Umuda Yolculuk

29 Temmuz 2010, 10:08

Hayatta karşı cins ile olan ilişkilerimize baktığımızda, iki tarafın birbirine üstünlük kurma çabasını görürüz. Bu çaba bir tarafın zaferiyle sonuçlanmasıyla sıra zafer sahibinin yenilgiyi kabul etmiş karşı cinse; inancını, yaşam tarzını, hayata bakış açısını ve doğrularını kabullendirme savaşına gelir. Kısacası; kişi, karşısındakini kendisine benzetmeye çalışır, çünkü inandığı değerlere neden inandığını bilmediğinde karşı tarafın kendisinden farklı düşünmesi kişiye korku ile birlikte tedirginlik getirir. Farklı görüşlere saygı duymayan, eleştiriyi hakaret sayan, ben merkezli bir insandan farklı bir şey beklenmese gerek.

Toplumda ise durum bundan farklı değildir. Bizler insanları gruplaştırmayı veya kendimizi bir gruba dâhil etmeyi olmazsa olmaz haline getirdik. Neden korkuyoruz? Sanki birileri bizi sonsuzluğa itecekmiş gibi sürekli bir gruba ait olma çabası ve karşımızdaki insanlara da o gözle bakma alışkanlığı. İnsanların kendi ırkından, dininden, mezhebinden, renginden ve düşüncesinden farklı olan insanlara önyargı ile yaklaşması, o insanları gruplaştırıp, karşısına alıp, onlara düşüncelerini kabul ettirme, yukarıdan onlara bakma isteği…
Sürekli geçmişiyle övünen fakat ileriye dönük hiçbir şey yapmayan, çıkarlar, menfaatler, ben senden üstünüm duyguları yüzünden bir araya gelip konuşamayan, sorunlarını çözemeyen, bunun sonucunda şiddete başvuran insanlar… Sırf inançları ortak olmadığı için karşı tarafın diri diri yakılmasını gülerek izleyen, kendisiyle aynı ırkı paylaşmadığı için onun yok edilmesini veya def edilmesini isteyen, kendi inandığı gibi ve şekilde inanmayan bir insana dinsiz yaftasında bulunan, dini tekeline alan, ahkâm kesen insan olabilir mi? Biz insan olmadan insan gibi yaşamanın derdine düşmüşüz, neden sorunlarımız çözülmüyor, birbirimizi anlamıyoruz diye düşünüp durmuşuz.

Ülkemize baktığımızda, ırksal ve mezhepsel bölünmüşlük, eşitsizlik açık bir şekilde ortadadır, bundan yakınan ve düzelmesini isteyen insanların bugün bir şeylerin düzelmesi çabalarına karşı dinlemeden, sabretmeden muhalif olmaları şaşırtıcıdır. Kürt sorununun çözülmesi, insanlararası eşit hak ve özgürlüklerin sağlanması konusunda ki çabaların, insanların siyasi düşüncelerinin paralelinde olmayan kişiler tarafından yapılması, ülkemizdeki siyaset üstü konuların çözümünü zorlaştırıyor. Ülke bölünecek masalları siyaset için malzeme olmaya devam edecektir, çünkü potansiyeli yaratılmıştır ve vardır. Onlarca yıldır kardeşliği bozamayan terörün bitirilmesi için yapılan çalışmalar mı ülkemizi bölecek? Yoksa hiçbir şey yapmayarak çözümü sadece TSK’ne bırakmak mı ülkemizi bölünmekten alıkoyacak?

Bir insana baktığımızda onun farklılıklarını görmeden, güzelliklerini görmek, sevgi ve saygıyı somutlaştırmak, insanların olumlu ve ortak yönlerini görerek insanlararasında duvar yerine köprü kurmak çok mu zor? Hangimiz dinini, mezhebini, rengini, ırkını kendi seçti? Evet, bir özlem içindeyim; birbirimize bakarken farklılıklarımızı unutup, insanları kendimize benzetme savaşını bırakıp, geleceğe sorun değil sorunsuz bir dünya bırakmanın çabası içerisinde, insanın insanı sömürmediği, bir insanı sevmek için, sevilecek olanda sıfata gerek duyulmadığı, bir yaşamın özlemindeyim…

Çağlar ARU
Selçuk Üniversitesi İktisat Bölümü Öğrencisi

Tarım ve İthalat

14 Mart 2010, 14:08

Ülkemizde tarım niçin gelişemiyor? Bu soruyu Osmanlı’dan beri bir tarım devleti olan ve halen de %20′ye yakın tarımistihdamı olan bir ülke için soruyoruz.Tarımla uğraşan kişi sayısına bakarak da ülkemizin sanayisinin diğerülkelere nazaran geri kalmış olduğunu kendi ağzımızla istemeden olsa da söyleyivermiş olduk.

Tarim ve bereket ile gelen mutluluk

Tarım ve bereket ile gelen mutluluk

İktisat tarihi kitaplarından öğrendiğimiz kadarıyla Osmanlı’nın ekonomisi tarıma dayalı bir sistemdi.Çöküş dönemi hariç tarımı çok iyi değerlendirmiş ve kendi imparatorluğunu korumak için ücretsiz olarak düzenli asker beslemiştir.Osmanlı devletin’de üretim kendi ihtiyaçlarını karşılıyordu.Ancak son dönemlerinde bu toprakların kullanımı devlet elinden mülkiyete ait topraklar halini almaya başlayınca bu kez işler tersine gitmeye başlamıştı.

Ekonomi bir yerden çatlak verince devletin bekası da sarsıntıya uğrar.Bu gerçek tüm devletler için günümüzde de böyledir.Osmanlı için de bu böyle olmuştu.Toprakları küçüldü küçüldü şirin ülkemiz Türkiye halini aldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eliyle yapılan tarımsal devrim niteliğindeki ilerlemelerle düzeldi.Ancak sanayi devrimini tam layıkiyle yakalayamadık herhalde.Bu yüzden günümüzde bile tarımla uğraşan kişi sayısı avrupa standartlarına göre bir hayli yüksek.Yüksek olması gayet doğaldır. Çünkü anadolunun çoğu yerinde eğitim almamış ya da alamamış gençler babalarının uğraştığı çiftçiliği tercih ediyorlardı ki bu araziler kuşaklar ilerledikçe miras yoluyla küçüldükçe küçülüyordu.

Mikro anlamda incelediğimiz parselin küçülmesi üreticinin daha az üretmesi demektir.Eğer üretici az üretirse bu işten maximum fayda sağlayacak olanlar bu işin pazarlığını yapan tüccarlardır.Çiftçimizin elinde yine pek bir şey geçmeyecektir.Çünkü maddi olarak dayanma gücü kalmayacağından elindeki mahsülü fiyat gözetmeksizin para ya çevirmek yani satmak isteyecektir.Üreticilerin dez avantajlarından bir diğeri ise ülkemize giren ithal mahsüllerdir.İthal mahsül ülkemize sürülünce yerli üretim yapan üreticilerin mahsüllerinin ya yüzüne baklımaz ya da çok ucuz fiyata alınır.Devletin ülkeye giren ithal mallara karşı çok düşük bir kota belirlemesi gerekir.Her ne kadar global bir kapitalist ekonomi olsa dahi devletin görünmez elinin bir yerlere dokunması gerekir.Ama bu elin çiftçiye tokat olarak değil…Bir diğer yanı ise devletin üreticisine sağladığı gübre,mazot desteklemesi;Çiftçimiz bu desteklemeleri çok seviyor.En parasız kaldığı anda ellerine geçen bu paralar çok değerlidir.Devletin bu yönde izlediği taktik kendisine göre süper ancak çiftçi bu durumu kendi içindeyken göremiyor.Devlet bir yandan sıcak para veriyor diğer yandan ülkeye ithal mal sokuyor ve çiftçinin malı yine ucuza gidiyor.Yani hiçbir zaman malını değerini tam anlamıyla alamaıyor çiftçimiz.

Ayçiçek tarlaları ve yazın gelişi

Bu konuya tek yönlü bakarsak fabrikatörlere çok yanlış davranmış oluruz.Bir de onların tarafından bakmaya çalışalım.Eğer sizin bir şirketiniz varsa bir malı üretmek için her zaman en ucuza üretmek istemez misiniz?Fabrikatörler de bunu uygulama peşindeler.Karlarını maximize etmek istiyorlar.Çiftçimize istediği fiyatları veremeyince kendileri de direkt olarak ithal mala sarılırlar.Çünkü ülkemizde üretilenden daha düşük maliyetli ithal mallar,her ne kadar kaliteden ödün verseler de.O kadar nakliye masrafı ,işçi masrafı vs.. olmasına rağmen niye ithal mallar daha ucuza geliyor diyebilirsiniz.Burdaki sorun da doğu ülkelerinde Çin,Hindistan nüfusları fazla olan ülkelerdir ve emek maliyetleri çok düşük ülkelerdir.Bu ülkelerden ithal edilen mallar ülkemize göre çok daha ucuza gelmektedir.Fabrikatölerimizin yaptıkları bu davranışlar da marjinal bir davranıştır, bu konu da onlara da hak vermek gerekir.

Her iki tarafa baktığımızda her ikisinin de kendisine göre doğruları,haklı tarafları vardır.Her ikisini de dinlerken sende haklısın demeden edemeyiz.Bu durum aklıma Nasrettin hocanın fıkrasını getirdi.Bir fıkrayla bağlıyalım bu konuyu:

Bir gün Nasrettin Hoca`nın evine iki kişi gelmiş.
“Aramızda bir anlaşmazlık çıktı”demişler.
Biri derdini anlatmış, Nasrettin Hoca haklısın demiş.
Diğeride derdini anlatmış. Nasrettin Hoca onada haklısın demiş.

O sırada çayları vermekte olan Karısı atlamış,
“Bu nebiçim şey Hoca! ikisine de haklısın dedin?”
Hoca bi an düşünmüş ve karısına dönüp :
“neyapalım hanım sen de haklısın” demiş.

Burhan Beylerbeyi

Doğu ve Güneydoğu’da Sorunlara Çözüm Nasıl Olmalı

8 Mart 2010, 23:04

Kaynak: Gizli ÖzneTürk Silahlı Kuvvetleri`nin Kuzey Irak’tan çekilmesinin  ardından siyasetçiler, aydınla, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, bürokratlar, kanaat önderleri bu iki bölgemizdeki sorunların çözülebilmesi için birtakım siyasal, sosyolojik, ekonomik önerilerde bulundular. Şahsım olarak ben de bu yazıda bir nebze sorunlara çözüm bulmak amacıyla,görüşlerimi aktaracağım; konuya ekonomiden başlarsak: Devletin ötedenberidir,bu iki bölgeye uyguladığı yanlış mikro ve makro ekonomi politikalar sonucu iki bölge ekonomik bakımdan tam bir bunalım yaşamaktadır. Nitekim Gayrisafi milli hasıladan en az payı bu iki bölgemiz almaktadır. Bunun sonucunda bölge vatandaşları insan onuruna yakışır bir hayat tarzı maalesef yaşamamaktadır.

İki bölge halkının azımsanmayacak bir kısmı açlık yoksuluk içinde hayatlarını sürdürmektedir. Bölgenin iş koşullarına bakarsak; bölge topraklarını makro düzeyde elinde bulunduran feodal ağalar tarafından kendi arazilerinde bölge insanları marjinal ücret düzeyinde çalıştırılmaktadırlar.

Belli kısmı da diğer bölge illerinde mevsimlik işçi olarak çalıştırmaktadırlar. Bazıları da metropol kentlerde çete ve mafyanın ellerine düşmüşlerdir. Bölgedeki işçi ve memurların durumu da içler acısıdır. Belli kısmı kredi kartları borcu yüzünden icralık duruma düşmüşlerdir. Görüldüğü gibi tam bir ekonomik bunalım yaşanmaktadır.

İki bölge halkının azımsanmayacak bir kısmı açlık yoksuluk içinde hayatlarını sürdürmektedir.

Çözüm ne? sorusuna gelince: toprak reformu, GAP’ın tamamlanması, tekstil, endüstri, yem, hayvan fabrikalarının kurulması, iş adamlarının bölgeye teşviki, iki bölgede potansiyel olarak mevcut olan turizmin tanıtılması, bölgedeki hamam, cami, kilise ve surların resterosyonu, konaklama tesislerinin yapılması, kısacası bu iki bölgeyi Ortadoğu’nun ekonomi merkezi haline dönüştürmektir.

Sosyolojik kısmına gelirsek; aile planlamasının yapılması, sokak çocukları, uyuşturucu bağımlıları ve kadınlar için rehabilitasyon merkezlerinin kurulması, aile ve toplumun önemi için üniversiteler, belediyeler, sivil toplum kuruluşlarında seminerler, paneller düzenlemesi gereklidir.

Siyasal kısmına gelirsek; Ademi merkeziyetçilik ilkesi gereği mahalli idarelerin idari yönetsel güçlendirilmesi, eğitim, sağlık, güvenlik yetkilerinin tamamı olmasa da belli kısmı merkezi teşkilattan mahalli idarelere devredilmelidir.

Eğitim kısmına gelirsek; Bölge illerindeki üniversite ve okullara kütüphane, bilgisayar, labaratuvar materyallerinin sağlanması gereklidir.

Sağlık kısmına gelirsek; Bölgede sağlık kuruluşlarının artırılması, tabiblerin ve hemşirelerin sayısının artırılması ve polikliniklerin ve bölümlerin artırılması gereklidir.

Kültürel kısmına gelirsek; Bölgeye özel kürtçe, zazaca, arapça dilerine ait TV Kuruluşların kurulması, sinema, tiyatro, kitap, dergi, gazete gibi kültürel gereksinimler bu saydığımız dillerle bölge halkına sunulmalıdır.

Yukarıdaki saydığım makro, sosyolojik, siyasal, ekonomik, eğitim, sağlık, kültür, çözüm paketlerinin önünde engel yoktur. Her iki bölge halkı 22 Temmuz seçimlerinde optimal düzeyde şu anda iktidarolan AKP’Yİ seçmiştir. Bu yüzden AKP bu şansı iyi değerlendirmelidir.Yoksa bu şans bir daha eline geçmeyecektir.

Sercan Gölcü
Anadolu Üniversitesi
İşletme Bölümü 3. Sınıf
sercan.golcu212121[at]gmail.com

Vize Almak Bu Kadar Zor mu?

21 Şubat 2010, 15:00

Vize almak bu kadar zor mu?

Türkiye’den yurt dışına gitmek gerçekten zor!

Peki neden?

Benim iki arkadaşım var biri Portekiz’e Erasmus için gitti. Kendisi başarılıdır ya da değildir bu gereksiz detaylardan sizi her zaman uzak tutmak istiyorum. Şimdi bu Portekiz’e giden sevgili arkadaşım, okulundan tüm belgelerini tamamlar ve vize almak için İstanbul’dan Ankara’ya gidecektir. Vize görüşmeleri randevu ile alınmaktadır ve Türkiye’deki her kim Portekiz’e gidecekse yolu Ankara’dan geçmek zorundadır. Her neyse randevusunu uzun uğraşlar sonucu iki gün boyunca uğraştıktan sonra düşürdüğü telefon görüşmesi ile alır. Randevusu tam bir ay sonradır. Neyse bir ay geçer ve vize belgelerini Sevgili(!) Portekiz konsolosluğu çalışanlarına veririr. Bir ay sonra gelmesi istenir. İşte toplam iki ay geçmiştir. Bu arada aylardan ağustos çoktan olmuş ve bitmek üzeredir. İki ay sonra ikinci kez Ankara’ya gider bizim arkadaş; fakat vize çıkmamıştır. Yarın gel der görevli. Yarın olur, sonra öbür gün derken perşembe olur; fakat vize hala çıkmamıştır. Bu arkadaş gidip ulusal ajanstan yardım alır, portekiz aranır ve oradan vizenin çıktığını teyid eden bir mail portekizden arkadaşın mail adresine gelir. Bu informal yazı ile arkadaş cuma günü vizesini sonunda almıştır. Yani o mail gelmese o arkadaşım pazar günü uçağına binemeyecektir. Tebrik ediyorum. Harika değil mi? Çünkü sonu güzel. Bu arada arkadaş portekizden selamlar gönderdi geldi. İyiki de uğraşmış; çünkü hala bitiremedi Güzel Portekizi…

Hakkı aramak bir hak olduğu herkesçe bilinse!..

Diğer arkadaşım Hollanda yolcusuydu, bana geçenlerde anlatıyordu. Kendi insiyatifi ile bir seminer bulmuş. Harika bir ajandası varmış. Hep böyle anlatır, hoşuma gitmese de iyi biridir. Bana vize ile ilgili şu portekize giden arkadaşın başına gelen olaylara benzer bir olaydan bahsediyor kendisi. Hollanda’dan vize yani turistik vize almak için gerekli belgeler arasına okuldan izin yazısı alması gerekiyormuş. Okula gitmiş ve okul böyle bir yazı veremezmiş; çünkü gideceği seminerin düzenleneceği üniversite ile onun okulu arasında bir anlaşma yapılması gerekliymiş. Bu yüzden okuldan yazı alamamış. O sonsuz döngüde kendine öyle bir acıdığını söyledi ki; ben de acıdım kendime. Aynı şey benim de sizinde başınıza gelebilir. Bu iki güzel insanda güzel şeyler yaparken politik başarısızlıkların cezasını çekenlerden sadece ikisi. Portekize giden arkadaşım şanslıydı, ya diğeri… Ya da şu soru nasıl?

Eğer insan hakları varsa; o Hollanda’dan ya da Portekiz’den ya da Avrupa’dan gelen sevgili misafirlerimiz hava alanında parası ile on – beş dakikada aldığı vizenin aynısını onların ülkesine giderken iki ayda zor ve çok zor bir şekilde haklı durumda iken bile zar zor alması… Neden?

Büyük ülkem sen büyüksün(!) Keşke biraz daha yazılsa çizilse bu başarızlıklarla başa çıkan güzel insanların sorunları. Keşke hakkı aramak bir hak olduğu herkesçe bilinse.

Keşke ben kurtuldum, ya arkadakiler? diye de düşünülse ve sürdürülebilir çözümler bulunsa!

Bilgin Kılıç
The Director of SwordBros
Porto, Portekiz
www.hatirlatiyorum.com
Yazılım ve Matematik Mühendisi
bilgin.kilic[at]radikalgenc.com

Yeteneksizlik ve Kimlik Üzerine

12 Şubat 2010, 20:26

Yeteneksizsiniz Türkiye! Pardon yetenek sizsiniz şeklinde ayrı yazmam lazım hakaret olmasın değil mi? Bunun nedenini sorgulamak ne kadar saçma ise o program da o kadar saçma işte o kadar. Kusura bakmayın sevgili seyirciler ama bu kez sizi cezbedemeyeceğim, size çok kıymetli izleyiciler, telefon bağlantıları falan sunamayacağım ve maalesef  Hülya Avşar ile Acun Ilıcalı yok bu kez. Çünkü benim programım da gerçek yeteneksizlik var! Öyle kelime oyunu ile yetenekliymiş gibi gösteremeyeceğim sizi. İçine düştüğüm çukurda gerçek (realite) var ve o benim heryerimden tutmuş bırakmıyor. O nedenle siz de beni dinleyecekseniz (tutmaz böyle şeyler) mecbursunuz benim gerçekliğime. Klişedir “gerçekler acıdır lafı” ve klişedir “açlığını bile bile üzerine gitmek”. Niçin kıymetli popolarınızı güzelim koltuklara kilitliyorsunuz o televizyon makinasının başında? Yeteneksizliğimizi yani acı olanı görmek için değil mi, tebrik ediyorum hepinizi bir kere daha, bu kadarına pes doğrusu, kimliksizliğinizi bu kadar kolay kabul etmenizi geçtim, bunu bir de izleyebiliyorsunuz. Bir kimlik, bir kimlik ve bir kimlik diye başlasaydı keşke Necip Fazıl üstad gençliğe hitabesine. Gençlik tarif ediyordu o kimliğe sahip olması gereken ama biz kimliği kaybetmişken gençliği nasıl bulacaktık?

Msn ve Facebook’u alışkanlığı haline getirmiş ve ondan kopamayan, iki kelam okumayan, birbileri ile belaltı şakalaşmaktan keyif alan, bir gençlik!

Yetenek Sizsiniz adlı program üniversiteleri geziyor, programa renk katmak içindir herhalde. Gençlik üzerine çeşitlemeler mi izlemek istiyorsunuz buyrun buradan yakın işte. Boru ile müzik yapmanın, kıç sallamanın ve abudik gubudik şeylerin yetenek sayıldığı Türkiye’mizden gençlik manzaraları… Adamlar proje üretsinler biz izlemeye devam edelim televizyonlardan. Bunları herkes mi biliyor, biri bunu mu dedi? Bildiğinizi okumayın o zaman kardeşim. Bilmediğinizi çok okuyorsunuz ya zaten bildiklerinizi izlemeye devam edin! Türkiye’de genç potansiyel varmış ve Avrupa bu nedenle ihtiyaç duyacakmış, kimse kusura bakmasın ama böyle gençliği Avrupa ne yapacak? Ha yaşlılarımız çok mu kıymetli diye sorsam orada da tıkanıklık yok değil. Gençliği böyle olan memleketi yaşlılar bu hale sokmuştur demek ne kadar kolaycılık ise gençliğe de tüm sorumluluğu yüklemek o kadar zordur. Bizde sorun bir önceki nesil bir sonraki nesil sorunu değil. Sorun kimlik sorunudur ve ben idrakıdır! Kimiz biz ? Türk milletiyiz, İslam evladıyız, ortaya karışığız falanız filanız… Yok kimlik bu değildir. Kimlik bir binadır ve temelinde kültür vardır. Bizim bina nerede ki temeli bulalım.

İşte kimlik budur aslında, senden alınan senden çalınan ve senden alanların senden daha iyi bildiğidir senin kimliğin. Manas Destanı’nı biz uzunluğu ile biliriz, deriz ki; “Manas Destanı gibi giriş yaptın konuşmaya”. Ergenekon falan filan zaten hukuk meselesi haline gelmiştir. Balkanlar dediğinde neresi canlanıyor kafanda ? Kafkas İslam ordusu diye bir şey bilir misin? Bugün Filistin‘deki adamın arazisinin ona ait olduğunu ispat etmek için girdiği arşiv neresi? Son padişah Vahidettin’in kabristanı nerede? Kuşçubaşı Eşref kimdir? Molla Hüsrev ile Molla Gürani kime ne öğretmiştir? Mevlana Celaleddin Rumi’nin en yakın ahbabı Şems-i Tebrizi nereden gelmiştir? Diyar-ı Rum neresidir? Şah İsmail ile Yavuz neden satranç oynarlar? Osmanlı dediğin atın üstünde kılıç elinde fetih mi yapmış yıllarca, Enderun nerede, Reis-ül Küttab kim? Harem bildiğin karı-kız oynatılan yer mi? Uzar gider bu sorular ve uzayamaz maalesef cevaplar. İşte kimlik budur aslında, senden alınan senden çalınan ve senden alanların senden daha iyi bildiğidir senin kimliğin.

Boru ile müzik yapmanın, kıç sallamanın ve abudik gubudik şeylerin yetenek sayıldığı Türkiye’mizden gençlik manzaraları…

Gerçi senin kimliğini bilmen de işe yaramaz bazen, hemen bir havaya girersin evlad-ı fatihan oluverirsin başımıza. Ülkeler fethettin diye, 600 yıl yaşadın diye kasılırsın romantik milliyetçilik edalarıyla.   Şimdi bir soru daha sorarım, neden 1950′den sonra Türkiye’de Entelektüel yaşam düne göre daha geride kalmıştır? Eski Beyoğlunda kravatlı – dopyesli gezen ve hanımefendi – beyefendi diyen insanları neden özler hale gelmiştir bugün kü Beyoğlu sakini? Peki modern cumhuriyeti kimler kurmuştur? Sırasıyla gidecek olursak eğer, birincisi tarihini bilmeyen kültürünü idrak edemeyen bir nesildir 1950 sonrası, ikincisi kimliğimizdeki naiflik, kardeşlik, dostluk ve kısacası saygı yitirilmiştir. Beyoğlunda ve üçüncüsü Osmanlı’nın güzel eğitim almış, kendini yetiştirmiş subayları kurmuştur modern cumhuriyeti. Ben idrakine sahip olan insanlar kurmuştur cumhuriyeti, onlar Avrupalı’nın bilmem kimin büyüklüğüne değil kendi kimliklerinin büyüklüğüne inanmıştır. Kendi tarihinden feyzalmıştır bu kıymetli insanlar. Korkak, ürkek, kendini ifade etmekten aciz değildir, açın bakın Lozan Antlaşması’nın zabıtlarına ve görün nasıl konuşmuşlar Avrupa’nın karşısında. Şimdi bizim gençliğimiz yahut ihtiyarlığımız, hepsi bir komplo içindedir. Herkesi bir aman o ne der aman bu ne der korkusu sarmıştır. Çünkü kendini bilmez haldeyiz, çünkü biz kimiz sorusuna verecek bir cevabımız yok artık! Umut nerede? Gençlikte ve gelecek nesillerde. Gençlik nerede yeteneksizsiniz Türkiye’de. Milli Eğitim Bakanına açık bir mektup mu yazmak lazım üniversitelerin halini görmesi için? Üniversitelerin çokluğu değil ne ürettiği, nasıl insanlar mezun ettiği önemli diye düşünüyorum.

Şimdi bizim gençliğimiz yahut ihtiyarlığımız, hepsi bir komplo içindedir. Herkesi bir aman o ne der aman bu ne der korkusu sarmıştır.

Üniversite mezunu işsizliğin %28 civarında olduğu ülkemin nitelikli genç iş gücü nedir? Nitelikli gençliği olmayan bir ülkenin geleceğinden ne beklenmektedir? Dış politikada atılım yapıyormuşuz, Ahmet Davutoğlu ölünce heykelini dikecek değil, onun sürekliliğini sağlayacak insanlara ihtiyaç var! Elimizde ne var peki? Msn ve Facebook’u alışkanlığı haline getirmiş ve ondan kopamayan, iki kelam okumayan, birbileri ile belaltı şakalaşmaktan keyif alan, bir gençlik! Ben bu gençliğin içindeyim, hergün soluyorum bu havayı ve iğreniyorum artık. Ben ne yapabilirim diye düşünmekten beynimi kemiriyorum ama herkese göre hayat güzel. Sonuç mu? Öldürdüğüm bir ülke gençliği var karşımda ve umutsuz bir vaka. Ama tıp bile yüzde yüz diyemezken ben de herşey bitti diyemem. Kendimi çok mu iyi biliyor sanıyorum, hayır, ama rekabet edecek bir ortam arıyorum, motivasyon arıyorum. Küçük dünyamdan çıkmak istiyorum ve küçük dünyalarımızı hep birlikte terketmemiz gerektiğine inanıyorum. Büyük olacak ülkemin büyük düşünen gençleri olabilmek. Kendi lisanından başka lisanları da öğrenmiş, dünyayı idrak etmiş ve merkezinde kendini görmüş bir gençlik. Bu da ancak kimliğini idrak eden bir gençlik ile mümkündür. Yetkili olan olmayan herkese duyrulur, kimlik aranıyor!

“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes,
Ey kahpe rüzgar artık ne yönden esersen es!”(1)

1. Necip Fazıl Kısakürek

Burak Yalım
burakyalim_16[at]hotmail.com

Basın Özgürlüğü ve Önemi

7 Ocak 2010, 13:45

basın özgürlüğü ve önemi Bir siyasal rejimin “demokratik” niteliğinin varlığından söz edebilmek için; bu rejiminde öncelikli olarak “düşünce özgürlüğü”nün var olması gerekir. ”Düşünce özgürlüğü”, farklı bireysel görüşler serbestçe, korkusuzca açıklanabildiği, topluma aktarılabildiği, doğru bilgiler rahatlıkla edinilebildiği ölçüde nihai anlamda var olacaktır. Bunu da sağlamanın koşulu “Basın özgürlüğü”nden geçer. Anayasamızın 28.maddesin de “Basının hür olduğu, sansür edilemeyeceği” açıkça vurgulanmıştır.

”Düşünce özgürlüğü”, farklı bireysel görüşler serbestçe,korkusuzca açıklanabildiği, topluma aktarılabildiği, doğru bilgiler rahatlıkla edinilebildiği ölçüde nihai anlamda var olacaktır.

Bir ülkede herhangi bir sebepten dolayı sadece belli yöndeki görüşler topluma ulaştırılabiliyorsa, o ülkede düşünce ve enformatik anlamında özgürlük ciddi bir biçimde sınırlanmış demektir. Çağdaş dünya bugün ulaştığı çizgiyi, zaman içinde ortaya çıkan farklı görüşlerin tartışılmasına, toplumları etkilemesine ve sonunda varılan uzlaşıya borçludur. Siyaset biliminde daima hatırlanacağı üzere: ”Denetlenmeyen her iktidar, suistimal edilmeye, kötüye kullanılmaya mahkumdur”. İktidarın da denetlenmesi basın sayesinde mümkündür ve özgür bir basın çerçevesinde ancak bireylere ulaştırılabilir ve bu şekilde ülkedeki mevcut durumu öğrenip, sorgulayıp, eleştiri süzgecinden geçirebiliriz.

Çağdaş dünya bugün ulaştığı çizgiyi, zaman içinde ortaya çıkan farklı görüşlerin tartışılmasına, toplumları etkilemesine ve sonunda varılan uzlaşıya borçludur.

Düşünce ve basın özgürlüğü dahil, hiçbir özgürlük sınırsız değildir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, çeşitli özgürlükler, bu arada “düşünce özgürlüğü” adı altında önemle vurgulanıp, korunması hedeflenirken, ”kullanılması görev ve sorumluluğu içeren” bu özgürlüğün de belli hallerde, ”demokratik toplumunda zorunlu önlemler niteliğinde olan ve yasayla konulan bir kısım kısıtlama ve yaptırımlara bağlanabileceği” öngörülmüştür. Bunun en önemli nedenlerinden biri de “kişilik haklarının korunması”dır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi demokratik toplumun temel öğelerini: çoğulculuk, hoşgörü ve ifade özgürlüğü (yani saydamlık) olarak belirlemektedir.

Ülkemizdeki duruma bakacak olursak üzüntüyle belirtmeliyim ki düşünce özgürlüğü ve bunun yansıması olaraktan basın özgürlüğü sınırlıdır. Avrupa’da yapılan araştırmalar, darbe dönemlerinde ve günümüzde tutuklanan gazeteciler, düşüncelerini açıklamaktan dolayı haklarında soruşturma açılan insanlar v.s bunu teyit eder niteliktedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi demokratik toplumun temel öğelerini: çoğulculuk, hoşgörü ve ifade özgürlüğü (yani saydamlık) olarak belirlemektedir. Bunları dikkate alaraktan çağdaş demokrasilere ulaşma da, demokratik toplum yolunda ilerleme de, Avrupa Birliği’ne giden yolda; düşünce özgürlüğünden, basın özgürlüğünden geçmektedir. Basın özgürlüğünün olduğu bir ülkede; karşılıklı hoşgörü çerçevesinde düşüncelerimizi özgürce ifade edebildiğimiz ölçüde, ülke olarak ilerleyebilir, bu şekilde sorunları tartışıp çözebilir, milli birlik ve beraberliğimizi daha da pekiştirebiliriz.

Onur İnci
Marmara Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğrencisi
onurinci123[at]hotmail.com

Türkiye’deki Demokrasi Gerçeği

31 Aralık 2009, 01:06

2002, 2007 seçimleriyle  tek başına iktidari ele geçiren  AK parti hükümetiyle birlikte toplumda siyasal, sosyal  ve ekonomik olarak bazı  çalkantılar  yaşandı. İkditar koltugunu devralmasıyla birlikte AK Partinin meşruyiyeti tartışılmaya başlandı.

Biliyorsunuz, bizim ülkemizde seçim sonucları bazı kesimler için  bir anlam ifade etmez ve bunun meşruyiyeti sürekli olarak tartışılmaya başlanır.

Şüphesiz bu söylediğimiz sorunlardan AK Parti’de nasibini fazlasıyla aldı. Nedeniyse  malumunuz AK Parti kadrosunun Refah Partisinden gelen kesimler tarafından kurulması ve milli görüş çizgisine sahip  olmasıydı. Bu saydıgımız nedenler AK Partinin eleştirilmesi için yeterli değil mi sizce.

Oysa bizim ülkenin gerçek sahipleri var onlar dururken başkalarının iktidarı ele geçirmesi hazmedilir şey degildir. Bu kesimin kim oldugunu hemen anlamışsınızdır! Cevabı bildiniz:CHP

Yıllarca iktidar özlemiyle yanıp tutuşan, laiklik söylemi dışında başka siyaset üretemiyen, demokrasi diye tutturan bir o kadarda parti kapatılması konusunda elinden geleni ardına koymayan bir kesim… Artık uyan kendini demokrat, laik çağdaş sayan CHP, halkın artık bu yalanlara karnı tok; yeni söylemler geliştir yoksa iktidar özlemiyle yanıp tutuşmak zorunda kalıcaksın. Oysa insan dedigimiz kendi alevlerinde yanmaya hazır olan  ve  kendini en iyi şekilde yenileyebilen kişi  değil mi? Sende öyle yap işin dogrusu bu gerisi laf-ı güzaf.  Eeeee  bu kadar muhalefet partisine verip veriştirdikten sonra iktidar partisini de es geçmek olmaz.

AK Parti’nin 2007 seçimlerinde  aldıgı %47 lik başarı sonrası başı bir hayli döndü; belki  de bu başarıyı kendileri bile beklemiyordu. Yaptıgı reformlar ve çıkardıkları yasaları ele alırsak muhalefet partisini dikkate almayıp kendi bildiklerini okumaları, kendilerinin çoğunluğun temsilcisi sayıp geriye kalan kesimi hiçe  sayması demokrasiye bir bakıma gölge düşürmedi mi?

Oysa demokrasi dediğimiz kavram halkın çoğunluguna karşı azınlığın haklarının savunulması değil mi? Malesef demokrasi  o kadar oynak ki nereye çeksen oraya gidecek  tarzda bir şey.

Demokrasiyle başa gelip dünyayı kasıp kavuran faşist diktatörlerimiz var kim mi Hitler ve Musolini…

Demokrasi çağımızın en iyi yönetim şekli kabul edilmekte ve dünyanın çeşitli ülkelerinde farklı rejimler adı altında  boy göstermekte, bizde ise yavaş yavaş oturtulmaya çalışılmakta ama malesef  yanlış kullanılması sonucu biraz  karın ağrısı yapmaktadır. Oysa reçetesi bir hayli basit: Farklı görüşleri sindirebilmek ve bunları hazmedebilmek ama bu sanıldıgı kadar kolay gorünmüyor.

Çünkü biz bunu kaldıracak kültürel donanıma sahip degiliz. Son günlerde ülke gündemini bir hayli meşgul eden türban konusuna ve AK Parti lehine açılan kapatma davasına değinmeden edemiyceğim. Bilindiği gibi iktidar partisine  açılan kapatma davasının kökeninde türban konusu yatmaktaydı; ama AK Parti ısarcı ve aceleci tutumundan dolayı  bir çuval inciri berbat etti. Ben dünyanın neresinde olursa olsun temel hak ve özgürlüklerin en iyi şekilde yaşatılmasından yana tutum sergileyenlerindenim. Türban konusunda AK Partinin yeterince samimi olmadığının ve bunun altında idolojik temellerin yattığının kanatindeyim. Eğer gerçekten samimi  olmuş olsalardı,  önce Alevilerin sorunları halledilmeye çalışılırdı. Böylece  iktidarın bir nebzede olsa diğer mezheplere mensup insanların  pürüzlerini  çözme konusunda gereken hassasiyeti gösterdiğini, farklı  inanışlara eşit mesafede durduğunu ve görevlerini en iyi şekilde yerine getirdiğini anlardık.

Bugün özgürlüklerin en iyi şekilde yaşatılmasından yana tutum sergileyen liberal aydınlarımız ve hükümetimiz kendi fikirleri dışında farklı görüşlere tahammülü olmadığının kanaatindeyim. Mecliste iktidar ve muhalefet arasında yaşanan sert tartışmalardan sonra  türban  yasası  meclisten geçti. Bu durum cumhuriyetin koruyucuları tarafından sakıncalı görüldüğünden, demokrasi ve laiklik ilkesini zedelediği için AK Parti lehine kapatma davası açıldı. Bu kapatma davası demokrasimiz açısından içler acısı bir durum olarak nitelendirilmektedir.

Biz toplum olarak yapılan  reformları başkalarının zoruyla kabul etmeye alıştığımız için(AB süreci)  bazı konuların ülke içinden siyasiler tarafından dile getirilmesi durumunda hemen baş kaldırmaktayız. Toplum olarak  maalesef  kendimizi yönetemeyecek kadar aciz durumdayız.

Osmanlıdan günümüze kadar yapılan reformlara bakın sürekli Batının zoruyla ve dayatmasıyla bazı şeyleri kabul etmişiz. Önümüzdeki günlerde  kapatma davası belli olacak, sonuç şimdiden belli; kapatılmayla karşı karşıya bir parti. Peki sonuç sizce Türkiye için ne gibi sonuçlar doğuracak?

Yorumu size bırakıyorum ama;  şu da bir gerçek ki demokrasinin ağır bir yara alacağı. Neyse canım dert etmeye  gerek yok, biz ülke olarak 1960, 1971, 1980 son olarak  28 Şubattaki askeri darbeyi atlatmışız. Biraz zor da  olsa bunu da toplum olarak hep beraber atlatmasını  biliriz. Çok şükürler olsun ki bizim cuntacılarımız ve jakobenlerimiz var, onlar varken korkmaya hiç mi hiç  gerek yok.

Cem Bulat
Erzurum Üniversitesi
İletişim Bölümü
cembulat62[at]hotmail.com

82 Anayasası ve Türklük Kavramı

2 Kasım 2009, 23:58

82 anayasası ve Türklük kavramıAnayasa:İktidarın elde edilmesini, kullanılmasını ve devrini, devletin yapısını, başlıca hukuki işlemlerin konulmasını ve rejimini; insan haklarını, hukuk kurallarını, hukuk kurallarının en üst düzeyinde düzenleyen,kendine özgü bir makam(otorite)tarafından yapılmış hukuki bir işlemdir.Bu yüzden anayasaların her kesimi kapsayıcı, genel nitelikte olması gerekir. Osmanlı-Türk Anayasal gelişmelerine baktığımız zaman ise yapılan anayasaların  birçok olumsuz tarafı göze çarpmaktadır. Cumhuriyetle birlikte yapılan 24 Anayasası, 60 ve 80 darbelerinden sonra yapılan 61 ve 82 Anayasalarında da birçok olumsuzluk devam etmektedir. Burada genel olarak anayasalardaki mevcut olumsuzluklar değilde günümüzde özellikle demokratik, kürt, doğu veya ismi ve içeriği henüz tam belli olmayan ama mevcut hükümet tarafından atılması planlanan bir açılımla da alakalı olarakta Türklük sorunu üzerinde durmak istiyorum.

Anayasaların her kesimi kapsayıcı, genel nitelikte olması gerekir.

Bilindiği üzere mevcut  Anayasamızın (82 Anayasası)66.maddesindeki 1.fıkraya  göre:”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Burada iki sorun ortaya çıkmaktadır: Birincisi TC Vatandaşı olupta Türk olmayan Kürt, Laz, Arap, Çerkez v.b.. etnik kökene mensup insanların sorunu. İkincisi ki daha da önemlisi,TC Vatandaşı olmayan ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca Türklerin durumu. Bu gerçekten izahı mümkün olmayan ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca Türkün durumu sorununu ortaya çıkarmaktadır. Acaba açılım gündemdeyken;

Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

AKP kurmaylarları Anayasada böyle bir değişiklik düşündüler mi hiç?Hukuk kuralları çerçevesinde(175.madde gereğince Anayasada yapılacak değişiklik) bu maddede yapılacak bir değişikliğin tüm etnik kökene mensup olan insanları kucaklayıcı, olumlu bir değişiklik olacağı kanısındayım. Çünkü madde 66 diğer ülkelerde yaşayan Türk insanarında varlığının bir bakıma yadsınmadığının ifadesidir. O yüzden olumlu anlamda yapılacak bir değişiklik hem Kürtlerin taleplerini bir nebze olsun karşılayacak, hem diğer ülkelerdeki Türklerin varlığının ifadesinin anayasada belirginleşmesini sağlayacak hem de çok tartışılan açılım konusunda atılacak  somut adımlardan biri olacaktır.

Onur İnci
Marmara Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğrencisi
onurinci123[at]hotmail.com

Barışa Dil Uzatmak

19 Eylül 2009, 21:24

Barış, Türkiye’deki düzenin “üst sınıfa” armağan ettiği kölelerden yalnızca biri. Diyarbakır’dan çalışmak için gelmiş Antalya’ya. Her zaman sessiz, her zaman çekingen… Bir şeylerden korkar gibi.

Bir gün, ona gözlerini devirerek bakan biri, ondan bir kahve istiyor. Barış kahveyi getirmeye gittiğinde de bana dönüp “Bu da bi’ garip, hiç bi’şey beceremiyo, anlamıyo, çok aptal ya!” diyor.  Şaşkınlıkla bakakalıyorum, Barış son derece nazik, dürüst, düzgün biri. Hanımefendi onun hakkında bunları neden düşünüyor olabilir ki? Sonra karşımda oturan insana iyice bakıyorum; sarıya boyanmış saçları, Amerikan aksanlı Türkçesi, kahve fincanını tutarken serçe parmağını yukarı kaldırışı, yapmacık gülüşü, bilgisiz ama paralı ailesi, parayla zor bitirdiği okulu… Karşımda “seçkinci bir Türk genci” oturuyor! Ve elbette Barış’tan nefret etmek zorunda, çünkü ona daha pembe elbiseler içinde küçük bir kızken Barış gibi insanlardan nefret etmesi gerektiği öğretildi. Barış bu ülkede yaşamaya layık değil, Barış vatanımızı bölmek istiyor. Karşımda gözlerini devamlı devirerek ve sarı saçlarıyla oynayarak Barış’ın ne kadar sinir bozucu olduğunu anlatıyor. Barış elbette onu anlamıyor; ne de olsa O, anadili Kürtçe olmasına rağmen Türkçeyi karşımda oturan hanımefendiden daha iyi kullanabiliyor. Ama hanımefendi yine de kendisini üstün görebiliyor, çünkü Barış Doğudan gelmiş bilgisiz, cahil bir Kürt, öyle değil mi? Tanınmaya değmeyecek biri, yalnızca nefrete ve hor görülmeye layık biri.

Barış elinde kahveyle geri dönerken kahvenin birazını tabağa dökmüş. Hanımefendinin yüzü hemen asılıyor elbette, “Bi’ kahve getirmeyi bile beceremiyo bu ya! Kahvenin yarısı tabakta şuna bak!” Ve bunun ardından babasıyla birlikte Barış ve onun gibilerin beceriksizliğinden, cahilliğinden, onların buralarda çalışmamaları gerektiğinden ve onlardan ne kadar bıktıklarından bahsediyorlar, yine.  Ortamı terkediyorum, daha fazlasını duymaya katlanamıyorum. 

Barış’ın adının bir anlamı var, O yeni nesillerine miras olarak yalnızca ölümü bırakabilen bir halkın çocuğu.  Barış’ın adı bir yakarış, bir dilek, bir umut.  Barış, Kürtlerin tek duası. Ama Barış, hayatı boyunca kendisine aşağılayarak bakan gözlere, cahil olduğundan hiçbir şey beceremeyeceğine inanan düşüncelere ve hiçbir yerde çalıştırılmaması gerektiğini söyleyen insanlara katlanmak zorunda; buna mahkum. Barış, asla isminin gerçek anlamını bilemeyecek, çünkü bütün hayatı bir savaş içinde geçip gidecek.

Kürt açılımının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum, inanmak istiyorum. Bu iş bir sonuca bağlanamasa bile, bunları tartışabilme özgürlüğünün faydasına inanıyorum. Hükümetin bu konudaki kararlılığından sık sık şüpheye düşsem de bu sorunun çözüleceğine inanmak istiyorum. Bu benim ve halkımın tek umudu. Bu umuda tutunmaya ihtiyacımız var, bütün bu yaşadıklarımızı kaldırabilmek için. Kürt açılımının bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum. Ancak sorunun gerçekten çözülebilmesi için, bu sorunun tekrar ortaya çıkmaması için, Kürtleri “cahil, beceriksiz” olarak tanıyanlar da değişmeli. “İnsan” olarak tanımayı öğrenmeliler.

 Hükümet Kürtlerin de bu ülkenin eşit vatandaşları olduğunu söylerken birileri onları aşağılamaya devam edecekse, bu iş hiçbir yere varmayacak. Çünkü bu insanlar hükümetle değil, o “birileriyle” muhattap olarak yaşayacaklar. Birileri Barış’a, barışa dil uzattığı sürece hiçbir şey olmayacak. Kürtleri aşağı görerek büyüyen nesillerin bu zihniyeti değişmek zorunda, sonraki nesiller insancıl duygularla yetiştirilmek zorunda. Kısacası açılım, günlük hayata, insanlara etki etmek zorunda. İnsanlara daha çocukken kendisinden başka herşeyi yasaklayan, kendisinden başka her şeyden nefret etmeyi öğreten zihniyet yenilmek zorunda. Aksi takdirde Barış’ın çocukları, onların çocukları ve devamı birileri tarafından ezilecek. Aksi takdirde Türkiye sürekli Kürt isyanları ve açılımlarıyla uğraşmak zorunda kalacak.

Kapitalizm’in Cezaevi Uygulaması ve Kapatılma

7 Mart 2009, 01:45

Halkın içinde olan belirli kilit isimlerin ve aydınların önüne geçe bilecek ceza sistemi uygulamaları on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmıştır.

”..burjuvazi siyasi iktidarı ele aldığında ve iktidar uygulamasının yapılarını ekonomik çıkarlarına uyguladığında müsamaha gösterdiği ve bir anlamda Eski Rejimde bir türlü var olma imkanı, alanı bulmuş halkın yasa dışılığı onun için müsamaha gösterilemez bir hal aldı; ve mutlak anlamda susturmak gerekti..(1)”

” …belirli biçimler altında Eski Rejim’de müsamaha gösterilmiş olan eski halk yasa dışılığın tam anlamıyla imkansız hale gelmesi : Bütün halk tabakalarını genelleşmiş gözetim altına fiili olarak almak gerekmiştir.(2)”

Burjuvazinin tehdit olarak gördüğü ve önünü kesebilecek her türlü engeli ortadan kaldırmak için başvurduğu ”kapatma” yada  ”gözaltı” tekniği Avrupa’da işçi sınıfının burjuvaziye karşı kullandığı gücü kırmak için ortaya çıkmıştır. Napolyon zamanında uygulanan imparator başsavcıları, başsavcılar savcıları, savcılarda herkesi .. ”devletin her kör noktası aydınlık altında kalacaktır” yapılanmasıdır. Daha sonra  bu modeli sanayi devletleri kendi bünyesinde de uygulamak zorunluluğu hissetmiştir. Cezaevine alınarak kapatılan işçi sınıfının cezasını tamamladıktan sonra devlet tarafından çıkarılma esnasında  ”damga”lanması, yani yaptığı iş ile ilgili tüm kurumları işçinin yüzüne kapatması ise olayın cabasıdır. Bu uygulamadan sonra hapishaneden çıkan işçi sınıfı yapmakta olduğu işe geri dönememesi, dönemin burjuvası tarafından fabrikalara ve ticarethanelere geri alınmaması ile kendine başka bir alan yaratmaya çalışmıştır. Fakat yine kendi hayati şartlarının ağır gelmesi ile kendini suça yöneltmiştir. Tekrar toplanan ve her daim böyle süren işçi sınıfının mücadelesi hapishanelerde ve dışarıda isyan etmeye zorlanmıştır. İşçi sınıfının maaş,sağlık vs gibi giderleri burjuva sınıfına ağır gelmesi(!) nedeniyle dönemin burjuvası işçi sınıfını dolaylı yollardan tekrar hapishanelere kapatmıştır. Kendisini hapishanede bekleyen olay ise : Uzman olduğu konuda devam ettiği üretimdir. Yani maaşsız, güvencesiz ve geleceği olmayan bir yaşam… Bu olaylar örneklerden bazılarıdır.

Sürekli bir septisizm anlayışından mı yola çıkılıyor, yoksa gerçekten mi ülkenin kör noktalarında bir şeyler oluyor veya olgular üzerine tahliller yürütülüyor? Bu yapılanmanın tamamı burjuvanın çıkarına aynı zamanda işçi sınıfının cari hesabının zararına yazılıyor. Acaba bu uygulama halka hissettirilerek mi yapılıyor yoksa gizli bir teşkilatlanma ile halkın içine sızarak kendine tehdit oluşturabilecek kişileri veya kurumları tespit ettikten sonra gizlice mi harekete geçiliyor? Yoksa her şey burjuvazinin daha fazla para kazanmak için yandaşlarına ve konformist halka ”bütünlüğümüzü ve özgürlüğümüzü yıkmak istiyorlar, bunun için cezalandırılmaları gerekiyor” yaklaşımını mı ileriye sürüyorlar?

Devletin bu dönemdeki uyguladığı cezaevi oluşumu kapitalist ülkelerin halkını düşünen aydınlarını ve kurumlarını ciddi bir şekilde tehdit unsuru olarak görmüştür. Acaba günümüzde bu şekilde oluşumlar devam ediyor mu ve eğer devam ediyorsa halka hangi şekilde gösteriliyor?

80 öncesine kadar Türk toplumunun rütbe toplumu olduğunu ve girişimcilikle genel olarak fazla ilişkisi olmadığı  biliyoruz. Halkımız paradan ve sermayeden çok askerini ve devletini severdi. 80’den sonra ise akıl almaz bir şekilde parayı keşfedip yatırımı ve sermayeyi sevmeye başladı. Bazen hapishanelere atıldı, bazen yurtdışına sürgün edildi veya vatandaşlıktan çıkarıldı. Fakat vatandaşlarımız üzerinde ”kapatılma” başka türlü bir biçimde uygulanmaya devam etti.

20 yüzyıl kapatılması ; başka olaylarla ve araçlarla devam etti ; işçinin borçlandırılması, tasarruf sendikaları, işçiler için özel bloklar, toplu siteler, taksitli satış, erken emeklilik vs. gibi daha ince ve zekice kapatılma biçimlerine itilmiştir. Fiziksel kapatılmasından sonra bu sefer zihinsel kapatılma burjuvazide daha bir heyecan yaratmış, risklerini en az seviyeye indirerek halkı derin bir uykuya yatırmıştır.

Zamanımızın büyük gözaltı ve kapatılması halkımızı farklı boyutlara çekmiş; istedikleri ve hak ettikleri değeri, yeni ekonomik görüş ile farklı boyutlara çekilmiştir. Bu işçi sınıfının gerilemesi ne kadar sürecektir, ne kadar süre içerisinde refah seviyesi yüksek bir toplum hayali içinde yaşayacaklardır veya ne kadar zaman sonra istedikleri yaşam biçimine kavuşacaklardır? Orası merakla beklenmektedir.

Asıl önemli soru ise:

Türkiye bugünlerde çeşitli gözaltı olayları ve işçisinin hissettiği ağır yaşam koşullarının bunalımı ile tekrar yoğun bir şekilde ”kapatılma ve gözaltı ” süreci içine mi girdi ?

(1,2) A. Krywin ve Michel F. söyleşisi.

Sonraki Sayfa »