Kıpırdayan Kahverengi
18 Mart 2011, 15:41
Kahverengi halının rengi.
Çok da sevilmez belki.
Her tonu var içinde, yaprak yaprak ayaklarımın altında ama çıtırdamayan.
Yazlıkları kaldırıp aynı boşluğuna çekmecelerin, kışlıkları sığdırma telaşındayız. Annem kontrole geliyor bazı mühim öneriler sunuyor arasıra. Aklımın karışıklığına bir ütü basılıyor tepeden kocaman. Ama sonraki gelişinde işimi elimden alıyor, kafa karışıklığım olmadan hiçim oysa ben. O gittikten sonra çok korkuyorum rahatlamam gerekirken, çünkü ucuz bir badire atlatıyorum daha doğrusu atlatıyoruz. Ya görseydi? Hatta burun burun gelmeleri kuvvetle muhtemeldi. Kahverengi kırçıllarıyla küçük bir leke hareket ediyordu yanımda “burdayım bana birşey olmaz der” gibi. Miyop gözlerimin hilesi sandım ilk gördüğümde ama yaklaşınca işimi gücümü bırakıp seyretmeye başladım. Biraz ilerleyip boynunu uzatıyor, sonra birden havaya doğru yükseliyor. Sanırım o da miyop. Nereye gideceğini bilemez gibi ama belli etmemeye çalışıyor, inatçı küçük kardeş edası var küsmüş kardeşlerine kısa süreliğine de olsa. Ayrılmış yanlarından odamda buluvermiş kendisini. Elinde yanlış adres varmış, yolunu kaybetse de temkini elden bırakmamış. Bir küçülüp bir büyüyor. Birden hızlanıyor. Sanki biraz da korkmaya başlıyor. Gözlerimi çekiyorum üstünden, o kendi yoluna giderken ardından yavaşça bakıyorum ya bu kez ben korkuyorum. Annemin sesini duyup işime dönüyorum. Hoşçakal daha önce hiç benzerini görmediğim renginle kurtçuk..
…3 dakika sonra…
Ters istikametten bana doğru geliyor. Üzüldüğümü anlamış da gönlümü almaya geliyor gibi. Yıllardır üzüldüğümü anlamış gibi hem de, hızlı hızlı. Küçük ve kahve gözleri zorluyor onu biraz. Hay aksi, bu kez de beni ararken kayboldu sanırım..
Dalga dalga yürümeye devam ediyor bilmediğim kadar çok ayağıyla etrafımda. Evet, bir trene benziyor. Buldu işte sonunda hedefini. Yavaşlıyor ve istasyona yaklaşıyor. Ne yapacağım şimdi? Bir istasyon kaçabilir mi treninden? Durduğum yerle ona çok yakınım. Çığlık çığlığa kaçar oysa herkes ondan, ben gıdıklanırım..
…5 dakika sonra…
Sonunda kazakların yarısını yerleştirdim çekmeceye. Sonra onu hatırladım. Etrafımda bir hareket aradım ama yok, gitmiş. Halıdaki tüm beneklerin hareket etmesini bekliyorum şimdi. Yine yalnız mı kaldık arayan gözlerle?
…8 dakika sonra…
İştee! Çorap yığınının en tepesinde, yenilemez bir kahraman gibi! Aşağı iniyor o da beni görünce, öyküsünü yarım bitirmemeye. Sanki noktaları yiyerek ilerleyebiliyor. Onu yazdığım defter ve kalem hep yanıbaşımda duruyor. Tekrar görmem için de yemeğini bitirmesini beklemem gerekiyor..
…15 dakika sonra…
Terliğimin üzerinde şimdi de. Güç bela aşağı inmeye çalışıyor, biraz öfkeli. “Yine kaybettin beni, çıktım en korktuğum yüksek yerlere” diye söyleniyor. “Düşeceğim hani o olacak” diye ekliyor. Gerçekten beni mi arıyor? Sık sık kontrol ediyorum, kışlıklar çekmecelere doldukça. Ama.. Bu kez onu gerçekten kaybettim galiba.
…Ertesi gün…
Gözlerimi açtığımda yorganımın ucundaydı ufaklık. Hadi artık amma uyudun der gibi bakıyordu, kocamanmış aslında suratı. Gözlerimi kırpıştırdım, bunun rüyalarımdan biri olup olmadığına emin olmalıydım. Evet gerçekten ordaydı. Bu kez yorganımın kahvrengisinde yer bulmuştu kendine, belki de gece karanlığından korkmuş ya da üşümüş de kıvrılmış yanıma. Annem sesleniyor içerden bir de bardakta canhıraş dönen çay kaşığının sesi.
Artık her kahverengide onu arayacağım. Belki kahve fincanlarının dibine bile bakınırım. O küçük trene kahvaltıdan sonra yetişemeyeceğimi biliyorum.
İçime bir kurt düşüyor, kahverengi ekmeğimi yiyemiyorum.
Zeynep ÖZEK
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:

Yazan:



