Güneş Gören Kale

16 Aralık 2010, 22:57

Post-modernizm, temelini “çoğulculuk” ve ‘tarzların, “kültürlerin karışması” görüşlerinden alan, modernizmin seçkinciliğine karşı, kalıp tanımları bozmak üzere kurulmuş bir edebiyat akımıdır. Bir bakıma bazı modernizm öğelerini barındırır, onları uçlaştırır, bir bakıma ise modernizmin bazı özelliklerine karşı çıkar. Örneğin, “zamanda parçalılık” ve “absürtlük” unsurları iki akımda da önemli yere sahipken; post-modernizm, modernizm pesimizmiyle dalga geçer, modernizmin aksine ağır bir dil kullanmaz. Modernizmde, yazarlar hayatı taklit ederken,  post-modernizmde yazarlar, sanatı taklit ederler.

Post-modernist romanlarda yazarlar, okuyucuyu huzursuz etmek, onları gerçek-kurmaca ikilemine düşürmek için anlattıklarının kurmaca olduğunu roman içinde de vurgularlar. Bu şekilde kendinden bahsetmeleri , “üst kurmaca” (metafiction) olarak tanımlanır. Süreyya Evren ‘e göre bu, “resmin arkasında bulunmak gibi bir şey” dir. Ayrıca, zaman zaman başka metinlere göndermeler yaparlar, bu da “metinler arasıcılık” (intertextuality) olarak bilinir. Post-modernist romanlardaki olaylar absürttür, üstelik belli bir zaman dilimine oturtulmamıştır, yani; “zamanda parçalılık” vardır. Post-modernist yazarlar, artık her şeyin yazılmış ve söylenmiş olduğunu düşündükleri için, orijinal bir eser yaratmaktan ziyade, şimdiye kadar yazılmış şeylerle değişik kombinasyonlar yapmayı daha doğru bulurlar. Bu unsurlar göz önüne alındığında, Beyaz Kale, hem içeriği, hem de yazarının üslubu ve yazış tekniği bakımından son derece post-modernist bir romandır.

Beyaz Kale, “giriş” bölümü ile karşılıyor beni. Bunun, ilk önce Orhan Pamuk’un kendi ağzından yazılmış bir bölüm olduğunu sansam da, sonradan fark ediyorum ki, “Faruk Darvınoğlu” imzasını taşıyor. Bu insanın aslında, Orhan Pamuk’un Sessiz Ev adlı kitabının bir kahramanı olduğunu öğrendiğimde şu sonuca varıyorum: Orhan Pamuk, yine kendisinin yazdığı başka bir metinden bir karakteri, Beyaz Kale kitabının yazarı gibi göstermiş. Burada, postmodernizm öğelerinden ‘intertextuality’ kullanılmıştır. Orhan Pamuk, Sessiz Ev ile Beyaz Kale arasında “Faruk Darvınoğlu” karakteri aracılığı ile ‘metinler arasıcılık’ unsurunu romanına katmıştır.

Kitabın sonlarına doğru, Evliya Çelebi’nin Venedikli Köle’yi ziyaret etmesi, kitabında İtalya’yı anlatmak için köleye başvurması burada başka metinlere gönderme (intertextuality) yapıldığının kanıtıdır. Evliya Çelebi’nin İtalya’nın on üç şehriyle ilgili ilginç hikâyeler istemesi, kölenin de bu hikâyeleri uydurması da,  Evliya Çelebi’ye yapılan bir göndermedir. Sanki Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı kitabını yazarken bir başkasından yardım aldığı ima edilmiştir.

Kitabın “giriş” bölümünde “Faruk Darvınoğlu” karakteri, bu bölümde romanı nasıl hazırladığını, şekillendirdiğini ve “sözde” bulduğu bilgilerin hangi aşamalardan geçtiğini anlatıyor. Böylece roman “kendinden bahsediyor” ve burada “üst kurmaca” öğesi kullanılıyor.

“Üst kurmaca” öğesiyle kitap boyunca birkaç defa daha karşılaşıyorum. Bu sefer, anlatıcı, nam-ı diğer “Venedikli Köle” olayların akışı haricinde kendinden bahsediyor. Örneğin; “bu yazdıklarımı sonuna kadar okuyan kim, olup biteni, ya da hayal edip anlatabildiğim her şeyi sabırla izleyen okuyucu, Hoca’nın bu sözünü tutmadığını söyleyebilir?” diyor. “Hayal edip anlatabildiğim her şey” derken sanki bunun bir kurmaca bildiriyor. Ya da “Şimdi, anılarımı toparlayıp kendime bir geçmiş uydurmaya çalışırken” diyerek başlıyor hikâyesini anlatmaya. Bunları, kendi hayal gücü doğrultusunda kurguladığı ve daha sonra yazıya döktüğü belli. Sanki kendisi de kurgulama olduğunu açıklıyor metnin, okuyucularına okuduklarının aslında birer kurmaca olduğunu vurgulayarak metne devam etmek istiyor.

Bu kitabın kendi yazarı tarafından yapılmış analizini ve yazılış serüvenini ‘Beyaz Kale Üzerine’ adlı bölümde Orhan Pamuk’tan öğreniyorum. Yazarın böyle bir bölüm yazması, onun post-modernist olduğunun açıkça kanıtıdır çünkü yazarın böyle bir şey yazmasındaki asıl amacı üst kurmaca yapmak istemesidir. Gerçekten de, bu bölümde, Beyaz Kale’yi oluşturma fikrinin ilk kez Cevdet Bey Ve Oğulları bittiği zaman aklına geldiğini dile getiriyor Orhan Pamuk. Yine romanın oluşum süreciyle ilgili önemli ipuçları veriyor. Kurmacayı nasıl hazırladığından söz ediyor, kendisinin “yazar” olduğunu, bunları kendisinin kurguladığını hatırlatmak istiyor.

Modernist kişilerin kendilerine sorduğu “Ben neyi bilebilirim?” sorusundan ziyade, Beyaz Kale romanında post-modernist kişilerin kendilerine “Ben neyim, kimim?” sorusunu sorduğunu görüyorum. Hocanın, ilk önceleri “Ben neyim ben” demesi, daha sonra kölesi ile beraber geçmiş yaşamından önemli kesitleri yazıya dökmesi, geçmişteki günahlarını itiraf etmesi ve yarı çıplak bir şekilde aynanın önüne geçerek birbirlerini, olağanüstü benzerliklerini ve kendilerini sorgulamaları, o esnada Hoca’nın “Ben sen oldum” diye sayıklaması; ikisinin de varlık sebeplerini sorguladıklarının ve bir kimlik arayışı içinde olduklarının kanıtıdır. Hatta Hoca’nın daha da ileri giderek, sefer arifesinde toplanan gayri-müslim köylüleri, gencinden yaşlısına kadar sorguya çekmesi, hayatlarında yaptıkları en büyük kötülüğü öğrenmek istemesi de “ben neyim, kimim” felsefesiyle alakalıdır. Şöyle ki; Hoca’nın “onlar” diye tabir ettiği yabancıları daha iyi tanımak, düşünme şekillerini anlamak, Hoca’nın da dediği gibi “onlar” ve “bizler” in farklılıklarını saptamak içindir. Sonuçta bu farklılıklar saptanabilirse, “biz” kimliğinin özellikleri daha da belirginleşecektir ve “Ben Kimim” sorusuna daha net yanıtlar verilebilecektir.Son olarak,Venedikli Köle’nin kendine “bir geçmiş uydurma çabası” da aslında “Ben kimim,neyim” sorusuna verilebilecek olan bir yanıttır. Köle, bence, içinde bulunduğu karmaşık durumdan, Hoca ile kendisi arasındaki çizginin karışıklığından kaynaklanan bunalımdan, ancak sadece kendine özgü bir geçmişe sahip olursa bundan kurtulabileceğine inanıyor. Bu yüzden, o eşsiz geçmişi yaratmak için kurguya başvuruyor.

Beyaz Kale’de postmodernizm öğelerinden “absürt” lük de vardır. Yani bazı olaylar, saçmalıkla gerçeklik arasındadır. Örneğin; Evliya Çelebi’nin, Seyahatname’sinde İtalya’yı Venedikli kölenin ona söylediği on üç ilginç hikâyeyle beraber tasvir etmesi, daha sonra kendi hayat hikâyesini anlatması, bir süre beraber yaşamaları absürttür. İmkânsız değildir evet, ayrıca zaman olarak da tutarlılık gösteriyor; zira ikisinin de yaşadığı zaman dilimi 17.yy. Bu tutarlılık olayı “saçma” olmaktan çıkarıyor, imkânsız olmaktan da; ancak koskoca(!) Evliya Çelebi’nin Eski Türk Edebiyatı’nın en önemli yapıtlarından biri olan Seyahatname’sinde bir kölenin kurmaca metinlerini kullanması, onunla arkadaş olması, felsefi muhabbetler yapması, Faruk Darvınoğlu’nun da Gebze’de bula bula bu elyazmasını bulması da insana “yok artık” dedirtiyor.

Postmodernizmin temel ilkelerinden biri olan “çoğulculuk” (pluralism) Beyaz Kale’nin de temel yapısını oluşturuyor. Venedikli bir köle’nin sembolize ettiği, “Batı” ile Osmanlı bilgininin sembolize ettiği ‘Doğu’ kültürlerinin karışması üzerine kurulmuş, Beyaz Kale. Köle ile âlim arasındaki müthiş fiziksel benzerlik ve birbirleriyle olan dostlukları ile bir Doğu-Batı kombinasyonu yapılmaya çalışılmış. Her ikisinin de kendisinin eksik olduğunu düşünmesi ve bu eksiklikleri birbirlerinin hayata bakış açıları ile giderebilmesi, Beyaz Kale seferinden sonra birbirleri ile yer değiştirmeleri, âlimin batıda, kölenin doğuda yaşamına devam etmesi, sonunda da kölenin Osmanlı âlimine olan özlemini ve sevgisini açıkça dile getirmesi; Doğu ve Batı kültürlerinin benzerlikleri olduğunu, Doğu kültürünün devamı için Batı kültürüne, Batı kültürünün devamı için de Doğu’ya olan ihtiyacını simgeliyor. Bu dostluluğun yanında, sık sık gerginlikler yaşıyorlar. Örneğin, âlim, kölenin özgür ve bilimsel düşünme yetisini kıskanırken, köle de âlimi küçük görüyor ve azad olmak için onun psikolojisini bozmaya çalışıyor. Yine de birbirlerinden vazgeçemiyorlar; çünkü birbirleriyle o kadar çok benziyorlar ve o kadar “birbirleri gibi olmuşlar” ki, Beyaz Kale seferinden sonra yer değiştirdiklerinde yeni unvanlarını, hayat biçimlerini bile yadırgamıyorlar. Nasıl ki güneş, insanlık için gerekli olan enerjiyi sadece tam tepedeyken verir. Gün doğumu ve gün batımı da tek başına güzeldir, ama mutlaka bir zirveye, bir yükselmeye bağlı olarak gelişir. Doğu-Batı kavramlarının da ancak birbirleri sayesinde anlam kazandığı vurgulanıyor bence roman genelinde. Bu anlamda, ‘Beyaz Kale’ güneşi tam olarak görmeyi, yani Doğu ve Batı’nın mükemmel kombinasyonunu farkında olmayı simgeliyor. Çünkü beyaz renk, el değmemişliğin göstergesidir birçok kültürde, burada da kalenin taraf olmamaktan doğan bir saflığa sahip olduğu vurgulanmak istiyor. Kalenin ne Hoca’nın ne de kölenin yöntemleriyle geri alınamaması da; ne yazık ki ne Batı’nın ne de Doğu’nun birbirlerini anlayabilecek ve birbirleriyle dost olmaya lütfedecek kadar hoşgörü sahibi olmadıklarını sembolize ediyor.

Kitaptaki bir diğer önemli post-modernist öğe “zamanda parçalılık”tır. Okuyucu, hangi zamanda olduğuna karar verememektedir. Zaman kavramı roman boyunca müphemliğini korumaktadır. “…Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi’nin yazdıklarından yararlanabilsinler diye 17. yüzyılın ortalarına oturtmaya karar verdim, ama daha önceki ve sonraki yüzyıllarda yaşamış birçok hayat parçacığı da, seyahatnameler aracılığıyla kitabıma sızdı”(sayfa 189)diyen anlatıcı eserin farklı zaman parçalarından oluştuğunu söylerken, böylece okuyucuyu  “roman şu yüzyılda geçmiştir”  demekten alıkoymaktadır. Ayrıca, kitabın birçok yerinde Venedikli Köle ile bütünleşmiş “ben anlatıcı” birdenbire İtalya’daki günlerini hatırlıyor, oradaki hayatını özlediğini dile getiriyor. Geçmişindeki olaylara dalıyor ve okuyucuyu da oraya çekiyor. Örneğin, Paşa’nın oğlunun sünnet düğünündeki fişek gösterisinde, aklına Venedik’te kendisine değil, abisine giydirilen kırmızı elbisesi geliyor.

Post-modernizm kalıpları yıkmak amacı ile kurulmuştur. Beyaz Kale’de bu olgu, Hoca’nın bilimden anlamayan “aptallar” diye tabir ettiği, yüzyıllardır aynı düşünce kalıplarını kullanarak düşünen(!) ,bilimle alakalı yeni bir gelişmeyi tehlike olarak değerlendiren insanlara karşı Hoca’nın sert tutumu ile karşımıza çıkıyor. Beyaz Kale’de Paşa, padişah, Hoca’yı akıl hastası sanıp dışlayan mahalleli, veba’yı Allah’ın bir gazabı olarak değerlendirip önlemlere karşı çıkan halk, üstün teknolojik silahını uğursuz sayan askerler Hoca’ya göre ‘kalıp’ların esiri olmuşlardır. Bu yüzden hoca kendini “onlar” dan, “aptallar” dan ayırır, özgür düşünme yollarını sorgular, Batı’daki insanlar nasıl düşünüyor diye kölesinden kendisini aydınlatmasını ister. İşi iyice abartır, gayri-müslim köylülere en büyük günahlarını sorar, bu yolla “onlar” ı “biz”den ayıran farkı saptamaya çalışır. Bu çabaların hepsi kalıplaşmış düşüncelerin insan zihnindeki yerini bulmak ve onları yok etmek, onları aşmak içindir. Ancak burada şöyle bir ironi vardır: Hoca da birtakım dogmalara zaman zaman teslim olur. Örneğin; kölesi ona yerde çalışmasının çok rahatsız edici olduğunu söyler, daha rahat çalışabilmesi için bir masa yaptırır. Hoca ilk önce bunu ‘günah’ olarak nitelendirir ancak daha sonra kullanmaya başlar. Ya da kölesi, ona kim olduğunu daha kolay anlayabilmesi geçmişteki günahlarını yazıya dökmesini önerir. Hoca, ilk önce yazdıklarını yırtar, bunları “gâvur işi” sayar, ancak daha sonra yazmaktan vazgeçemez.

Kendisinin yazdığı bölümün başlarında “kurulmuş bir dünyayı yeniden kurmanın tuzaklarına düşmek istemeyen” yazarlara göndermeler yapıyor Orhan Pamuk. Onların, sırf kitabı bitirmek amacıyla kitaba tatsız tuzsuz sonlar eklediğini ileri sürüyor. Kim bilir, bu romanlarla belki de post-modernist olmayan yazarları eleştiriyordur, çünkü bilindiği gibi sanatı taklit etmek, şimdiye kadar yazılmış şeylerle yeni kombinasyonlar yapmak, “kurulmuş bir dünyayı yeniden kurmak” sadece post-modernist yazarların savunduğu tekniklerdir. Modernizm ve diğer birçok edebiyat akımı orijinal eserler yaratma peşindedir.

Yine bu bölümde, Osmanlı âlimi karakterini yaratırken bazılarının kişisel özelliklerinden, bazılarınınsa metinlerinden yararlandığı sanatçıların bir listesini vermiş. Sanatçıların sayısı biraz fazla, her kültürden insanın değişik özellikleri yüklenmiş meğerse kâhine. “Tarzların karışması” olarak tanımlayabiliriz bu durumu. Değişik tarzların bir kombinasyonu yapılmış Osmanlı Âlimi üzerinde.

Post -modernist edebiyata göre tarih bir kurmacadan ibarettir ve zaten şu ana kadar yazılmış olan tarihi eserler de kurmacadır. Post modernist yazarların zihninde “geçmişe dönülemeyeceğine göre geçmiş de kurgulanabilirdir” fikri yatar. Konusu bakımdan “tarihi roman” olma özelliğini taşıyan post-modernist Beyaz Kale’nin içinde geçenlerin de kurmaca olduğunu vurgulamak için Faruk Darvınoğlu’na önsözün yazdırılması ve Faruk Darvınoğlu’nun, önsözünde, bulduğu el yazmasında geçen olayların kimisinin gerçeği yansıtmadığını belirtmesi, bence, Faruk Darvınoğlu üzerinden yapılmış bir hiledir. Nitekim Orhan Pamuk’un kendisi de kitabın son bölümünde, tarihi olaylarla oynama eylemini üstüne almak istemediği için bunu Faruk Darvınoğlu’nun üzerine yıktığını söylüyor, bunun üslup ve teknik sorununu çözmek için yaptığını itiraf ediyor. Bunun bir başka sebebi de kurguyu kuvvetlendirmek, hikâyeye kendini kaptıran okuyucuya onun aslında bir kurmaca okuduğunu hatırlatmak, onu huzursuz etmektir.

Beyaz Kale’yi ilk defa, ortaokula giderken, babamın kitaplığından çalıp okumaya kalkışmıştım. Anlayamadığım için de onu okumayı bırakmıştım. Ama her nedense, onu bir türlü tekrar babama vermeye de kıyamamıştım. Uzun yıllar kitaplarımın arasında durdu ve nihayet, altı sene sonra tekrar okudum. Onu anladım, hatta ondan etkilendim. “Hayatın bir bekleyiş değil de tat alınacak bir şey olduğunu’” öğrendim. Ben uzak kaldığım, bir zamanlar hor gördüğüm, ama yine de ondan vazgeçemediğim kitabımla barıştım. Darısı Doğu ile Batı’nın başına!

Yağmur SELİMOĞLU



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: