Tomurcuk Kokusu

6 Temmuz 2010, 11:08

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor… İçim kıpır kıpır ama bedenim kıpırtısız…

İşten çıkmışım, elim yüzüm, üstüm başımla ifadesizlikte sınır tanımıyorum an itibariyle, Jim Carrey misali şekilden şekle giriyor mimiklerim, kâh gülüyorum, kâh dalıp gidiyorum. İçimde yoğun ve yorgun bir haftayı geride bırakmanın saadeti –zira bana göre hafta Cuma günü mesai sonunda biter-, başlayan hafta sonunun umutlarıyla koyuldum zihnimde cirit atan bin bir tilkiyi tapır tapır yazmaya.

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in kaleminden dökülen “Çalışmışım on beş saat, tükenmişim on beş saat, acıkmışım, yorulmuşum, uykusamışım” dizelerini cümle içinde kurabilmek için tüm rollerimi giymişim hafta boyu geçen bütün mesai saatleri süresince. Belli ki, çizgi halini almış gözlerimin güzel bir uykuya, zonklama emareleri gösteren zavallı ayaklarımın da içine bol miktarda tuz ilave edilmiş suya kavuşmaya ihtiyacı var. Ama önce duşa koşuyorum, bulduğum her türlü ferahlatıcı temizleme jelini bedenimin muhtelif yerleriyle buluşturuyorum.

Bu akşam erkenden uyumak olmaz, kapanan gözleri harekete geçirmenin bir yolunu bulmak gerek. Popüler kültür insanıyız malum, her zaman “Kitap okuyayım, anlam yüklü müzikler dinleyeyim, haber izleyeyim” psikolojisinde olamayabiliyoruz haliyle. “Dans edeyim –hatta tepineyim, macarena yapayım-, kargalara inat bağıra bağıra şarkı söyleyeyim, kelebek misali odadan odaya dolanayım” kılığımı giymişim işte, tutabilene aşk olsun.

İçimdeki enerji patlaması nedeniyle öncelikle hangi aksiyona bulaşmam gerektiğine karar veremedim bir süre. Böyle durumlarda, doğru yolu bulmamı sağlayan kılavuzum, Türkçe Pop’un devi olduğunu iddia eden radyo istasyonu ve online yayından yükselen Serdar Ortaç veya Demet Akalın tınıları olmuştur hep. “Seni çöpe atacağım poşete yazık” dumur halinden uzun süre önce sıyrılmış olmam nedeniyle bu kez Demet Akalın vardı bahtımda.

“Ayrılık yüzünden kırdım herkesi, şeytanın bacağını kıramıyorum, hayatın akışına uyamıyorum. Üzenler hep seviliyor, sevenler hep üzülüyor, aşka inancım azalıyor, git gide hevesim kaçıyor.” Bu nasıl bir şarkıdır anlam veremedim; sözler manidar ve yaşanan hayal kırıklıkları sonrasında öğrenilmiş dersler paylaşılmış ancak öyle bir beste söz konusu ki oturup ağlamam gereken sözlerde “disco disco Partizani” figürleriyle dans ettim. “Yazgımla kanlı bıçaklı, kalbim hep alacaklı” derken o kadar mutlu bir müzik var ki fonda “Oh be, böyle kötü kaderin gözünü seveyim” dercesine değişti el kol hareketlerim. Aradaki “yeppa, hoppa” vokal detaylarına girersem şarkı hepten kategorize edilemez hale gelecek sanırım.

Ey Serdar, ey Demet!
Siz olmasaydınız, sıcak ve kurak geçen yaz aylarında nasıl deşarj olurdu benim gibi oryental müzik alt yapısı üzerine kurulmuş dım tıs dım tıs ritimlerine susamış ancak bahsedilen sözlerin iyi mi yoksa hüzünlü mü olduğuna bir türlü anlam veremeyen bedenler?

Demet Akalın’ın şarkısı “Hayalim üç kelime, o da şöyle; evli, mutlu, çocuklu” mesajıyla bitiyor. Evli ve çocuklu kelimelerini duymamla birlikte algılarımda bir seçicilik durumu yaşanmış olsa gerek ki “Married… with Children” isimli dizi geldi aklıma. Çok alakasız farkındayım ama benim belleğimin de böyle bir arızası var işte, umulmadık kelimelerden olağanüstü senaryolar yaratabiliyorum.

Married… with Children, ABD yapımı bir sitcom dizi. Dizide, Chicago’daki alt tabakadan bir aile olan “Bundy”lerin maceraları anlatılır. Baba Al Bundy, başarısız bir ayakkabı satıcısıdır. Anne Peg, son derece tembel ve alaycıdır. Kızları Kelly, erken yaşta erkeklerle yatmaya başlayan aptal sarışındır. Oğulları Bud ise akıllı olmakla birlikte kendisinin çok ilgili olmasına rağmen kadınlar tarafından pek hoşlanılmayan bir tiptir. Dizi, İngilizlerin kara mizahı Amerikalıların eline geçerse ortaya neler çıkabileceğini göstermektedir. Amerikan aile yapısı abartılı bir komedi ve ironiyle sorgulanırken bu sefer de insanı örnek Bundy ailesinin bencil üyelerinin hiç bir şeyi sallamayan havalarına özenmeye zorlar. Evlilik kurumundan endişe etmemin ve televizyon izlerken farkında olmadan Al Bundy oturuşuna geçmemin yegâne suçlusu bu dizidir.

Bu akşam için bu kadar bilmişlik kafi bence, şimdi kutsal bilgi hazinemden enstantaneler paylaşma faslını geçip bu yazın hit popüler şarkılarına kıvrak ama fütursuz danslarımla eşlik etmeye devam vakti. Bundy ailesi nedeniyle kısa süreli de olsa daldığım düşünce âleminden bir “Alo” sesiyle irkilerek çıktım aniden. Ses telefondan değil bilgisayarımdan geliyordu. Salim isimli güzide sanatçımızın Jale isimli canından çok sevdiği arkadaşı için söylediği bir şarkı olsa gerek, zira sürekli “Jale, Jale, Jale” diye sayıklamalar var şarkıda. İtiraf ediyorum şarkının ritimleri çok güzel ama sözler konusunda maalesef övgü dolu paylaşımlarda bulunamayacağım. Beni eğlendiriyor işte, daha ne isterim ki?

Lady Gaga formatıyla karşımıza çıkan Hande Yener var sırada. Klibinde şezlonglar üzerinde siyah mayo ve bikinileriyle güneşlenen insanları dans ettirmeyi başararak bir saçmalık örneğini daha hayatımıza soktuğu için kendisine müteşekkiriz. Beyin liposuction’ının yan etkilerinden biri de bu olsa gerek. Amanin, hoppa, “Bodrum’a da gittik beraber, İstanbul’da da yaşadık, sorun şehirlerde değildi, biz tam yalandık.” Sahi bu kadının hem aklının hem de bedeninin yarısı nereye gitmiş?

Yaşlanıyorum artık, eskiden saatlerce tepinebilme potansiyelim ve enerjim vardı ama artık finale giden yollar göründü, beş şarkıda pes ediyorum. Madem öyle kapanış şarkısını da kendim belirleyeyim radyonun inisiyatifine bırakmadan. Tarkan’ım, evimin direği, gözümün nuru, yiğidim, aslanım… Bırak artık mega starlığı, demode oldu, gel biz son şarkını söyleyelim birlikte avaz avaz…

“Ben hiç hak etmedim ki böyle unutuluşu, sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsın…”

Gece yine leylak ve tomurcuk kokmaya başladı, dinginleşip özüme dönmenin vaktidir artık. Uyku kardeşim, ver elini.

Ayşe Dilşad Çetin

Pazar Sabahı Klasikleri

11 Nisan 2010, 15:56

Favori arama motorunda müzik arşivimi genişletmek için yaptığım arayışlar sırasında “Pazar Sabahı Klasikleri” adı verilmiş albümler dizisine rastladım. Günlerden Pazar, vakitlerden de sabah olması nedeniyle heyecana kapıldım, zira inanışım kahvaltı yaparken dinleyebileceğim hoş tınılar olmasından yanaydı. Albümleri detaylı incelediğimde nadide klasik müzik eserleri olduklarının ayırdına vardım. 27 yıldır tüm çabalarına rağmen klasik müziği hazmedememiş bünyemin bu sabah beklenmedik bir coşkuyla bunu başarabileceğine inancımın olmaması nedeniyle uzaktan sevdim satırları ve sayfayı yeni aramalar için güncellemeye başladım.

Huzuru ve sakinliği severim ben. Gündelik hayatın bizi yeterince strese soktuğuna inananlardanım; sert müzikler dinleyip sinir hücrelerimin daha da gerilmesine dayanamayabilirim. Ruhumu okşayacak sesleri duymak isterim. Bilinmeyen sanatçıların albümlerini keşfetmekten, şarkılarını defalarca dinlemekten büyük keyif duyarım.

Aranırken Birsen Tezer’in Cihan albümünü ilişti gözüme. “Bilsen” isimli şarkının “İki göz yeter, görmeyi bilsen” dizeleriyle amaca giden yolda olduğumu fark ettim. Kahvaltımı hazırlarken defalarca bu şarkıyı dinledim, sanırım ezbere söyleyebilecek hale getirdim kendimi. “Aşk Bu Değil” isimli şarkının müzikal zenginliği, Birsen Tezer’in duru sesiyle bütünleşince sükût-u hayal âlemine olan yolculuğum başladı. Bazı şarkılar vardır sadece sözlerinde manevi duygular içermezler, bütününde adeta ağlarlar, ağlatırlar; işte “Aşk Bu Değil”i dinlerken özellikle bas gitar ve kanunun ön plana çıktığı anlarda ben bu duyguyu hissettim.

Ezginin Günlüğü vazgeçilmezimdir, sözleriyle duygusal dünyamı yönetir, hayata dair önemli kararları vermeme yardımcı olan gruptur. Ne zaman dara düşsem, iki arada bir derede gidip gelsem, yardımıma koşar sonuca erişebilmem için. 2010 yılı albümleri Eski Arkadaş, eskiye duyduğum özlemin doruklara ulaştığı anda koştu bu kez de imdadıma. Sadece sözler ve müzikler değildi ağlayan, içim ağladı Hüsnü Arkan Bir oda, içinde saat sesi, hayatın sırtımdan giden pençesi ve beni maziye götüren bir el, eski günlerimiz; sessiz ve güzel…” derken.

“Bir şey değişmemiş, sanki daha dün… Kapı çalınacak, babam gelecek.”

“Gel tanışalım önce ben kısaca FD” sözleriyle dillerimize pelesenk olan, çoğumuzun bu şarkısı ile tanıdığımız Feridun Düzağaç, nam-ı diğer FD, FD7 isimli albümünün Mütemadiyen Ağlıyorum isimli şarkısıyla çıktı karşıma. “Olanları birbirine bağlıyorum, mütemadiyen ağlıyorum, kalanlarla yüreğimi dağlıyorum”, ne kadar bildik, tanıdık sözler bunlar.

M.S. 05.03.2010 albümünün Beş isimli şarkısının Yalnızlıktan unutuldu benim adım, siz üzülmeyin ben alışığım, kedim bile uğramazken evime, çift kişilik yatak benim neyime”, “Ne zaman çalınsa kalbim, derler ki bir arkadaşa bakıp da çıkacaktık” dizelerini dinlerken artık daha fazla bir şeyler yiyemeyeceğimi, sakin müzik, huzur derken her yanı efkâr bastığını fark ettim. Efkarı sindirmek kolay değildir, böyle durumlarda Türk kahvesi en büyük yardımcısıdır insanın.

Kahvemi hazırlarken, Jehan Barbur’un kadife sesinden “Uyan uykundan, çok uyursan her şey geçer yaşanmadan, uyan güzel uykundan, ne kadar tatlı da olsa hayat uykuyla geçmez.” nidalarını duyduğumda elem ve huzur arasındaki ince çizgiyi huzura doğru aşmaya başladığımı hissettim.

Halk müziği de vazgeçilmezimdir, nesil, kuşak ne olursa olsun insanın özünden kopmaması gerektiğine inananlardanım. Türkülerimizi jazz tınılarıyla değerlendiren Jülide Özçelik’in takdire şayan Jazz İstanbul isimli albümünü dinlerken kahvemi yudumlamaya başlamıştım. Keyif, sefa kelimelerini cümle içinde kurmanın zamanı geldi sanırım. Acı içerikli “Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın, ben de gülemedim yalan dünyada, sen beni gönlünce mutlu mu sandın, ömrümü boş yere çalan dünyada.” dizelerini günün birinde mazoşist bir keyifle söyleyeceğim aklıma gelmezdi.

Hazır türkülere değinmişken, kendisine çeşitli sanatçıların eşlik ettiği Suzan Kardeş’in Makyaj Odası Şarkıları albümünde Meltem Cumbul’dan “Beyaz Giyme Toz Olur”, Yılmaz Erdoğan’dan “Telli Turnam”, Oya Başar’dan “Dom Dom Kurşunu” kesinlikle dinlenmesi gerekenler diye düşünüyorum. Aslında haksızlık etmemek gerekirse bu albümü bütünüyle dinlemek ayrı güzel.

Kahve telvelerini dudaklarımda hissettiğim an, haftanın en güzel gününün, en güzel anlarının sona erdiğinin bir göstergesi sanırım. Her Pazar sabahımın klasiği olan saatler süren kahvaltı keyfimin sonuna geldik. Özenle hazırlanmış tabaklar, iyice demlenmiş çayım, zeytinyağlı kekikli domatesim, sonrasındaki kahve keyfim, hüznüm, sevincim, huzurum, yaşadığım duygusal durum bozuklukları.

“Bu sabahların bir anlamı olmalı.”

Ayşe Dilşad Çetin
Bursa

Richard Wright Ölmüş

3 Ocak 2010, 00:53

Richard Wright15 eylül pazartesi gecesi sıradan bir geceydi, oturmuş bir şeylerle uğraşıyordum, uykumda gelmişti. Bir arkadaşımdan şu ani haberi aldım, ‘’Richard Wright ölmüş!’’. Şaşkına döndüm. Ölüm kadar doğal bir olayın neden beni bu kadar şaşırttığını hala bilemiyorum. Rahatsız oldum, ölümün o soğuk, sinir bozucu yanını hissettim. Yakınını kaybetmek gibi bir şeydi, ilk kez bir sanatçının ölümü, ciddi anlamda bir burukluktu. Uykumda kaçıverdi.

Richard Wright’sız çıplaktır, Rick o sesi giydirir ve sanki ikisi söylerken, 5-6 kişi söylermiş gibi gelir kulağa.

O hafta gazetelerde bir sürü yazı okudum hakkında. Pink Floyd’un (PF) “en sessiz” üyesi öldü, PF’nin “karizması en az” üyesi hayata gözlerini yumdu, “sahne arkası adamı” öldü ve daha bir sürü benzer başlık… Böyle yakıştırmalara nasıl yanaştı o kadar yazar anlayamıyorum. Ama bir gerçek ki, yazmak için bir şeyler yazılır elbet, çizmek için bir şeyler çizilir, söylemek için söylenir. Kime ne denebilir? Ayrıca bu insanların, sanki tek bir metinden kopya çekmiş gibi, şu tarihte şunu, bu tarihte bunu yaptı dedikten sonra yazılarının sonunda ‘’en büyük PF sevicisi benim’’ naraları atarak ‘’işi’ bitirmelerine acıyla gülümsemeyip bir daha burkulmamak elde değil. En azından benim değil.

Geçilen günlerde NTV’de yayınlanan rock müzik belgesellerine ne zaman reklam girse, ilk onun yüzünü görüyorduk ekranda PF’nin Pompeii performansından. Karizması en az üye, o kirli sakallı, yakışıklı haliyle Echoes’u söylüyordu. En sessiz üye yapıyordu bunu birde! Klavyenin başı da ne zaman sahne arkası olmuş, o konuda hiç bir fikrim yok, olamazda.

Sanatsal ürünü, tüm manevi yükünü bir kenara bırakıp sırf ürün olduğu için kaliteli ve kalitesiz olarak ikiye ayırırsak, gelecek kuşakların kaliteli müziğe ulaşması belki de imkansız.

David Gilmour ‘un sesi çok güzeldir, bayılırım. Ama Richard Wright’sız çıplaktır, Rick o sesi giydirir ve sanki ikisi söylerken, 5-6 kişi söylermiş gibi gelir kulağa. Hatta PF’nin 1968 tarihli ‘’A Saucerful Of Secrets’’ ikinci albümündeki her şeyiyle ona ait olan Rick Wright şaheseri ‘’Remember A Day’’i David bile bu kadar güzel söyleyemezdi belki diyebilirim. Hakkında biraz araştırma yapılırsa, PF’nin ilk dönemlerde inatla peşinden koştuğu farklı ses arayışlarına da klavyesiyle çok büyük katkılarda bulunduğu görülür.

Bir dönem PF’den ayrılsa da PF hayallerde hep 4 kişi olageldi yıllardır. Katılanların arasında birçok küresel şirketin yöneticileri bulunan 2008 Uluslar arası Ekonomi Zirvesinde adı geçen o çok  muhalif Roger Waters gibi o da gruptan ayrılsa da, bir süre sonra geri döndü, solo albümler çıkardı. Hayatını okuyunca her aşamada iniş ve çıkış yaşadığını görürüz. Ama PF’nin en güzel yüzlü adamı, fotoğraflarda hep gülümsemiş yıllarca.

Ölüm bu, yarın bir gün David’de gider, Roger’da, Nick’te, PF’de unutulur, ‘şarkıları eski’ denir, vahşi bir yığınla, hırçınca çoğalan onca grubun, albümün altında ezilir, yeni bir nesil onlarsız doğar, büyür. Tek umut, olaki bir gün dünyanın bir yerinde yeni bir PF çıkması. (Var belkide. Amerikalı grup Fleet Foxes’ı özellikle vokalleriyle PF’nin ilk dönemlerine çok benzetiyorum fakat o başka bir yazının konusu olsa gerek. ) Sanatsal ürünü, tüm manevi yükünü bir kenara bırakıp sırf ürün olduğu için kaliteli ve kalitesiz olarak ikiye ayırırsak, gelecek kuşakların kaliteli müziğe ulaşması belki de imkansız.

Ben bir üniversite öğrencisiyim, bugün bile kaliteli müziğe ulaşmayı bırakın, sunulanla yetinmeyi marifet sayan karanlık bir güruhla aynı kantinde yemek yiyor, aynı masaları paylaşıyorum. Kaldı ki bu insanlar ‘’evlendirildikten’’ sonra bu insanların doğacak çocukları, yani bir sonraki kuşak albüm peşinde koşsun, dinlesin, anlasın, tartışsın… İmkansız mı ne yoksa, o tek umutta mı yok, bilemiyorum. Bilmek istemiyorum sanki. Korkutuyor beni görünen köy.

Her neyse, Richard Wright hiçbir zaman ‘’karizma’’dan yoksun olmadı, hiç bir zaman en sessiz üye değildi, hiçbir zaman sahne arkası adamlığı yapmadı… Neticede, ey cemaat, merhumu nasıl bilirim? İyi bilirim. Yüz yüze tanışmadım, hiç karşılaşmadım. Ama iyi bilirim… Zaten hep birkaç tane iyi adam vardı, onlarda sadece ölüyorlar. Keşke ‘’güle güle’’ demekten başka bir şey gelse elden… Güle güle üstat Richard.

Deniz Löktaş
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi
Peyzaş Mimarlığı
denizloktas[at]hotmail.com

Gezegenin Müziği

7 Ocak 2009, 16:05

3800151.jpg       Müzik günümüzde herkes için  müzik değil sadece. Benim için hobi, senin için meslek, diğeri içinse bağımlılık ve bir başkası için ise müzisyene duyulan hayranlığın getirisi oluyor. Ortak nokta ise şu an kimse derinlerinden kökleriyle birlikte söküp atamaz müziği çünkü hücrelerimize konuşlanmış ve terketmeye hiç niyeti yok. Söküp atmak istecek olanın da işi bir hayli zor ve çaresiz.   

            Yıl oldu 2009 ve daha iyi alaşılıyor ki dünya küreselleştikçe tınılar da tanışıyor,kaynaşıyor, barışıyor. Artık şarkılar dinleyicilerine ulaşmak için çok zahmetli ve uzun yollardan geçmiyorlar ve buna bağlı olarak daha az yıpranıyorlar. Daha çok özüne, müzisyenin hayal gücüne sadık kalabiliyorlar. Bu bir sonuç ve bu sonucu doğuran nedenler müzikten kaynaklanmasa da en çok müziğe yarıyor fikrimce. Londra’da kurulan sade bir grubun estirdiği klarnet rüzgarı İstanbulda kulağımıza tanıdık bir şeyler fısıldayabiliyor. -Bizden bu- diyebiliyoruz artık. Populer anlamda henüz pek yol almamış bir müzik grubu olan Oi Va Voi  gösterdi ki her hangi  iki kıta veya iki yaka meğer bir kaç nota kadar yakınmış birbirine. Ne aradıklarını çok iyi bilen bu grubun her albümü başka bir lezzet sunuyor bize. Grup, çingene müzik kültürü denen deryadan daha yakın ve iştahlı biçimde besleniyor olsada tatmin edici biçimde bizden olanları da bize anlatabiliyor. ‘Refugee’, ‘Ladino Song’ (ki bahsettiğim klarnet rüzgarına harika örnekler de taşır) grubun dinlenmesini  tavsiye edebileceğim öncelikli şarkılarından iki tanesi.                  

               Soyut fikirlerin somut olması için ya da somut olanın en soyut biçimde tasviri olan müzik, biz dünyalıların faydalanma konusunda uzlaşıya ve barışa eriştiği  belki tek  doğal kaynaktır. Bunun sebebi birleştirici ve bütünleştirici özelliğinden mi yoksa bu kaynaktan herkese yetecek kadar olmasından mıdır tartışılır. Tabiki Oi VaVoi şimdilik bu kaynaşmaya gösterebileceğimiz küçük ama net örneklerden biri. Gerisi ise bize yani hobilerimize, mesleki tutkumuza, bağımlılık derecemize veya hayranlığımızın etkisine yani araştırma ve keşfetme istencimize kalmış.

“KULVARIMI BEN SEÇTİM, PANİKTE DEĞİL ATAKTAYIM!”

27 Ağustos 2008, 22:14

   Aynı zamanda “müzik market”  de olan kitabevinden satın aldığım bir Immanuel Kant kitabının (“Saf Aklın Eleştirisi”) ücretini ödemek için kasaya yöneldiğimde gözüme ilişti: “Düşünce”. Hayır, kitap değil albüm (CD). Evet, isminin cezbettiğini itiraf etmeliyim.

   Özgür Çevik’e, pek de izleyemediğim “Yabancı Dâmat” dizisinden âşinâydım; araştırdım, öncesi de varmış: bir müzik yarışmasıyla tanınmış. ben yeni ‘tanıdım’ bu felsefeci adayı güzel sesi.

   Radikal Genç’in müzik yazarları çok haklı olarak, düzeyli albümlerin es geçildiğini yazdılar/yazıyorlar. Ö. Çevik’in “Düşünce”si de, maalesef, görmezden gelinenlerden oldu… Oysa, en azından “Düşüşüm” adlı o müthiş şarkı, ıskalanmamalıydı. “Düşüşüm”, handiyse bir manifesto niteliğinde.

   Evet, öyle; “düşüşüm duruşum oldu/kaldırmayın beni yerden/kirletmeyin ellerimi/dokunayın bana lütfen”. “Düşüş”ün “duruş” olması, bilinçli bir tercihi (o, ‘yıkım’ da olsa) imliyor. Özgür seçi (hür irâde) aktif rolde görünüyor. (Tabi, bunun ‘ters okunması’ da olası: yâni , bir savunma refleksiyle “düşüş’e kılıf uydurmak” gibi. Ama öyle değil. Albümdeki diğer parçalar, böylesi bir ‘ters okuma’yı yadsıyor. Şu türden bir ‘okuma’ daha mümkün: Çevik, “doğru hareketi savruluşta arayan”(1) bir adam; ya da öyle bir adamın duygudurumunu anlatmış eserinde. Devâmında “kaldırmayın beni yerden”  diyor ya; kendisini ‘kurtarmaya’ çalışanlara [kaygılanıyorlar elbet 'kurtarıcılar' (!)] şu mesajı veriyor: “Kulvarımı ben seçtim. Panikte değil ataktayım”(2)

   Tabi, eseri felsefî kazı alanına çevirmemek gerek; ama bir felsefeci adayının (Ö.Çevik’in; sanırım hâlâ felsefe öğrencisi) varlığı duyumsanıyor. Ayrılık şarkılarında dahi (örneğin “Bize Kalanlar”), felsefî altanlam seziliyor.

   Özgür Çevik, iyi bir yorumcu olmanın yanında; yine iyi bir söz yazarı ve besteci de. On şarkılık albümün dokuzunun söz ve müziğinde, imzâ, Ö. Çevik’in. ( Biri de Fikret Kızılok eseri: “Farketmeden”. Ayrıca, albümün künyesine baktığımız vakit, bir “Kızılok” daha görüyoruz: “Fotoğraflar: S. Kızılkaya/Yağmur Kızılok”)

   Çevik’in dinlendirici bir sesi var: sâdeliğe ve îtidalliğe açılıyor… Belki de “narkoz yemiş duygulardan”dır.(bkz. “Çok Düşünce” şarkısı.) Örneğin, o çok sevdiğim “Düşüşüm” şarkısındaki  “dokunmayın bana lütfen” söyleyişi öylesine saftır ki; ânında, mâsum ve yaralı, bir de çok sevimli bir ‘çocuğu’ yakalarsınız/duyarsınız…

   Ha, hiç mi kötü/iyi olmayan şarkı yok. Tabi ki var: “Boş Günüm” şarkısı, gazetelerin şiir köşelerine gönderilenler kadar düzey yoksunu olmasa da, endâzeye vurulduğunda (yâni albüme oranla), vasat. İyi ama, kadı kızında bile daha çok kusur vardır. (Bu kadı kızının kusurlardan münezzeh olması saçmasını da anlamış değilim doğrusu. Gerçi ayrı bir mevzuu.)

   Bence Ö. Çevik’i yakında felsefe dergilerinde de görebiliriz. Hem popüler bir kişinin, böylesi ‘korkutucu’ bir alanda patinaj yapması iyi de olabilir.

   (Bir not: 29/08/08 cts. târihli Sabah’ın Günaydın ekindeki habere göre, “popçu-oyuncu” Ö. Çevik, “âşık olduğum kişiyi hırpalarım” demiş. Bu kerte duygusal yoğunluklu sözler ve onlara uyumlu besteler üreten kırılgan bir kişinin, “hırpala behçet” olması olası görünmese de, hayat-ı husûsiyetine karışamayız. Saygılar.)

   (Bir not daha: Albümdeki şarkıların isimlerinden [ki, toplamda 10 şarkı] bir kolaj denemesi yaptım. Sonuç, sanırım albümün havasına uygun oldu. Genel bir bilgi vermesi ümîdiyle sunulur: aşk demledim(6), keyfim yerinde(7). Farketmeden(3) bir daha âşık olamam(1). Çok düşünce(5): düşüşüm(2)… incittiysem(9): boş günüm!(8)… bize kalanlar(4): yalnızlık korkusu(10). [sayılar, şarkıların sıra numaralarıdır] )
DİPNOT: 1-Küçük İskender, Karanlıkta Herkes Biraz Zencîdir, s.22, Sel Yay. 2006
                  2-    “              “                 “                 “        “            “          s.33,  “      “         “

                                                                                               ORÇUN ÜÇER

                                                                                        İnce/e/lemeci Yazar.

İyi Kötü, Kraliçe İşte

21 Ocak 2008, 16:40

İyi Kötü Kraliçe İşteYeni bir albüm kattığım zaman arşivime hep bir endişe alır beni. Ya bu sefer ısınamazsam şarkılara? Ya bir türlü kulağım alışmazsa? Her seferinde alışırım (Sigur Ros da dahil!), her seferinde de şaşırırım alıştığıma. Alışmasına alışırım ama yine de ilk dinleyişte nerdeyse hiçbir albüme “İşte bu!” diyemem.

Uzun zamandır ortalıkta görünmeyen mucizelerden biri gerçekleşti ve “o” albümlerden birini buldum! İsimsiz bir “übergrup” kendileri aslında, ama “etiket”siz kaldı mı nefesi daralan medya onlara albümlerinin adıyla hitap etmeye başlamış bile: The Good, the Bad and the Queen! Grubun zamk adamı ise İngiltere’nin dahi müzisyenlerinden Damon Albarn. Blur ve Gorillaz’dan deneyimlediğimiz gibi kendisi bulaştığı her şeye sihir bulaştıran bir Midas. Farklı arabalardan parçaları toplamış bu kez Damon ve ortaya tuhaf güzellikte Devamı »

Dananın Kuyruğunu Bile Koparan İlah: Tiesto

21 Ocak 2008, 14:31

Elektronik müzik, yüzyılın başından beri bütün Avrupa’yı ve pek tabii ki ülkemizi de sallayan bir janr haline gelerek tek tek yan dallarını da biçimlendirdi ve “trance” isimli pek mühim dalını ön plana çıkararak dansı, delikanlılığı bozan bir şeyden çıkardı ve Türk erkeğini bile dans ettirmeyi başardı. Bu akım Türkiye’de bir “dıbtıs kültürü”nün (votka-Redbull, extasy, pırıltılı, pembe Dolce-Gabbana tişörtü, Calvin Klein boxer, onu teşhir eden düşük bel kot, beyaz ceket, Ray Ban gözlük) oluşmasına yol açtı. Bunun en büyük sorumlusu olan trance müziğin “prensi” Tiesto ise 16 Kasım’da, “Elements of Life” turnesinin İstanbul ayağında, CNR Expo Center’da tekrar Devamı »