Endüstriyelleşmenin Eğitim Üzerine Etkileri

23 Mayıs 2010, 12:53

İlim ilim mi bilmektir yoksa ilim kendin mi bilmektir?

modern zamanlar

Modern Zamanlar

Dünyanın teknoloji çağından bilgi çağına geçtiği ve endüstriyelleşmenin doruk noktasına ulaştığı çağımızda  makineleşme altın çağını yaşamakta ve  bunun sonucunda da nitelikli insan gücüne olan ihtiyaç günden güne artmaktadır.

Örneğin, bundan yüz yıl önce tarımda ihtiyaç duyulan at arabaları ve pullukları yapan bir demircinin bilmesi gereken tek şey demiri dövmek ve şekillendirmekti.

Bugün, endüstriyelleşmenin artmasıyla insan ihtiyaçları da farklılaşmış  ve bunun sonucunda da at arabası ve pulluğun yerini traktörler almıştır. Demirci gitmiş, vasıflı işçi diye adlandırdığımız, traktör gibi modern araçların üretilmesi için gerekli olan iş gücünü oluşturacak toplum yapısı evrimleşmiştir. Bu yeni toplum yapısı ile birlikte de eğitimin önemi göz ardı edilemeyecek seviyelere ulaşmıştır.

Üretim araçlarını elinde bulunduran burjuva sınıfı ise endüstriyel dünyanın ihtiyaç duyduğu bu yeni ve çok daha vasıflı insan gücünü elde etmek için eğitime tarihinde hiç olmadığı kadar destek vermekte. Mesela Koç Holding’in “meslek lisesi memleket meselesi” sloganlı reklam kampanyası bunun çok açık bir örneğidir.

Burjuvazi eğitimi ne kadar desteklese de eğitimin getirdiği düşünme ve sorgulama gibi vasıfların işçi ve emekçi sınıfı tarafından kazanılmasından rahatsızlık duymaktadır.

Bunu en aza indirgemek için de felsefe, düşünce tarihi, mantık, sanat tarihi, sosyoloji ve psikoloji gibi düşünmeyi ve sorgulamayı körükleyen eğitim dallarına verilen önem ve destek burjuva sınıfı tarafından bilinçli bir şekilde engellenmektedir.

Feodal çağda eğitimi kendisi için alan ve aydın sınıfı  temsil eden burjuvazinin teknik branşlar  yerine sanat, edebiyat, felsefe ve matematikle uğraşması bu sava örnek olarak gösterilebilir.

Yukarda bahsettiğim  eğitim dalları yerine, daha çok endüstriyel dünyaya hizmet eden ekonomi, mühendislik, ve teknik eğitim gibi eğitim dalları teşvik edilmekte ve desteklenmektedir.  Rektörlerin “kontenjan artışı eğitim kalitesi açısından zararlı olur”  şeklindeki uyarısına rağmen  ÖSYM ‘nin 2008 ÖSYS kılavuzunda  mühendislik fakültesi kontenjanlarını yüzde 30.7 oranında artırması bunun en çarpıcı örneklerinden bir tanesidir.

Özet olarak eğitim, burjuvazi tarafından etkili bir şekilde desteklenmekte ve onun  çıkarları doğrultusunda planlı olarak şekillendirilmektedir.

Ne yazık ki çağımızda ilim sadece ilim bilmektir.  O zaman ya nice okumaktır! Okumak ama kendin bilerek, düşünerek ve sorgulayarak okumak…

Alp Eren Erol


Doğruyu Ararken Yanlış Yapmak Üzerine

17 Ocak 2010, 01:30

doğruyu ararken yanlış yapmak üzerineBilimin formülsel verileri, felsefenin düşünsel öğretileri ve dinlerde Tanrı’nın buyrukları dünyanın bir ahenk ve doğrular bütünü olduğunu anlatır bizlere hep. İnsan, belki de doğumunun arifesinde doğru olmayı, doğru yaşamayı veya evrendeki mevcut doğruları arama yoluna girişir. Bu münferit bir eylem olmayıp tüm kişilerde mevcut olup doğruya ulaşma metot ve yollarında farklılık görülebilir. Zaten kişiyi kendisi yapan bu farklılıklardır. Bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Evrensel doğrular en sonunda aynı olduğundan yahut temel kanun ve kurallara dayandığından insanı farklılaştıran bu yollarda yaşadığı yoldan çıkmalar mıdır? Kısacası insan hatalarıyla mı diğerlerinden farklılaşır?

İnsan, belki de doğumunun arifesinde doğru olmayı, doğru yaşamayı veya evrendeki mevcut doğruları arama yoluna girişir.

Bu kabullerimiz tabiî ki doğruyu arayan insanları kapsıyor. Elbette ki yanlış bir hayat doğru yaşanamaz ve bu yanlışların bizim kabullerimizde yeri yoktur. Hormonsal döngülerimiz bizi aşk adlı eski bir yalana en kolay kandırabildiği bizim yaşlarımızda; belki de doğruyu ararken en çok sapılan yollardan biri oluyor aşkın puslu ve manidar dünyası. Andre Gide, “İnsan birini seviyorsa artık onun kusurlarını göremez.”*(1) diyerek olayı başka bir boyuta da taşıyor; kusurların farkında olamamak… Mantık, en ezeli düşmanına yani duygulara egemenliğini kaptırdığında insan uyuşturucunun verdiği mutluluğa benzer bir doğru yapma ve doğruyu yaşama hazzına kapılıyor. Elbette ki çoğumuz Hedonist(2) değiliz ancak bu durum aşka dalamayacağımız ve mantığı bir kenara atamayacağımız anlamına da gelmiyor. Ancak, “Yalnızca sığ kişiler bir duygudan kurtulmak için yılların geçmesini beklerler.”(3) diyen Oscar Wilde’a katılarak ve dolayısıyla doğruyu arayan ve sığ olmadığını en azından sanan kimseler olarak, aşkın bir ömür olmayacağı varsayımı çıkarıp; insanların belli dönemlerde aşkın tutsağı olsalar da, mantığın yolunda doğruyu arayabilecekleri kabulünü yapabiliriz. O halde şu çıkarım da yapılabilir: Aşk insanın doğruyu ararken yaptığı duygusal hatalar bütünün çoğudur, ancak bu hatadan doğruya dönülebilir. Bu çıkarım Doğu insanında daha keskin görülebilir. Çünkü “Doğu’da tutku, her değersiz insanın içinde ışıldayan ve günün birinde bir volkana dönüşebilecek bir kıvılcımdır.”(4). Gerçi oryantalist bir bakış olduğundan Doğu’yu aşağılanma metodu da kullanılsa da burada bu yaptığımız yorumun gerçekliğini değiştirmiyor.

Mantık, en ezeli düşmanına yani duygulara egemenliğini kaptırdığında insan uyuşturucunun verdiği mutluluğa benzer bir doğru yapma ve doğruyu yaşama hazzına kapılıyor.

Diğer bir bakışta ise doğruyu aramak, ideal dünyaya ulaşmak için de önemli bir basamaktır. Yalnız ideal dünya derken Marks’ın, Campanella’nın yahut dinlerin bahsettiği ideal düzeni kastetmiyorum. İdeal bireyin kendi kendine oluşturduğu ideal bir dünyadan bahsediyorum. “Bireyleri geliştirmeden, daha iyi bir dünya yaratmak umut edilemez. Bu amaca ulaşabilmek için her birimiz kendimizi geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda tüm insanlık için genel bir sorumluluğu paylaşmalıyız ve başlıca görevimiz en fazla yararlı olabileceğimizi düşündüğümüz insanlara yardım etmek olmalıdır.” diyen Marie Curie aslında düşüncelerime tercüman oluyor. Yani Lenin’in bahsettiği üzere; Marksist devrimi profesyonel devrimcilerin yapması gerektiği tezi de bu açıdan reddettiğimiz kişisel yahut ideolojik doğrulara giriyor örneğin. Yapılacak her iş Curie’nin söylediği metotla yapılmalıdır. Asıl olan birileri adına bir şeyler yaparak inanılan beynelmilel doğruları insanlara getirmek değil, eğitimle insanları doğruya ulaştırmak olmalıdır.   Aslında bu durumun da riskleri var ama biz bu riskleri ideal insan olamayacağı kabulüyle aşıyoruz. Bu riskse şöyle açıklanıyor Bernard Shaw tarafından: Zincirlenmiş köpekler mülkün en keskin koruyucularıdır, ilk ısırdıkları da onları zincirden kurtaranlardır(5). Betimlenen aslında çıkar peşinde koşan aç gözlü insanlardır. Çinliler bu tarz insanları tehlikelerin en büyüğü kabul eder. Aslında doğrular insanlara göre yontulmamalıdır. Bir benzetmeye göre bir kıyafet bir bedene uygun değilse eğer beden yontulmaz; değişmesi gereken elbisenin kalıplarıdır. Bu bağlamda,  doğrular insanlara veya insanların yaşadığı çağlara göre yontulmamalıdır. Çağlar veya insan, evrensel normlara ve doğrulara göre kendi kendini hazırlamalıdır.

Bir kıyafet bir bedene uygun değilse eğer beden yontulmaz; değişmesi gereken elbisenin kalıplarıdır.

Rönesans ve reform ile birlikte Batı kültürü bu sürecin sonunda elde ettiği bilimsel gelişmelerle Comtu ve dolayısıyla pozitivizmi yarattı ve kendi doğrular bütünün insanlığın hizmetine soktu. Kısaca açıklamak gerekirse; pozitivizm de teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı vardır(6). Fakat pozitivizmin tartışılmaz egemenlik ve çekiciliğine yine Batı’dan sert bir eleştiri gelmiştir. T.Kuhn, “The Structure of Scientific Revolutions” (Bilimsel Devrimlerin Yapısı) adlı yapıtında belirli bir tarih yahut felsefe görüşüne dayanarak “bilim” veya “ilerleme” olarak gösterilen birçok sonucun ne kadar yanıltıcı olabildiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Ona göre bilim, devrimsel sıçramalar yaparak ilerler, evrimsel bir süreç izleyerek ilerlemez. Kuhn bu eserinde pozitivistlerin ve materyalistlerin öncülüğünü yaptığı, “bilimin ilerlemekte olduğu” tezini temelden sarsmıştır(7). Kısaca Kuhn bilimin yanlışlar yaparak kendini yenilediğini ve her süreçte içinde yanlışlar barındırabileceğini anlatmaya çalışmaktadır. Aslında bilim de tarih gibidir ve doğruları zaman içerisinde evrim çarkına sokarak değiştirir. Anlatmak istediğim ve Kuhn’a katıldığım nokta bilimin her süreçte ve her zamanda yanlışlar taşıdığıdır. Elbette ki doğruları muhakeme yetkisi Engizisyon’ da olmalı demiyorum ama şu da bir gerçek ki bilim de salt doğruya ulaşmada asla tek başına bir yöntem olmamalıdır. Bilim, doğruya ulaşmada başvurulan ve genellikle doğru bilgiler veren bir araçtır. Bilim, ilerleme sürecinde kendi öz eleştirisini yapacak kapasitededir ve özeleştirileri sonucu ulaştığı yanlışlarını zaman içerisinde giderme yetisi bize bugün ki modern bilim seviyesini getirmiştir; fakat yine de hiçbir hal ve yeti bilimin yanlışlar barındırmayacağını bize ispatlayamaz ve yanlışlar barındıran bir olgu doğruyu arama sürecinde tek bir araç olamaz.

Kafamızda olan hepimizin aslında saf ve salt doğruya ulaştığımızda ne yapacağımız veya bu doğruya ulaştığımızı nasıl anlayacağımızdır. Kanımca, bunu ya asla bilip anlayamayacağız ya da anlasak bulsak bile bu durum ancak öldüğümüzde geçerli olacak. Belki de doğanın kendi döngüsüne karışmak vücudumuzla, bunu düşünmek ve anlamak fırsatını sunacak bizlere ya da Tanrı’nın kendi hesabı bizlere gösterecek her şeyi. İşin bu kısmını insanların inancına bırakıyorum ancak şu bir gerçek ki ölüm bütün haşmetiyle orada duruyor ve onu öldürüp ölüme açılan kapıyı kapatamadığımız sürece hep duracak. Victor Hugo bu konuda şöyle bir alıntı yapıyor romanında: Bütün insanlar, günü meçhul bir infaza mahkûmdurlar(8).  Her düşünce de, din de ve yaşamsal öğreti de aslında temel ortak nokta insanlara ölümü düşündürmektir. Çünkü ölüm, iyi bir caydırıcı ve sorgulayıcıdır. Yine Hugo’yla devam ederek “mezarlık kimsenin kaçabileceği bir hapishane değildir”(9) demek ihtiyacı hissediyorum. Burada kendi kendimize şu soruyu sorma durumundayız: Ölüm aslında bütün cezaların çekildiği veya hataların bedelinin ödendiği şey midir? Buna karşın Yunan Mitolojisinde çok sık vurgulanan bir konuda şudur ki Mitolojinin Tanrıları insanların faniliğini kıskanmaktadır. Kıskanılan yaptığımız hataları veya mutlak doğruyu eninde sonunda ölünce bile olsa bulabilme ihtimali midir acaba? Mitolojik bir süreçten başka bir soru daha çıkıyor karşımıza: Zeus’un ilk seferde Prometheus’a armağan ettiği yahut onu affederken geri verdiği ölümsüzlükle; Prometheus’un ve gözyaşlarından doğan insanın isyanı fevkalade ironik değil midir? Yine Victor Hugo’dan dinliyoruz ki: Ölüm insanı ne kadar da isyankâr yapıyor(10)! Bu bağlamda, benim çıkarımım ölümün o kadar da kötü bir şey olmadığı çünkü ucunda belki de mutlak doğruya ulaşabilme fırsatının olduğudur. Yalnız şu noktaya dikkat edilmeli: Goethe’nin Werther’in aptallığı aracılıyla bize özendirdiği şeyin de peşinde koşmuyorum. Çünkü biliyoruz ki; aşk, belki uğrunda ölünmeye değer bir şey olabilir ama asla uğrunda kendini öldürmeye değmez. Ölüm bile, mutlak doğruyu bulmada bir araç yahut basamak olabilir. Şüphesiz ki bu konuda emin olduğumuz tek gerçek bunu asla yaşarken öğrenemeyeceğimiz.

Her düşünce de, din de ve yaşamsal öğreti de aslında temel ortak nokta insanlara ölümü düşündürmektir. Çünkü ölüm, iyi bir caydırıcı ve sorgulayıcıdır.

Bizi doğruya ulaşma yolundan saptıracak sözler ve bilgiler de olacaktır. Bu insanoğlunun kirlenmişliğinin kaçınılmaz bir sonudur. İnsanı doğrudan ve gerçekten uzaklaştıran bu sözler ve bilgiler bütünü, yalandır.  Bu bilgilerin adlandırılması önemine göre yapılır. Jean Jacques Rousseau bu bilgi ve sözlerin aktarılma eylemi “yalan söylemek” kavramının adlandırmasını şöyle yapmaktadır: Kendi menfaati için yalan söylemek sahtekârlık, başkasının menfaati için yalan söylemek hile, zarar vermek için yalan söylemek iftira ve yalanların en bayağısıdır. Kuşkusuz çoğumuz bu yalanları gerçek bilip peşinden koşmakta ve onları gerçek zannetmekteyiz. Rousseau birçok noktada yalanı ve değersiz yalanları yani kurmacaları işlemekte, gerçeğin hangi şekilde tanımlanamayacağını bize anlatmakta ve şu açık ve net yorumu da çıkarmaktadır: Varlığı kimsenin umurunda olmayıp, bilinmesi hiçbir şeye yaramayan boş şeylere gerçek denilmesi, gerçeğin kutsal ismine saygısızlık etmektir(11).

Aşk, belki uğrunda ölünmeye değer bir şey olabilir ama asla uğrunda kendini öldürmeye değmez.

Son olarak, doğruyu arayan insanlar olarak elde ettiğimiz verilerde politik bilgi ve doğrulara (dikkat ideolojik değil) veri tabanımızda asla yer vermememiz gerektiğini düşünüyorum. Politika esasta bireyi genelde de toplumu salt doğrudan uzaklaştırmaktadır. Edward Said bu konuda çok güzel tespitler yapıyor: Gramsci uygar toplumla, politik toplum arasında faydalı bir analitik ayırım yapar. Bunlardan ilki okulları, aileleri ve sendikaları ile gönüllü yahut en azından akıllı ve zorlaması olmayan bir beraberliktir. Diğeri ise ordusu, polisi ve merkez bürokrat sistemi ile ayakta durur… Kolayca anlaşılacağı gibi kültür birincinin işidir(12). Yine Said’in ifadeleriyle söylemeliyim ki; “beni burada ilgilendiren, gerçek bilginin temelde politik olmadığını (bunun tersi olarak politik bilginin de “gerçek bilgi olmadığı” ) iddia eden ve böylece kuvvetle organize olmuş politik şartları perdeleyerek, hatta karanlığa sürükleyerek gerçek bilginin doğmasını önleyen ortak anlayışı açığa çıkarmaktır.”(13). Said’in burada kastettiği ortak anlayış edebiyat ve klasik fizyoloji üzerine sürdürülen tartışmalardır. Coğrafi özelliğimiz üzere Batılılara benzeyen Doğulular olarak bizi ilgilendiren Oryantalizmi ve bu bakışın bize sonuçlarını politik bilginin aldatmacılığına örnek olarak verebiliriz. Bir yalan makinesi olan politika ve onun tüm doktrin ve öğretileri mutlak doğruya ulaşan bir bireyin ciddi düşmanlarıdır. Çünkü politika; doğruları ve bilgileri çıkarı doğrultusunda değiştirir yahut söylemez. Bunu yapmak zorundadır çünkü bu politikanın işi ve özüdür.

Özetle, yaşamda doğru aramak kaçınılmaz olarak karşımıza yanlışlar çıkaracaktır. Hatta bizler birey olarak varlığımızı ve öznelliğimizi yaptığımız yanlışlara borçluyuz. Bahsettiğimiz gibi doğrular en sonunda tek ve evrenseldir bu yüzden yanlışlıklar sonsuzluğu bize kendi farklılığımızı yani kimliğimizi katar…

Kaynaklar:
1.    Andre Gide,  Kadınlar Okulu
2.    Hedonizm: M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan Aristipus’a dayanan bir öğreti. Haz arayışının hayatın amacı olduğunu ileri sürer.
3.    Oscar Wilde,  Dorian Gray’in Portresi
4.    Panait İstrati,  Minka Abla
5.    Sunay Akın,  İstanbul’da Bir Zürafa
6.    tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivizm – 28k
7.    www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=652 – 22k
8, 9, 10.  Victor Hugo,  Bir İdam Mahkûmunun Son Günü
11.  J.J. Rousseau,  Yalnız Gezenin Düşleri
12, 13  Edward Said,  Oryantalizm

Talha Sağıroğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com

İnsanın Evrimi

16 Aralık 2009, 02:28

İnsanın Farazi Evrimi

Tarih boyunca insanlar nasıl varolduklarını açıklamaya çalıştılar ama o dönemler bilim ve tekniğin yeterince gelişmemesinden dolayı mistisizme sarıldılar. İnsan doğada yaşayan doğadan ayrı bir varlık olarak gösterildi. Eski dinlerde yarı soyut yarı somut düşünceler bulunurken tek tanrılı dinler tamamen soyut doğadan kopuşu getirdi. İnsan bir güç tarafından çamurdan yaratılmıştı. Oysa gerçekte insan doğadan gelen doğanın bir parçasıdır. Bütün canlılar gibi insanda bir evrim sonucunda oluşmuştur. Frederich Engelsmaymundan insana geçişte emeğin rolü” kısımında şöyle yazmıştır.Tırmanma, ellere ve ayaklara farklı işlevler kazandırmaktadır ve yaşam tarzları yerde haraket etmelerini gerektirdiğinde, bu maymunlar yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya,dik biçiminde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece,maymundan insana geçişte kesin adım atılmış oldu. Primat takımının iki alt takımı vardır. Prosimianlar ve Antropoidler yaklaşık 30 milyon yıl önce bu primatlar çağdaş antropoidlerin ataları tarafından yaşam alanlarından kovulmuştur.

İnsan doğada yaşayan doğadan ayrı bir varlık olarak gösterildi. Eski dinlerde yarı soyut yarı somut düşünceler bulunurken tek tanrılı dinler tamamen soyut doğadan kopuşu getirdi. İnsan bir güç tarafından çamurdan yaratılmıştı.

Antropoidler; insanlar, kuyruksuz büyük maymunlar,eski ve yeni dünya maymunlarını kapsar.İnsanla kuyruksuz büyük maymunların ataları miosen (25-14 milyon yıl önce) devrinde ayrılmışlardır. Orangutanlara yönelen evrimsel hat olasılıkla yaklaşık 16 milyon yıl önce insanlar şempanzeler ve gorillerin hattından ayrılmışlardır. Hogopanlar (insan, goril ve şempanzenin ortak atası bu türlerin ilk iki harfinden oluşmaktadır.) 10 milyon yıl öncesinden daha eski olamayan bir zamanda üç gruba ayrılmışlardır. Bu ayrılmanın farklılaşması coğrafi ayrışma ve üreme tecritini içerdiğinden türleşmeye yolaçmıştır. Miosen  hominoidleri”dryopithecus ve ramapithecus” olarak adlandırılan iki ana gruba ayrılmışlardır. Hominoidler Afrika’da ortaya çıkmışlardır. Ramapithecuslar yaklaşık olarak 7,5 milyon yıla kadar yaşamışlardır.

Orangutanlara yönelen evrimsel hat olasılıkla yaklaşık 16 milyon yıl önce insanlar şempanzeler ve gorillerin hattından ayrılmışlardır.

Ramapithecus ve Gigantopithecuslara benzeyen kesin hominidler 4 milyon yıl öncesinde Doğu Afrikada yaşamışlardır.Yaklaşık olarak bu dönemde Australopithecus ortaya çıkar. Zoolojik ailemizin üyeleri ve atasal goril ve şempanzeden kesin olarak ayrılan en eski hominidlerdir(Australopithecus Aferensis). A.Aferensis kuşku götürmez biçimde insandır uzun süre iki ayak üzerinde durabilmektedir. 3 ile 2 milyon yıl öncesinde herhangi bir zamanda Homo’nun ataları ayrılmıştır. Homo habilis 2 milyon ile 1,6 milyon yıl öncesinde yaşamış ve Homo erectusa evrimleşmiştir.Homo erectus büyük bir beyne sahiptir daha yüksek zihinsel işlevleri düzenleyen beyin alanında genişleme olmuştur. Yaklaşık 500.000 yıl önce Homo sapiens ortaya çıkmıştır ve yaklaşık 100.000 yıl öncede Homo sapiens sapiens(modern insan) ortaya çıkmıştır. Bu arada Homo sapiens’in türü olan neandertaller 130.000 yıl önce ortaya çıkmış ama 35.000 yıl önce yok olmuşlardır.

Austaralopithecus iki ayak üzerinde durduktan sonra alet yapma/kullanma yeteneğini sürekli geliştirdi. Bu sayede beyin gelişti ve insanlaşmaya giden yol böyle oldu. Birbiri ile yakından ilişkili olan kültürel ve biyolojik değişimler Homo erectusu Australopithecustan ayırır. Paleolitik dönem 3′e ayrılır ve her dönem insanın evrimi ile ilişkilidir. Alt paleolitik dönem Homo erectus ile orta paleolitik Batı Avrupa ve Orta doğunun neandertalleri dahil arkaik Homo sapiens ile ve üst paleolitik Homo sapiens sapiens ile ilişkilidir. Aletlerin gelişmesiyle birlikte beyinde gelişti ama aletlere olan bağımlılık arttı. Aletlere olan bağımılık ise o üretim tarzına uygun toplum yaratmaya zorladı yani ilkel komünal toplum ile başlayan ve kölelik, feodal ve kapitalist yaşamı (sonrasında sosyalist yaşam) seçmediler buna uymak zorunda kaldılar. İnsanlar yaklaşık olarak son 6.000 yıla kadar “eşitlikçi” yaşadılar; ama ondan sonra üretim araçlarının gelişmesi ve özel mülkiyetin(devletin) ortaya çıkmasıyla birlikte eşitsizlik başladı ve özel mülkiyetin kaldırılmasıyla sona erecek.

“Yararlanılan Kaynaklar”

*Doğanın diyalektiği  F,EngelsAntropoloji İnsan çeşitliliğine bir bakış / Conrad Phillip Kottakokan

Okan Yolcu
Mustafa Kemal Üniversitesi
Biyoloji Bölümü 4. Sınıf
lamarck_00[at]hotmail.com

Evrim Nedir?

15 Nisan 2009, 13:23

      Tarih boyunca insanlar canlıların nereden geldiğini cevaplamaya çalıştılar. Bunu mistisizmle açıkladılar ama bilim ilerledikçe bunun mistik bir şey olmadığı ortaya çıktı: bu EVRİM idi.

Charles Darwin’in 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni” kitabı insanlık tarihinde bir milattır!

O zamandan beri tartışılagelen bu kuram bugün bilim dünyasında tartışılmıyor ;çünkü haklılığı kabul edilmiştir!

Evrim sadece insanın maymundan gelmesi miydi? o zaman şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?

benzeri sorularla çok karşılaşıyoruz çünkü evrim yalnış biliniyor.

Evrim bütün canlıların evrensel ortak bir atadan(en az bir hücre ama muhtemelen daha fazla ve bir kaç tür olabilir) geldiğini ve zamanla gezegene yayılarak o ortama uyum sağlamaları sonucu değişimlerini inceleyen bilim dalıdır.

Kısaca süreci özetleyelim:bundan yaklaşık 3.5 milyar yıl önce canlılık suda başladı.Karbon hidrojen oksijen ve azotun birleşmesi sonucu tek hücreli oksijensiz solunum yapan bir bakteri oluşmuştur.

(hidrojen oksijen zaten suyun yapısında bulunuyor karbon kayalardan azot ise şimşeklerden geliyor )

Bu olayın deneyi 1953 yılında Stenly Miller tarafından yapılıyor. 3.5 milyar yıl önceki ortam yaratılıyor şimşek yerine elektirk şoku veriliyor ve suyun içinde proteinlerin oluştuğu görülüyor.

Bakteri çoğalmaya başlıyor ve yayılıyor yaklaşık 2.5 milyar yıl önce çok önemli bir olay oluyor:eukaryot hücre oluşuyor.

bu olay “endosimbiyotik kuram” olarak bilinir. Eukaryot hücre gelişmiş bir hücredir.

Bu durum sonucunda tür çeşitliği artıyor. Zamanla kıyıya yakın olanlar karaya çıkmaya başlıyor. Bu olay tabi on milyonlarca yıl alıyor. Karaya çıkan canlılar iklimin kıtaların kayması kendi aralarındaki rekabet vb nedenlerden dolayı evrimleşiyor böylece farklı canlılar oluşuyor. Milyonlarca yıl sonra primatlardan ayrılan bir grup insanların ilk atalarını oluşturuyor. Australopithecus-homo habilis-homo erectus-homo sapiens bu evrimsel süreç sonunda insan olagelmiştir.

Ausralopithecus, insanlar ile kuyruksuz maymuların ortak atasıdır. Burada yaşanan çatallanma sonucu yukarıda geçen süreç meydana gelmiş ve insan oluşmuştur. Çatalın diğer kısmından ise maymunlar oluşmuştur.

Demek ki evrim dendiği zaman hemen insan maymundan gelmiştir şiarı atılmamadır. Bütün canlıların oluşumundan söz edildiği bilinmelidir ve insanında maymundan değil maymunlar ile ortak atadan geldiği bilinmelidir.

Peki evrime inanmak veya inanmamak bize ne gibi bir yarar sağlayacak? 1969 yılına kadar evrim teorisinin okutulması Amerika’da yasaktı. Bu yasak kalktıktan sonra Amerika’da hızlı bir gelişme yaşanmıştır.Avrupa ülkelerinde de aynı durum geçerlidir çünkü bilim ve uygarlık ancak hurafelerden arındırılmayla ilerleyebilir. Biz de ne zaman bu durumu kabul eder ve okullarımızda doğru dürüst okutursak ülkemiz bilimde ivmelenme sürecine girecektir.

BEDEN DİLİ

11 Nisan 2009, 10:44

   İnsanlar dili kullanmadan önce beden dili ve hiyeroglif yazıları ile anlaşıyorlardı. Dilin evriminden sonra yada kullanışlı hale gelmesinden sonra sözcükler bedenin yerini almaya başladı ama beden dili yok diyebilirmiyiz hayır çünkü her ne kadar sözcükler kullanılmaya başlansada hala insanları beden dillerini yorumlayarak tanıyabilirsiniz sözcükler %7 ses tonu % 38 geri kalan %55 beden dili etkilidir
kim doğru söylüyor? size karşı samimi mi ? gibi çözümlemeler her ne kadar sözcükler gerçekleri kapatsa da beden onları ele verir  ben bu yüzden beden dilinin bilinmesinin yararlı olduğuna inanıyorum
açık el dürüstlüğün göstergesi

el sıkışma en çok karşılaştığımız hareket normal el sıkışma iki elin ortada olması eğer el sıkışırken biri diğerinin üstünde ise üstteki şu mesajı verir ‘ben seni yönetebilirim ‘mümkün olduğunca ortada olacak şekilde el sıkışın bir de bütün elin diğerinin avucunda olması durumu vardır bu durum ‘ölü balık’ olarak bilinir ve eli avucun içinde olan kişi zayıf karakterlidir.
açık el samimiyetin dürüstlüğün göstergesidir. Bir kişiyi dinlerken mutlaka ellerine bakınız: Eğer avuç içi size dönük ise doğru söylüyor demektir eğer konuşma boyunca veya uzun süre elleri cebinde veya ellerini saklıyorsa,yalan söylüyordur , göz göze az geliyorsanız yine aynı durum geçerlidir.
Gözler önemlidir buradaki değişimleri incelemek biraz ustalık ister göz bebeklerinin büyüyüp küçülmesi
önemli işaretler verir mesela biriyle konuşurken gözbebekleri küçülüyorsa yalan söylüyor demektir

Beden Dili
‘ölü balık’hareketi

yine
karşı cinsin sizden hoşlanıp hoşlanmadığını göz bebeklerinden öğrenebilirsiniz eğer sizi gördüğü zaman göz bebekleri büyüyorsa hoşlanıyordur tabii göz ile ilgili kısım bu kadarla sınırlı değildir.
Ayaküstüne ayak atmak savunmaya geçmek demektir bir kişi veya bir konuşma onu rahatsız etmiş demektir ve kendini koruma amaçlı kapanır ayak üstüne ayak atmadan oturmak ideal olandır buda özgüven mesajı verir karşılıklı konuştuğunuz kişinin ayak uçlarına baktığınızda eğer yüzü size dönük  ayak uçları başka tarafı gösteriyorsa gitmek istediğini , size saygısızlık yapmamak için konuşmaya devam ettiğini gösterir.
Kaldırımda yürürken ve merdivenlerden inerken kenarları seçenler içine kapanık insanlardır eğer iyi bir imaj vermek istiyorsanız bu yerlerde ortadan yürüdüğünüz zaman özgüvenli insan olduğunuz mesajını verirsiniz çünkü kenardan yürüyenler kimseyle iletişime girmek istemedikleri mesajı verirler oysa ortadan yürüyenler insanlarla iletişime hazırım mesajı verirler
Beden dili hakkında yazacaklarım bu kadar tabii beden dili çok geniş bir konudur aksesuarlar önemlidir
yine bazı hareketler olumsuz göründüğü gibi olumluda olabilir bunun için bir kaç hareketi yorumlamalısınız bu konuda internetten veya  kitaplardan bilgilenebilirsiniz.
Yukarıda yazdığım hareketler tek durum hareketidir bunları yorumlamaktan çekinmeyin
insanları  daha iyi tanıyacaksınız

DARWİN’E YASAK

11 Mart 2009, 23:58

 gerçek;bir ışık damlası gibidir.karanlık ne kadar onu yok saysada karanlığı parçalayarak ortaya çıkar

Tübitak bu ay ki sayısında charles darwine yaptığı sansürle gündeme geldi.Bu yıl charles darwinin doğumunun 200. ve türlerin kökeni adlı eserinin yayımlanışının 150. yılı gerekçesiyle 2009 “darwin yılı” olarak unesco tarafından kabul edilmiştir.Bu olay tübitak içinde önemliydi ve bu yılın darwin yılı olması nedeniyle bilim teknik dergisinde darwine 15 sayfa ayrılmış ve kapağıda darwinin fotoğrafı olarak basılmıştı ama tübitak başkan yardımcısı ömer cebeci tarafından darwin sansürlendi ve derginin yayın yönetmeni çiğdem atakuman görevinden alındı.Büyük utanç

Bu olay ülkede haklı büyük bir tepki getirdi sadece ülkede değil dünyada da büyük bir yankı uyandırdı. tübitak geçmişteki engizisyon mahkemelerine benzetildi.peki  charles darwin kimdir ve neden bu kadar tepki görmüştür .Kısaca bunu anlatmaya çalışacağım

Charles robert darwin 12 şubat 1809 da İngiltere de dünyaya geldi.Çocukluğunda doğaya çok fazla ilgi duyuyordu ve bu ilgisi hayatının sonuna kadar devam etti.Öğrenim hayatında çok başarılı bir öğrenci değildi zengin bir ailede dünyaya geldiği için edinburg üniversitesinde tıp fakültesine yazıldı ama başarılı olamadı.Cambridge üniversitesinde teoloji okuması için gönderildi yine olmadı. Güney amerikada uzun bir yolculuğa çıkacak olan kaptan Robert fitzroy ile tanıştı ve onunla birlikte ünlü beagle yolculuğuna çıktı.

Galapagos adalarında ispinoz kuşları üzerinde yaptığı gözlemler sonucu önceden (yolculuk sırasında uzun çalışmalar sonucu)şekillenmekte olan “doğal seçilim” fikri hemen hemen oturmuştu.yolculuk bittikten sonra yaptığı çalışmalarla evrim teorisi ortaya çıktı ama bunu yaklaşık 20 yıl açıklayamadı. Çünkü çok büyük bir tepki alacağı kesindi böylede oldu(günümüzde de oluyor) alfred wallace nin bağımsız çalışamalar sonucu doğal seçilimi farketmesi ve bunu bilim dünyası yaymak istemesi üzerine darwin suskunluğunu bozdu. ve 1859 da” türlerin kökeni “adlı eser yayımlandı.büyük tepkiler aldı çünkü teoriye göre canlılar tek tek yaratılmamış birbirlerinden evrimleşerek oluşmışlardı.insanda maymunla ortak atadan geliyordu(1871 insanın türeyişi)

o zamandan bu zamana kadar yapılan çalışmalar darwini haklı çıkarmıştır artık gününmüzde evrim teorisinin varlığı yokluğu tartışılmıyor mekanizması öğrenilmeye çalışılıyor.Doğum günün kutlu olsun Darwin

HALA ‘BURASI TÜRKİYE’

31 Ekim 2008, 23:38

   Bugün izlediğim iki haber beni çok güldürdü. Aslında ağlanacak halimize güldüren türden iki haber. İzlediğim her haber programından sonra olduğu gibi nasıl bir ülkede yaşadığımızı tekrar sorguladım. Televizyonu açıp haberleri izlemek, elime gazete alıp ne olup bitiyor okumak artık korkutucu bir hal alır oldu.

   İlk haber Türkiye’de sırıkla atlamada rekor kırmış olan bir genç kızla ilgiliydi. 20 Yaşında bir üniversite öğrencisi ve 13 kez Türkiye’de sırıkla atlamada başarı kazanmış bir genç kız. Aynı zamanda anneannesi, babası ve 5 kardeşine destek olabilmek için bir terzide çalışıyor. Kısa bir konuşması yayınlandı ve bazı günler cebinde sadece minibüs parasının kaldığını söylüyor. Bunlara rağmen bir şeyler yapabileceğine inandığı yine konuşmalarından anlaşılıyordu. İnsan izlerken içten içe gurur duyuyor. Demek hala bir şeylerin yoluna gireceğine, çabalaması gerektiğine inanan insanlar var bu ülkede. Ama birçoğumuzun umudunun kalmadığına eminim. Her gün duyduğumuz kriz haberleri ve bizi teğet geçecek diyerek avutanlar, çalışanlarına değil de doğalgaza, elektriğe zam yapıp kendi maaşlarını arttırtmaktan utanmayanlar, kendisine oy verenlerin çocuklarının vatan, millet adına! şehit olmasından gurur duyup kendi çocuğunu askere yollamaktan utananlar, dinine düşkün görünüp henüz ergenliğine gelmemiş kızları taciz edip doktor sandığımız insanların verdiği raporlarla ceza almaktan kurtulanlar, bir de yetmiyor gibi evlilik yaşını düşürmeyi planlayan, bu tür sapkınlıklara yardımcı olacak yasa tasarılarını sunanlar, kasklı sapıklar, aslı astarı olmayan, hangi şizofrence beynin ortaya attığı belli olmayan Ergenekon olayı ve sonu gelecek mi belli olmayan mahkemeler, ‘karakolda, cezaevinde işkence yok’ diyerek yıllardır söylenen yalanın son kurbanı olan Engin Çeber haberleri ve üstünü kapatmak için yine nasıl uğraşıldığı… Bunlar son yaşananlardan sadece bazıları. Sadece son birkaç gün için bu kadar olumsuzluğu sayabiliyorum. Bunları duydukça kendimden ve tepkisizliğimden utanmaya başlıyorum aslında.

   İkinci haber ise Başbakanımızla ilgiliydi. Bir karşılama sonrası makam aracı tam 4 dakika 2 saniye geç kalınca, korumalarıyla makam aracını bekleyen görüntüleri ekrana geldi. Korumalar gergin tavırlarla Başbakanın etrafında dolanıyor. Ellerinde telsizler, telefonlar büyük ihtimalle aracın şoförünü arıyorlar. Makam aracı geliyor 4 dakika 2 saniye sonra ve bir de fırça yiyor. İnsan cebinde sadece minibüs parasının kaldığı günler olduğunu söyleyen ve tüm çabalarına rağmen destek göremeyen – sanırım yalvarması gerekiyor bir de başarılarının, çabalarının fark edilmesi için- genç kızın suçu ne acaba diye düşünüyor . Diğer yandan da makam arabasını kabul etmeyen Ecevit’i hatırlamadan edemiyorum. Bu iki siyasi liderin farkı ne acaba? Ve bu klişe olmuş Türkiye görüntülerinden sonra aklımdan yine deyimleşmiş şu klişe cümle geçiyor: ‘Burası Türkiye…’

                                         Derya Coşar

Okumayı Öğrendik, Peki Anlamayı?

13 Ağustos 2008, 19:31

Mustafa Kemal’in en büyük hayaliydi. Bir gün o çok sevdiği milleti cehaletin pençesinden kurtulacak, kulaktan kulağa oynayarak değil okuyarak öğrenecekti. Bu yüzden henüz düşman Sakarya’da meclis kapılarına dayanmışken, O, öğretmenlere eğitimin önemini anlatmak için bir toplantıya katılıyordu. Ülkesini emperyalizmin pençesinden kurtardıktan hemen sonra ise önem verdiği ilk husus yine eğitim olmuştu. Bu yönde yaptığı devrimler ile kısa vadede güzel sonuçlar elde etmeyide bilmişti.

Şimdi günümüze bir bakalım. Evet okuma oranı daha doğrusu okumayı bilme oranı mutluluk uyandıracak seviyede yüksektir. Peki ya okuduğunu anlama oranı nedir?

Okumayı alfabedeki harfleri yan yana getirip, dilimiz ve dudaklarımızın yardımı ile belirli ses dizileri oluşturma işlemi olarak (içimizden okurkende sanal olarak aynı şeyi yapıyoruz) gören insanımız maalesef anlamlandırma safhasına henüz geçememiştir. Bu noktada suçlu aramak her ne kadar yalnış olsada, ilk sırada büyük saygı duyduğum öğretmenlerimiz yer almaktadır. Çünkü onlar henüz ilkokulda iken 1 dakikada kaç kelime okuduğumuza göre değerlendirme gibi ilginç bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu şekilde yetiştirdikleri gençler hızlı okuyabilen ancak okuduğundan hiç bir şey anlamayan birer yazılım halini almışlardır.

Sonraları OKS, SBS, vs… gibi nedense hep üç harfli kısaltmalara sahip olan ezberci zihniyetin geliştirdiği sınavlara tabi tutulan ortaokul öğrencileri en iyi bildikleri şeyi yapıp hızlı hızlı soruları okumuşlar ve anlamanın gereksizliği üzerine lisans eğitimleri tamamlamışlardır.

Lise hayatlarında yüksek lisans ve hatta doktora öğrenimlerini yine aynı konu üzerinde yapmaya devam ederler. Şimdi sırada onları geçim kaynağı olarak gören, güzel beyinlerini sömüren dershaneler ve onları buralara peşkeş çeken hocalarımız bulunmaktadır. Büyük yarışa yani yine üç harfli hayatımızın sınavı olan ÖSS’ye hazırlanıyorlardır. Onuda başarıyla geçerler çünkü tek yapmaları gereken hızlı okumaktır. Anlamaya hacet yoktur.

Üniversitede kendi kendini geliştirmeyi başarmış yagane hocalar topluluğu karşısına çıktıklarında ise artık iş değişir. Anlamak zorundadırlar. Ama başaramazlar. Çünkü ilk defa karşılaşırlar bu kavramla. Okuduğunu anlamak mı? O ne ki?

Okuduğunu anlamayan, kendi öz dilini akıcı bir biçimde kullanamayan bir gençlik yetiştiriyoruz. Ne kadar hazin, ne kadar üzücü. Kaçımız, lise yıllarımızda, kendi öz irademizle acaba kaç romanı sindirdik? Anlatmak istediğini, altındaki o bilgi birikimini özümsedik? Kelimelerin gücünü keşfetdik? Yerinde kullanıldığında ne kadar güçlü olduklarını farkettik?

Evet artık okumayı biliyoruz. Ama Ata’nın yıkmak istediği cehaletin halen varolduğunu gördüğümde bir kez daha anlıyorum ki: Hayır, biz okuduğumuzdan hiç birşey anlamıyoruz…

Ümit Cemal Hardal

Üniversitelerde Düşünce Özgürlüğü

23 Nisan 2008, 11:49

Üniversitelerin düşünce, din ve inanç özgürlükleri ile eğitim ve öğretim gibi en temel insan hakları karşısında yasakçı değil özgürlükçü bir tavır alması gereken kurumlar olduğunu düşünüyoruz.Bu cümleyi 3549 üniversite akademisyeni imzaladı.Ancak bu değerli akademisyenlerin , üniversitelerde öğrencilerden yana tavır almaları ve mevcut sisteme karşı çıktıklarını ispatlayan bu tavırları hiçbir medya kurumunda gösterilmedi,yazılmadı.Çünkü onların istedikleri,sistemlerini koruyup,ülkenin geleceğini aydınlatacak,cahil halkı bilinçlendirecek üniversite gençlerinin düşüncelerini yok saymak.Fakat bu insanlar aynı zamanda bilimden ve çağın gereksiminlerinden yana olduklarını,bütün düşüncelere açık olduklarını sahte bir gerçek ile ele geçirdikleri medya aracılığı ile bildirmektedirler.Medyayı sadece kendileri için kullanmaları ,düşünce özgürlüğüne ne kadar saygı gösterdiklerinin bir kanıtıdır.İnsanların sokaklarda  düşünceleri bastırılırken ;üniversite öğrencilerininde düşünceleri ; bağnaz, gerici, düzen adamı,koltuk hırsı ile kişiliklerini satan rektörler tarafından engellenmektedir.Özgürlüğün olmadığı bir platformda bilimsel çalışmadan söz edilmesinin mümkün olmadığını hala öğrenememiş profesörler ülkeyi  kaosa ve karanlığa sürükleyenelere yaptıkları yardımdan umarım birgün vazgeçerler.Laikliği ve düşünce özgürlüğü işlerine geldikleri noktalarda hatırlayan ( türban ) bu insanların düşünce özgürlüğünden anladıkları türk islam sentezi, inançtan anladıkları da başörtüsünden başka birşey değil. Bu düzene yardım eden aydınlanmadan ve bilimden uzak Türk( AB(D) ci ) aydın ve profesörlerin tarih karşısında bunun hesabını vereceklerindne şüpheleri olmasın.Şöyle bir üniversitenin amaçlarını düşünelim;

 1) Bilimin çekirdeğini oluşturmaktır.( Çekirdeği , kuruyemiş sanan bazı kişiler yüzünden malesef bilimden uzaklaşmaktayız.)

2) Öğrencilerin ezberci değil araştırmacı bir yapıda olmalarını sağlamaktır.( Üniversitelerde öğrencilerin fikirlerini belirtmeleri için açılmak istenen kulüplerin amaçlarına kadar kendileri belirleyip sonra öğrencilere bunları dayatan bu zihniyet mi öğrencilerin yaratıcılığını , araştırmacalığını sağlayacak ? )

3)Bilimsel özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünü sağlamaktır.( Artık bunun için yazılacak birşey kalmadı galiba)

Mühendisiz, Sorun Değil Çözüm Üretiyoruz

23 Nisan 2008, 10:46

mühendisiz, sorun değil çözüm üretiyoruzBu ülkede güzel şeyler oluyordu ve bugün bu güzel şeyler her geçen gün daha fazla oluyor. Bundan dört sene önce, sadece dört – beş üniversite öğrencisi olarak bir araya geldik. Ne için mi? İşe tanıtmakla başlasam daha iyi olacak sanırım.

Bizler Türkiye’nin her bir yanında okuyan “Metalürji ve Malzeme Mühendisi “ , “Malzeme Mühendisi” ve “Seramik Mühendisi” adaylarıyız. Biliyoruz ki bir ülkenin gelişmişliği o ülkenin sanayisiyle çok yakından ilişkilidir ve gene biliyoruz ki bir ülkenin sanayisi, o ülkenin mühendislerinin “kar” için değil de , üretmek için, teknoloji için, yenilik için, insanları için, insanlık için çalışmasıyla gelişebilir. O ülkenin devletinin planlama yaparken bu bilim insanlarıyla yapabileceği ortak planlamalarla bir ülkenin sanayisi kalkındırılabilir ve dolayısıyladır ki gelişmişliği arttırılabilir, özgün teknolojiler üretilebilir. Fakat ne yazık ki, dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde olanın tersine ülkemizde herhangi bir devlet – oda işbirliği görülmemektedir. Bilim insanlarına danışılmadan, konusunda yetkin olmayan “bürokratlarca” gerçekleştirilen mimari ve mühendislik çalışmaları “hızlı tren”, “viyadük çökmesi” gibi facialara yol açabilmektedir. Günümüzde gittikçe ticarileşmeye başlayan ve öğrencisine nasıl daha “yararlı oluruz”dan çok, nasıl daha fazla kar getirirsinizi  öğreten bir anlayışın hüküm sürdüğü üniversitelerde , öğrencilerin gözlerini açmak, dayanışma ruhlarını geri getirmek, egoist değil idealist yaklaşımların da var olduğunu hatırlatmak, ulusal çıkarlarımızı sunmak, işçi – mühendis dostluğunu sağlamak, üretim yapmanın hazzını duyurmak, araştırmaya yöneltmek gibi insani ve gerçekten bilimsel hareketliliği sağlamak amacıyla bizler bundan dört sene önce bir araya gelmeye başladık.

Biliyoruz ki bir ülkenin gelişmişliği o ülkenin sanayisiyle çok yakından ilişkilidir ve gene biliyoruz ki bir ülkenin sanayisi, o ülkenin mühendislerinin “kar” için değil de , üretmek için, teknoloji için, yenilik için, insanları için, insanlık için çalışmasıyla gelişebilir.

TMMOB Metalürji Mühendisleri Odası çatısı altında bugün üç ayda bir Hurdacı isminde bir dergi çıkaran ve bu dergiyi bağlantıda olduğu on iki okula gönderen bir Öğrenci Komisyonu‘muz var. Şu günlerde seminerlerle , sempozyumlarla, çalıştaylarla sektöre girmeden önce tüm metalürji mühendisi adayları birbirleriyle tanıştırmak ve bilgilerini, fikirlerini paylaşmalarını sağlamak için çalışıyoruz ve daha güzeli, daha iyisini yapmak için emek harcıyoruz. Evet, önümüzdeki 17-18 Mayıs tarihlerinde Petrol – İş Sendikası’nda iki gün sürecek Metalürji Mühendisleri Odası Öğrenci Komisyonu 1.Öğrenci Kurultayı’nı büyük bir katılımla gerçekleştirmeyi bekliyoruz. Sadece öğrencilerin konuşacağı, sorunların tartışılacağı, fotoğraf sergilerinin, kısa film gösterimlerinin , sinevizyonun, tiyatro sahnelenmesinin ve konserin olacağı bu tamamen öğrenci “emeği” ile gerçekleşecek, sponsorsuz etkinliğe sadece metalürji mühendisi adayı öğrencileri değil, diğer tüm arkadaşları davet etmekteyiz. Umarım bu ve benzeri çalışmalar diğer oda komisyonlarınca, diğer kitle örgütlerince, diğer bağımsız tüm öğrenci birimlerince tekrarlanır. Çünkü unutmayalım :

“Sorunlarımız ortak, çözümlerimiz de…”


Aydın Şelte
Yıldız Teknik Üniversitesi
Metalurji ve Malzeme Mühendisliği
aydinselte[at]gmail.com

Sonraki Sayfa »