Kayalıklardan Suya Bırakılan Cümleler
20 Temmuz 2010, 14:46
Sanırım küçük yaşlardaydık… Hayal kırıklığının anlamını henüz bilmiyorduk..
Dünya boylu boyunca önümüze uzanmış, bütün isteklerimizi gerçekleştirmeyi bekliyordu. Yani, bize öyle demişti. O demediyse ilk kimin aklına geldi hayal kurmak ?
Sonra ilkgençliğe geçtik.
Bedenimizdeki ve ruhumuzdaki değişiklikler fazlasıyla yeniydi. Artık sadece dokunmak ya da sadece hissetmek yetmiyordu. İkisini bir arada istemeye başladık. Ailelerimizin tutucu, bağnaz, heyecansız olduğundan dem vurduk.
En süper hayalleri biz kuruyorduk.
Gençlikte ne istediğimize karar vermiştik. Bir minibüse atlayıp dünyayı dolaşacaktık, gittiğimiz her yerde acayip maceralar yaşayacaktık, yeni lisanlar öğrenip; 70 milyon yerine, 700 milyon insanı anlayacaktık, evimize dönüp çok keyifli bir işte çalışacaktık.
Hep gülecektik, ama hep!
Evcilik oynamayı gerçek sandık. Çok büyük yanıldık.
İçimize oturdu, adem elmasını yuttuk.
Şimdi kül olmaya devam eden hayallerimize bakıp bakıp, kasık ağrıları çekiyoruz.
Gülmeyi özlemle anar olduk. Hayat dedikleri oluşumu esefle kınar olduk. Herkesin çok bilmişliğinden öfke duyar olduk.
Söylesene;
Biz “kim” olmayı isterken aslında “kim” olduk?
Sonu sürpriz bir film oldu hayatımız.
Başka da bir şey diyemez olduk…
Tuna Bahar
Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji
Bir Gün
2 Temmuz 2010, 15:09
Titreme ile uyandım yine sensiz bir güne. Omuzlarımdaki özlem, ağırlık, gözlerim yollara bakmaktan yorgun bitap. Yine de nefes alıyorum, bekliyorum bir umutla. Uyanmama yeterli bir heyecan bu…
Annemin içerden gelen toparlanma sesleri, beni daha da bağlıyor hayata. Torun özlemi, uzun huzurlu bir hayat isteği geçiyor içimden. Lavaboya gidiyorum. Musluğu duraksayarak çevirirken aynadaki görüntüme bakıyorum, sabahki şişkin kumpir suratıma. Saçlarım nemden tel tel ayaklanmış, günü ve beni selamlıyor. Yüzümü yıkamak için eğiliyorum, belim ağrıyor. Kemiklerim uyanmamış anlaşılan. Musluktan akan suya alışmak için ellerimle yokluyorum soğuğun nabzını. Ardından şok etkisi ile yüzüme atılan ardı ardına sularla, irkilen vücudum heyecanla güne başlıyor. Kahvaltımı hazırlamam gerek diye düşünürken, annem beni masada hazır ve nazır bekliyor.
İştahsız olunur ya haftaiçileri, hafta sonu olmasına rağmen bugün de iştahsızım sanki. Petekli çiçek poleni kokan sarı bal cam kasede, hemen yanında haftalık kaymak – azcık tırtıklanmış- , bahçemizde yetiştirdiğimiz ve ilk mahsulünü aldığımız yeşil zeytinler de kekiklenmiş, kırmızı küçük çekirdekli çeri domatesler ve kabak gibi iri çekirdekli alacalı doğranmış salatalık servis tabağında, süper marketten aldığımız tam yağlı inek peyniri kapaklı cam kasede sararmış; yenmeyi bekliyorlar. Sıcak çayım ince belli bardakta dumanını tüttürüyor. Poşetlenmiş kepekli market ekmeğimi çıkarıyorum, iki dilimlik hakkım. İştahsız oturduğum masadan annemin sitemleri ve beni selamlayan kahvaltılıklar sayesinde dolu dolu kalkıyorum. Üstüne kahve ne güzel olur diye iç geçiriyorum.
Annem düşüncelerimi okumuşçasına türk kahvesini ve -teknoloji sağ olsun- kahve yapma makinesini seri bir şekilde çıkarıyor. Günün en zevkli anlarını yaşıyoruz birlikte, heyecanla, huzurla. Kahvenin fokurtusu ve kokusu bizi daha da heyecanlandırıyor. Çeyizinden kalma düz beyaz ince porselen kahve fincanları da hazır ol vaziyette kahveyi beklemekte. Kabaran köpüklü kahve fincanlara bir bir özenle dökülüyor. Annem hiç haz etmediği fakat içerken sakinleştiği sigarasını çıkarıyor. Kahve keyfi, annem için başlıyor.
Kahve keyfi, sabah on bir ila on iki arasında gerçekleşen, annemin huzur bulduğu, eşlik edenin –her zaman ben olmayabiliyorum- eteklerindekileri döktüğü, taze haberlerin(!) paylaşıldığı ve bu haberler üzerine yorumlar yapıldığı, alışveriş yapılmışsa yenilerin sergilendiği kısa anlamsız bir o kadar da rahatlatıcı bir seans sanki. Annem kahvesini içerken yine kendinden geçti, nirvanaya ulaştı(!) Yapacak işleri olduğundan kahve keyfini bugünlük hızlandırdı. Ne de olsa ev işleri onu bekliyordu. Benimse yapacak işim yoktu, oturmaktan ve düşünmekten başka…
Belirsizlik belimi burkmuş, ne yapacağımdan bir haberim. Alternatiflerimin olması iyi mi, kötü mü, bilemiyorum. Soluğumu tutmuş bekliyorum. Olacaklar piyango hesabı, şansıma dua ediyorum. Beş yılımı üniversite eğitimine adamanın verdiği gurur ve haz, paha biçilemez, biliyorum; sonuçlarını bekliyorum. Bu noktada ne yapmalıyım, sormadan edemiyorum. Geleceğimin belirsizliği, garantisizliği üzerinde olasılıklar kuruyorum, kurdukça ya kuduruyorum ya umutlanıyorum. Yaşamaktan başka çarem yok, kabulleniyorum. Seviyorum tombala hayatı bir nebze ama yaş kemale erer ya, düzen istiyorum. Evim olsun, sevdiğim yanımda olsun, iki öpeyim, koklayayım, uyuyayım diyorum, sonra yaşlandığım için üzülüyorum, korkuyorum. Kararlar içinde kararsızlaşıyorum, bilemiyorum, sadece izliyorum, gözlüyorum.
Kahvaltının verdiği doygunluk ile yerimden doğruluyorum. Sandalyenin metal yerlerinin soğukluğunu dindirmeye çalışan kan akışım hiç vakit kaybetmiyor, beni utandırıyor. Yün kilimlerin yürüdükçe kalkan tüyleri etrafa saçılıyor, toz bulutu misali etrafı kaplıyor. Alerjik annemin, alerji reaksiyonları için bir bahane oluşturuyor. Adımlarımı atmaktan çekinir gibi oturma odasına giriyorum. Güneşin odaya girmesine izin veriyorum, kalın perdeleri bir çırpı kenarlara çekiyorum. Pırıl pırıl güneş ışığı, cildimi okşuyor, mutlu oluyorum. Pofuduk geniş koltuklarımıza yayılmak için can atıyorum. Ağır, uyanamamış bedenimi koltuğa atıyorum. Kumanda ile günübirlik ilişkimiz başlıyor, heyecanlanıyorum. Beni bugün bekleyen, beklenmedik olaylar nelerdi, bilemiyorum; merakla televizyonu açıyorum. Kim kime neler yapmış, soluğumu tutmuş bekliyorum.
İpini koparan televizyonda sanki, bir ben yokum. İş arayan, işi olan fakat –egosunu tatmin edemeyen- işini beğenmeyen, evden kaçan, kaçırılan, faili meçhul bir çok polislik vaka, evlenemeyen evde kalmış turşuluklar, domatesler, biberler ve patlıcanlar… İzlediğim ulusal yıllanmış, kendini şarap zanneden sıradan kanalı değiştiriyorum, bir diğerini de, diğerini ve diğerini ve diğerini… Sıkılıyorum, kayda değer bir şey olsun istiyorum, bulamıyorum. Boş programlarla ütülenmek, istemiyorum. Kuzu beyinler arasına girip, farklı tonlarda “meee”’lemek, çoban nereye isterse oraya yönelmek, sürü misali bir haber yaşamak, istemiyorum. En azından bugünlük, istemiyorum.
Evimiz Akdeniz in en güzel şehirlerinden birinde, kaç yıldır bizi barındırıyor. En güzel, en çaresiz, en mutlu ve yeri geldiğinde en kötü anlarımızı bizimle paylaşan yıllanmış evimiz, merkezi olmakla birlikte denize üç yüz metre ya var ya yok. İki dakika yürüme mesafesindeki deniz, evimiz misali yıllardır bizimle birlikte. Deniz kokusu eksilmeyen yaşantımızda, deniz manzarası vazgeçilmezlerim arasında. Denizin nemi ile tel tel olan saçlarım, yazları oturduğum yerden sürekli çalışan ter bezlerim, hararet yapan motorum dahi denizin gizemine, varlığına hayran.
Solukla üstüme geçirdiğim, yeni sayılacak üç çizgili yeşil eşofman takımım, beyaz düz bez ayakkabılarımla evden çıkıyorum. Senenin modasının özgüvenime olumlu etkisi, havamı değiştirmekte gecikmiyor. Dış kapımız demir olduğundan sessiz kapatma durumu her zamanki gibi söz konusu olmuyor. Bahçe kapısı da taşlama misali karşılık veriyor. Güneşin sıcaklığı tenimi okşuyor. Sahile uzanan yamalı ara sokaklardan esneye esneye geçiyorum. Bulvara vardığımda, trafik ışıklarının kesintisine uğruyorum. Yarışan arabaların etrafa yaydığı toz bulutu ve gürültü kısa süreliğine de olsa rahatsız ediyor. Küçük yeşil adam, benim geçebilmem için trafiği durduruyor. Bulvarda tek yaya, küçük yeşil adamla trafiğin seyrini durduruyor.
Yosun kokusu, havadaki tuz beni bekliyor sanki. Belediyenin uzun uğraşları ile tüm sahili yenileme projesi gayet etkili olmuş. İnsanlar, akın akın, günün her saatinde sahilde her türlü faaliyeti gerçekleştirmekte; koşan, tempolu yürüyen, çekirdeği ile turlayan, piknik yapan, çocuğunu parka getiren, sevgilisi ile koklaşan, bisiklet süren, şehri keşfeden… Sahilin şu anki uç noktası olan Türk Bayrağı’nın bulunduğu yere yürümeye karar veriyorum. Yola, her yönden hazır ve nazır başlıyorum.
Deniz dinlenmeye çekilmiş, yeni yıkanmış çarşaf, mis kokulu yumuşak. Gelen geçenden birer cümle, var olduğumu hissettiriyor. Önde giden iki çakı, beni gaza getiriyor. Adımlarımı hızlandırıyorum, yere daha sert ve sağlam basıyorum. Bu yollar benim edası ile yürüyorum. Farklı simalar görmeyi özleyen gözlerim doyuma ulaşıyor, bıkıyorum. İnsandan bol ne var bu sahilde. Gök kubbe palmiyelere gözlerim takılıyor, etrafta polenler uçuşuyor. Yeni açan çiçekler renk cümbüşü yaratmış sahilde, beni selamlıyor.
Gözüm yolun üstündeki betonlara takılıyor. Elit kesime, dudak uçuklatan fiyatlara satılan nakitlere dalıyorum. Kumun, suyun, demirin, şehrimin arazisi paha biçilemez olmuş. Biz yandan bakar olmuşuz. Anlamsız, mantıksız pazar fiyatları inşaat sektöründe fink atıyor, halkım bunu kabulleniyor. Ya para bol, ya…
Düşüncelere dalmış ilerlerken, yanımdan geçen dört tekerlekli bordo bisikletin zil sesi ile irkiliyorum. Sarı kıvırcık kabarık saçlı minik gözüme ilişiyor, enerjisini hissediyorum. Gözlerindeki umut, yaşama sevinci ve saflığı ile heyecanlanıyorum. Rüzgar “Ben buradayım” edası ile esiyor. Bayrağım mağrur mağrur dalgalanıyor. Kulaklarım rüzgarın gazabına uğramadan eve dönmeye karar veriyorum. Canım kıymetli ya, terleyip üşütmeden yavaş yavaş süzülerek eve ulaşıyorum. Uğraştığım halde söz dinletemediğim ter bezlerimin ıslaklığından kurtulmak, “fresh” hissetmek için kutsal mekana, banyoya, giriyorum.
Daha az mutasyona uğrasın diye hücrelerim, bebek şampuanı kullanıyorum. Şampuan kutusunun üzerinde büyük harflerle yazdıkları “GÖZ YAKMAYAN FORMÜL”, yalancının mumu yatsıya kadar dedirtiyor. Gözlerimi deli gibi acıtan sarı sıvı, bebeklerin neden cıyakladığını, banyoda neden huzursuz olduğunu açıklıyor. Köpürmesi zor olan bebe şampuanından, ıslak -sık ve dolgun- saçlarıma iki avuç döküyorum, az ile yetiniyorum(!) Dua minnet köpüren şampuanın, kaynar su aracılığıyla bedenimde yol bulmasına izin veriyorum. Temizleniyorum, hissediyorum.
Havanın sıcaklığı banyodan çıkmamı bekliyormuş; hararet yapıyorum. Şortumu, bluzumu bir hızla giyiniyorum. Dışarı çıkmak istiyorum, nereye gitsem, bilmiyorum…
Ceren Sultan Gümüş
Yıldız Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü Öğrencisi
Umutla Yaşamak
6 Haziran 2010, 22:46
İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar, karşılaştığım insanlar kısacası şu anki hayatım sanki beni büyük bir süprize götüren ipuçlarıymış gibi, sanki ulaşmak istediğim, yıllardır peşinden koştuğum içimdeki o kocaman boşluğu dolduracak olan kayıp parçaya çok yakınmışım gibi geliyor. Belki boş bir umut yada hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir heyecan ancak konu hayat olduğu zaman bu güne kadar edindiğim tüm tecrübeler bana karamsarlığın anlamsız bir düşünce şekli olduğunu gösterdi.
Nasıl mı? Şöyle ki;
Hepimiz hergün sabah erkenden kalkıp işlerimize gidiyoruz. İyi yada kötü bir sürü insanla boğuşuyoruz, sanki çok anlamlıymış gibi bir şeyleri zamanında üretmeye çalışıyor yada o ürünü birilerine satmak için türlü türlü yollar arıyoruz. Aslında olayda tam bununla başlıyor, üretme ve tüketme üzerine kurulu bu sistem içerisinde böylelikle yerimizi almış oluyoruz. İşe gidip geliyor, para kazanıyoruz. Günün geri kalan zamanını da kazandığımız parayı nasıl harcayacağımızı planlayarak geçiriyoruz. Kimimiz iş çıkışı arkadaşlarıyla buluşup yemek yemeğe, biraz içmeye ve esas önemlisi laflamaya gidiyor, kimimiz doğru spor salonuna koşup öğlen yediği mantının kalorilerini yakmaya uğraşıyor, kimimizse direk evine gelip televizyon karşısına uzanıp uykuya dalıyor. Hayat bu şekilde hızla akıp giderken benim gibi bazıları da yaptığı işin kendisi ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını ve bu şekilde devam edemeyeceğinin farkındalığı altında kıvranıyor. Zaman gerçekten çok hızlı akıyor, sanki uyuyorum ve uyandığımda bir yıl daha geçmiş gitmiş ancak bununla ters orantılı olarak gerçekleştirmek istediğim onlarca hayalimden de hala bir o kadar uzaktayım.
Her sabah evden çıkarken büyük günün geldiğini, hayallerime giden yolda kaybolmuş ve çıkışı bulamazken, o işaretin artık geleceğini düşlerken buluyorum kendimi. Tabiki hayaller bekleyerek ve sadece umut ederek gerçekleşmez ancak bazen hayat insanı o kadar farklı yollara sokuyor ki, çabalasanda çırpınsanda sesini duyacak birini beklemekten başka çare kalmıyor. Olsun ben yine de ümitliyim, bir gün sesimin duyulacağına hatta çok kısa sürede hayatın benim için özenle hazırladığı süprizime kavuşacağıma inanıyorum. Hayat garip işte, nerde ne ile karşılaşacağımız hatta bu diyarlarda ne kadar kalacağımız belli değil. Herşey alabildiğine belirsizken, bütün umutsuzluklara inat gökyüzüne kaldırıyorum başımı ve evet şemsiyemin üzerindeki küçücük delikten sızıp yüzüme damlayacak o yağmur tanesini umutla bekliyorum. Çünkü biliyorum, umut etmeyi bıraktığım anda o tanecik yüzüme damlasa bile ben değerini anlayabilecek bilinçte olmayacağım. Hayat uzun yada kısa bazen tozlu bazen zorlu bence genellikle güneşli ama yine de zaman zaman fırtınalı ve kaybedişlerle dolu ancak bedenim hissizleşene, nefesim kesilene dek umut etmekten vazgeçemeyeceğimi biliyorum.
Bulutların arasında göremesenizde güneşi , gözlerinizi kapadığınızda içinizi ısıtan kendi güneşinizin farkına varmalısınız;
Umutla yaşamak..
Simge Özünlü
Endüstri Mühendisi
Ardından
26 Temmuz 2009, 10:11
Tanımlamaları sevmedim hiç birzaman. Adını koyamadıklarımla devam ettim yolla. Tatlı sonbaharlar mı demeliyim size ya da yarım kalmış kışlar mı en doğrusuysa… Yaşanılcak yazlar adına yürüdüm emin adımlarla her mevsimi. Gençlik ateşi başıma vurdu kimi zaman, adımlar seksen santimi aşınca tutamadım eklemlerimi, bacaklar leylek bacağı misali, uçardım ben, matem dolu bir akşamda sesine vurulduğum yaralı kalbine. Vücüdum iki bölüm oldu, benim olan ve olmayan. Karıştırırdım kimi zaman, elim elinmi olmuş yazarken bedenimi, dudaklarım senin olmuş düşlerken hayalini.
Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor…
Sahip olamadıklarım, hep ufkumda bir çizgi, hayallerim şah damarımdan da yakın, varoluşumsa bir deprem gecesi ,nebeklersin ki sesine yandığım, dizginlerini çoktan alıp karşı adada soluklanan beden beni terketmişken, sende sebeplerinden henüz kurtulamamışken, eyledin kendini tercih meselesi ettin misafirhane ellerde yaban olup gitmeyi. Nedenleri nedensiz kılarmı sandın kaçışın ardına bakarken ağlayan gözlere, en çokta bu dağlarken bedenimi, nasıl dizginlerim duygularımı, şaha kalkan bir at gibi dayandıkça kalbime. Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor, akıl sandığım rotasız geminin, rıhtımından beş karış ötede olduğu zamanlarda, ne yazık bana , yara sanıpta merhem ararken deli divane nerden bilirdim birgün, hayatımın en özel ve her karesini tekrar tekrar yaşamak isticeğim masal tadındaki temmuz akşamının, kapımın ardında beklediğini.
Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum.
Sual sormadan, dudaklardan akmayan kelimeler, gözlerinden bir sel gibi akarken tüm benliğime, bugüne kadar belki gençlik dersin, belki hata, tanıdığımı sandığım tüm suratların tamamlandığı son yer olan kalbinden, yaralı kalbime akan sevdanla tutuşmuştum. Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum. Ben ne zaman yürüdüm sen koştun ben yoruldum sen kelebek gibi uçtun.
Unuttun,unutulmadın,yaşamak istediklerimi yaşamadan, çıktım yolla. Bilmem desemde bilirim yaz akşamı neden bu kadar matemli. Kozalarımı yırttım aştım kendimi artık bende oldum bir kelebek tıpkı sen gibi. Ömrü bir gün olsa bile, değermiş yirmidört saat hayalin ardından uçmaya…
Erenler Aşkına
3 Mayıs 2008, 17:03
Merhaba, ben Erdal. Adım genç kimse anlamına geliyor ve hep genç kaldım. Bu gün kırk altı yaşında, çocuklarının sevgisi ile gönlü alevlenen bir baba olabilirdim. Lakin 13 Aralık 1980 ‘den beri on yedi yaşındayım. Hepinizden küçük kaldım, bir türlü büyüyemedim.
Başıma ne geldiyse, doğum günü pastamdaki mumları üflerken tuttuğum dilekten geldi. Daha güzel bir dünya istedim sizin gibi, mutlu olacağımız bir ülke diledim. Ama sadece pastanın mumlarını üflemekle dilekler gerçekleşmiyordu. Çabalamak lazımdı. Biz de arkadaşlarla uğraşıyorduk… 30 Ocak 1980 ‘de ODTÜ ‘lü Sinan Suner arkadaşın, duvara slogan yazarken Mhp ‘li bakan Cengiz Gökçek ‘in koruması Süleyman Ezendemir tarafından silahla vurulup, Ankara sokaklarını arabada, işkence altında gezidirilip; ölünce de bir hastene kapısına atılmasına çok sinirlenmiştik. Sinan ‘ı tanımıyorduk. O üniversitedeydi, biz ise lisede… Onun olduğu yerde olmayı hayal ediyorduk. Ve de onun gibi, daha güzel bir dünya düşlüyorduk. Olayı öğrenince olduğumuz yerde kalamadık, 2 Şubat 80 ‘de Sinan ‘ın vurulduğu yerde iki bin arkadaş ile yürüdük. Bizim gibi düşünmeseler de bir can almak bu kadar basit olmamalıydı.
Bu gün kırk altı yaşında, çocuklarının sevgisi ile gönlü alevlenen bir baba olabilirdim. Lakin 13 Aralık 1980 ‘den beri on yedi yaşındayım. Hepinizden küçük kaldım, bir türlü büyüyemedim.
Sonra yürüyüşde, birden bire bir kargaşa çıktı. Her bir taraftan silah sesleri gelmeye başladı. Askerlerin tüfekleri arkası kesilmeden patlıyordu. Bir asker ağabey bana doğru koşuyordu. Ağabey dediğime bakmayın en fazla benden dört yaş büyüktü. Birden yerde kaldı. Yer aniden kırmızıya boyandı. Zekeriya Önge ölmüştü. Diğer asker ağabeyler ben ve 23 arkadaşımı göz altına aldı. Benim üstümde de silah vardı. Ama silahımı hiç çıkarmadım. Silahlardan oldum olası korkarım. Ama öldürülmekten de korkardım, ondan almıştım yanıma.
Gözaltında işkenceler başladı. Bunları anlatamayacağım. Neler yaptıklarını bilmek istemezsiniz. Çok polis karakolu gördüm ama böylesini görmedim. İntihar fikri sürekli aklımı kurcalıyordu. Ama suçsuzdum. Neden hayatımı sonlardırayım ki? Dayanılır gibi değildi. Davamın doğruluğuna olan inancım beni ayakta tuttu. Davalarda hakime söyledim işkence yapıldığını, ilk okuldaki bir çocuk gibi susturdular beni. Dava ile ilgili değilmiş. Baskı altında alınan savunmanın da değeri yok muydu? Yokmuş meğerse onu da sonradan öğrendim. Kırkbeş günde, yani 19 Mart 80 ‘de idam kararı çıktı. Balistik inceleme yoktu, şahitler dinlenmedi, deliller yeterli değildi, henüz on yedi yaşındaydım. Beni idam edemezlerdi. Suçsuzdum. Ancak bunların hiç birini dinlemediler. Bir kez kafaya koymuşlardı. İmzalar toplandı, Avrupa ‘daki mahkemelere başvurulurdu. Ama Askeri Yargıtay önceden alınan son kararı vermişti. İdam gerçekleşecekti.
Daha güzel bir dünya istedim sizin gibi, mutlu olacağımız bir ülke diledim. Ama sadece pastanın mumlarını üflemekle dilekler gerçekleşmiyordu. Çabalamak lazımdı.
Marmaris ‘te yaşayan, sanatçılı ruhlu, natürmort tabloları ile bilinen yaşlı amca, o zamanlar gençti. Benim için “Asmayalım da besleyelim mi?” demişti. Evet, beslememek için, bir yıl daha beklememek için mahkeme kararı ile yaşımı büyüttüler. Bazen aklıma gelir, o amca neden natürmort yapıyor diye… Belki de gerçekten öldürdüklerini tekrar görebilecek, çizebilecek cesareti yoktur. Belki de insanları öldürmekten sıkılmıştır, biraz da doğanın ölüsü ile uğraşmak istemektedir. Her neyse…
13 Aralık 80 ‘de Ankara Merkezi Cezaevi ‘nde, sabah üstümü giymeme asker ağabey yardım etmek istedi. Kabul etmedim. Sonuçta elden ayaktan kesilmemiştim. Dar ağacına giderken ellerimdeki kelepçelerin olmamasını istedim, bu sefer onlar kabul etmediler. Son dileğimi sordular. İçimden daha güzel bir dünya diledim ama ölmeden önce son bir sigara da istiyordum. Dünyanın dileklerle güzelleşmediğini farketmiştim. Sigara istedim. Sonra aileme son bir mektup yazdım. Dik ve metanetli olmalarını, suçsuz olduğumu söyledim. Sonra dar ağacına yürüdüm. Ne ayakkabılarımı dert ediyordum, ne de halkların kardeşliğini düşünüyordum ağabeylerim gibi. Ne düşündüğüm de bana kalsın.
Balistik inceleme yoktu, şahitler dinlenmedi, deliller yeterli değildi, henüz on yedi yaşındaydım. Beni idam edemezlerdi. Suçsuzdum. Ancak bunların hiç birini dinlemediler. Bir kez kafaya koymuşlardı.
Yaşlı amca hiç vicdan azabı çekmedi. Haksızlık olmasın diye böyle yaptığını söyledi. Soldan bir, sağdan bir… Bu şekilde simetri de bozulmazmış hem. Grup Yorum, büyü de baban sana dedi; Aysel Gürel ise Son Bakış‘ı yazdı. Onu da Sezen Aksu söyledi. İdamımdan önce cezaevine gelip çektiği son fotoğraftaki bakışımdan etkilenmiş Aysel Abla. Bu iki şarkıyı da dinleyemedim ben.
Çocuklarım olsun istiyordum. Ellerinden tutup parklarda gezdirmek, derslerinde yardım etmek istiyordum. Hiç biri olmadı. Bizim yerimizi; çocuklarına olan sevgilerini yatlarla gösteren, vergileri sadece bir gün için değiştiren babalar aldı. Kimse buna gıkını çıkarmadı. Kimse meydanlara dökülmedi. Belki de o yaşlı amca bizleri çok korkutmuştu. Belki de biz sizi o kadar korkuttuk ki bir daha kimse bizim gibi olmak istemedi.
Ozan Yıldırım
ozan135[at]yahoo.com
Bu kadeh senin için Üstadım
24 Ocak 2008, 16:45
“Giyaseddin Eb’ul Feth Ömer İbni İbrahim’el Hayyam” ya da bilinen ismiyle Ömer Hayyam, şarapçı, eğlence düşkünü, sapkın diyerek onu sefil gören bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş, aklı sefalet içinde olan zihniyet, üstte ismi verilen zat-ı muhterem, evreni anlamak ve varoluş sebebini araştırmak için içinde yetiştiği islam kültürü hakimiyetindeki anlayıştan ayrılarak kendi içinde yaptığı akıl yürütmelerini, düşüncelerini yegane bir edebi uslupla anlatabilmiştir. Ki bu düşüncelerini dışa vurumuyla dünyaya nam salması sonucu günümüzde ve öncesinde bazı çevrelerce Devamı »
Ahmet Taner Kışlalı’yı unuttunuz bile değil mi?
13 Ocak 2008, 15:10
Ahmet Taner Kışlalı’yı unuttunuz bile değil mi?
sonra nedenlerini ararsınız terör olaylarının artan irticacı hareketlerin…
Uğur Mumcu’yu hatırlayanınız bile yok değil mi?
Sonra nedeni ararsınız bozulan ekonominin ve ABDleşen türkiyenin…
Mustafa Kemal’i ismen bilirsiniz değil mi?
Mustafa Kemal’i seversiniz de sizler değil mi?
Ondan ilkelerini benimsemez inkılaplarını inkilap yerine koyar dalga geçersiniz..
Ondandır kapanmasını istediği tekke ve zaviyeleri inatla açışınız.
Ondandır Cumhuriyete inat mandacılığa olan sempatizanlığınız.
Siz Ahmet Taner Kışlalı’yı bilmez, Uğur Mumcu’yu hatırlamaz, Mustafa Kemal ismini az anarsınız…
Ama Recep Tayyip’i, Necip Fazıl’ı, Menderesi yüceltir, bi onları bilir, geleneksel siyasi inançlarınıza devam edersiniz.
Pay-i tahtlardan kurulu küçük türkiyeniz hayırlı olsun
Bizlere de bu yakışır fazlası değil.
Ahmet Taner Kışlalı’yı unutmayacağız.
Okuyunuz. Taner Kışlalı bir kitabında o herkese sakız olmuş demokrasiden için demiştir ki;
‘Atatürk için,Kemalizmin cumhuriyetçilik ilkesi ile demokrasi es anlamlı idi. Cumhuriyet rejimi demek ,demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.’
Şimdilerde ise bir çok insan demokrasi uğruna rejimi tehlikeye atabilmekten bahsediyor. anlamalısınız ki demokrasi ile atatürk cumhuriyeti ayrılmaz bir bütündür. cumhuriyet yolunda demokrasi ana araç değil ana amaçtır. velakin eğer demokratik payeler gün gelir de rejimi tehdit edecek seviyeye gelirse , sınırlandırılmalılardır. Demokrası bir çok Türkiyelinin de anladığı gibi, sonsuz özgürlükler silsilesi demek değildir. böyle bir özgürlük silsilesi Türkiye’yi geliştirmez ancak ve fakat pek ileride dibine dinamit koyup Türkiye’de zelzeleler silsilesi oluşturabilir.
Zeynep Bal
zebnep[at]gmail.com








