Aşkıma Kış Gülüşleri…

10 Haziran 2010, 09:21

Sağ omuzumda çavuş kuşum, defneleri koklayarak nar ağaçlarının altındaki sevgi imparatorluğuna doğru; emekleyen kalemimle birlikte yol alıyordum. Bu yolculuktan sonra; kış gülüşlerimi armağan olarak göndereceğim aşkıma…

Karşılaştığım iyilik ve güzellik ruhuyla selamlaşırken getirdiği haberleri dinliyordum. Görkemli asma bahçelerindeki kutsal törenleri hatırlıyordum.
Barış rüzgarlarıyla selamlar getirdiğini ve oradakilerin yolumu gözlediklerini söylüyordu.

Elbette yolladıkları selam ve haberlerle onur duydum. Ancak! Bunları işiten kulaklarımla birlikte ruhumun kabarmasına izin vermeyeceğimi bilmeliydiler.

Yeryüzünden iki ayaklı kanatsız zebaniler yok olmadıkça, sevgi, saygı, anlayış, huzur karaborsayken, insanlığın ruhu mekanıyla can çekişirken, hangi hal ve yüzle geri gidip de ilerlerim geleceğe?

Sihirli sevgilerle birlikte, bütün kötü düşünceleri tılsımlamadan asla geri dönmeyeceğim!

Bugünde yaratıldığım günün ruhunu taşıyorum. Hele de şu zaman içinde kozasından çıkacak sözlerimin sancısını çekiyorken, yerimden kıpırdayacağımı kim aklına getirir?
Önceleri içime yumurtluyordum şimdilerde ise dünya denen folluğa.

Küçük düşüncelerin peşinden asla koşmadım! Benden olan canlılarda bulunan, duyguların en alçağı olan ”kibirle” ve birbirleriyle aynı ayar tarttığım, tüm ego savaşlarının hiç birini umursamadım! Bu tür soysuz davranış ve düşüncelerden mümkün oldukça kendimi uzak tutmaya çalıştım. Yok olan insanlık değerlerini hayata geçirip, yeniden var olmak istediğimi o zaman huzur içinde geri döneceğimi bir bir anlattım o kutlu ruha.

Belki de Babil’in asma bahçelerini incitecektir bu sözlerim. Hiç tıkamasınlar, varsın incinsin kulakları. Ben de Babil’in asma bahçelerinden inciler dizerim dünyanın ak sütlü gerdanına… İşte o zaman! Aşkın gümüş saçları ne güzel havalanır alaca rüzgarlarla o gerdandan.

Sorumluluk duygumu kartalların yaşadığı yerlere eşdeğer tuttum. Oralarda yaşadım, oralardan kanat çırptım bana gelen yollara. Öğrenmek isteyen insanın yolculukları hep kendinedir. O vakit gelmeden boşuna havalanmam değersiz zamanlara ve hiç rüzgar çıkarmam önünü göremediğim uzaklara. Ne yazık ki sonra savaş kokar benimde burnuma.

Ey kutlu ruh!

Sen iyilikten ve güzellikten yanasın, şükür edensin, sabır edensin,  insanlığın izindensin. Alnında ki yazıyı buradan okuyor ve sevginin dualı dudaklarıyla da öpüyorum…

Uzatsın gökten kanatlarını şimdi kartallar, rüzgarın sesini dinledim. O yöne uçmak istiyorum.
Kötü ruhun ar damarı çatlamış, gölgesine gölgesine konmak istiyorum.
Tutmayın elimi. Tarihi yazmak istiyorum.

Sabiha Rana

Derinden Maskeler

23 Ocak 2010, 13:58

derinden maskeler 1Bana her şeyin diğer yüzünü anlatsana. Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.

İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi, onu özümsedi ve hatta benimsedi. Belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara… Bunu kuşkusuz zamanda yeterli yolculuk yapmadan bilemeyeceğiz. Çünkü zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir. Tarihe nereden nasıl ve ne şekilde bakıldığı önemlidir ve belirtilen şartlar sonucu değerlendirmeler yapıldığında belki söylediklerim daha net anlaşılacaktır. Zaman ki, iyi olanı kötüye çevirebilir; ya da kötü olanı iyiye. Gerekli zaman sağlandığında gerek birey gerekse toplum var olanın, var olmakta olanın değerini daha iyi anlayacaktır.

Zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir.

Belki bu yüzden ben size başka yüzlerden bahsedeceğim, sizlere yüzlerin altındaki yüzlerden ve deriden maskelerden bahsedeceğim. Üç gün kadar önceydi, üç gün öncesine kadar bu şehirde başı dönmüş vaziyette ve ağzı kulaklarında gezinen ben; unutmak, kaçmak ve kurtulmak için yeni yeni şehirlere giden ben; üç gün öncesine kadar Paris denen bu şehirde gözleri bağlı yaşıyormuşum.

Üzgünüm, ne Champ-Elysees’den ne Notre Dame’ ın büyüsünden ne de Seinne Nehri’nin parıltısından bahsedebilirim. Çünkü Paris’in neden bir dekor değil de bir aktör olduğunu insan yaşamında, yeni anladım. Çünkü, kibarlık budalalaşmama olgunluğunu çoktan kazanmış. Molier, rahat uyumalı sanırım mezarında. Evet, sanırım gözlerinde bizimkiler kadar parıltı yok insanların; ama yine de gülüyorlar. Tekrar üzgünüm, biliyorum ki sizler Paris’in melankolisi yerine büyüsü ve ışıklarının anlatılmasını tercih ederdiniz.  Ama belki post-modern tasvir beklentilerinizi hikayemizin başlarında yer alacak Eiffel tasviri biraz karşılar.

Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır.  Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum… Sahi ya üç gün önceydi, Champ de Mars’da Eiffel’i tepesinde yıldızlarla düşlüyordum, sahiden. Yüreğim birkaç gündür çok güzel bir Macar kızının kokusunu alıyordu ki kulaklarım onun o enfes sesine o gece ilk kez tanıklık etti. Gözlerinde parıltılar saçmaktan hatta bunları paylaşmaktan çekinmeyen bu Macar güzeli ile resmen tanışmamız da o güne rastlar. Takip eden günlerde güzelliği kadar masum olmadığını anladım ama umursamadım; sanırım geçmişte yaptıklarının aşk için olduğa dair yüreğimde bir yerleri ikna etti; ya da ona inanmak içimden geliyordu, ya da işime geliyordu. Siz bu flört kısımlarının hızlı geçtiğine bakmayın hepsi başlı başına bir yıl gibiydi. Sahi ya sizlere söylediğim Eiffel tasviri: Eiffel,  sanki, üzerimde eski Yunan komedyalarında acıklı şarkılar söyleyen eski bir Yunan güzeli intibası bırakan o Macar kızının başında bir güzellik arc‘ı gibi duruyordu. Eğer istenirse, Eiffel’in belli periyotlarla büründüğü beyaz ışıklar tenine ve parıltısı da gözlerine benzetilebilir. Ancak bunlara gerek olduğunu sanmıyorum.

derinden maskeler 2

Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır.  Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum…

Sahi ya, bana Paris’ten bahsetsene; Bastille’den kafanı çıkarıp Notre Dame‘a kadar her sokağı birer birer tasvir etsene;  XIV. Louise‘in bronz atlı heykelinden, müzik festivalinden ya da ne bilim şöyle artistik ne varsa bahsetsene. Şık giyimli insanlardan, tonla para harcayıp rüküş et yığını olan insanımızdan, diğer Paris’ten bahset… Sonra belki; çünkü ben Sienne nehrinin bizim güzelim Boğaz’ımız gibi iki yüzlü olduğunu tahayyül ettim. Nehrin derinlerinde bir yerlerde tersine bir akıntı olduğunu  düşledim. Ancak bu şekilde nehirde ters akıntıya kapılarak geçmişe gidebilir, size Bastille’den, Fransız Devriminden, XIV. Louis’den ve daha fazlasından bahsedebilirim. Ama söyledim ya; daha sonra belki…

Gel gelelim şu müstakbel Macar kızına. Kendisi Budapeşte’de bir chanteuse. Henüz küçük müzikallerde oynuyor ancak  ileride başarılı olacağından hiç şüphem yok. Sarhoş olduğunda öpülmeyi, ayıkken beğenilmeyi seviyor.  Bıçkın bir kişilik. Paris’te iki hafta daha kalacak. Edith Piaf’ı benden önce mezarında ziyaret edecek kadar çok seviyor. Vesaire, gel gelelim şu müstakbel Macar kızına neden yazdığımıza…

derinden maskeler 3Çünkü zor olanın elde edilmesi, en güzel olandan daha güzeldir de ondan. İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi onu özümsedi ve hatta benimsedi. Söyledim ya daha en başta; belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara…

Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.

Hatıralar insanları gökyüzünde tutarlar ve insan kalbindeki pişmanlıklar, aldatmalar aldatılmalar ve bir aldatmanın tam ortasına oturmak ve uçmak yeniden yukarılara ya da belki düşmek yeniden aşağılara. Ama sen iyisi mi bana Paris’ten bahset çocuk. Bilirsin ki acı çekmek bu dünyada çok kolay ve mutlu olmak çok daha kolay. Sen Paris’ten bahset Nobel’li müstakbel yazarlarımız gibi İstanbul’un melankolisinden değil. Şiir den bahset, Eluard’dan, Aragorn’dan, Les Yeux de Elsa’dan, Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’ndan.  Tanrı’nın varlığından bahset, felsefeden Schopenaur’dan hatta en baştan Aristo’dan.

Kesintilerle, sansürlerle dolu hikayemizde ilerlemekteyiz, çünkü biliriz ki; her ne kadar söz verdiğimiz sözümüzü tutup tutmadığımızı bir daha hiç bilemeyecek olsa da , sözler önemlidir. Sırları yazıp da ele verip kendince ironiler yazmaya gerek yok. Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak. Yaşamda en değerli şey yaşamın kendisidir de ondan. Peki aşkta en değerli şey nedir? Mutluluktur tabii ki. Peki nereye koymalı bu yargıda Aragorn’ın sözlerini “Mutlu aşk yok ki dünyada.”. Basit çocuk, çok basit; mutlu aşk yoksa aşk da yok dünyada.

Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak.

Şu an Rodrigo’nun o ünlü Gitar Konçertosu çalıyor. Ve ben ölüme gülerek giderken değil, yaşama ağlayarak koşarken dinlemek istiyorum Rodrigo’yu. Paris’te güneşin tadını çıkarmak istiyorum.

Çıkardık maskeleri, sinüslerimizi rüzgarla beraber. Çıkardık her şeyi, kalbimizi, beynimizi, düşlerimizi ve düşüncelerimizi.

Sizler, bu hayattan rüzgar gibi geçtiniz, sizler ki bir çok şeyi delip, birçok şeyi yıkıp geçtiniz. Sizler ki kimi zaman bu şehri zehir ettiniz, kimi zaman düşlere benzettiniz. Kimi zaman düşlere bezendiniz ve kimi zaman girdiğinizden rüyalarıma, sizler, uykuları kabusa çevirdiniz. Sahi kimsiniz, ne hakla ve neden geceleri geldiniz.

Yorulduk, ve ömür diyebilecek kadar taşıdık hayatı sırtımızda, ve yaşadık diyebilecek kadar soluk aldık. Yorulduk, yaşadık ve yaşamaktayız. Devam etmek lazım Boulevard St. Micheal ‘de Place etmeliyiz. Heyecanla, istediğini Türkçe söyleyebilirsin diyen market sahibinden bahsetmeliyiz. Heyecanla, tertemiz Türkçe konuşan market sahibinden.  “İstanbulluyum” deyişinde şaşırdığımda, Ermeniyim ben demişti.

- Dönmenizi bekliyoruz, ülkenize.
- …

derinden maskeler 4

Sesler kısılır kimi zaman. Kimi zaman konuşamaz insan. Kimi zaman senin bile dilin tutulur.

Türk sokağındayız saatler sonra. Türk bayrağı olmayan bir Türk sokağında. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli bir Türk sokağında. Türk olduklarını yalnız polise ve asıldıkları kadınlara söyleyen Türklerin yaşadığı Türk sokağında! Kime yakınız, kimden uzağız. Bir posteri inceliyorum, bir gerilla lideri ya da bebek katili. Bir poster inceliyorum, ve neden bu insanlar o Ermeni kadar içten değiller… Kendi insanlarımızı çok uzaklara yollamak, bu kadar acı yaşatmak, yok etmek kültürleri ve kültürlerini ve düşman etmek kendimize ve kendilerine… Şimdi nasyonalizmi sorgulamak, nasyonalizmin doğduğu şehirde… Doğru ya; Edith Piaf demiştik hani; Pere Lachaise ve Ahmet Kaya geliyor aklıma… Bu karmaşalarla bir Yunan restoranında sarma yemek ve süzülüp kalmak Ege resimlerinin arasında. Sevgili Maria; ne fark eder ellinikos kafes ya da Türk kahvesi demek; dizlerinin dibinde falına baktıktan sonra. Sokaklarda Türkçe yazılarla PKK ya ait afişler… Ve biz bu sokaktaki insanlarla yaşayabiliyorsak, o Ermeniler neden gittiler…

derinden maskeler 5Paris, Sacre Cour’dan beyaz bir çarşafa uzanmış bir Latin güzelini andıran bir hayal gibi görünmekte. Avrupa’ya dair çoğu tapınakta olduğu gibi göğe yakın durma arzusuyla bir tepeye kurulan bir kilise. Bu insanlar, galiba, vicdanlarında göğe dair duydukları ızdırabı böyle bastırıyorlar. Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir… Ve Ximena, uzandığında Sacre Cour’dan Paris manzarasını andıran Meksikalı Ximena, daha fazla ve daha farklı kalmanı isterdim…

Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir…

Onu bunu geçsene sen, Macar kızı bugün gidiyor. Ve ben içimdeki yılana uyarak bir hoşça kal bile demedim. Sanırım, ukalalık ve intikam ya da sanırım içimde yaşayan yılan. Garden Luxembourge‘da başlayan, Garden des Tuileries‘de devam eden sonra bilmem hangi barda biten geceydi değil mi son gecen. Hayır, Anna senden değil, bu yılanı kalbime koyandan nefret ediyorum ben. Aşktan, tutkudan, aldatmadan değil yılandan kaçıyorum. Ve giderken, o hafif rüzgâra aldanıp ve kızarmış gözleriyle sana elveda diyen Paris’e bakıyorum ve belki de bu hafif rüzgâr da üşümeye ve Paris’in bu sulu gözlülüğüne katlanamadığımdan sana elveda demiyorum. Biliyor musun Anna Brunai, yani o meşhur Macar kızı, ben seni çok sevdiğimden çılgınca öpmedim; ancak seni gerçekten sevdiğimden defalarca bunu sana söyledim. Şimdi sen beni affedecek misin, yoksa şizofrenik bir adamı bu şehrin çılgın gözyaşlarına mı terk edeceksin.   “J’envoie de toi,  parce que je t’adore mon amour.”

“J’envoie de toi,  parce que je t’adore mon amour.”

Bunca ideolojik karmaşa ve Anna’nın gidişi… Paris, düşlerde büyük gerçekte ise çok küçüktür. Görenler bilir, Seinne asla melonkolik yalnızlığın yerini tutmada Boğaz’la yarışamaz. Bir şey öğrendim ben burada: Kutsallığını aşkın ve acımasızlığını tutkunun. Ve bu tutku, odamda, taburemde kadehimde ve dudaklarımda bir hatıra olarak yaşıyor, hala, Anna sana ve içimdeki yılana rağmen… Iago’lar ölmez Annacığım, onlar aranızda, yanınızda ve koynunuzdadır… Bir gün Othello’da oynadığında anlayacaksın. Ve o zaman Aranguez’in tadına ben olmadan da varacaksın, Annacığım…

derinden maskeler 6

Şimdi şarkı söylemek isterdim, doya doya söyleyebilmeyi isterdim kimseyi rahatsız etmeden. Haftaları karıştıracak kadar çoktandır Paris’teyim artık. Anna yok, ben de yarım yamalak varım. Aldattığı sevgiliyse kanımca şu an. Ya ben; hiç olmazsa aşkı burada da dolu dolu yaşadım. Kalbimim hayatta olduğunu hatırladım. Nazım’ın “Ah ne korkunç şeydir düşmek kavganın haricine.” sözüne nazire haykırdım: Ne korkunç şeydir düşmek aşkın haricine…

Nazım… Son olarak Nazım; sen neden öldürdüysen Benerci’yi, ben de aynı sebeple sevdim sevgilisi olan bir sevgiliyi…

“Ateşi ve ihaneti gördük;

Dayandık, dayanmaktayız…”


Talha Sağıroğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com

Aşkın Metafiziği

19 Mayıs 2008, 16:28

aşkın metafiziğiSiz bilgeler, yüksek ve derin bilgili

Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz

Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin

Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?

Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!

Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna

Nerede, nasıl ve ne zaman,

Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!


ARTHUR SCHOPENHAUER

Yüzyıllardır hayatı anlamlandırmak için kendilerini düşünmeye adamış filozoflar neden aşkın üzerinde durmamışlardır? Yoksa bizi hiç beklemediğimiz bir anda vuran, düşünme yetimizi bile kaybettiren, baştan aşağı değiştirebilen o ‘aşk’ sözcüğünün şifresini çözememişler midir? Evet! 19. yüzyıl felsefesinin çehresini değiştirmiş Arthur Schopenhauer’ a kadar aşkı anlamlandırmaya yönelik kayda değer hiçbir sav yoktur. Yalnızca Platon’ un, Sokrates’ in de diyaloglarının yer aldığı Şölen’inde yüzeysel olarak ele alınmıştır.

Ancak kitabı okumamış ve başlama düşüncesi olanları uyarmakta fayda var, Schopenhauer’ un düşünceleri sizi şaşırtabilir, gerçeklerle yüzleşmeniz düşündüğünüz kadar kolay olmayabilir. Kendisinden hemen sonra yaşayacak olan Freud’ ü etkilemiş olan bir düşünürün aşk konusunda neler yazmış olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Aşk ve Gerçekler:

Schopenhauer için beden, iradenin yuvasıdır. Bu iradenin biricik özelliği istemektir ve istediği de yalnızca kendisidir. Freud’ ün kırk elli yıl sonra ‘bilinçdışı’ diye anlamlandırdığı şey Schopenhauer’ un iradesidir. Bilinçdışı dürtü, organik-biyolojik bir uyarımdır, hedefi tatmin olmak, doyuma varmaktır. Dürtünün nesnesi de dürtüyü doyuma ulaştıracak, yatıştıracak nesnedir. En belirleyici dürtü olan cinsel dürtünün cinsel nesne ile tatmini gerçekleşmez ise, bunun patojen sonuçları olacaktır. Zaten dürtüler arasında bastırmaya en çok hedef olanlar cinsel kökenli dürtülerdir.

Schopenhauer’ a göre iradenin kaygısı canlı türlerinin kusursuz, ideal tipini meydana getirmek, koruyup hayatta tutmaktır. İrade, türü koruyabilmek ve bunu ideal tip modeli üzerinden gerçekleştirebilmek için cinsel dürtüyü kullanır. Cinsel dürtü, içgüdü üzerinden bireyi, türün tipini koruyacak seçimler yapmaya, karşı cinsi – (farkında olmadan, içgüdüsel yönelimlerle) iradenin amaç ve hedefleri doğrultusunda onda önceden tespit etmiş olduğu özellikleri arayarak (büyük göz, uzun bacak, küçük burun gibi) – cinsel tatmin nesnesine dönüştürmeye yönlendirir.

Bu anlayış çerçevesinde cinsel sevgi, aslında koşulları dışımızda daha sonra da içgüdüyle belirlenmiş bir yönelimden başka bir şey değildir; duruma göre, yoğunlaşmış duygulardan, tutkulardan, kara sevdalardan ve intiharlara sürükleyen aşamalardan geçebilir.

Erkeğin kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında onu kıskıvrak yakalayan o kadınla birleşmeyi en yüce iyiymiş gibi gösteren o baş döndürücü çekicilik, o teşhir, işte türün belirgin bir biçimde vurulmuş damgasını fark edip, bunu o kadınla devam ettirmek isteyen duyusudur: Güzelliğe olan bu ısrarlı eğilim, türün tipinin korunup sürdürülmesi isteğine dayanır.

Yazar karşı cinsi seçerken dikkate aldığımız özellikleri şöyle sıralıyor:

Karşı cinsin yaşı… Erkeklerin seçtiği kadının genel olarak yaşı, adet görmenin başlamasıyla bitmesi arasındaki döneme yayılır; ancak asıl tercih, on sekiz ile yirmi sekiz yaş arasındaki döneme yönelir. Erkek; yaşlı, yani adetten kesilmiş bir kadına soğukluk duyar. Güzellikten yoksun gençlik yine de çekicidir; gençlikten yoksun güzellik hiç çekici değildir. Burada erkeği bilinçdışı yönlendiren maksadın, sadece üreme imkanıyla ilintili olduğu apaçıktır.

Sağlık… Sağlıklı olmayan karşı cins her zaman bizi ürkütür. Çünkü bunlar çocuğa da geçerler.

İskelet ve kemik yapısı… Karşı cinsin iskelet ve kemik yapısını önemseriz, çünkü bu türün tipinin temelidir. Ayrıca dişler de beslenme bakımından ve özellikle de kalıtımla geçtiklerinden bizim için çok önemlidir.

Etin belli bir dolgunlukta olması… Cenine bol bol besin sunulacağına işaret ettiği için, vejitatif yapının hakim durumda olması isteğidir. Dolgun bir kadın göğsü erkek cinsi üzerinde müthiş çekici bir etki yapar; çünkü kadının çocuk doğurma işleviyle doğrudan bağlantılı olarak, yeni doğacak olana bol bol besin verebilecek olduğunun belirtisidir bu. Aşırı şişman kadınlar da erkeklerde tiksinti uyandırırlar. Bunun nedeni, bu yapısal özelliğin rahmin beslenme yetersizliğine, yani kısırlığa işaret etmesidir; bunu kafamız değil içgüdümüz sezer.

Yüz güzelliği… Sayısız kızın hayat mutluluğunda, burnun alt ya da üst tarafının küçük bir eğikliği, tayin edici olmuştur. Burada türün tipi söz konusudur. Üst çene küçüklüğüne bağlı küçük bir ağız, hayvandan farklı olarak, insan yüzünün kendine özgü karakteri bakımından çok önemlidir.

Gözler ve alın… Bunlar, fiziksel özelliklerle, ama asıl anneden kalıtım yoluyla edinilen entelektüel niteliklerle ilintilidirler. Ancak kadınlar erkek güzelliğine çok az önem verirler; hele de yüz güzelliğine: Bunu, çocuğa verme sorumluluğunu sanki sadece kendileri yükleniyormuş gibi bir durum söz konusudur.

Schopenhauer’ a göre kadını esasen erkeğin kuvveti ve buna bağlı cesareti elde eder; çünkü bu özellikler, sağlam çocukların ve aynı zamanda da onların cesur bir koruyucusunun var olacağının belirtisidirler. Kadının aşamayacağı istisnai özellikler, erkeğin cinsine özgü olanı, dolayısıyla da annenin çocuğa veremeyeceği özelliklerdir: bu özelliklerin arasında iskeletin erkeksi yapısı, geniş omuzlar, dar kalçalar, düz bacaklar, kas gücü, cesaret, sakal, vb. yer alır. Bu nedenle kadınlar, çoğunlukla çirkin erkekleri sevmekle birlikte bu erkeksi özellikleri taşımayan bir erkeğe hiç aşık olmazlar; çünkü kadınlar böyle bir erkeğin kusurlarını karşılayıp etkisizleştiremezler. Kadının kazanılmasında etkili olan başlıca özellikler, iradenin sağlamlığı, kararlılık ve cesaret, belki de ayrıca iyi yüreklilik ve dürüstlüktür.

Schopenhauer’ a Göre Aldatmanın Nedenleri:

Erkeğin aşkı, doyum bulduğu andan itibaren belirgin bir biçimde azalır: Hemen hemen bütün öteki kadınlar onu; sahip olmuş olduğu kadından daha fazla çekerler: Erkek değişiklik özler. Kadının aşkı ise, özellikle o andan itibaren artmaya başlar. Bu, türü koruyup onun varlığını sürdürmeye bu bakımdan da olabildiğince fazla çoğalmaya yönelik doğanın amacının bir sonucudur: bildiğimiz gibi erkek; kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde; kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir; kadın ise; istediği kadar çok erkeğe sahip olsun; ikiz ihtimalini hesaba katmazsak; yılda sadece bir çocuk meydana getirebilir: Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden; gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler: Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır kadınınki doğaldır; dolayısıyla da kadının ihaneti nesnel olarak sonuçları bakımından olduğu kadar öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir!

Ayrıca yazar kendimizdeki eksiklikleri karşı cinste bulmamızın, ona bağlanmamızda büyük rol oynadığını iddia ediyor. Schopenhauer‘a göre kendini aşırı erkeksi hisseden erkekler daha çok kadınsı yönleri ağır basan kadınları tercih eder; şekilsiz bir buruna sahip olan kişi güzel burunlu birine aşık olur; kısa boylu kişiye uzun boylu insanlar çekici gelir.

(Yazıda geçen cümlelerin bir kısmı Arthur Schopenhauer‘ un kendi cümleleridir, Aşkın Metafiziği‘ nden alınmıştır)

Çelik Çelik
huseyinalicelikk[at]hotmail.com