Adıyla Yaşamak

22 Mayıs 2010, 15:30 | 432 kez okundu


Zehra,

Adı güzel, ruhu güzel kardeşim. Hiç göremediğimiz babaannemizin bize mirası o isim, babam seni “anamın adı, ağzımın tadı” naralarıyla sevebilsin diye.

Parlak yüzlüm, güzeller güzelim. Çekik gözlüm, şirinim, yanaklarından bal damlayanım. Tombik kollarını sıkmaya ve ısırmaya doyamadığım. Piknik tipim. Bembeyazdır ellerin ve ayakların, pamuk gibidir hep, yumuşacık. Mis kokulum. Farklı bir havan var senin, nasıl derler ona, Avrupai değil de Japon-Türk sentezi desek daha doğru olur.

Ardıma dönüp baktığımda en güzel günlerimin başrol oyuncusu sensin. İdolüm, kahramanım, rol modelim, en sevdiğim. Ekmeğimi, huzurumu, sevincimi bölüştüğüm. Paylaşmayı öğretenim.

Daha sen 19 aylıkken ben kuma gelmişim üzerine. “Bak” demişler, “kardeş”. Kucağına verilen toparlak et yığınını oyuncak sanmışsın bir süre, ben kırptıkça sen parmaklarını sokmaya çalışmışsın gözlerime. Bir süre sonra alışıp sevmeye başlamışsın “kardeş” diye. Daha çocuk olduğunu bilemeden, tahtının keyfini çıkaramadan abla yapmışlar seni, şikâyet etmemişsin. Çünkü ben de kazara düştüğüm anamın rahminden erkenden fırlamışım, sana kavuşmak için, hem de ağlamadan. “Göbek kordonu boğazına dolandı” demişler, yine de becerememişler ağlatmayı. Ben senin için gelmişim bu dünyaya, seninle varlık bulmuşum.

Çocukluğumuza ait çok az anı var hafızamda buğulu olmayan. Annemin ikimizi evde baş başa bırakıp gittiği günlerden birinde, başımı balkon demirinin altına soktuğumuzu, demir ve beton zemin arasında sıkışıp kaldığımı, baş dışarıda gövde içerde annem eve dönene kadar yerde öyle çaresizce debelendiğimi hatırlıyorum. İnsan çektiği işkenceleri (!) unutamıyor sanırım.

Nuh nebiden kalma teybimizle yaptığımız Ayşegül Durukan şarkılarına vokal girişimlerimizi, Yonca Evcimik’in “8:15 Vapuru” isimli şarkısı eşliğinde benzerine rastlanamayacak figürlerle hazırladığımız dans şovumuzu, evin duvarlarına çizdiğimiz “orman” temalı resim sergimizi de atlayacak değilim, unutmak ne mümkün!

Bisikletin koltuğuna beni oturtup kendin ayakta kalarak gecenin bir vaktinde çevirdiğimiz pedalları, annemle babamın yan tarafta arabayla bizi izliyor oluşunu, bundan bihaber polis ekibinin peşimize düşmesini ve amcaların yanımızdan geçerken “hadi çocuğum geç oldu, evinize gidin, ananız babanız yok mu sizin” diye seslenişini hatırlıyorum.

İlk aşklarımızı, geceleri uyumak bilmeden birbirimize heyecanla anlattıklarımızı, sanki saklayacak bir şeyim kalmış gibi senden gizleyerek yazdığım günlüğümü, annemle ortak olup onu okuyarak günlerce benimle dalga geçtiğinizi hatırlıyorum. Muzipliğin babadan kıza geçiyor oluşunu da yıllardır fazlasıyla ispatladık birbirimize.

Vuslat,

Annem ve babamın Gaziantep-Muğla hattında yaşadığı ayrılığının ürünü, 1981 hatırası. Sıkıyönetim çocuğu. Bütün olumsuzlukları yaşayan neslin talihsiz üyesi.

Bitmeyen, dinmeyen özlemim. Çekik ve nemli gözlerinde hayatı saklayanım. Köfte dudaklarında memnuniyetsizliği bitmeyenim. Huysuzum. Doyumsuzum. Hem en güçlü hem de en zayıf yanım. İnsanlığımı hatırlatanım. Hatalarımı tokat gibi yüzüme yapıştıranım. Karşımda haklıyı savunanım. Gözünün tutmadığı insanın yüzüne bile bakmayan, umursamazım.

Bizim adına “hayat” dediğimiz şey, sana hep zor yanını gösterdi, an geldi zorluklar bizi uzaklaştırdı. İnsanın adıyla yaşadığına olan inancım yaşadıkça kuvvetlendi.

Sen âşık oldun, benimle ilgilenmez oldun, hasretim başladı. Üzüldün, canın yandı, sağlığın bozuldu, yine benden gittin. Asileştin, Tanrı’nın seni test ettiğini düşünmeye başladın. Ben hep yanındaydım, yanı başında. Oysaki sen, her şeye rağmen hayata tutunmak için avuçlarımda çırpınırken benden çok uzaktaydın.

Üniversiteye gittin. Hane halkı artık benim hegemonyamdaydı, tek çocuk triplerine girmeye başladım, insan daha ne ister ki. Orda bir yerde bir “ablam” vardı işte; arada bir görüştüğümüz, nadiren de olsa konuştuğumuz. “Herkes kendi yoluna” modundan çıkamadık uzun süre ta ki benim de üniversiteyi kazanmam ve seninle aynı evi paylaşmaya başlamamıza kadar.

Hayatımın en güzel 3 yılını seninle geçirdim, hem aileden uzak, hem de ailemin yanında. Her türlü yaramazlığı birlikte yaptık, suç ortağı olduk birbirimize. Kimseye karşı ezdirmedik birbirimizi, yarı yolda bırakmadık, koruduk kolladık. Ne madden ne de manen yokluk çektirmedik birbirimize. Tüm şımarıklıklarıma katlandın, sırtında bile taşıdın beni sırf hazırladığın kahvaltıyı yemem için. İtiraf ediyorum, küçük olmanın avantajlarını sonuna kadar kullandım.

Artık sana “abla” diye seslenmenin, aramıza mesafe koyduğunu hissetmeye başlamıştım. Ne de olsa sen benim kardeşim, aynı karında büyüdüğümdün. “Vuslat” oldun dilimde. Gerçekten insan bir şeyi kırk kez söylerse oluyormuş. Ben “Vuslat” dedikçe dinmedi hasretimiz.

Şaşkınlıktan tepki gösteremediğim, olayın farkına vardıkça yıkıldığım, şuursuzlaştığım, şoka girdiğim 2 an var hayatımda; biri Armağan’ın kaza haberini aldığım an ve onu kaybedişimiz, diğeri de internette senin tayininin Hakkâri’ye çıktığını gördüğümde ekrana kilitlenip kaldığım an.

Her şeyin yolunda olduğu zamanda adına çaresizlikten kader demek zorunda kalıp kabullendiğimiz şey seni yine benden ayırdı, hem de erişip ulaşamayacağım bir yere gitmeye mecbur kıldı. Dolu dolu tam dört yıl, seni yine benden aldı.

Çetin,

Sanırım bu bölüm Rafet El Roman’ın “hayat acımasız, soğuk ve zalim” edasıyla devam edecek. Tabii bir de “tarih zamanla döner dolaşır, seni de bulur, verir de alır” bölümü var.

Evet, hayat şartlarına adapte olmak kolay değil ama iklimine göre rengin değişmeye başladıkça, burun deliklerin genişledikçe, tüylerin çoğaldıkça, ışığın geliş mesafesine göre göz bebeklerin büyüyüp küçüldükçe, yüzündeki deri eşek derisi gibi kalınlaştıkça bedeninle birlikte ruhun da uyum sağlıyor çevre şartlarına. Doğduğun değil alıştığın, sevdiğin, huzura doyduğun yer oluyor memleket.

Artık senin yuvan başka, ben hala söküklerimi onarıp dikiş tutturmaya çabalıyorum.

Varlığını bilmek bile güçlü kılıyor beni. “Yokluğunda çok kitap okudum” Mustafa Sandal’ın öğütlerini dikkate alarak.

Alttaki dizelerle avutuyorum şimdi kendimi tıkanıp kaldığım zamanlarda.

“Gel, koy verme gel… Hoş görü eşiği alçaktır hayatın. Düşün bir, hasret nerede başlar, vuslat nerede biter?”

Keşke Vuslat’ım, keşke hiç bitmesen. Çünkü sen başka bir âlemsin, sen benim ömrüme bedelsin.

Ayşe Dilsad Çetin

İlginizi çekebilecek yazılar:

Bir yorum var

  1. crescent | 24 Mayıs 2010, 21:43

    dilşad! eline yüreğine sağlık! :) süper bir yazı.
    aslında vuslat’ la ikinizin yüreğine sağlık.
    senin kalemin olsa da kağıda döken, aslında “ikinizsiniz” bu yazının ortaya çıkma nedeni (sanırım) :)
    devamı gelir umarım, merakla bekliyorum!

Yorum yazın: