketin yöneticileri bulunan 2008 Uluslar arası Ekonomi Zirvesinde adı geçen o çok muhalif Roger Waters gibi o da gruptan ayrılsa da, bir süre sonra geri döndü, solo albümler çıkardı. Hayatını okuyunca her aşamada iniş ve çıkış yaşadığını görürüz. Ama PF’nin en güzel yüzlü adamı, fotoğraflarda hep gülümsemiş yıllarca.
Ölüm bu, yarın bir gün David’de gider, Roger’da, Nick’te, PF’de unutulur, ‘şarkıları eski’ denir, vahşi bir yığınla, hırçınca çoğalan onca grubun, albümün altında ezilir, yeni bir nesil onlarsız doğar, büyür. Tek umut, olaki bir gün dünyanın bir yerinde yeni bir PF çıkması. (Var belkide. Amerikalı grup Fleet Foxes’ı özellikle vokalleriyle PF’nin ilk dönemlerine çok benzetiyorum fakat o başka bir yazının konusu olsa gerek. ) Sanatsal ürünü, tüm manevi yükünü bir kenara bırakıp sırf ürün olduğu için kaliteli ve kalitesiz olarak ikiye ayırırsak, gelecek kuşakların kaliteli müziğe ulaşması belki de imkansız.
Ben bir üniversite öğrencisiyim, bugün bile kaliteli müziğe ulaşmayı bırakın, sunulanla yetinmeyi marifet sayan karanlık bir güruhla aynı kantinde yemek yiyor, aynı masaları paylaşıyorum. Kaldı ki bu insanlar ‘’evlendirildikten’’ sonra bu insanların doğacak çocukları, yani bir sonraki kuşak albüm peşinde koşsun, dinlesin, anlasın, tartışsın… İmkansız mı ne yoksa, o tek umutta mı yok, bilemiyorum. Bilmek istemiyorum sanki. Korkutuyor beni görünen köy.
Her neyse, Richard Wright hiçbir zaman ‘’karizma’’dan yoksun olmadı, hiç bir zaman en sessiz üye değildi, hiçbir zaman sahne arkası adamlığı yapmadı… Neticede, ey cemaat, merhumu nasıl bilirim? İyi bilirim. Yüz yüze tanışmadım, hiç karşılaşmadım. Ama iyi bilirim… Zaten hep birkaç tane iyi adam vardı, onlarda sadece ölüyorlar. Keşke ‘’güle güle’’ demekten başka bir şey gelse elden… Güle güle üstat Richard.
Deniz Löktaş
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi
Peyzaş Mimarlığı
denizloktas[at]hotmail.com
Batman For Vendetta
3 Ocak 2010, 00:39
Sinemada Batman’a Tim Burton’ın verdiği, Joel Schumacher’in yerin dibine soktuğu karizmayı ’Kara Şövalye’ adlı filmle Batman’a eski haliyle teslim etmiş Christopher Nolan. Konusu itibariyle Edward Norton’ın başrolde oynadığı ‘Sihirbaz’ filminden sonra pekte etkilenmediğim ama efektleriyle çok iyi olan ‘Prestij’de, Nolan bir patlama yapacağının sinyallerini vermişti ve Kara Şövalye, şimdilik bu patlamanın ta kendisi gibi duruyor.
2006 yapımı V For Vendetta’yı ağzı açık izleyenlerin ‘Ben Batman izlemem!’ dediklerine tanık oldum
2006 yapımı V For Vendetta’yı ağzı açık izleyenlerin ‘Ben Batman izlemem!’ dediklerine tanık oldum. Batman’ın maddi imkanlarını saymazsak aralarındaki tek fark bakış açıları. Batman düzenin kanunları doğrultusunda suçluyu cezalandırırken V ise, suçlunun zaten suça izin veren düzenin ta kendisi olduğuna kanaat kılıyor ve yakıp yıkıyor. Yani Batman hırsız bu kadar hırsız, katil bu kadar katilken devlet ne yapsın derken V, hırsızın bu kadar hırsız, katilin bu kadar katil olması devletin eseridir diyor.
Yakıp yıkma söz konusu olunca, filmin bence V ile eşdeğer görülebilecek tek karakteri Heath Ledger’in mükemmel canlandırdığı Joker’dir. Bu hususta zaten hukukçu Harvey Dent’e hastane odasında anarşi dokunuşlu nutuk atıp Dent karakterinin yaradılışına son noktayı koyanda o olmuştur.Birde Batman’in bilek gücüne sahip olsa, V karakterine çok yaklaşırdı…
Filmin Ledger’in ölümüyle ün yaptığı görüşü ise bence filmi izledikten sonra palavra olup çıkıyor. Çünkü filmde mükemmel bir Joker izliyoruz ve bu film Ledger’in ölümüyle değil olsa olsa oyunculuğuyla ün yapar diyoruz.
Ayrıca bu film, iyinin kazandığı klasik bir mutlu son filmi de değil. Batman filmin sonunda Joker’i yakalıyor yakalamasına ama ortada kalan bazı cinayetleri ’’Gotham şehrinin iyiliği için’’ üstlenerek halkın gözünde katil olmayı kabulleniyor ve bir şekilde Joker’in ince zekasının kazdığı kuyudan kurtulamıyor. Bu sayede olası bir üçüncü film için geride halkın gözünde ’kötü’ bir imajla var olacak bir kahraman bırakıyor ve film mutlu sonla biten süperkahraman masalı furyasından kendini kurtarıyor.
Filmin Ledger’in ölümüyle ün yaptığı görüşü ise bence filmi izledikten sonra palavra olup çıkıyor. Çünkü filmde mükemmel bir Joker izliyoruz ve bu film Ledger’in ölümüyle değil olsa olsa oyunculuğuyla ün yapar diyoruz. Mesela ben ve arkadaşım, birlikte Batman meraklısı olarak girdiğimiz sinema salonundan Joker hayranı olarak çıkmıştık.
Bu film elbette ki konusuyla, politik duruşu ve içeriğindeki ’slogan diyalogları’yla zenginleşen V For Vendetta ile boy ölçüşemez. Ama ’V’yi ağzı açık izleyen bir grup ’heyecanlı’ tarafından da küçük görülemez. Bu film, 2,5 saat boyunca hiç sıkmayan, aksiyon sahneleri çok uzun tutulmayarak iyi dengelenmiş bir film. Hala gösterimdeyken izleyin derim, bence çokta pahalı olan bilete verdiğiniz paraya değer.
Deniz Löktaş
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi
Peyzaş Mimarlığı
denizloktas[at]hotmail.com
Ben Büyüdüğümde..
10 Kasım 2009, 00:14
Ben büyüdüğümde balıkçı olacağım baba!Bisikletimle göl kenarında balık tutacağım.Bisikletimle baba, misinamı sallayacağım ve balık tutacağım.Göl kıyısında baba, mavi suların kenarında, bir köprünün altına..ama çizme giyeceğim ayağıma, hani söz verdiğim gibi sana, ayaklarım ıslanıp hasta olmamak için.Baba balıkların canı acır mı ben onları tuttuğumda?Hem ekmek vereceğim onlara gelsinler diye oltama, sonra da yakaladıklarımı yeşil kovama koyacağım, hemen ölmesinler baba, eve getirip birlikte pişirinceye kadar yaşasınlar.Balıkların da hayalleri var mıdır baba?Benim gibi, hatta senin gibi..bizler gibi yani..Hani var ya bir şeyi çok istersem gerçekleşecek olan ama aynı senin beni istediğin gibi mesela, hani senin verdiğin kitapta yazıyor ya baba, evrenin tüm ruhunun yardım edeceği hayaller.Hani benim var ya balıkçı olacağım gibi; sahici, samimi.Fırsatsız.Kaygısız.Hani geçenki gibi, ben ağlamıştım ve sen beni kucağına almıştın ya öyle işte..ama o zaman kırmızı bisiklet istemiştim baba ve gece dua etmiştim Allah babaya; ama senin paran eksik kalmıştı ve alamamıştık, o yüzden ağlamıştım hatırladın mı?Ama hani gerçek olacaktı onlar, hepsi..Sazlıkların yanındaki misinam da mı gerçek olamayacak baba?Sırf çok istediğim için..sadece içten içe ağladığım ve istediğim için yada?Kitap yalan mı söylüyor baba, hani evren- hani tek bir kum tanesi ve tüm harikalar..ama olmamalı baba olmamalı..Çünkü diyor ya, bir kere olan ikince kere olmaz ama iki kere olan mutlaka üçüncü defa gerçekleşecektir..Hani ben senden sucuklu yumurta istemiştim, ama sucukçu kapalıymış da sen sadece yumurta almıştın akşam bana, bir de dedim ya kırmızı bisiklet ve hani şu önü yuvarlak ayakkabı ve diğerleri baba.. bu doğru işte yalan yok..Hani baba ben yolumu şaşırdım, ondan evren bana ders veriyor, aynı kitaptaki İngiliz gibi..Ama gerçekleşmesini o kadar çok istiyorum ki sazlıkların yanında, ördeklerin, kurbağaların yakınında, yağmurda ama ıslanmadan, misinamla balıkları dinlemek istiyorum, suyun sesini sonra.Mucizeye inanmak, kaderimi değiştirmek belki de..Yazgıma egemen olacağım baba, mutluluğumu kuracağım ve hayatım o kadar basit olacak ki kimse elimden alamayacak onu..Ve bisikletim kırmızı olacak baba.Kırmızı,Kıpkırmızı,Kan kırımızı..Baba!!Ölme baba,beni bırakma..hayır baba..hayır..bunu da o kadar istemiştim ki..Gerçek olmayacak, istemiyorum tamam işte seni istemiyorum o yüzden gerçek olamaz bu, bisiklet gibi aynı.Sevmiyorum seni!!Gitme baba; babam..Ben hiç çiçekleri koklayamadım baba, bir çocuk gibi..senin beni kokladığın gibi..Sırf ölmesinler diye ama baba, ama seni kokladım baba, şimdi de son kere kokluyorum..Sabah olunca, gökten kaybolacak yıldızlar ve seni uğurlayacağım..Babam..
Sarhoş Atlar Zamanı
9 Kasım 2009, 23:45
Bir teslim oluşun filmidir aslında bu. Sefalete, savaşa, drama aldırmadan yaşamak; ama doğuştan sahip olunan ezilmişliğe, gözyaşına teslim oluştur hem de. 4 kardeşin en büyük erkeğisindir ya da kardeşlerin en büyüğü olmak zorundasındır zaten. Kardeşin sakattır ve daha kötüsü yoktur aslında bir çocuk için. Babansa ölü bir kaçakçı artık, anne zaten zamanında bir çocuğuna kurban gitmiştir ta doğum anında. Bunlara rağmen senin yapabileceğin tek şey yaşamaya, büyümeye çalışmaktır. Gün olur ablanı alırlar elinden, bir at sırtında hem de. Hani kaçakçılık yaptıkları atın üstünde. Sadece bir katır belki de… Ve atlara verilen her alkol seansında sen içersin o alkolü zaman geçtikçe. Hayatsa halen bir dağın yamacına tırmanmaya çalışmaktan ibarettir, sırtında yükle. Ve kardeşin halen ‘hastalıklıdır’. Bir at üstünde, soğuğun en zemherisinde ablana merhaba derlerken, sen kristal gözyaşlarınla hoşça kal dersin. Üstelik ablanı alkışla karşılayanlar istemezler ‘özrü’. Yani kambur halen senin sırtındadır, yani kardeşin.
Ve atlara verilen her alkol seansında sen içersin o alkolü zaman geçtikçe. Hayatsa halen bir dağın yamacına tırmanmaya çalışmaktan ibarettir, sırtında yükle.
Kar yağar dağa, yere, göğe ama önemlisi hayatına. Katırına kaçak lastik yüklersin, sınıra götürmek için. ‘Özür’ de sırtındadır. Belki de insanlıktadır o ‘özür’ ya yine de senin kardeşindir ve halen tıbbi yardıma ihtiyacı vardır. Sınır ötesinde hem de. Bu sefer hava öyle soğuktur ki atlara 2 şişe alkol verirler, belki yola devam edebilsinler diye, belki de donmasınlar. Ya sana, sana ne vermeli yol için – seni ne sarhoş edecektir ya da -. Hem de sırtında kardeşine okul defteri getirebilmek gibi de bir zorunluluk varken. Yol çapraz diyagonallerdir izleyiciye göre ya da diz boyu kar. Ya gerçekte? Gerçekte çapraz pusu altındadır; gideceğin yol da döneceğin de. Ve katırın o kadar sarhoş o kadar yüklüdür ki, ne kadar kırbaçlasan da gidemez. İşte o zaman hayatın yamaçtan aşağı yuvarlanan lastiklere dönüşür. Belki de diz boyu dikenli bir tele; öbür tarafa.Sahne kapanır, film biter belki ama bu izleyiciyi masum kılabilecek midir bilinmez. Sahi filmden sonra Eyüp halen bir cam bardağı kırılmasın diye kâğıtla sarıyor mudur yoksa diyagonal bir karede kar üstünde mal mı taşıyordur yine?
Şu Afrika halkı! Onlar yemese de olur zaten, biz seyrettikçe onlar sefalete ve kıtlığa teslim olabilirler. Nasıl olsa kıtlığı biz çıkartmadık.
Arada sırada bu filmi, kıçımızda çıkan çıban gibi hayatımıza sokan yazar ve yönetmen Brahman Ghobadi’yi hatırlamalı ve teşekkür etmeli. Hayat bir teslim oluştur ya bir dağ yamacına ya da başka bir şeye ama nasıl olsa seyirci biziz ya, ‘biz masumuz’. Savaşan ve sefaleti yayan biz değiliz. Evet doğru biz değiliz ve belki de olmayacağız ama peki sürdüren? Neyse hadi şu besinlere değişik proteinler yüklesinler ve biz de karşı çıkalım. Bangır bangır bağıralım, eylem yapalım istemiyoruz diye. Ne de olsa onlar bizim besinimiz ve yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Ve şu Afrika halkı! Onlar yemese de olur zaten, biz seyrettikçe onlar sefalete ve kıtlığa teslim olabilirler. Nasıl olsa kıtlığı biz çıkartmadık. Ne de olsa biz halen ‘masum’uz. Hadi gidip şöyle güzel bir yemek yiyelim. Masumca ama üstüne dökmeden, bir de GDO’suz olsun ama.
Turgay Emir Yüksel
emiryuksel[at]yahoo.com
BEDEN DİLİ
11 Nisan 2009, 10:44
İnsanlar dili kullanmadan önce beden dili ve hiyeroglif yazıları ile anlaşıyorlardı. Dilin evriminden sonra yada kullanışlı hale gelmesinden sonra sözcükler bedenin yerini almaya başladı ama beden dili yok diyebilirmiyiz hayır çünkü her ne kadar sözcükler kullanılmaya başlansada hala insanları beden dillerini yorumlayarak tanıyabilirsiniz sözcükler %7 ses tonu % 38 geri kalan %55 beden dili etkilidir
kim doğru söylüyor? size karşı samimi mi ? gibi çözümlemeler her ne kadar sözcükler gerçekleri kapatsa da beden onları ele verir ben bu yüzden beden dilinin bilinmesinin yararlı olduğuna inanıyorum
açık el dürüstlüğün göstergesi
el sıkışma en çok karşılaştığımız hareket normal el sıkışma iki elin ortada olması eğer el sıkışırken biri diğerinin üstünde ise üstteki şu mesajı verir ‘ben seni yönetebilirim ‘mümkün olduğunca ortada olacak şekilde el sıkışın bir de bütün elin diğerinin avucunda olması durumu vardır bu durum ‘ölü balık’ olarak bilinir ve eli avucun içinde olan kişi zayıf karakterlidir.
açık el samimiyetin dürüstlüğün göstergesidir. Bir kişiyi dinlerken mutlaka ellerine bakınız: Eğer avuç içi size dönük ise doğru söylüyor demektir eğer konuşma boyunca veya uzun süre elleri cebinde veya ellerini saklıyorsa,yalan söylüyordur , göz göze az geliyorsanız yine aynı durum geçerlidir.
Gözler önemlidir buradaki değişimleri incelemek biraz ustalık ister göz bebeklerinin büyüyüp küçülmesi
önemli işaretler verir mesela biriyle konuşurken gözbebekleri küçülüyorsa yalan söylüyor demektir
yine
karşı cinsin sizden hoşlanıp hoşlanmadığını göz bebeklerinden öğrenebilirsiniz eğer sizi gördüğü zaman göz bebekleri büyüyorsa hoşlanıyordur tabii göz ile ilgili kısım bu kadarla sınırlı değildir.
Ayaküstüne ayak atmak savunmaya geçmek demektir bir kişi veya bir konuşma onu rahatsız etmiş demektir ve kendini koruma amaçlı kapanır ayak üstüne ayak atmadan oturmak ideal olandır buda özgüven mesajı verir karşılıklı konuştuğunuz kişinin ayak uçlarına baktığınızda eğer yüzü size dönük ayak uçları başka tarafı gösteriyorsa gitmek istediğini , size saygısızlık yapmamak için konuşmaya devam ettiğini gösterir.
Kaldırımda yürürken ve merdivenlerden inerken kenarları seçenler içine kapanık insanlardır eğer iyi bir imaj vermek istiyorsanız bu yerlerde ortadan yürüdüğünüz zaman özgüvenli insan olduğunuz mesajını verirsiniz çünkü kenardan yürüyenler kimseyle iletişime girmek istemedikleri mesajı verirler oysa ortadan yürüyenler insanlarla iletişime hazırım mesajı verirler
Beden dili hakkında yazacaklarım bu kadar tabii beden dili çok geniş bir konudur aksesuarlar önemlidir
yine bazı hareketler olumsuz göründüğü gibi olumluda olabilir bunun için bir kaç hareketi yorumlamalısınız bu konuda internetten veya kitaplardan bilgilenebilirsiniz.
Yukarıda yazdığım hareketler tek durum hareketidir bunları yorumlamaktan çekinmeyin
insanları daha iyi tanıyacaksınız
VİCDAN
4 Nisan 2009, 08:40
erden kıral’ ın vicdan’ ı aynı zamanda çocukluk arkadaşı da olan mahmut, songül ve aydanur’ un arasındaki gelgitlerle dolu aşk üçgenini anlatıyor (anlatmaya çalışıyor ). mahmut, aydanur’ a aşıktır ama gider songül’ le evlenir ve evliliği boyunca da onu aydanur’ la aldatır. bunu öğrenen songül şaşırtıcı bir şekilde aydanur’ la yakınlaşır. songül’ ün malum sonu ile aydanur pavyonlara düşer; mahmut da cezaevine.
kısaca böyle özetleyebileceğimiz filmin genel havasına baktığımızda kıral’ ın isim vermeden kaçış sineması yapmakla eleştirdiği ( n.b.ceylan, r.erdem ve s.kaplanoğlu’ nu kast ediyor ) yönetmenlerden ayrı bir yere koyduğunu düşündüğüm zeki demirkubuz filmlerine fazlasıyla öykündüğünü söyleyebilirim. ama karakterlerini pavyona düşürmekle, filmi karanlık tonlara boğmakla, düşmüş karakterlere yer vermekle olacak iş değil bu. her şeyden önce erden kıral’ ın filmi kafası karışık bir film. kısa planlarla ardı ardına izlediğimiz fabrika ve işçi görüntüleriyle film, çatısı bunun üzerine kurulmadığı için ne toplumsal gerçekçi olabiliyor ne de hayatın sillesini yemiş ataerkil düzenin başını ezdiği ( ki mahmut karakteri başlı başına bir ataerkil düzenin vücut bulmuş hali olarak hem aydanur’ a hem de songül’ e hayatı dar ediyor ) kıyısından köşesinden hayatlarına tanık olduğumuz kadın karakterleriyle bir kadın filmi havasına bürünebiliyor (aydanur’ un televizyonda gözüne takılan beş altı erkeğin yere yatırıp kesmek için hazırlandığı debelenen kurbanlık görüntüsündeki metafor ise fazlasıyla bayağı ). kötü yazılmış senaryosından mı yoksa kısa sayılabilecek süresinden mi bilinmez, filmdeki geçişler hiç inandırıcı değil. ne aydanur’ u pavyona götüren sebepleri görebiliyoruz, ne songül’ ü aydanur’ la iş birliği yapmaya iten, aynı zamanda bir köprü üstüne çıkıp yaşadıkları kasabaya küfürler yağdırmalarının altında yatan nedenleri anlayabiliyoruz. daha doğrusu anlıyoruz ama bunu başaran film değil. işten eve dönünce yatağa uzanıp tavanı izleyen karakterlerle olacak işler değil bunlar ( biz bunun olmuşunu yakın dönemde k.ataman filmi ” iki genç kız ” da yemiştik ). erden kıral da bu geçişleri iyi bağlayamadığı için olsa gerek filmini ”üç ay sonra” lara ”iki yıl önce” lere boğmuş.
erden kıral’ ın röportajlarında böbürlenerek anlattığı o baş döndürücü kurguya ise ben filmde rastlamadım. kıral’ ın günümüzde çok başarılı örneklerini gördüğümüz c.nolan filmlerindeki baş döndürücü kurgudan anladığı şey bir sürü kısa planı ard arda dizmek sanırım; yoksa bunun için sağlam bir olay örgüsü gerektiğini de bilirdi.
yine bir röportajında erden kıral başrol oyuncuları çıkarıldığında filminin bir ”hiç” olacağını söylemişti. tevazu gösteriyor sanmıştım ama gerçekten de öyle. günümüz türk sinemasının potansiyeli en yüksek kadın oyuncusu olduğunu düşündüğüm tülin özen başta olmak üzere nurgül yeşilçay ve murat han filmin tek artıları. onlar da iyi yazılmamış karakterlerini inandırıcı ve etkili kılabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. bu arada, nurgül yeşilçay’ ı bekleyen tehlike artık iyice su yüzüne çıkmış durumda. bu çok yetenekli oyuncu sadece ”rol” kıstasıyla haraket etmeye devam ederse yakında kendi personasına hapsolup kalacak. murat han’ ın ise tv.de kötünün kötüsünü oynayıp sinemada hep iyi bir seviye tutturmasının nedenini ise motivasyonunda aramak gerek..
Gezegenin Müziği
7 Ocak 2009, 16:05
Müzik günümüzde herkes için müzik değil sadece. Benim için hobi, senin için meslek, diğeri içinse bağımlılık ve bir başkası için ise müzisyene duyulan hayranlığın getirisi oluyor. Ortak nokta ise şu an kimse derinlerinden kökleriyle birlikte söküp atamaz müziği çünkü hücrelerimize konuşlanmış ve terketmeye hiç niyeti yok. Söküp atmak istecek olanın da işi bir hayli zor ve çaresiz.
Yıl oldu 2009 ve daha iyi alaşılıyor ki dünya küreselleştikçe tınılar da tanışıyor,kaynaşıyor, barışıyor. Artık şarkılar dinleyicilerine ulaşmak için çok zahmetli ve uzun yollardan geçmiyorlar ve buna bağlı olarak daha az yıpranıyorlar. Daha çok özüne, müzisyenin hayal gücüne sadık kalabiliyorlar. Bu bir sonuç ve bu sonucu doğuran nedenler müzikten kaynaklanmasa da en çok müziğe yarıyor fikrimce. Londra’da kurulan sade bir grubun estirdiği klarnet rüzgarı İstanbulda kulağımıza tanıdık bir şeyler fısıldayabiliyor. -Bizden bu- diyebiliyoruz artık. Populer anlamda henüz pek yol almamış bir müzik grubu olan Oi Va Voi gösterdi ki her hangi iki kıta veya iki yaka meğer bir kaç nota kadar yakınmış birbirine. Ne aradıklarını çok iyi bilen bu grubun her albümü başka bir lezzet sunuyor bize. Grup, çingene müzik kültürü denen deryadan daha yakın ve iştahlı biçimde besleniyor olsada tatmin edici biçimde bizden olanları da bize anlatabiliyor. ‘Refugee’, ‘Ladino Song’ (ki bahsettiğim klarnet rüzgarına harika örnekler de taşır) grubun dinlenmesini tavsiye edebileceğim öncelikli şarkılarından iki tanesi.
Soyut fikirlerin somut olması için ya da somut olanın en soyut biçimde tasviri olan müzik, biz dünyalıların faydalanma konusunda uzlaşıya ve barışa eriştiği belki tek doğal kaynaktır. Bunun sebebi birleştirici ve bütünleştirici özelliğinden mi yoksa bu kaynaktan herkese yetecek kadar olmasından mıdır tartışılır. Tabiki Oi VaVoi şimdilik bu kaynaşmaya gösterebileceğimiz küçük ama net örneklerden biri. Gerisi ise bize yani hobilerimize, mesleki tutkumuza, bağımlılık derecemize veya hayranlığımızın etkisine yani araştırma ve keşfetme istencimize kalmış.






