Kayalıklardan Suya Bırakılan Cümleler

20 Temmuz 2010, 14:46

Sanırım küçük yaşlardaydık… Hayal kırıklığının anlamını henüz bilmiyorduk..
Dünya boylu boyunca önümüze uzanmış, bütün isteklerimizi gerçekleştirmeyi bekliyordu. Yani, bize öyle demişti. O demediyse ilk kimin aklına geldi hayal kurmak ?

Sonra ilkgençliğe geçtik.
Bedenimizdeki ve ruhumuzdaki değişiklikler fazlasıyla yeniydi. Artık sadece dokunmak ya da sadece hissetmek yetmiyordu. İkisini bir arada istemeye başladık. Ailelerimizin tutucu, bağnaz, heyecansız olduğundan dem vurduk.
En süper hayalleri biz kuruyorduk.
Gençlikte ne istediğimize karar vermiştik. Bir minibüse atlayıp dünyayı dolaşacaktık, gittiğimiz her yerde acayip maceralar yaşayacaktık, yeni lisanlar öğrenip; 70 milyon yerine, 700 milyon insanı anlayacaktık, evimize dönüp çok keyifli bir işte çalışacaktık.

Hep gülecektik, ama hep!

Evcilik oynamayı gerçek sandık. Çok büyük yanıldık.
İçimize oturdu, adem elmasını yuttuk.
Şimdi kül olmaya devam eden hayallerimize bakıp bakıp, kasık ağrıları çekiyoruz.
Gülmeyi özlemle anar olduk. Hayat dedikleri oluşumu esefle kınar olduk. Herkesin çok bilmişliğinden öfke duyar olduk.

Söylesene;
Biz “kim” olmayı isterken aslında “kim” olduk?
Sonu sürpriz bir film oldu hayatımız.
Başka da bir şey diyemez olduk…

Tuna Bahar Tuna Bahar
Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji

Ay Yüzlü Bir Çocuktu O

6 Temmuz 2010, 12:02

Başı hep yukarılarda, merakla etrafı izleyen ay yüzlü bir çocuktu o. Yola bakmazdı, yürürken, amcaların ve teyzelerin yüzlerini görürdü. Apartmanların üst katlarını görürdü hep yada uçakları. Yol asfalt mı taş mı, önünde direk yada kapı var mı, ayakkabıları, elbisesi neydi bilmezdi hiç. Çarpınca bir direğe, gülümserdi belirirken şişikler kafasında. Hatta çarparsa eğer yoldan geçen bir amcaya, acısa bile canı, hele birde sakallıysa amca, dede diye bağırarak içtenlikle sarılırdı bacaklarına. Bu nedendendir ki yüzünün çeşitli yerlerinde morluk, kafasında şişlik olmazsa onu kimse tanımazdı. Yine aynı nedenden dolayı, herkes onu her şeye gülümsemesiyle tanırdı.

Hep yeni ortamlara girmek zorundaydı ve yeni kişilerle tanışmak. Başlarda hiç sorun değildi oysa, o kadar büyüktü ki içi ve tertemizdi. Bir yeri, birilerini özümsemişken, tam anlamıyla onları hissetmişken, işte tam da o zaman değişirdi her şey. Bu durum onu, tamamen arkadaş  yanlı birisi olmaktan, gizlice vazgeçirdi. Ve geri planda durmayı, izlemeyi, değerlendirip sonra ilişki kurmaya zorladı onu, sıkışmış hisleri ve düşünceleri arasında. İçinde olan ve his denilen bir şey varsa eğer, o artık iyilikten uzaktı. Sanki ona sürekli acı hissettirir gibi, sanki derin nefes almaya çalışıp da alamamak gibi. En kötüsü ise bu durumun farkına varmaya başlamasıydı.

Kaçtı, uzaklaştı, arkasına bakadan. Zaten istemedi de bakmayı. Ne düşünmek, ne hissetmek istiyordu, hiç durmadan koştu. Bir gün, sonunda bir gün durdu. Başını aşağı indirdi, etrafına bakındı. Neresi burası?

Ne olduğunu anlamaya çalıştı bu sefer başı yere doğru bakarken. Yaşadıklarını düşündü. Elle tutulur bir şeyler bulmaya çalıştı. Oysa seneler geçmişti, koca çocukluk ve gençlik neredeyse! Kalbi hızlıca atmaya başlamıştı, bu gürültü de nerden çıkmıştı? Korkunç bir gürültü, daha da gürleşmişti sesler, nefes alamıyormuş gibi hızlı atıyordu kalbi artık ve karanlık çöktü aniden. Elleriyle başını tutup çömeldi korkudan, koskoca bir karanlık içinde, olduğu yerde. Hadi artık ne olacaksa olsun diye bağırıyordu! Ama nafile sadece gürültü ve karanlık. Biri vardı orada. Neden cevap vermiyordu? Ne yapacaksa yapsın, bitsindi bu işkence artık! Bitmiyordu, sürekli devam ediyordu bu korku, endişe hissi. Ay gibi, bembeyaz yüzü bu hislerden dolayıydı. Bir anda çocukken de yüzünün ay gibi olduğunu hatırladı.

Elleriyle korkudan kapadığı gözleri, ellerine rağmen bir aydınlık görmeye başladı. Kalp atışı, nefes alışı yaşanacak düzeye doğru yavaşlamaya başlamıştı sanki. Bu cılız ışık bile kamaştırıyordu gözlerini. Bu sefer ellerini korkudan değil, ışıktan korunmak için kullanıyordu. Yine de tedirgin bir şekilde doğrulmaya çalıştı o cılız ışığa doğru. Dimdik olmasa da ayaktaydı. Bembeyaz güzellikler değildi belki baktığı, ama cılız da olsa bir ışıktı …

Kaan Aksoy

Bir Gün

2 Temmuz 2010, 15:09

Titreme ile uyandım yine sensiz bir güne. Omuzlarımdaki özlem, ağırlık, gözlerim yollara bakmaktan yorgun bitap. Yine de nefes alıyorum, bekliyorum bir umutla. Uyanmama yeterli bir heyecan bu…
Annemin içerden gelen toparlanma sesleri, beni daha da bağlıyor hayata. Torun özlemi, uzun huzurlu bir hayat isteği geçiyor içimden. Lavaboya gidiyorum. Musluğu duraksayarak çevirirken aynadaki görüntüme bakıyorum, sabahki şişkin kumpir suratıma. Saçlarım nemden tel tel ayaklanmış, günü ve beni selamlıyor. Yüzümü yıkamak için eğiliyorum, belim ağrıyor. Kemiklerim uyanmamış anlaşılan. Musluktan akan suya alışmak için ellerimle yokluyorum soğuğun nabzını. Ardından şok etkisi ile yüzüme atılan ardı ardına sularla, irkilen vücudum heyecanla güne başlıyor. Kahvaltımı hazırlamam gerek diye düşünürken, annem beni masada hazır ve nazır bekliyor.

İştahsız olunur ya haftaiçileri, hafta sonu olmasına rağmen bugün de iştahsızım sanki. Petekli çiçek poleni kokan sarı bal cam kasede, hemen yanında haftalık kaymak – azcık tırtıklanmış- , bahçemizde yetiştirdiğimiz ve ilk mahsulünü aldığımız yeşil zeytinler de kekiklenmiş, kırmızı küçük çekirdekli çeri domatesler ve kabak gibi iri çekirdekli alacalı doğranmış salatalık servis tabağında, süper marketten aldığımız tam yağlı inek peyniri kapaklı cam kasede sararmış; yenmeyi bekliyorlar. Sıcak çayım ince belli bardakta dumanını tüttürüyor. Poşetlenmiş kepekli market ekmeğimi çıkarıyorum, iki dilimlik hakkım. İştahsız oturduğum masadan annemin sitemleri ve beni selamlayan kahvaltılıklar sayesinde dolu dolu kalkıyorum. Üstüne kahve ne güzel olur diye iç geçiriyorum.

Annem düşüncelerimi okumuşçasına türk kahvesini ve -teknoloji sağ olsun- kahve yapma makinesini seri bir şekilde çıkarıyor. Günün en zevkli anlarını yaşıyoruz birlikte, heyecanla, huzurla. Kahvenin fokurtusu ve kokusu bizi daha da heyecanlandırıyor. Çeyizinden kalma düz beyaz ince porselen kahve fincanları da hazır ol vaziyette kahveyi beklemekte. Kabaran köpüklü kahve fincanlara bir bir özenle dökülüyor. Annem hiç haz etmediği fakat içerken sakinleştiği sigarasını çıkarıyor. Kahve keyfi, annem için başlıyor.

Kahve keyfi, sabah on bir ila on iki arasında gerçekleşen, annemin huzur bulduğu, eşlik edenin –her zaman ben olmayabiliyorum- eteklerindekileri döktüğü, taze haberlerin(!) paylaşıldığı ve bu haberler üzerine yorumlar yapıldığı, alışveriş yapılmışsa yenilerin sergilendiği kısa anlamsız bir o kadar da rahatlatıcı bir seans sanki. Annem kahvesini içerken yine kendinden geçti, nirvanaya ulaştı(!) Yapacak işleri olduğundan kahve keyfini bugünlük hızlandırdı. Ne de olsa ev işleri onu bekliyordu. Benimse yapacak işim yoktu, oturmaktan ve düşünmekten başka…

Belirsizlik belimi burkmuş, ne yapacağımdan bir haberim. Alternatiflerimin olması iyi mi, kötü mü, bilemiyorum. Soluğumu tutmuş bekliyorum. Olacaklar piyango hesabı, şansıma dua ediyorum. Beş yılımı üniversite eğitimine adamanın verdiği gurur ve haz, paha biçilemez, biliyorum; sonuçlarını bekliyorum. Bu noktada ne yapmalıyım, sormadan edemiyorum. Geleceğimin belirsizliği, garantisizliği üzerinde olasılıklar kuruyorum, kurdukça ya kuduruyorum ya umutlanıyorum. Yaşamaktan başka çarem yok, kabulleniyorum. Seviyorum tombala hayatı bir nebze ama yaş kemale erer ya, düzen istiyorum. Evim olsun, sevdiğim yanımda olsun, iki öpeyim, koklayayım, uyuyayım diyorum, sonra yaşlandığım için üzülüyorum, korkuyorum. Kararlar içinde kararsızlaşıyorum, bilemiyorum, sadece izliyorum, gözlüyorum.

Kahvaltının verdiği doygunluk ile yerimden doğruluyorum. Sandalyenin metal yerlerinin soğukluğunu dindirmeye çalışan kan akışım hiç vakit kaybetmiyor, beni utandırıyor. Yün kilimlerin yürüdükçe kalkan tüyleri etrafa saçılıyor, toz bulutu misali etrafı kaplıyor. Alerjik annemin, alerji reaksiyonları için bir bahane oluşturuyor. Adımlarımı atmaktan çekinir gibi oturma odasına giriyorum. Güneşin odaya girmesine izin veriyorum, kalın perdeleri bir çırpı kenarlara çekiyorum. Pırıl pırıl güneş ışığı, cildimi okşuyor, mutlu oluyorum. Pofuduk geniş koltuklarımıza yayılmak için can atıyorum. Ağır, uyanamamış bedenimi koltuğa atıyorum. Kumanda ile günübirlik ilişkimiz başlıyor, heyecanlanıyorum. Beni bugün bekleyen, beklenmedik olaylar nelerdi, bilemiyorum; merakla televizyonu açıyorum. Kim kime neler yapmış, soluğumu tutmuş bekliyorum.

İpini koparan televizyonda sanki, bir ben yokum. İş arayan, işi olan fakat –egosunu tatmin edemeyen- işini beğenmeyen, evden kaçan, kaçırılan, faili meçhul bir çok polislik vaka, evlenemeyen evde kalmış turşuluklar, domatesler, biberler ve patlıcanlar… İzlediğim ulusal yıllanmış, kendini şarap zanneden sıradan kanalı değiştiriyorum, bir diğerini de, diğerini ve diğerini ve diğerini… Sıkılıyorum, kayda değer bir şey olsun istiyorum, bulamıyorum. Boş programlarla ütülenmek, istemiyorum. Kuzu beyinler arasına girip, farklı tonlarda “meee”’lemek, çoban nereye isterse oraya yönelmek, sürü misali bir haber yaşamak, istemiyorum. En azından bugünlük, istemiyorum.

Evimiz Akdeniz in en güzel şehirlerinden birinde, kaç yıldır bizi barındırıyor. En güzel, en çaresiz, en mutlu ve yeri geldiğinde en kötü anlarımızı bizimle paylaşan yıllanmış evimiz, merkezi olmakla birlikte denize üç yüz metre ya var ya yok. İki dakika yürüme mesafesindeki deniz, evimiz misali yıllardır bizimle birlikte. Deniz kokusu eksilmeyen yaşantımızda, deniz manzarası vazgeçilmezlerim arasında. Denizin nemi ile tel tel olan saçlarım, yazları oturduğum yerden sürekli çalışan ter bezlerim, hararet yapan motorum dahi denizin gizemine, varlığına hayran.

Solukla üstüme geçirdiğim, yeni sayılacak üç çizgili yeşil eşofman takımım, beyaz düz bez ayakkabılarımla evden çıkıyorum. Senenin modasının özgüvenime olumlu etkisi, havamı değiştirmekte gecikmiyor. Dış kapımız demir olduğundan sessiz kapatma durumu her zamanki gibi söz konusu olmuyor. Bahçe kapısı da taşlama misali karşılık veriyor. Güneşin sıcaklığı tenimi okşuyor. Sahile uzanan yamalı ara sokaklardan esneye esneye geçiyorum. Bulvara vardığımda, trafik ışıklarının kesintisine uğruyorum. Yarışan arabaların etrafa yaydığı toz bulutu ve gürültü kısa süreliğine de olsa rahatsız ediyor. Küçük yeşil adam, benim geçebilmem için trafiği durduruyor. Bulvarda tek yaya, küçük yeşil adamla trafiğin seyrini durduruyor.

Yosun kokusu, havadaki tuz beni bekliyor sanki. Belediyenin uzun uğraşları ile tüm sahili yenileme projesi gayet etkili olmuş. İnsanlar, akın akın, günün her saatinde sahilde her türlü faaliyeti gerçekleştirmekte; koşan, tempolu yürüyen, çekirdeği ile turlayan, piknik yapan, çocuğunu parka getiren, sevgilisi ile koklaşan, bisiklet süren, şehri keşfeden… Sahilin şu anki uç noktası olan Türk Bayrağı’nın bulunduğu yere yürümeye karar veriyorum. Yola, her yönden hazır ve nazır başlıyorum.

Deniz dinlenmeye çekilmiş, yeni yıkanmış çarşaf, mis kokulu yumuşak. Gelen geçenden birer cümle, var olduğumu hissettiriyor. Önde giden iki çakı, beni gaza getiriyor. Adımlarımı hızlandırıyorum, yere daha sert ve sağlam basıyorum. Bu yollar benim edası ile yürüyorum. Farklı simalar görmeyi özleyen gözlerim doyuma ulaşıyor, bıkıyorum. İnsandan bol ne var bu sahilde. Gök kubbe palmiyelere gözlerim takılıyor, etrafta polenler uçuşuyor. Yeni açan çiçekler renk cümbüşü yaratmış sahilde, beni selamlıyor.

Gözüm yolun üstündeki betonlara takılıyor. Elit kesime, dudak uçuklatan fiyatlara satılan nakitlere dalıyorum. Kumun, suyun, demirin, şehrimin arazisi paha biçilemez olmuş. Biz yandan bakar olmuşuz. Anlamsız, mantıksız pazar fiyatları inşaat sektöründe fink atıyor, halkım bunu kabulleniyor. Ya para bol, ya…

Düşüncelere dalmış ilerlerken, yanımdan geçen dört tekerlekli bordo bisikletin zil sesi ile irkiliyorum. Sarı kıvırcık kabarık saçlı minik gözüme ilişiyor, enerjisini hissediyorum. Gözlerindeki umut, yaşama sevinci ve saflığı ile heyecanlanıyorum. Rüzgar “Ben buradayım” edası ile esiyor. Bayrağım mağrur mağrur dalgalanıyor. Kulaklarım rüzgarın gazabına uğramadan eve dönmeye karar veriyorum. Canım kıymetli ya, terleyip üşütmeden yavaş yavaş süzülerek eve ulaşıyorum. Uğraştığım halde söz dinletemediğim ter bezlerimin ıslaklığından kurtulmak, “fresh” hissetmek için kutsal mekana, banyoya, giriyorum.

Daha az mutasyona uğrasın diye hücrelerim, bebek şampuanı kullanıyorum. Şampuan kutusunun üzerinde büyük harflerle yazdıkları “GÖZ YAKMAYAN FORMÜL”, yalancının mumu yatsıya kadar dedirtiyor. Gözlerimi deli gibi acıtan sarı sıvı, bebeklerin neden cıyakladığını, banyoda neden huzursuz olduğunu açıklıyor. Köpürmesi zor olan bebe şampuanından, ıslak -sık ve dolgun- saçlarıma iki avuç döküyorum, az ile yetiniyorum(!) Dua minnet köpüren şampuanın, kaynar su aracılığıyla bedenimde yol bulmasına izin veriyorum. Temizleniyorum, hissediyorum.

Havanın sıcaklığı banyodan çıkmamı bekliyormuş; hararet yapıyorum. Şortumu, bluzumu bir hızla giyiniyorum. Dışarı çıkmak istiyorum, nereye gitsem, bilmiyorum…

Ceren Sultan Gümüş
Yıldız Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü Öğrencisi

Koku

16 Haziran 2010, 15:44

Tüm dertlerin “önüm, arkam, sağım, solum sobe” coşkusuyla dört bir yandan üzerime çullandığını hissettiğim, hayatın tüm yükünün benim omuzlarımda olduğunu düşündüğüm, hatta etrafımdaki herkesi de buna ikna ederek“yazık kıza, zor işi” cümleleri kurdurttuğum, umudun yılı olmasını dilerken daha Ocak ayında umutsuzluğun doruklarına ulaştığım 2010 yılı şaha kalkmış at gibi üzerime geliyordu.

Annem, biriciğim, içinde biriktirdiği yılların öfkesini bir anda kusup, kapıyı çekip çıkmıştı evden ve soluğu gidebileceği tek yer olduğunu düşündüğü benim yanımda almıştı. 2009’un son dakikalarında “Orada neler oluyor acaba?” endişeleriyle yanıp tutuşan ben, anneme “Yarın gelsen olur mu?” diyerek “Bir dakika anne, ağır ol, benim de bir düzenim var, yılbaşı gecemi zehir etme!”yi hatırlattım. Hatun kişi, gelişinin ilk gününde susmayı yeğledi, havadan sudan konuştuk bolca. Israr etmez olaydım “N’oldu?” diye, yılların konularını tekrar tekrar anlatmaya başladı, durmadan ağlıyordu. Anne bu, ağlarken görse kimin içi dayanır ki? Hem zaten Yengeç burcu olan bünyeme bu duygusal anlar ağır gelmiştir her zaman. Bir süre sonra ağlama seanslarına başladığımızın farkına vardım.

Aynı günlerde işlerim o kadar yoğun ve işi yapmak için sahip olduğum zaman o kadar azdı ki, “yetiştiremeyeceğim, başarısız olacağım” stresiyle yiyip bitirmekteydim kendimi. Bu kadar yoğunluğun ortasında tek başıma bırakıldığımı hissediyordum, bir Allah’ın kulu da bunun farkına varıp yardım etmeye çalışmıyordu üstelik. Sabahın sekizinden gecenin öngörülemeyen saatlerine kadar çalışmama rağmen bitmiyordu işlerim. Noktayı koyamadığınız, bir türlü “işte budur” diyemediğiniz yarım kalan işlerin sıkıntısını bilirsiniz, birikir ve kum torbası gibi çökerler üzerinize. Ben de yüklendikçe yüklenmeye başlamıştım. Çırpındığım can sıkıntısı bataklığında, yüküm arttıkça batmaya devam ediyordum. İşten eve geldiğimde önce yemeğimi yiyor, sonra annemin ağlama seansına bir saatliğine katılıyor, nihayetinde de duş yaparak hafiflediğimi zannediyor ve yatağa atıyordum kendimi.

Bir diğer cephede de hayatımı paylaşmayı planladığım, “hayatımın erkeği” olduğunu düşündüğüm ve hiçbir yerde toz kondurmadığım, ama aslında aynı problemi çözüme ulaştıramamış olmamız nedeniyle defalarca terk edip bilmem kaçıncı kez yaralarımı sarmak, şefkat görmek için kuytusuna sığındığım sevgilimin ben bunca problemle baş etmeye çalışırken hayatı umursamazlığı ve elindekiyle yetinme halleri de yine canımı sıkmaya başlamıştı. Ayrı şehirlerde olmamız ve kendimizce geçerli olduğunu düşündüğümüz mazeretlerimiz nedeniyle artık görüşemez hale gelmemiz de cabasıydı.

Hafta içi zamanımın çoğunu fazla mesai yaparak işte geçirmem nedeniyle annemle tek eğlencemiz hafta sonu büyük bir alışveriş merkezinin sinemasında vizyondaki filmlerden birini izlemekti. Misal, Halit Ergenç ve Cansu Dere Acı Aşk filminin Bursa galasını kapalı salon –kapalı gişe yazmaya elim varmadı- annem ve bana yaptı. Mevsimlerden kış olması da kapalı mekân aktivitelerini tercih etmeye zorluyordu bizi. Yine bir hafta sonu, annemle aynı alışveriş merkezine film izlemeye gittik. Öyle planladığımız özel bir film de yok, en erken hangisine bilet bulabilirsek girip izleyeceğiz. O anki şartlarımıza en uygun düşen, George Clooney ve Vera Farmiga’nın başrollerini paylaştığı, İngilizce’den bihaber tercümanlarımız tarafımızdan dilimize “Aklı Havada” olarak çevrilmiş “Up in the Air” isimli filme aldık biletlerimizi. Filmle ilgili girizgâhı detaylı yapmam endişelendirmesin, filmi anlatmaya kalkışmayacağım, ama filmden bir sahne çok etkiledi beni. George Clooney danışman olması nedeniyle bir şirkete eğitim veriyordu, kürsüde de bir sırt çantası. “Her gün bir şey daha yükleniyorsunuz sırtınıza, evin kredisi, arabanın vergisi, çocuğun okul taksidi, yetiştireceğiniz işler ve derken hayat geçip gidiyor, bir bakıyorsunuz yükünüz hiç azalmamış ama o yıllar geride kalmış”. Engin empati kabiliyetim bir anda “ne kadar haklısın George Abi” sempatisine dönüştü ve içinde bulunduğum ahval ve şeraitin aslında pek de farklı olmadığına aydım. Benim de kocaman yüklerim vardı sırtımda ve bu hayat benimse eğer bu yüklerden tez vakitte kurtulmam gerekiyordu. Filmin çıkışında annem de teyit etti beni “Ne kadar senin hayatına uygun bir filmdi” cümlesiyle.

Düşündüm, çok değil ama sadece bir anlığına. Küçük Emrah jest ve mimiklerinden kurtulmanın vakti gelmişti. Kendimi her önüne gelenin üzerine birkaç ağırlık daha yüklediği eşek gibi hissediyordum ve bazı yüklerimden kurtulmazsam tez vakitte ortamdan ikiye bölüneceğimi fark ettim. Artık o kadar güçsüz ve dayanıksızdım ki biri “Nasılsın?” demeye görsün “Ben hiç iyi değilim.” diye ağlamaya başlıyordum, bu gidişe bir son vermenin zamanı gelmişti.

İlahi bir güç de bunun farkına varmış olacak ki annem gelen ani bir telefonla eve geri dönmek zorunda kaldı. Öfkeyle kalkmıştı ama neyse ki zararın kıyısından döndük. Aile derdimizin böylelikle üstesinden geldik. Ağlama seanslarımın sıklığından endişelenen arkadaşlarım işlerime destek olmaya başladılar, zaman içinde ben de yoğun tempoya alıştım ve işle ilgili sıkıntılarım da çözüldü. Sevgilim de benim bu sıkılgan, bunalım, tepkisiz hallerimi anlamış olacak ki onunla da yollarımızı ayırmaya karar verdik. Bir anda üzerimden o kadar çok şey gitti ki “Oh be, Dünya varmış!” dememem imkânsızdı.

Daraldığım, köşeye sıkıştığımı ve çaresiz kaldığımı hissettiğim, kendimi tekrar etmeye başladığımı düşündüğüm, herkesten ve her şeyden sıkıldığım anlarda gitmek isterim. Fonda Can Yücel mırıldanmaya başlar “Bugünlerde herkes gitmek istiyor.” diye, git gide netleşir sesi.”Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…” Ben de her sıkıntı anında Kaş’a gitmek isterim, oysa ben ömrümde Kaş’ı görmedim. Ben de gitmek istedim yine, herkesten her yerden, hiç kimseye hiçbir yere. “Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey… Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle ‘yanına almak istediği üç şey’ falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir.” Kime sorsam ağız burun kıvırıyor sahip olduklarına, hepimiz daha çoğunu istiyoruz, bu Dünya yetemiyor artık bize.

“Keşke kendini bırakıp gidebilse insan, ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor. “Otur” diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu…” İnsan zaten kendini bırakıp gidebilse kaybolur gitme hevesi,şükreder sahip olduklarına. Ama doyumsuzuz, hep daha iyisinin olduğunu bilmek cesaretlendiriyor bizi ve sonuçta Dimyat’a pirince giderken evdeki buğdaydan olduğumuzla kalıyoruz.

Bazen de daha iyi şartları hak ederken umduğumuzla değil bulduğumuzla yetinme triplerine girip vazgeçiyoruz yapabileceklerimizden. En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz. Evlenmeler, bir çocuk daha doğurmalar, borçlara girmeler, işi büyütmeler... Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor. Misal, ben… Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirden gitmek, iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki… Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin?” Uzaklarda aramama, konuyu detaylandırmak için bir başkasının hayatından örnek bulmaya ihtiyacım yok çok şükür, kendimden verebileceğim çok örneğim var.

Eskiden yalnız kalma endişem vardı. Hayatıma giren insanlar benden uzaklaşmasın diye kendim gibi davranmaz, hep onlara benzemeye çalışırdım. Kendi tutkularımdan vazgeçme pahasına onların sevdiği şeyleri yapmaya çabalardım. Zaman içinde kimsenin yanımda kalmayacağıyla terbiye edilmiş olmam nedeniyle şimdilerde fark ediyorum da dalları budanmış ağaç gibi kalmışım ortada dımdızlak. Ön planda olmamam gerekliliğinden midir yoksa adapte olmaya çalışmamdan mıdır bilinmez ama törpülemişim yeteneklerimi, sonrasında da tembellik hoşuma gitmiş olsa gerek ki yeşertmemişim dallarımı tekrar. Yapmaktan keyif aldığım işlerle zaman geçirip mutlu olacağıma, yüklenmişim onun bunun derdini çoğu zaman.

“’Sırtında yumurta küfesi olmak’ diye bir deyim vardır; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım.”

“Bari ufak kaçışlar yapabilsek. Var tabii yapanlar ama az, sadece kaymak tabakası. Hepimiz kaçabilsek… Bütçe, zaman, keyif; denk olsa. Gün içinde mesela, küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün. Sabah 09.00, aksam 18.00. Sonra baksa mecburiyetler. Sıkışıp kaldık.” Bugünlerde fazlasıyla farkındayız bu durumun, duvarlar üstümüze gelmeye başladı artık. Bilgisayar ekranlarına baka baka monitör kafa olduk hepimiz; belimizden, boynumuzdan katır kutur sesler çıkarıyoruz beş dakikalık çay molalarımızda. Bu yüzden bir sahil kasabasına kaçıp gitme hayalleri kuruyoruz hep. Zira liseden mezun olduğu günden beri emeklilik hayalleri kuran bendenize de çok uzak değil sahil kasabasında esnaf olma fikri.

“Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı. Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karşılığı bir ömür yani. Ne saçma.” Ömrümüzü bedel ödemekle geçiriyoruz.“Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba. Ben her bahar âşık olmam ama her bahar gitmek isterim.”

Can Yücel’in sesi Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun… İstemek de güzel.” cümlesiyle azalarak kayboluyor fonda ama son cümlesinde ona eşlik edemiyorum maalesef. Gittiğim çok oldu benim, çok da gidenlerim oldu. Hayatımızda gitmeler hep olacak, zaten gitmeler olmasaydı ne anlamı olurdu ki kavuşmanın, kavuşmak diye bir şey olmazdı.

<”Acıların ve zorlukların set halinde geldiğini düşünmüşümdür hep. İrili ufaklı ama hep ve ille arka arkaya. Oysa mutluluk öyle mi, tek kerelik gelir, uçucu bir koku gibi. Şöyle bir burnunuza çalınır; içinize ancak çekmişsinizdir ki yok olmuş.”* Bu yüzden sevdiğim insanların kokusunu ezberler burnum., etrafımdan uzaklaştıklarında onları kolaylıkla bulmak isterim. Sırf kokusu benziyor diye tanımadığım insanların peşinden saatlerce yürümüşlüğüm de yok değil ama artık kokuları ayırt edemez oldum. Hayal kırıklıkları burnumu da bezdirdi sonunda. Tek bir kokuya odaklandım, zira artık kalbim kalabalık değil.

Sadece benim değil, “Şimdi herkesin kalbi tenha, herkes üzgün bakıyor dünyaya. Herkes kendi “kara”sına dönmüş sonunda.”

Doğru ya, “herkes dönermiş bir gün kendi uzağına, kendi suçuna.”**

*Müsait Bir Yerde İnebilir miyim?, Karin Karakaşlı

**Ayna Çarpması, Murat Özyaşar

Ayşe Dilşad Çetin
Bursa

Nefes Alabilmek

15 Haziran 2010, 17:22

Gözünü karartmak ve yeniden başlamak hayata… İşte bütün mesele bu! Yaptıklarının, yaşadıklarının sana hiç bir şey katmadığını bile bile, yaşamaya ve üretmeye çalışmaya sıkı sıkıya bağlanabiliyorsan hayatta, asıl o zaman korkuyorsundur…  Sırtına çökmüş, senin için büyük, başkaları için minicik yüklerden kurtulamadıkça hiç bir şey yapamayacağını zannediyorsan -benim gibi- bir “tık” ötendeki, ya da bir telefon görüşmesi kadar yakınındaki yeni hayata başlayamıyor, istediklerinle yaptıkların örtüşmüyor, ve hatta artık yavaş yavaş üretmek istediklerinin isimleri birbirine girmeye, ve beyninin içinde birbirine tam anlamıyla zıt kutupların birbirine açtığı savaşın ortasında delik deşik olmamak için kendi kalkanını bulmaya ve kendini korumaya çalışıyorsan, işte o zaman yaşlanıyorsun demektir! Ve artık nefes alamayacak kadar küçük bir alanın içinde hapsolmuş hissediyorsan, buhranların en sessizini yaşıyorsan damarlarından akan “deli” kana rağmen, işte o zaman yok olmanın sınırlarında bıçağın sırtında, üstelik keskin olan tarafında dolaşmaya başladın demektir.
İki yol var önünde işte! Bu yolları çok rahat görebiliyor olmalısın! Birini seçmen, kararsızlıklarına rağmen, doğru yolu bulman gerekiyor. Ya risk alıp hayatını yaşayacaksın, ya da kolaya kaçıp, bütün ömrün boyunca mutsuzluğuna ağlayacaksın!
Ben en azından bir tek şeye karar verdim; huzur dolu mavi bir nefes almak istediğime. Sıra seçim yapma cesaretini gösterebilmekte…

Özge Eroğlu
Mühendis

Umutla Yaşamak

6 Haziran 2010, 22:46

İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar, karşılaştığım insanlar kısacası şu anki hayatım sanki beni büyük bir süprize götüren ipuçlarıymış gibi, sanki ulaşmak istediğim, yıllardır peşinden koştuğum içimdeki o kocaman boşluğu dolduracak olan kayıp parçaya çok yakınmışım gibi geliyor. Belki boş bir umut yada hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir heyecan ancak konu hayat olduğu zaman bu güne kadar edindiğim tüm tecrübeler bana karamsarlığın anlamsız bir düşünce şekli olduğunu gösterdi.

Nasıl mı? Şöyle ki;

Umut bazen yalnızken yanındadır

Hepimiz hergün sabah erkenden kalkıp işlerimize gidiyoruz. İyi yada kötü bir sürü insanla boğuşuyoruz,  sanki çok anlamlıymış gibi bir şeyleri zamanında üretmeye çalışıyor yada o ürünü birilerine satmak için türlü türlü yollar arıyoruz. Aslında olayda tam bununla başlıyor, üretme ve tüketme üzerine kurulu bu sistem içerisinde böylelikle yerimizi almış oluyoruz. İşe gidip geliyor, para kazanıyoruz. Günün geri kalan zamanını da kazandığımız parayı nasıl harcayacağımızı planlayarak geçiriyoruz. Kimimiz iş çıkışı arkadaşlarıyla buluşup yemek yemeğe, biraz içmeye ve esas önemlisi laflamaya gidiyor, kimimiz doğru spor salonuna koşup öğlen yediği mantının kalorilerini yakmaya uğraşıyor, kimimizse direk evine gelip televizyon karşısına uzanıp uykuya dalıyor. Hayat bu şekilde hızla akıp giderken benim gibi bazıları da yaptığı işin kendisi ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını ve bu şekilde devam edemeyeceğinin farkındalığı altında kıvranıyor. Zaman gerçekten çok hızlı akıyor, sanki uyuyorum ve uyandığımda bir yıl daha geçmiş gitmiş ancak bununla ters orantılı olarak gerçekleştirmek istediğim onlarca hayalimden de hala bir o kadar uzaktayım.

Balonlar ve Renkler

Her sabah evden çıkarken büyük günün geldiğini, hayallerime giden yolda kaybolmuş ve çıkışı bulamazken, o işaretin artık geleceğini düşlerken buluyorum kendimi. Tabiki hayaller bekleyerek ve sadece umut ederek gerçekleşmez ancak bazen hayat insanı o kadar farklı yollara sokuyor ki, çabalasanda çırpınsanda sesini duyacak birini beklemekten başka çare kalmıyor. Olsun ben yine de ümitliyim, bir gün sesimin duyulacağına hatta çok kısa sürede hayatın benim için özenle hazırladığı süprizime kavuşacağıma inanıyorum. Hayat garip işte, nerde ne ile karşılaşacağımız hatta bu diyarlarda ne kadar kalacağımız belli değil. Herşey alabildiğine belirsizken, bütün umutsuzluklara inat gökyüzüne kaldırıyorum başımı ve evet şemsiyemin üzerindeki küçücük delikten sızıp yüzüme damlayacak o yağmur tanesini umutla bekliyorum. Çünkü biliyorum, umut etmeyi bıraktığım anda o tanecik yüzüme damlasa bile ben değerini anlayabilecek bilinçte olmayacağım. Hayat uzun yada kısa bazen tozlu bazen zorlu bence genellikle güneşli ama yine de zaman zaman fırtınalı ve kaybedişlerle dolu ancak bedenim hissizleşene, nefesim kesilene dek umut etmekten vazgeçemeyeceğimi biliyorum.
Bulutların arasında göremesenizde güneşi , gözlerinizi kapadığınızda içinizi ısıtan kendi güneşinizin farkına varmalısınız;

Umutla yaşamak..

Simge Özünlü
Endüstri Mühendisi

Lezzet Lokantası

3 Haziran 2010, 10:07

Gecikmeli gece vardiyası çıkışı. Vakitlerden güneşin en dik açıyla tepemizde olduğu an. Gözü açık uyuklamaya başlamışız çoktan, reflekslerimiz hala yerinde ama bir eksikle; beş saniye gecikmeli olarak vuku buluyor tepkilerimiz. Varsın güneş fokurdatsın beynimizi.

Bir an evvel eve ulaşmanın ümidiyle yola koyuluyoruz. Yolda uyuyup kalmamak için durmadan konuşmaya çalışıyoruz. Bütün gece çalışmış emektar çenelerimizi artık toplayamıyoruz, kelimeler büyüdükçe büyüyor ağzımızda; bir türlü nihayete erdirip noktayı koyamıyoruz. Havanın artık ısınması gerekliliğinden, çiçek böcek mevzuatından –malum yılan çıyan mevsimi-, bu yılki enginar hasılatından, Baykal-Kılıçdaroğlu revizyonundan, Fenerbahçe’nin “fani şampiyonluk” rezilliğinden konuşuyoruz. Özel bir konu aramak için de zorlamamıza gerek yok, aklımıza gelen ilk konu üzerine en uzun süreli cümleyi kurmaca oynuyoruz adeta. Bahsettiklerimizin birbiriyle alakası yok. Eve ulaşmak için daha yaklaşık 25 kilometrelik yolumuz var.

İşlerin gidişatından yakınıyoruz ikimiz de, sistematik yaklaşımlar, kalıcı çözümler istiyoruz, yangın söndürücü olmaktan yorulmuşuz belli ki. Değer veren, destekleyen, çalışanına karşı duyarlı bir işletme hayallerimizdeki. Umduğumuzla değil bulduğumuzla yetinmek zorunda olduğumuzun ayırdına varıp susuyoruz sonra. Belki de birbirimize olan güvensizliğimizden, konuştuklarımızı sonrasında başkalarından duyabilecek olma ihtimalinden endişe ediyoruz.

Fonda Türk sanat musikisinin nadide eserlerinden biri çalıyor, bu vakitte bu eserin gereksizliğine karar verip radyodan hareketli bir şarkı arayışına giriyoruz. Aslında şarkıyı duyacak halimiz de kalmamış. Kendi çalıp kendi söylüyor işte.

Gece boyunca vakitsiz atıştırmalarımızın midemizde yarattığı armonik gurultular artık fokurdama halinde dile geliyor, anlıyoruz ki acıkmışız. “Hadi, sanayiye köfte yemeye gidelim” önerim coşkulu bir gülümsemeye dönüşüyor ifadesiz yüzlerimizde. Hedefe kilitleniyoruz adeta, şimdi en önemli şey o köfteyi yemeden eve dönmemek.

İzmir’den Bursa’ya ev kiralamak için geldiğimiz gün babamla keşfetmiştik o köfteciyi. Tadı damağımda kalmış olmalı ki “Küçük, izbe bir yer vardı, onu bulalım” diyorum, belleğim dile geliyor bir anda. Bu vesileyle yeni gündemimizi de yaratmış oluyoruz, malum konu “esnaf lokantaları”. Daha önce gittiklerimizi anlatıyoruz sırayla, benimkisi Aydın dolaylarından.

Ne zaman öğle yemeği vakti karnım acıksa babama giderdim. Daracık bir sokakta, maksimum masa sayısıyla hizmet veren Lezzet Lokantası’na götürürdü beni. Hatırlıyorum da pek fazla kadın gelmezdi oraya, hep erkekler vardı. Dip dibe yerdik yemeklerimizi, masamızda daha önce hiç görmediğimiz, tanımadığımız insanlarla birlikte. Arnavut ciğeri, köfte ve işkembe çorbasından ibaretti menüsü. Boş masa bulma lüksünü geçtim boş sandalye bulmak bile imkânsız olurdu bazen. Yemeğimizi yiyebilmek için birilerinin doymasını ve kalkıp gitmesini beklerdik çoğu zaman. Masaya oturmak ne büyük şerefti, hele o tabağın kenarında közlenmiş soğanın da olduğu köfteleri mideye indirmek en büyük keyifti.

Eskiden ne sık giderdik ekmeğin elle bölündüğü, aynı tabaktan yemek yediğimiz o yere. Şimdilerde azaldı böyle samimi yerlerin sayısı, tüm lokantalar restoran oldu artık, sınıf atlattık midelerimize, Lezzet’ten eser kalmadı.

“Evet” dedin, “Hayatım sanayilerde geçti benim”. En lezzetli yemeklerin sanayilerdeki esnaf lokantalarında pişirildiğinde hem fikir olduk. Çünkü oraların müşterisi sabit, malum kalbe giden her yol mideden geçer. Hoş etmezsen mideyi, kaybedersin bahtiyar gönülleri. Müşteri dediğin cıva gibidir, mutsuz edersen akıverir yan taraftaki kapıya.

Şehirlerarası yollar üzerinde de görürüz, öbek halinde park etmiş kamyon kalabalığının olduğu akaryakıt istasyonlarını. Halk arasındaki genel inanış, buradaki lokantanın yemeklerinin parmak yediren cinsten olduğu yönündedir.

Sanayi içinde lokanta aramaya devam ederken bulduk sonunda mekânımızı, tabelada “Ali Baba Restoran” yazısını gördüğüm anda yaşadığım hayal kırıklığının tarifi yok.  Bizim küçük, izbe yer olmuş sana “restoran”. Geldik bir kere, yoldan dönmek olmaz. Oturduk masamıza, söyledik köftelerimizi. Beyaz plastik tabakta geldi siparişlerimiz, yanındaki soğanları gördüğüm anda vazgeçtim restoran önyargımdan. Üç köfte yetti bizi şişirmeye. Üstüne içtiğimiz orta kahve bile bastıramadı doymuşluğumuzu. İnsanın gözü aç olmaya görsün, ayarını bilemediği oluyor yerine göre. Aradığımız tadı bulmanın keyfi ve yüzlerimize yerleşen tokluk gülümsemesiyle ayrıldık nam-ı yeni “Restoran”dan.

Seviyorum özgün yerleri ziyaret etmeyi, hele ki mevzu bahis yemekse sınır tanımıyorum. Bu yüzden müteşekkirim sana, beni bu güzel yere getirdiğin için. Bu genellemeyi erkekler için yaparlar ama istisnalar kaideyi bozmazmış, sanırım benim de kalbime giden yol midemden geçiyor. Açlığıma tahammülüm yok, önceki hayatımda profesyonel bir gurme olduğumu düşünmüyor değilim bazen. Ateşi bulan insanoğluna şükreden kaç kişi vardır ki benim gibi?

“Yaşasın yemek yemek!”

Kahve AŞKtır, Aşk SANAT!

22 Mayıs 2010, 13:35

Tanrı iyice yorgun düşmüştü artık; “Bana şükürler olsun ki bugün cuma” dedi ve haftasonunu yarattı. İyi bir fikirdi bu. (Michael Shermer)

Kafamın içinde “haydi artık geleceğin için birşeyler yap!” diye beynimi kemiren böceklerden kurtulmak istiyorum… Çünkü onlar böyle gürültü yaparken düşünemiyorum ki ben… İkilemler içinde gidip geliyor, kararsızlıklarımın içinde boğuluyorum çoğu zaman. Zihnimi açmak için kafein tüketimim had safhaya çıktı; ama yine de ayılamıyorum işte! 1 günlük bir tatil istiyorum… Hatta ev hapsi, oda hapsi ve hatta yatak hapsine razıyım… İçinde muhteşem aromasıyla beni alıp hayaller diyarıma götüren kahvemin de olduğu bir hapis…

Uyandığımda mis gibi deniz kokan bir yerde, tabii ki denize karşı, hafiften ılık bir rüzgar ve yüzümü ısıtan güneş eşliğinde kahvemi yudumluyor, aşkımı yaşıyor olamayacağımı bildiğimden yaşıyorum bu çelişkiyi…
Yarın birgün uyandığımda belki şuan olmak istediğim yer bana sıkıcı gelecek…
Zaman, mekan ve yer çelişkileri yaşıyorum içimde!
Herkes yaşar mı bunları bundan bile emin değilim.
Çok farklı pencerelerimiz var hayata baktığımız…
Normal olanı hangisi diye sorgulamaksa eğer ki hayat, tek bir yudumda gülümsemekse hayatın tadı, tadına varmak için içtiğin kahveyse aşk, aşk aslında hayat, hayat aslında sanattır…

Sanata yakınlık ya da uzaklık değildir yetenek, o yetenekle harekete geçen içindeki kıpırtıdır anlam, bu anlamda var olan yine aşk olmakla birlikte, aşk sadece “O” değildir!

Hiç her hangi bir kıyafete, takıya, küpeye bile aşık olan birini tanıdınız mı?

Küpesini kaybettiğinde içinden bir parça kopmuş gibi canı acıyan bir insan.. Ben tanıdım..
Her sabah aynaya baktığımda yeniden tanışıyorum onunla..
Farklı bir kimlikle geçiyor karşıma çoğu zaman, zaten her defasında, yeniden, sanki ilk defaymış gibi tanışmamızın sebebi de bu değil mi?
Belki de istediklerimle yaptıklarımın birbiriyle örtüş(e)memesidir bu kimlik değişikliklerimin, dengesizliklerimin nedeni.. Asla herkesin istediği şeylerin aynılarını isteyemedim onlara sahip olduğumda mutlu olamayacağım ortadaydı çünkü…
Peki ne yapmalıyım? Hayatımı nasıl şekillendirmeliyim?
Yoksa akışına bırakıp rüzgarın yoğurmasına, yağmurun eritmesine ve güneşin pişirmesine izin mi vermeliyim… Asla olmayacak bu işte! Bu kadar koyvermiş bir şekilde yaşamadım ki ben hiç! Nasıl olduğunu bile bilmediğimden yine müdahale etmeden duramam kırılgan hayatıma… Ruhumu kirletmeden, heyecanlarımı yitirmeden bir çare bulmalı aşka. Ne olduğu değil önemli olan, nasıl olduğu dememişler miydi? Kahvenin verdiği mutluluk hissini yaşarken kafeine hiç farkettirmeden bağlanmak tesadüf olabilir mi? Ya da bir yanıt? Alt tarafı kahve diyenlerde var ona, hazırlarken içine ruhunu katıp, adeta bir sanat eseri edasında özenle karıştıran ve mükemmel kıvama getirenlerde… Davetkar kokusuna direnemediğiniz an onu hızlıca bitirmeye de kıyamayacağınız an kadar değerlidir nasıl olduğu…
Hayatta böyle değil mi? Bir kahve kadar lezzetli, bazen acı, bazen şekerli…
Kendime güzel bir kahve daha yapmamın zamanı geldi sanırım… Sen de bir fincan dolusu sanat ister misin?

Özge Eroğlu

Korkak zihin

19 Nisan 2010, 00:34

İnsanların kovalamaktan çok kaçmayı tercih etmesi aslında o kadar şaşılacak bir şey değil. İnsan risk almayı peksevmez, önündeki lokmaya tamah edip bir sonraki lokmanın ne zaman geleceği hakkında yorumlarda bulunur.Lokmanın kimden, nasıl, hangi yollarla geldiği bireyin kendi mutluluk parametresinde önemli bir yer teşkil etmez.Ancak lokmanın alışılmış geliş tarihinde bir aksama olursa sormaya ve sorgulamaya başlar.

Korkak Zihin

Çocukken yaşanan düş kırıkları ve yansımalar

Aslına bakarsanız,ilk paragraf daha çok “emek-sermaye” ilişkisine eleştirel bakış için yazılmış bir girizgahmış gibi durmakta.Oysa ben daha çok insan davranışlarına dair bir şeyler yazmak istiyorum.Fakat şu var ki insanın somut ile olan ilişkisi soyut ile olan ilişkisinden çok da farklı değil ve paralellikler şaşırtıcı şekilde fazla.

Önce korkmayı öğrenmişizdir sonra cesaret etmeyi. “Dur oğlum yapma,dokunma ona,cız o cız!!” la başlamıştır sonradan “haylaz” ya da “aykırı” olanlar annelerinin sözünden çıkarak dokunmuşlardır inadına,sırf  “cız” diye anlatılan hakkında kendi zihinlerinde kendilerine ait bir imge yaratabilmek pahasına.Sonradan “oğlum,kızım sen bu konulara karışma,yemeğini ye bakayım!” ile devam eden süreç, lise yıllarına ulaştığımızda öğretmenler tarafından sıkça söylenen “haddini bil,yavrum!!” ile bizler “düzene uyumlu robotlar” projesinin bir parçası olduğumuzu ancak bir kaç “aykırı” tanıdığımız tarafından ya da aileler tarafından sakıncalı! bulunan kitaplarla  idrak edebilmişizdir.Üniversite yıllarında ise “sakıncalı” ve “farklı” ile barışmayı başarmış olanlarımız zihinlerinde yıllardan beri kontrollü biçimde birbirine bağlanmış kelepçeleri çözmek adına mücadelelerine başlarlar.

Düşünmek...

Oysa çok basittir,insan olmanın gerekliliklerini yerine getirmek. Zihnimizi tanımak.Yani zihninde ne varsa gerçekten hepsinin sana ait olup olmadıgından emin olmak.Tabi buna kolaycana “ben çok iradeli,kendime hakim,ne yaptığımı bilen bir insanım” diyenler olabilir.Ama kaçırılan şu ki ne yaptığını bilmesi önemli de neden öle yaptığını sorgulaması daha önemli.Ama birey iç monologlardan kaçar hep,umutsuzluğa sürükler çünkü.Bireyin kendisine sordugu sorular ucsuz bucaksız bır yoldur,ufukla birleşen bir yol.Oysa insanlar tam tersine düzenli sağı solu belli olan bir yolu katetmek istiyor.Peki biz bu durumda ne oluyoruz,”bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” gibi bir şey mi?Malum,bu yol boyunca üzeri beyaz çarşaflarla kaplı koltuklarıyla mistik, soğuk misafir odamız “dinler ve tanrı” nın kapısı da açılır gizlicene,ve sahip olduğu mistikliği yitirmeye başlar. Zihnimizin bir köşesi daha toz bulutuyla kaplanmış olur.Ama bu umutsuzlukla özdeşleştirelen yolda o kadar çok şeyi keşfediyoruz ki, bize ait olduğunu zannettğimiz ama aslında başkasının olan şeyler ve daha önceden yanına dahi yaklaşamayacağımız “cız” şeylere bir dokunuveriyoruz.Merak etmek mutlu ediyor çünkü bizi, artık “alışılan” koltukta oturmak istemiyor zihnimiz.Tabi bu süreci kimileri daha aktivist kimileri ise daha yalnız yaşamayı tercih ediyor.

Aslında bu kadar anlata anlata bitiremediğim “ufukla birleşen yol”a çıkmaya cesaret edenlerimiz de korkuyor.Onlar da bilememekten, yapamamaktan korkuyor.Kendi zihinlerinde yaşadıkları dünyayı çekirdek çevresine anlatmakla yetiniyor,çünkü o da alışmamış,yeni yeni yeniyor korkularını.Fakat soru ortada duruyor hala: Bir şey değişecek mi ki? Ne garip değil mi, düşüneni de düşünmeyeni de ortak çerçeve içine alabilen yegane sorulardan biri herhalde.Sahip olduğumuz daha dogrusu edindiğimiz korkuları meşrulaştırmak için bunu soruyoruz kendimize,değişebilecek şeylerin hayalini kurmak yerine.

Eren Algül

Uni Hannover

Makina Mühendisliği

Tohum Düştüğü Toprağa Göre Yeşerir

11 Şubat 2010, 18:32

Geçmişten bugüne söylenen sözleri şimdilerde hala hayat felsefesi yapmamış olmamız ne acı… Armut dibine düşer, tohum düştüğü toprağa göre yeşerir; kişi yedisinde neyse yetmişinde de odur… Aslında hep insan ilişkilerini, anne babanın çocukların  kişilikleri üzerindeki etkilerini öne süren sözler edilmiş tarihte bir yerde… Ve hala aynı dertlerden yakınıyor insanoğlu.

İlk sosyal tepki dediğimiz gülme aslında taklit yöntemiyle çocuğun öğrendiği ve geliştirdiği bir davranıştır.

Hepimiz biliyoruz ki kişilik gelişiminin  temeli ailede atılır. Uzmanlar  bireyin kişiliğinin geliştiği en önemli yaşın ise; 0-6 yaş olduğunu belirtmektedir. Erken çocukluk dönemi dediğimiz bu dönem, beynin çalışma biçimi için kalıcı olduğundan bu dönemde çocuğun yeterli beslenmesinin yanı sıra, gelişimini destekleyen bir ortamda bulunması da önem taşıyor. Aileyle olumlu  ilişkiler ve etkileşimler; çocuğun  kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi ve saygı duymasını , olumlu kimlik ve kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.

0-6 çocukları anne babalarını model alarak, taklit ederek öğrenmeye başlarlar. İlk sosyal tepki dediğimiz gülme aslında taklit yöntemiyle çocuğun öğrendiği ve geliştirdiği bir davranıştır. Bu yüzdendir ki, çevremizde gözlemlediğimiz  gülmeyi zor bir zanaat haline getiren çocukları incelediğimizde dominant, sert, katı ailelerde yetiştirilmiş olduklarını görüyoruz. Hiç düşündük mü çocuğumuz yalan söylemeyi nerden öğrendi? Ya da kızdığında bağırmayı, istediği olmadığında inatlaşmayı… Tabikide sizlerden; anne – babadan. Çocuğumuza yalan söylemek kötü bir şeydir diyoruz fakat sevmediğimiz bir kimse evimizi aradığında çocuğumuza babam(annem) evde yok dedirtiyoruz.  Bu ne yaman çelişkidir. Bu tutarsızlıkla yetişen çocuğun yalan söylememesini nasıl bekleriz…

Aileyle olumlu  ilişkiler ve etkileşimler; çocuğun  kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere sevgi ve saygı duymasını , olumlu kimlik ve kişilik gelişimini, sosyal beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale getirir.

Çevremizde gördüğümüz başarılı, aktif akranlarıyla uyumlu, saygılı  gençlerin yanında başarısız, uyumsuz,öfkeli, kötü alışkanlıklara meyilli gençlerin de olması, bu  kadar önemli olan bir yaş döneminde ailenin çocuğun gelişimine olan olumsuz etkisinin  sonucudur. Aile bireylerinin birbirlerine olan saygısı, sevgisi ve bunları ifade ediş şekilleri ile ilişkilerindeki tutarlılık çocuğun aile içindeki hem yerini hem rolünü belirler.Ailenin çocuğa karşı geliştirdiği tutumlar, kardeş sayısı, kardeşler arası cinsiyet farklılıkları, çocuğun yaşadığı bulunduğu sosyal çevre, akran grupları gibi dışsal faktörlerde çocuğun zihin ve sosyal gelişimine kalıcı etkiler bırakır.

Yapılan araştırmalara göre; Genellikle psikiyatri uzmanları, ayrı anne baba çocuklarının  suça meyilli olduğunu söyler ama günümüzde suçlu  çocukların yüzde 63.8′inin anne ve babası resmi nikahlı ve birlikte yaşıyorlar. Yüzde 2.5′uğunun resmi nikah var ama ayrı yaşıyor, yüzde 15.6′sı imam nikahlı. Boşanmış aile oranı yüzde 3. Yüzde 94′ün annesi sağ. Bu da gösteriyorki, günümüzde anne babası sağ ve birlikte olan çocukların suç işleme oranları artık daha yüksek. Bu yüzdendir ki, ailelerin çocukların gelişimleriyle orantılı olarak kendilerini geliştirmeleri, hem anne hem babanın eğitim seminerlerine, toplantılarına katılmaları gerekmektedir. Bu konuda öğretmenlere, sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelere, halk eğitim merkezleri gibi kuruluşlara önemli görevler düşmektedir. Ailelerin eğitime ihtyaçları var. Gelecek bu kadar yakınken bizler artık adımlarımızı koşturmalıyız…

Saygılarımla

Zeynep ÇETİNTAŞ
Çocuk Gelişimi Öğretmenliği 4.sınıf
Selçuk Üniversitesi
zeynep_ce[at]msn.com

Sonraki Sayfa »