Yaprak Açan

4 Ağustos 2011, 22:27


Kendi evim sayılmasa da kirada da değilim. Yani anlayacağınız değişik bir durumdayız ev ve ben. Kendi evim olmayınca sözümün geçmediği nokta pek çok. Ama kiracı da olmadığımdan az buçuk hareket alanım var ve yükümlülüklerim bu konuyla ilgili pek yok. Misal, ücret en mühim derdidir her ayın başında herkesin, bense ücretsiz ikamet etmekteyim.

İnsan hep hayalini kurar ya “Evim öyle olursa şöyle yapacağım, böyle olursa şunu alacağım.” gibi. Ben de bu garip çerçevemde bir yaşam alanı yaratmaya koyuldum. Neden bilmem bir şevkle bu konuya eğilmiş bulundum. Gözüm durmadan ev eşyalarına çakılı kalıyor. Ama tabi ufak tefek olanlara, cebimde bulunan bütçe ancak ve ancak buna yetiyor. Hatta allahtan mı demek lazım bilmem yoksa eve günbegün koltuklar masalar halılar falan yığmam işten olmazdı. Çok kolay hayal edebiliyorum, zira kendimden biliyorum.

İşte bu eğilimim doğrultusunda da yeni dükkanlar keşfediyor, evi hareketlendirecek daha önce içimde kalan şeyleri edinmeye başlıyordum. Bunlardan biri de küçük saksılarda renkli çiçeklerdi. Çok şey mi istiyordum yani? Mutfakta iki bilemediniz üç saksı, oturma odasında daha büyük daha şatafatlı bir saksı, çalışma odamda da bir saksı olmak üzere epitopu beş saksıcık. Tabi sevgili bütçemden o anlık sadece bir tanesine izin çıktı. Hızlı hızlı yürüyüp otobüs saatini kaçırmamak için etrafıma dahi bakmıyorken işte ne hikmettir başımı sola çevirmemle o minicik sarılı beyazlı çiçeği görüp de alıvermem bir oldu. Biraz çamurlu, bakımsız da olsa onu hayata döndürüp evin üyesi haline getirmek için planlara başlamıştım bile.

Çiçek konusunda evin diğer üyesinden de kolayca izin aldım. Aslında bazen görünüp bazen görünmeyen bir diğer üyemiz daha vardı ama onun fikir beyan edebilme yetisi yoktu. O yüzden ona sormadım. Çünkü o sadece uyku ve çalışma saatlerinde kendini daha doğrusu sesini gösteren ve kapı kasasını afiyetle kemiren bir tahtakurusuydu. Belki de herşeyin temelinde o vardı, bilmiyorum, anlatacağım vehim şeyden sonra her şeyden şüphelenir oldum.

İşte günler mutfaktaki acil ihtiyaç dolayısıyla öncelikle buradaki pencere önüne yerleştirdiğim ve birkaç günde toparlanıveren çiçeciğimle geçiyordu. Zırt pırt perdeyi açıyor, yapraklarına filan dokunuyor, biraz su veriyor ve renklerine hayran iç çekişimle perdeyi çekiyor ve uykuya öyle varıyordum.

Meğer bu güzel günlerin sonu pek yakınmış! Evden üç günlüğüne ayrılmak zorunda kaldım. Döndüğümde ne göreyim, zavallı çiçecik solmuş, yaprakları buruşmuş hatta kurumuştu. Hemen evin üyesine sulama takvimini sordum. Hiç sulamamıştı söyleyişinden belliydi ama o suladığını iddia ediyordu. Bir umutla hayata dönüş operasyonları başlatsam da hiç biri fayda vermedi. Aslında kısmen ama bu da pek iç açıcı değildi. Çünkü artık elimizde sadece boy boy yaprak veren bir bitki vardı. Çiçekler ortalıkta görünmüyordu. Haftalarca tomurcuk bakındım ama olmadı, bir daha çiçek açmadı.

Dün bir çiçek daha aldım. Öncekini büyük bir acıyla çöpe bıraktım. Daha önceki için aldığım toprakla takviye yaptım ve dikerken bildiğim tüm duaları okudum. İlk suyu çeşmeden değil, içme suyumuzdandı. Anlayacağınız  ona kendimden bile iyi bakıyorum.

Gözüm sürekli onda. Onunki güneşte tabi, olsun. Mutfaktaki yerinden salona aldım. Mutfak için çiçek alır mıyım onu bilemiyorum artık. Ona bakmayı istikrarlı bir şekilde sürdürebilirsem balık da almayı düşünüyorum ama korkuyorum artık, ya ona da bir şey olursa? Yüreğimin buna dayanıklı olduğunu hiç sanmıyorum.

Burdan şu dersi aldım, üç günlüğüne bile olsa çok sevilen şeyler bir şeyi başkasına emanet edilmemeliymiş. Evet şaşırmayın rica ederim, gerekirse saksılarla gezeceğim.

Zeynep ÖZEK



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: