Acemi Hayatlar

13 Şubat 2010, 16:40 | 281 kez okundu


Okunan bütün kişisel gelişim kitaplarına, alınan onca bireysel liderlik eğitimine ve cem-i cümlenin hayat tecrübeleriyle dolu telkinlerine inat, dibe vurmak yolunda uzun mesafeler kat ettiğim zor günler sonunda duruldu. Şükürler olsun ki içimdeki yaşama sevinci tekrar gülen yüzünü gösterdi. “İnsan nasıl isyankâr oluyor?” sualine verecek o kadar çok cevabım var ki, cevaptan çok demeç niteliği taşır benimkiler, yerine göre basın açıklaması da yapılabilir duruma dair.

“İnsan nasıl isyankâr oluyor?”

Prensipleri olan insanlara imrenmişimdir hep ve “Benim neden bir prensibim yok?” diye ezikliğini hissederim yıllardır. Farkındalığımın azlığından olsa gerek, genetik koduma işlenmiş “Ya hep ya hiç” prensibimi atlamışım bugüne kadar. Son büyük buhran döneminde konunun gerçekliğine aymış bulunmaktayım. Sevinçlerimi ve hüzünlerimi uçlarda yaşıyorum, “belki” yer yok bu düzende; “evet” ve “hayır”lar var, “olabilir” yok.

Hani günlük burç yorumları olur ya aşk, para, iş ve sağlık durumunu 5 üzerinden değerlendiren, yaklaşık bir ay boyunca başlıkların çoğunda banko sıfırdı potansiyelim. Problem, keder, gam, tasa, endişe, dert gibi pesimistik kelimelerle yüklü kervanı tek başıma sırtlanmak zorunda kaldım ama olmadı, taşıyamadım. Yoldan geçerken görenler yetişti imdadıma, “bir el atmak” durumunda kaldılar. Zira aküsü bitmiş araba gibi yol ortasında kalakaldım, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidebildim. Üstüne üstlük insanların geçeceği yolu da kapatmıştım. Hal böyle olunca, kendi geçeceği yolu açmak için ileri itmek durumunda kaldı kimileri.

Zira aküsü bitmiş araba gibi yol ortasında kalakaldım, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidebildim.

Yolda ilerledikçe, etrafımdaki manzaranın değiştiğini fark ettim; zaman ve mekân da başkalaşıyordu. Karlı, soğuk, depresif panoramanın yerini güneş ve umut almaya başladı. Özüme döndüğümü hissetmeye başladım, içim aydınlandı, umutsuz vaka değildim aslında. Sadece gereksiz yere sırtlandığım ya da sırtıma bindirilen bazı yüklerimden kurtulmam gerekiyordu. Yoksa bizim yılmaz eşek iki adım daha atmaya çalışırsa ortadan ikiye ayrılacaktı.

İnsan böyle zor, kendini çaresiz hissettiği zamanlarında sığınacak veya sebep bulacak bir şey arıyor kendine, bu genellikle Tanrı oluyor. Biz de bugünlerde kendisiyle sıklıkla görüşür, adını zikreder olduk. Tanrı yine yaptı güzelliğini, gösterdi büyüklüğünü. Umulmadık tesadüfler yaratarak yine kendisi topladı tüm alkışı, şaşırttı bizi “Her işte bir hayır vardır” klişesiyle. Klişeyle şaşırtmak, bu ne yaman paradoks böyle!

Yüklerimi teker teker bıraktım geçtiğim yolda müsait bir yere. Çaresizliğin kıskacında sarsılan özgüvenim geri geldi, dikleşti duruşum. Hiç biri umurumda değil ama o kadar özledim ki gözlerim dolmadan konuşabilmeyi, “Nasılsın?” dediklerinde dürüstçe “İyiyim” diyebilmeyi.

Bugünü, imece usulünden bihaber zihniyete karşı bir zafer günü olarak ilan ediyorum. Umut yolunda motivasyonu arttırmak gerek, büyük üstat Cemal Süreya’dan feyz alarak.

“Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama hırsız da bilmiyor çaldığını
Katil de bilmiyor öldürdüğünü
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz.”

Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com

İlginizi çekebilecek yazılar:

Bir yorum var

  1. feylesof | 23 Şubat 2010, 22:07

    Yazınız bana Jean Paul Sartre ı hatırlattı. Yer yer varoluşçu fügürler tespit etmek çok da güç değil… Tanrı konusunda söylediklerinizi ise agnostic yalpalamalar olarak algılıyorum. Daha fazlası da olamazdı zaten…

Yorum yazın: