Ayrıntılar
16 Haziran 2010, 17:10 | 645 kez okundu
Eskiden çok eskiden, babamın işten çok geç geldiği ve benim onu camlarda beklememin yasak olduğu günlerde, mahallemiz o zaman asfalt olmadan, köşedeki ece kırtasiye daha büyük bir kırtasiye dükkanı açmadan, sokakta su muhallebisinin satıldığı ve boza içmenin kış günlerinin vazgeçilmez geleneği olduğu o günlerde zaman bugün olduğundan çok daha yavaş akardı ve ufacık ayrıntılar o zaman o kadar da ufak değildi.
Minik , göze bile gelmeyen, kimsenin fark etmediği, incir çekirdeğini dolduran ama fındık kabuğuna zor sığabilen olaylar benim için çok ama çok kocaman olabiliyordu.
Misafirliğe gitmek o zamanlar her hafta yapılması zorunlu aktivitelerdendi. Bir veya iki hafta önce evimize gelen misafirlere iade i ziyaret için giderken, ellerimiz manavdan alınmış çeşit çeşit meyveler olurdu. Benim korkulu rüyam olan o akşam gezmelerinde misafir evlerinin kuytu dolaplarını, koltuk arkalarını ve büfelerini deli gibi karıştırmak ister, yaramazlık yapmadan rahat edemezdim. Yaramazlığıma müsaade edilmeyeceği için annem ilk vukuatımdan sonra bana yanında oturma cezası verir ve elime de bir kitap tutuştururdu. Her köşesini merak ettiğim bu misafir evlerinde bir koltukta mıhlanmış şekilde oturmak çok sıkıcıydı. Boyumun lambanın düğmelerine zor yetiştiği o zamanlarda, “Sıkılmak”; ampule elimi uzatsam yetişebildiğim bu günlerden çok ama çok farklıydı.
Sıkıntıdan patlamak kelimesinin tam karşılığını çok iyi bilirim o yüzden. İçim içime sığmaz, yerimde durasım gelmezken, oturmak zorunda olmak, hadi gidelim diye ısrarla 2 dakika arayla daralttığım annemin “Birazdan”ının ne zaman geleceğini beklerken , o zamanlar çok popüler olan ve her evde bulunamayan sarkaçlı saatlerin olduğu, hallice tanıdıklarımızın evlerinde en tanıdık ve bildik şeydi “Saniyelerin arasındaki mesafeler”. Bir dakikada kaç saniye olduğu ve kaç çeşit saatten kaç değişik “Tiktak” sesi çıkabildiği uzmanlık alanıma giriyordu.
Kendimi en özel hissettiğim, ufacık ayrıntılar vardı hayatımda. Babamın işten yorgun ağrın gelmesi hiç önemsemeden, yemek yediği 15 dakika boyunca başında dikilerek, “Baba beni gezmeye götürür müsün?” diye tekrar edişimi ve onun sabırla “Yemekten sonra gideceğiz kızım.” deyişini unutamıyorum. “Yemekten sonra? Ne kadarlık bir zaman acaba? Kaç saniye eder?”. İşte o kısacık zaman bana çok uzun gelirdi. Tıpkı misafir gittiğimiz o evlerde sıkıntıdan patlama noktasında, zamanın hiç akmadığına ve saniyelerin bana inat yavaş ilerlediğine inandığım kadar inanırdım yine zamanın yavaşladığına. Bana inat zaman yavaşlıyor muydu acaba? bütün gün sabırsızlıkla babamın işten dönmesini beklediğim zamanlardan daha zor geçerdi o son 15 dakika. Babam beni evden çıkarırken özellikle fısıldardım kulağına; “Ama ablam ve annem gelmesin baba!”. Çünkü sadece o yürüyüş yaptığımız bir bulvar boyu kadar yolda, babam sadece bana aitti. İşleriyle ilgilenmek zorunda değildi, birileriyle konuşurken beni aradan çıkaramaz, geçiştirmeli cevaplar veremezdi. Orada sadece ben ve o olurduk.

Babam beni yorulana kadar yürütürdü. Sırf onunla daha fazla zaman geçirebilmek için yorulduğumu söylemezdim. Ta ki dizlerim arada boşalıp dengemi yitirene kadar. Babam yavaşlamamdan yorulduğumu anlar, “Yoruldun mu?”diye sorardı. Yorgunluktan tükendiğim o son an’a kadar ‘Evet’ demek istemediğim bu soruyu hiç sevmezdim. Dizlerimin yorgunluktan tutmaması, o özel baba-kız buluşmasının bitmesi, artık o’nun gerçek hayata dönmesi gereken zamanın geldiğini gösterirdi. Biraz daha yorgunluğa dayanamadığım için kendime kızardım.
İşte o zamanlarda, kışsa mutlaka boza içilir, yaz ise Maraş dondurması yenirdi. Kadınlar kocalarının koluna girerek akşam yürüyüşüne çıkarlar, gençler kuytu köşelerde ailelerinden kaçak, Samsun içerlerdi.
O zamanlar güzel zamanlardı, yaşanan tüm tatsız hatıralarıma rağmen, babamın elinin bana kocaman geldiği, boyunun 1.90 olduğunu düşündüğüm, ve her şeyi bilen insanın dünya üzerinde sadece o olduğu günlerdi. 1 litrelik kolaların depozitolu cam şişede satıldığı ve benim o depozitolu şişeyi zor taşıdığım ve evimizin yanındaki yunus amca bakkalına tek başıma ilk kez gittiğim o günleri, pazardan dönerken kapı önlerinde saatlerce sohbet eden teyzeleri, sonradan apartmanların yerini aldığı, ama aslında bahçesindeki erik ve dut ağaçlarıyla güzel olan sokağımızdaki gecekonduları özlüyorum.
İlk zamanlarda 2 katlı evimizin sokakta saray olduğunu düşünürken , o beş altı katlı kocaman apartmanların arasında ne kadar ıssız kaldığını görmemek için eski sokağıma hiç uğramıyorum.
Sokaktan su muhallebisi yememin yasak olduğu o günlerde, muhallebinin üzerindeki o pembe şekerlemenin tadını ne kadar merak ettiğimin tarifi çok zor.
O günleri özlememek mümkün mü acaba?
Babamın mükemmel insan, annemin en iyi aşçı, yan komşumuzun özgür kız olduğu, karşı komşu teyzeme her istediğimde çat kapı gidebildiğim ve leblebi tozlarının genzime kaçtığı o günleri hatırlamak, kendimi babamla paylaştığım o yürüyüş dakikaları kadar şanslı hissettiriyor.
Özlüyorum ayrıntalarımı,
Aslında o zamanlar ayrıntıdan çok öte olan, ben büyüdükçe önemsizleşen ve adı ondan sonra “Ayrıntı” olan, beni ben yapan ayrıntılarımı…
Ezgi Başaran


Yazan:




Ezgi içinde herkesin kendinden bir parça bulabileceği sımsıcak bir yazı. Teşekkürler.
harikulade bir dille ifade edilmiş….. tebrikler
Cok guzel bir yazim dili ile yazilmis tesekkur ederim. Yazilarinizi zevkle okuyorum.