Hatırlamak Artık Pek Uzak

30 Ocak 2010, 03:04


hatırlamak artık pek uzakAğır damlalardı oturağı tahtadan salıncağı sallayan, güneşti sigara dumanına tutuşmuş bulutların ardında saklanan, ılık yağmurdu beyaz boyası aşınmış pencerenin pervazından sızan ve dışarıdaki çıplak erik ağaçlarıydı yeşil ıslak tomurcuklarını patlatmaya çalışan. Bahar mı müjdeliyordu kendisini toprak kokusuyla, yoksa toprak mı konuşuyordu yağmuruyla…

Sallanan salıncağın paslı sesi karışırken yağmura, gözleri de daldı pek geçmişindeki yine paslı hatıralara…

Soğuktan mı, sanmam, titremeye aşina elleri dokunmaya çalışıyordu köşeleri buğulu bulanık camda kaçamak sızan damlalara; az, bir parça hissetmek istedi onları, sonra ağır bir naftalin kokusu etrafı yine sardı. Sallanan salıncağın paslı sesi karışırken yağmura, gözleri de daldı pek geçmişindeki yine paslı hatıralara…

Aniden koşarak atladı alçak merdivenden; koştu yüzünü hatırlayamadığı babasının yanına. Buram buram papatya kokusuydu havada. Küçük sevinçlerdi salıncağa… Ayakları yetmeyince oturmaya küçük sabırsız gözler baktı babaya. Ve başladı gülücükler koparan salıncak sallanmaya. Bir iki ses duydu biraz yakın biraz uzak. Sonra gözünü aldı güneş ışığı. Annesinin sesi çaldı hatırasında; siyah uzun dalgalı saçları kıvrılırken söylediği şarkıda… Sonra siyah bir arabaydı hatırladığı ve iki de yaşlı adam. Gülen, iyi iki yaşlı adam. Sonra, bir yerde, bir gece yağmuru; aysız ve duygusuz. Rüzgar desen, meşgul ve ruhsuz.

Yağmurun bereketinden düşen milyon zerresine eklendi hatıraların musluğu kuru birkaç zerre daha. Yazık ki ne üzülmek yetti acıya ne acı yetti üzülmeye. Koca bir hayat aldı günlerini sanki bir aç;  ve o koca hayat kocattı onun yaşını, sonunda kendine yaptı muhtaç.

Gülen, iyi iki yaşlı adam. Sonra, bir yerde, bir gece yağmuru; aysız ve duygusuz. Rüzgar desen, meşgul ve ruhsuz.

Dayanamadı pek daha bakmaya, cevirdi gözlerini içeriye. Dolaştı gözleri yeşilli eski duvarlarda, siyah beyaz gülen fotoğraflarda, seyahatlerden alınmış biblolarda, solmuş kuru papatyalarda…

Dayanır mıydı titreyen çenesi konuşmaya ya da yardımı olur muydu göz yaşları sel olmuş yanaklarında kırışıklar ifade etmeye. Peki nasıl cesaret ederdi pek yavaş atan kalbi, kaldı ki ne kadar becerirdi hatırlamayı küflü beyni. Sustu. Ne dudakları konuştu ne de içi. Buğulu cam gözleri titredi. Derisi zayıflamış mor damarlı kırılgan elleri koltuğun kenarına hareketlendi. Pek nadir kuvveti uyandı. İnce bacakları titrerken doğruldu, az bükük beli kapıya döndü. Yavaş ağır adımlarıydı ağır tahtalara basarak giden. Kapının gıcırtısıydı yağmurun sesini açan. Ve o soğuğa soyunmuş ılık toprak kokusuydu içine hayat katan… Güneş görmemiş çıplak beyaz ayakları dibi çamurlu çimlerde toprağa kavuşurken soluğu dumanlandı havada. Kalbide eşlik etti hayata. Islattı zarif yağmurlar artık pek az ve zayıf olan ak saçlarını. Koca meşenin yaprakları onu sesiyle selamladı. Az ileride eski bir dost, çok eski bir dost bakıyordu gene ona. Duruyordu öyle orada ve çağırıyordu yanına. Yavaşça kaldırdı başını yukarıya, sızdı ılık yağmurlar göğsüne, diline can verdi birkaç tanesi; gözüne çarptı bir iki inatçısı. Sonra elleri ıslak zincirleri kavradı, ayak parmaklarının ucunda yükselip dostunu kucakladı…

Sustu. Ne dudakları konuştu ne de içi. Buğulu cam gözleri titredi. Derisi zayıflamış mor damarlı kırılgan elleri koltuğun kenarına hareketlendi. Pek nadir kuvveti uyandı.

Ağır damlalardı oturağı tahtadan salıncağı sallayan, güneşti sigara dumanına tutuşmuş bulutların ardında saklanan, ılık yağmurdu beyaz boyası aşınmış pencerenin pervazından sızan, ve dışarıdaki çıplak erik ağaçlarıydı yeşil ıslak tomurcuklarını patlatmaya çalışan. Bahar mı müjdeliyordu kendisini toprak kokusuyla, yoksa toprak mı konuşuyordu yağmuruyla… Derken güneş sıyrıldı, annesinin ellerinden kurtulmuş hınzır bir afacan gibi, dumanlı bulutların ardından; yağmur duruldu rüzgar uzaklaşırken… Yerde uzanmış beyaz soğuk vücuda dokunurken acımış gibi görünen bir iki güneş ışığı, avucundaki biriken suya düşen ufak bir iki damla hareketlendirdi küçük halkaları ve rüzgar oynattı kurumuş papatyaları koklayan kadının ıslak saçlarını… Yüksek dallardan biride doğdum diye çığlık atan, patlayan bembeyaz bir erik çiçeği dayanamadı pek rüzgara ve koptu kırılgan boynundan koparak, ve yazık ki döne döne düştü soğuk bir vücudun üzerine…

Özgür Akışoğlu
ozi_free_nesi[at]hotmail.com

İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 3 yorum yapılmış

  1. Ayşegül | 10 Şubat 2010, 14:28

    Gerçekten anlayabilmek için bütün ruhunu vermek gerekiyor yazıya -yani benim açımdan-Anlamı yoğun ve birazda kapalı bu tür yazıları hep sevmişimdir. Takdir ediyorum seni arkadaşım gerçekten parıldıyorsun bu hikayenle.. Dili çok güzel kullanmışsın, doğa tasvirlerini çok beğendim o yağmur ve topraklı kısımlar harikaydı.. yaşlı bir adam silik hatıralar, yalnızlık ve karamsarlık.. İşte bunlar tasvirindeki doğayla bire bir uyum içinde. Çok beğendim yüreğine sağlık alkışlıyorum :)

  2. İpek :) | 11 Şubat 2010, 20:17

    düşündüklerini dile getirebilmek zordur çoğu insan için.. dile getirirsin yazıya dönüşemez bazen.. dönüştürebilenler de çok nadirdir zaten… sen gibi.. o kadar anlamlı olmuş ki yorumumun anlamsız olmasından korkarak kısa tutuyorum… yüreğine sağlık….

  3. Özgür AKIŞOĞLU | 11 Şubat 2010, 20:33

    çok teşşekkür ederim bu güzel yorumun için :)

Yorum yazın: