Bir Solağın Güncesinden
12 Ekim 2010, 21:31
“Keşke kırmasaydım o yalancı gözlükleri… Keşke! ”
Defalarca tekrarladı bu cümleyi kendine. Eskiydiler, yalancıydılar ama en azından yolunu gösteriyorlardı bu karmaşık it dalaşında. Şimdi el yordamıyla bile yol alamıyordu gözlükler olmadan. Takılıp düşüyor, toza batıp çıkıyor, kavgalara karışıyor, yara alıyordu. Tam doğruldum derken bir daha, bir daha düşüyor ve kalkmak için destek aldığı elinin bile “sahtekar” damgası yemiş sol eli olduğunu görerek şaşkına dönüyordu. Baştan yenik başlamıştı sanki bu savaşa; hayatın “sol” şeridinde yer alarak. Herkes düz yönde giderken o inadına tersine çevirmişti istikametini. Seçmemişti ki; olmuştu sadece. Günahkar doğmuştu. Şimdi hangi yolun başına varsa bir uğursuz ruh hali alıverirdi başını. İçten içe bilirdi; işi hayra gitmeyecekti…
Yeni yeni alıyordu yanık et misali burnunu sızlatan gerçeğin kokusunu. Başlamıştı işte hayat, geliyordu önüne dalga dalga, kırmızı kırmızı. Yoktu işte, beş derece miyop gibiydi şimdi. Seçemiyordu gelen gidenleri, gidecekleri ve götürecekleri. Bilmiyorken daha kolaydı her şey; bildiğini sanmak, gerçekten bilmekten daha güvenliydi. Savunma yok, karar vermek yok, yüzleşmek yok. Sadece ve sadece varsayımlar var. Doğruların olmadığı bir yerde “kendinden emin” i oynamak ne kolay! Hayat bu pembe gözlüklerle ne de masum, ne de dişine göre!
Direksiyonun hâkimiyetini kaybetmiş bir şoför misali gördüğü her sapağa sapıyordu bu ıssız yollarda. Görme yetisinin böylesine azaldığı bir zamanda girebileceği en tehlikeli yola girmişti. Korkusuz, deli çağların başında olsa da o ilk gençlik gözü karalığını kaybetmişti. Ölesiye korkuyordu ölmekten. Biraz ilerisini bile seçemezken varmak istediği yeri seçmesini bekliyorlardı ondan. Nasıl olacaktı? İşte yine sızlamaya başlamıştı sol eli. Cayır cayır… Tatlı tatlı… “Bu işin de hayra gitmeyecek” diye hatırlatırcasına… Herkes payına düşeni yaşardı ya, onun payına düşen de buydu işte: sa(ğ)lak bir dünyada solak olmak…
İçinde korkuyla çığlık çığlığa bağıran küçük kıza bir tatlı pamuk şeker uzattı ve elini cebine attı. Yanından sıyırıp geçen son hız arabalara ve düşünceler içinde boğuşurken kaçırdığı sapaklara aldırmıyordu. Tek istediği görebilmekti. Karıştırdı ve buldu sonunda cebinin içindeki kurtarıcıyı. Pembe gözlükleri kırışının ardından elinde kalan tek şeye sığındı: sol cebinde sessizce sırasını bekleyen o son çareye. Çıkardı ve telaşla taktı o şeffaf gözlükleri gözüne. Renkler yoktu, bir sessizlik çökmüştü yola şimdi. Bu renksiz camların ardından ruhsuz bir dünyayla yüz yüze geldi. Olan olmuştu işte; Pembe prenses “büyümüştü”…
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…
Zeynet Öztunca
İstanbul Üniversitesi
İngiliz Dili ve Edebiyatı
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:


Yazan:



