Paragliding
30 Nisan 2010, 15:23
Uçmak en büyük hayalimdi. Çocukluğumdan bu yana pek çok kez rüyalarımda denizin üzerinde uçtuğumu gördüm. O kadar gerçekçiydi ki rüyalarım, denizin üzerinde hızla pike yaparken suda silüetimi görürdüm. Hayalimi gerçekleştirmeye karar verdikten sonra deli bir heyecan kapladı içimi. Bu kararı vermek bile beni heyacanlandırmaya yetmişti.
23 Nisan, ne güzel olmuş da Cuma gününe gelmiş dedik ve harika bir tatil planı yaptık. Fethiye Ölüdeniz’de denize girecek, Kelebekler Vadisini ziyaret edecek ve ‘Paragliding’, Türkçeleştirilmiş ismiyle ‘Yamaç Paraşütü’ yapacaktık. Sonunda rüyalarımdaki gibi uçabilecektim.
Başlarda yamaç paraşütü hakkında pek bir bilgim olmadığından ‘Uçurumdan sanki boşluğa atlanarak’ yapıldığını sanıyordum. Oysa Paragliding; termik ve yamaç rüzgarı kaldırıcıları kullanılarak paraşütle yapılan bir spor. Yani bir yerden atlamak söz konusu değil. Termik rüzgarları siz yamaçtan aşağı yürürken paraşütünüzün içine dolarak size havalandırıyor ve rüzgarın etkisinle paraşütünüze yön verebiliyorsunuz. Uygun bir termik rüzgarına denk gelirseniz 3-4 saat sürecinde gökyüzünün keyfini çıkartabiliyorsunuz. Profesyonel sporcuların doğru hava akımını yakaladıklarında 4000 metreye kadar yükselebildiklerini duydum. Bu bir rivayet midir bilemem ama biz 2400 metrelerde yol aldık.
Sporun tarihine şöyle bir göz atalım;
1940’lı yıllarda havacılığın öncülerinden Otto Lilienthal yamaçlardan koşarak havalanan ve yere kadar süzülerek inen yeni bir hava aracının denemeleri yaptı. Bu araç sökülüp takılabilen çubuklardan ve üzerine gerilmiş kumaşlardan yapılmış bir delta(yelken) kanattı.
1948 yılında Dr. Francis Rogallo portatif delta kanadı yapmayı başardı. Zaman içinde delta kanatlar emniyet ve performans açısından oldukça geliştirilmiş de olsalar, malzeme ve üretim teknolojileri geliştikçe delta kanatların yerine daha ekonomik ve güvenilir arayışlar başladı.
1970‘lerde birkaç serbest paraşütçü yamaçlardan paraşütle atlama denemeleri yaptılar. Fakat bu paraşütler yamaç atlayışları için uygun değildi ve üretici firmalar hava akımında kolayca yön verilebilecek ve hava geçirmeyen malzemeden, delta kanatlarının mantığında iki ucu eğimli ve kanat görünümlü paraşüt imalatına başladılar.
1985’te serbest atlayış paraşütleri ile bu spor ülkemizde yapılmaya başlandı ve 1988’den itibaren yamaç
paraşütleri gökyüzü aşığı kişilerce kullanılmaktadır.
Bu kadar tarih bilgisinden sonra sizlere o unutulmaz günümden bahsetmek istiyorum.
Yamaç Paraşütü alanında uzman eğitmenlerin görev aldığı pek çok acenta Ölüdeniz sahili boyunca karşımıza çıktı. Görüşmelerimizden yaptığımız değerlendirmelerle, içlerinden gözümüze en güvenilir geleni seçtik ve Pazar günü atlayış yapmak üzere anlaştık.
Atlayış için 45 dakikalık bir Dodge seyahatinden sonra Babadağ’ın zirvesine ulaşılacağı, bu yüzden de sıkı giyinmemiz gerektiği konusunda uyarılmıştık. Eşofmanlarımızı ve spor ayakkabılarımızı giyerek acentenin önünde, atlayış yapacak diğer kişiler ve hocalarımızla buluştuk. Kırmızı bir Dodge kamyonetle Babadağ’a doğru yola çıktık. Virajlı yollarda ilerledikçe hava soğudu ve tepeye ulaşmamıza yakın, henüz erimemiş kar kütleleri ile karşılaştık. Aynı gün aşağıda denize girilirken yukarıda karların erimemiş olmasına oldukça şaşırmıştık.
Babadağın zirvesine ulaştığımızda deneyimli hocalar kendisiyle atlayış yapacak öğrencileri belirlediler ve herkes tulumlarını giymek ve paraşütlerini hazırlamak üzere dağıldı.Tulumlarımızı giydikten sonra devasa büyüklükteki paraşüt çantalarımızı sırtımıza alıp güvenlik kemerlerimizi taktık. Paraşüt çantasının dizaynı oldukça enteresandı. İçinde kemerinden tutup kendinizi geriye çektiğinizde oturabileceğiniz bölüm vardı. Zaten uçuş esnasında oturmanızı sağlayan da bu özel tasarım çanta oluyor.
Sırası gelen ekip yamacın kenarında paraşütlerini hazırlayıp termik rüzgarını bekliyor, termik rüzgarı geldiğinde atlayış hocasının komutu ile önce yürüyor ve sonra koşarak havalanıyordu. Sıra bana geldiğinde oldukça heyecanlanmıştım. Deniz seviyesinden 2000 metre yüksekte olduğunuzda aşağıdaki evler neredeyse minyatür şekilde gözükürken o yükseklikten uçma girişiminde bulunmak biraz çılgınca geldi. Ama rüyamı gerçekleştirecektim ve bu heyecandı aslında güzel olan. İlk olmasının heyecanı. Hazır konumda termik rüzgarını beklerken bir hoca önümde aşağı kaymamam için beni tutuyor diğeri ise paraşüt ve bağlantı noktalarını kontrol ediyordu. Termik rüzgarının aşağıdan geldiğini farkeden hocam ‘Hazır mısın?’ diye sordu. “Önce yürüyecek ve ben koş deyince koşmaya başlayacaksın. Sakın duraksama ve yavaşlama” dedi. Cümlesi henüz bitmişti ki bir adım atmamla termik rüzgarının bizi havalandırması bir oldu. Ve Babadağ zirvesinden aşağı doğru süzülerek uçmaya başladık. Uçuş yaklaşık 40 dakika sürdü. En keyifli kısmı ise denizin üzerinde süzüldüğümüz anlardı.
Hocam korkup korkmadığımı sordu. Hiç korkmuyordum. Hayalimdekinden daha güzel bir heyecan, müthiş bir deneyimdi. “Biraz heyecana ne dersin?” diye sordu. “Harika olur” dedim. Hocam Kolonlardan birine kuvvetlice asıldı ve paraşütün hava akımında hızla dönmesini sağladı. Hızla denizin üzerinde dönerken çok eğlendim. Ben Lunaparkları çok severim. Her türlü eğlence makinasına bazen korkarak da olsa binerim.
Ama bu heyecan ve yükseklik lunaparklarla kıyaslanamazdı, hayal edemeyeceğim kadar yüksek ve eğlenceliydi. 2 dönüş daha yaptıktan sonra 15 dakika kadar aşağıdaki eşsiz Ölüdeniz manzarasını izledim, fotoğraflar çektim. Özel kamerası ile uçuş hocam da benim ve manzaranın fotoğraflarını çekti. Sonra yavaşca kumsala yaklaşıp iniş yaptık.
Uçuşun sonlarına doğru, bu deneyimi bir kez ile bırakmayıp ilerleyen zamanlarda bir kaç kez daha yaşamaya karar verdim.
Gökyüzünde süzülürken üzerinde bulunduğumuz dünyanın ne kadar eşsiz güzelliklerle, hayatın ise mucizelerle dolu olduğunu bir kez daha farkettim.
Arsenal – Barcelona
1 Nisan 2010, 19:33
İsimlerinin büyüklüğü bile rakiplerini korkutmaya yeten iki muhteşem takım 31 Mart gecesi karşı karşıya geldi. 2006 yılı Şampiyonlar Ligi finalinde karşı karşıya geldikleri mücadelede Barcelona galip gelmiş ve kupayı kaldırmıştı. Finalin rövanşı niteliğindek bu maçta da Barcelona yine üstün taraf olarak dikkatleri çeken bir futbolla maça başladı. İki takımın da en büyük özelliklerinin topu ayağında tutmak ve rakibe üstünlük sağlamak olması maçın fazlasıyla yüksek tempoda geçmesini sağladı fakat Barcelona’nın bu işi rakibinden daha iyi yaptığı da aşikardı. Maç içerisinde rakibine %70′ e %30′ luk bir topla oynama yüzdesi sağlayan Barcelona adeta bir kabus gibi Arsenal’in üzerine çöktü. Rakibine karşı hiçbir varlık gösteremeyen Arsenal’de ise önce 27. dakikada A.Arshavin ardından 44. dakikada William Gallas’ın sakatlanması ve takımın en önemli ismi C.Fabregas’ın sarı kart görerek 6 Nisan’daki rövanşta cezalı duruma düşmesi de Arsenal için herşeyin daha da kötüye gideceğine işaretti. Bütün olumsuzluklara karşı kendi evinde rakibine direnen Arsenal, golsüz biten ilk yarı sonunda bu skordan memnun bir şekilde soyunma odasına girdi.
İkinci yarı ise Arsenal adına tam bir felaketle başladı, 22. saniyede sahneye çıkan Barcelona’lı yıldız oyuncu Z.İbrahimovic topu filelere göndererek Emirates Stadı’nı sessizliğe boğdu. İngiliz ekibi ikinci yarıya -yediği golün de etkisiyle- biraz daha ofansif bir biçimde başladı fakat beraberlik golünü ararken 59. dakikada Z.İbrahimovic bir kez daha sahneye çıktı ve farkı ikiye çıkardı. Acaba Arsenal’in bu sezon ki Şampiyonlar Ligi mücadelesi sona mı ermişti? Derin sessizliğin içinden birkaç bin Barcelona taraftarının sevinç tezahüratları duyuluyordu. Bundan sonrası Barcelona için çok kolay geçicek gibi gözüküyordu. Arsenal’in başındaki 14. yılını dolduran Arsene Wenger, 68. dakikada T. Walcott’u oyuna alarak son değişiklik hakkını da kullandı ve sanki takımına sihirli değneği ile bir dokunuş yaptı. Oyuna giren Walcott topla ikinci buluşmasında topu Barcelona filelerine göndererek farkı bire indirdi ve Arsenal’in daha coşkulu bir biçimde oyuna dönmesini sağladı. İhtiyacı olan kıvılcıma kavuşan Arsenal’in bu oyunu maçın temposunu da arttırdı. Öyle ki Arsenal oyuncularının yaptığı hücumlar ancak faullerle durdurulabiliyordu ve bunlardan birinde de Barcelona savunmasının göbeğindeki isimlerden G.Pique sarı kart görerek rövanş maçı için cezalı duruma düştü. Arsenal en azından beraberlik için yüklenmeye devam ediyor fakat Barcelona savunmasını geçemiyordu. Maçın 84. dakikası gelindiğinde ise, tur için Arsenal’in şansının döndüğü pozisyon gerçekleşti; ceza alanı içinde rakibini düşüren C.Puyol, penaltıya sebebiyet verdi. Daha da önemlisi kırmızı kart görerek hem kalan 6 dakikada takımını 10 kiş bıraktı hemde rövanş maçında savunmanın göbeğindeki partneri Pique ile birlikte cezalı duruma düştü. Penaltı pozisyonunda düşürülen kaptan Fabregas, penaltıyı kullanarak takımının beraberlik golünü attı ve 6 Nisan gecesi için takımının umutlarını yeşertti.
Lionel Messi
Ballon d’Or (Avrupa Yılın Futbolcusu Ödülü) son sahibi L.Messi Barcelona’nın tüm maçlarında olduğu gibi bu maçta da en büyük sihalıydı fakat gol vuruşlarında etkisiz, fiziksel olarak çok güçlü rakip oyuncular karşısında çaresiz kalan oyuncu son derece sönük bir performans sergiledi. Ancak ilk golde kendisini marke eden futbolcunun hatası ile İbrahimovic pozisyon bulup golü attı.
Tiera Henry
Maç içinde ayrı bir önemli olay ise 8 sezon Arsenal forması giydikten sonra Barcelona’ya transfer olan T.Henry’di. En son Highbury stadında Arsenal forması giyen yıldız Arsenal’in yeni evinde yine ev sahibi gibiydi. Arsenal’li taraftarlarca ayakta alkışlanan oyuncu maça 78. dakikada dahil oldu. Ev sahibi taraftarlarının açtığı “Welcome Home Tiera Henry” pankartı da gözlerden kaçmadı.
Ülker Grubunun Spora Desteği ve Vergi Sistemi
3 Ocak 2010, 00:17
Hiç bir büyük firmanın aynı branşda 2 farklı takıma reklam verdiğini görmek pek mümkün değil günümüzde. Kendi ismini yeni duyuran firmaları grup dışında tutmak lazım. Lg Panasonic Sony Bwin Audi gibi… Bu markalar birşok ülkelerdeki takımlarla reklam ve sponsorluk anlaşması yaptığını görebiliriz fakat aynı branşda 2-3 takıma birden reklam vermenin anlamsız olduğunu bilirler ve bu yönde hareket ederler.
Yurtdışına transfer edilen yerli futbolcuların bonservis bedeli kadar artı bir miktarıda klübler vergi indirimi olarak kullanabilsin. Yani GS yurt dışına Arda’yı 10 milyon euro ya satıyorsa 20milyon euroluk bir vergi indiriminden yararlanabilsin.
Ülker grubunda durum tepe noktaya vurdu, Basketbolda fenerbahçe ülker , Galatasaray Kafecrown, BJK kola turka ve Alpella Trabzon olarak karşımıza çıkıyor. Ülker markasını tanıtmaya bukadar gerek olmadığını ve bunun altında yatan nedenlerin birinci sırasında vergi indirimi olabileceğini düşünüyorum. Ülker Gubunun bu sponsorlukve reklam anlaşmaları ile ülke sporuna nekadarlık bir maddi katkı sağladığını ve bunun nekadarını vergiden düştüklerini çok merak etmeye başladım doğrusu.
Spor Klüblerimiz bu vergi indirimlerinden yararlanamazken Halding-Grub takımlarının vergi indirimleri ile bedavaya rekabet etmeleri çokda rekabete yakışır bir durum değil.
Bu arada Spor ve Maliye bakanlığına bir teklif olarak şu fikrimi getireyim : Yurtdışına transfer edilen yerli futbolcuların bonservis bedeli kadar artı bir miktarıda klübler vergi indirimi olarak kullanabilsin. Yani GS yurt dışına Arda’yı 10 milyon euro ya satıyorsa 20milyon euroluk bir vergi indiriminden yararlanabilsin.
Vedat Karagöz
vedat.karagoz[at]gmail.com
MİTHATPAŞA STADI
16 Mart 2009, 00:49
Beşiktaş tutkunu birisi olarak cumartesi akşamı yine televizyon karşısındaydım.Maçı vardı Beşiktaşımın Gençlerbirliği ile.Önemliydi,takım şampiyonluğa doğru gidiyor,rakipler puan kaybediyordu.Ama beni cumartesi akşamı televizyon karşısına bağlayan tek neden bir futbol takımı değildi.
Bir tribün oluşumu vardı bizi alıp yanına çeken.Felsefesiyle,heyecanıyla,ateşiyle,tezahüratlarıyla,pankartlarıyla….Bu öyle bir oluşumdu ki en gazozuna olan Beşiktaş maçını bile televizyondan 90 dakika izlettirebiliyordu.
Herşey hazırdı artık maça dair.Takımlar yavaş yavaş seramoni için orta yuvarlağa doğru yürüyorlardı.Tam bu sırada kamera Beşiktaşın kalbinden,yani Çarşının bulunduğu kapalı tribünden bir pankart gösteriyordu:”Sayın Cumhurbaşkanı gönlümüzün köşküne hoşgeldiniz”!Pankartın hazırlanışından yönetim destekli bir pankart olduğu ayan beyandı,Çarşının pankartı beyaz bir bez üzerine sprey boyayla yazılmış bir yazı olurdu,”A” larda malum “A” lardan…Hatta pankart açıldığı andaki”izin ver,yeni stada izin ver” tezahüratıda bu tezi destekliyordu.Kısacası yönetim işaret etmiş, kapalıda buna uymuştu.
Peki Çarşı Ruhu bunun neresinde kalmıştı?M.Kemal Atatürk dışında herşeye ve herkese karşı olan anlayış,karşı olmadığı tek insanın makamına yakıştırmış mıydı şimdiki cumhurbaşkanımızı?Ya da endüstriyel futbol adına ,daha çok rekabet ve para kazanma adına Çarşıyı Çarşı yapan İnönüyü yıkmayı göze alan bu anlayış var mıydı Çarşının felsefesinde?
Bu düşünceler sarmıştı bir anda etrafımı,acıyordu bir yerlerim ama tarif edemiyordum.Maçı izlediğim arkadaşlarımdan biri haykırıyordu gür bir sesle:”Nerde kaldı Çarşının solculuğu?”.Belki orada bulunan birçok kişiyi etkilemişti bu olay ama durumu en iyi o arkadaşımız özetlemişti!
İstiklal Marşımız okunmuş,bitmiş ve birden tribünlerden tempolu bir ses yükselmeye başlamıştı:”türkiye laiktir,laik kalacak!”.Duramamıştı yine içlerdeki asi ruh,patlamıştı bir yerinden.Toparladı bu ses ekran başında oturan Çarşının en çok “A” sına vurulmuş olan bütün taraftarları.İçimizdeki kuşku dolu “acabaları?” bir nebzede olsa siliverdi.
Maçın başında olan bütün bu gereksiz gösterişler olmamalıydı.Eğer olcaksa 85. dakikadan sonra “Gündoğdu Marşı” söylenmemeli,tribündeki “Son Barikat”pankartı indirilmeliydi!
Peki maç ne oldu?Beşiktaş adına üç güzel gol ve şampiyonluğa inancı arttıran bir mücadele hepsi bu kadar…Umarım yıkılmaz ne bu barikat ne de Mithatpaşa Stadı…..
Efsane sporcular
14 Ekim 2008, 20:17
Bjorn Borg, Boris Becker, Pete Sampras ve Andre Agassi…Tenisseverler elbette bu isimlerin tenis için ne anlam taşıdığını tahmin etmekte güçlük çekmezler.Borg 70′lerde, Becker ise 80 lerin sonunda teniste egemenliğini ilan etmiş raketlerdi. Sampras ve Agassi ise 20.yüzyılın son efsaneleriydiler. Elbette ikisinin aynı dönemde boy göstermiş olmaları ve aralarındaki mükemmel maçlar, şu anki genç kuşağın tenise olan ilgisinin en önemli sağlayıcısıydı. Sampras’ın tenise vedasından sonra da, tenis son efsanesinin ortaya çıkışına kadar lokomotifsiz kaldı. Tenis izleyicileri,Sampras’ın bırakışından sonra Agassi’nin bayrağı devralıp kupalara ambargoyu koyacağını düşünürken; 2001 Wimbledon’da son efsanenin gelişinin de ilk işaretlerini almışlardı. 20 yaşındaki Roger Federer Wimbledon da 4 yıllık Sampras dönemini bitirip ileride kendisinin egale edeceği Borg’un rekorunu korumuştu. Evet,tenisin son ve belki de en büyük efsanesi Roger Federer, Pete Sampras’ı 4. turda kupa dışına iterek tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.
Aradaki 7 sene bu çıkışın bir tesadüf olmadığını, karakteriyle, yeteneğiyle, fiziksel ve mental kuvvetiyle son derece donanımlı bir tenisçinin daha kortlara geldiğini anlamamız için yeterliydi. Bu 7 seneye,13 grand slam ve onlarca şampiyonluk sığdıran Federer, aynı zamanda yaklaşık 4,5 sene 1 numara kalarak da kırılması çok güç bir rekorun sahibi oldu. Henüz 27 yaşında olmasına rağmen birçok rekoru elinde bulundursa da, koleksiyonun en önemli eksiği olan Fransa Açık şampiyonluğunu kazanarak ve 14 grand slam kazanan Sampras’ın en önemli rekorunu da tarihe gömerek tarihin en başarılı raketi ünvanını kazanması birçok tenisseverin beklentisi.
Esasında, Federer’in bu başarıları tenisseverleri ikiye bölünmesine neden oldu. Kimileri Federer’in oyununun ve başarılarının kendilerine büyük keyif verdiğini ve tenise olan ilginin artacağını savunurken, diğer kısım Federer’in başarılarını rakipsizliğe bağlayarak teniste rekabeti sıfırladığını ve artık eskisi kadar keyifli maçlar izleyemedikleri görüşünde birleştiler. Fakat bunu savunmak,şu anın 1 numarası Rafael Nadal’a, gelecekte adından söz ettirecek Novak Djokovic’e;bunların yanında tecrübeli raketlerden Andy Roddick ve Lleyton Hewitt’e biraz haksızlık olur düşüncesindeyim. Bence bu durum Federer için bir şans olarak değil, tam aksine bu yetenekli tenisçilerin aslında Federer’le aynı dönemde oynamalarından dolayı onlar adına bir şanssızlık olarak düşünülmelidir.
Efsane sporcular, kendi branşları için altın değerindedir. Çünkü bir sporu popülerleştiren ve izleyiciler için daha eğlenceli hale getiren en önemli etken, işte bu lokomotif sporculardır. Michael Phelps, yüzmede rekortmeni izleyecek olmanın heyecanıyla olimpiyatlarda hepimizi ekran başına kilitledi. Lance Armstrong bisikleti, Michael Schumacher ise Formula 1′i ilgisiz insanlara bile izlettirmeyi başardı. Tenis için de bu dönemin önemi çok büyük. Çünkü bu spor şu sıralar kortlarda altın çocuğunu izleyicisine sunuyor ve Federer bize kendimizi oldukça şanslı hissetme fırsatı veriyor. Yıllar sonra bir tenis maçında Federer’in rekorları bir bir sıralanırken, ”Ben bu adamı canlı izlemiştim.” diyebilmek hangimize çok büyük keyif vermeyecek?
b’AŞK’a
15 Mayıs 2008, 15:15
nerde tanıştık, nerden karşıma çıktın.
hatırlamıyorum.
ama üstündeki renkli elbisenin,
bir tutkunun başlangıcı olacağı besbelliydi.
çok koşturdun peşinden, hiç uyutmuyordun.
sürekli seni sayıklıyordum rüyamda,
o upuzun ismini, çocuk dilimde.
sen hiç pas vermiyordun, sürekli beni itiyordun.
sen çok büyüktün, koskocamandın.
yerden göğe kadardın.
“daha çok küçüksün yavrum,
büyü de gel” diyordun hep.
olsun.
ben seni karşılıksız sevmiştim
bir gün olsun bir şey beklemedim
evet, bazen beni çok üzdün.
bazen de farkında olmadan,
en derin mutluluklara gark ettin.
ama hiçbir zaman seni bırakıp da gitmedim.
ben seni kimseyle paylaşamazken,
sen kalbini milyonlara açtın.
herkesi kendine aşık ettin,
delicesine, çıldırırcasına.
ama yine de sana olan sevgimden hiçbir şey eksilmedi,
bilakis hep arttı, günden güne.
…
bak, ben artık büyüdüm, koskocaman adam oldum.
ve artık sen de inanmaya başladın bu aşkın büyüklüğüne.
bu öyle bir aşk ki;
ya ölümsüz olacaktı, ya da şuracıkta alacaktı canımızı
aşk
sarı
aşk
kırmızı





