Eylül Akşamı

3 Eylül 2010, 11:10 | 545 kez okundu


Tanışamadılar. Her coğrafyada yaşayan ezici çoğunluk gibi…

İnsanlar sevebilecekleri kişiyle tanışamazlar çoğu zaman. Bu yüzden tanıştıkları kişiyi sevme eğilimindedirler. Onlarda da durum böyle olmuştu. Alara ve Tibet. Birbirlerini tamamlayacak bir bütünün iki parçasıydılar. Yıllarca kendilerini tamamlayacak birilerini aradılar. Bu yüzden geciktiler, amansız hayata karşı…

Aynı şehirde yaşıyorlardı. Tibet doktordu. TUS’a hazırlanıyordu. Yoğun çalışma temposu içinde kendine zaman bulamamaktan yakınıyordu. Fakülteye devam ettiği zamanlarda her hafta en az bir kez tiyatro oyununa gidiyordu. Alara öğrenciydi. Çello çalıyordu. Onun da tiyatro merakı vardı. Merakla bekledikleri bir oyun her hafta cuma ve cumartesi akşamları kapalı gişe oynuyordu. Tibet cuma akşamki oyuna gider, Alara cumartesi oyununa gider. Birbirlerini göremezlerdi. Her yıl aynı heyecanla bekledikleri kitap fuarı gelir çatar, aynı yazarın aynı kitabının aynı cümlelerine vurulurlardı. O cümlelerin altı çizilirdi. Yazarın imza verdiği saatlerde biri sıranın en başında diğeri en sonunda…

Kafaları bir şeye atardı, bazen bu tamamlanamamışlık, bu eksiklik yüzünden, kendilerine bile itiraf edemeden ve hiçbir neden yokken öylece susarlardı. Biri Beşiktaş’tan diğeri Kadıköy’den boğaza bakardı böyle zamanlar. Birbirlerine dönüktüler. Ancak birbirlerinden habersizdiler. Sonra kalkıp camı açarlardı, aynı denize karşı “içim sıkılıyor” derlerdi.

Hafta sonları Tibet’in nöbeti olmadığında ailesini ziyaret ederdi. Kadıköy’den Mecidiyeköy’e gelirdi. Taksim’deki herhangi bir sergiye yetişmek için metroyu kullanırdı. Metroya yetişmek için koşardı. Alara, Mecidiyeköy’deki aile yemeğinden çıkıp aynı sergiye gitmek için metroya yönelirdi. O acele etmediğinden Tibet’in bindiği metroyu kaçırırdı. Alara sokaktaki çocuktan su alırdı. Aldığı para üstü az önce Tibet’in verdiği bozukluklardı. Artık Alara’nın cebindeydi. Aynı saat içinde aynı madeni paralara dokunurlardı. Bilemezlerdi.

Tibet nöbette olduğu bir gece sabaha karşı uyayakalmıştı. Rüyasında bir kilisedeydi. Çan sesleri duyuyordu. Bankta oturan kara giysili kadın onu seyrediyordu. Ona bir mektup veriyordu. Kadın birkaç Latince cümle kuruyordu. Aynı sabaha karşı aynı rüyayı Alara da görmüştü. Bankta bir adam oturuyor ve ona bir mektup veriyordu. Birkaç Latince cümle kuruyordu. İkisi de rüyalarında mektupları açtılar ama okuyamadan rüyalarından uyandılar. Tibet ambulansın getirdiği bir kalp krizi için uyandırılmıştı. Alara nedenini bilemediği bir kasık ağrısı yüzünden sıçramıştı.

Okudukları gazete ve sevdikleri köşe yazarı aynıydı. En sevdikleri ilk üç filmi, en beğendikleri şarkıcıları, en sevdikleri kitapları sıralasalar aynı liste oluşurdu. Yaz gelmişti. En sevdikleri tatil yeri onlar için huzur ve güven demekti. Yorucu geçen senenin ardından Alara mezun olmuş, Tibet de TUS’ta kalp cerrahisini kazanmıştı. Kaz dağlarında o çok sevdikleri butik otele gitmeye karar verdiler. İkisi de yalnız gittiler. Birer hafta arayla o otelde yer ayırttılar. Birer hafta arayla ayın batışını kaldıkları aynı odanın terasından izlediler. Ay demek onlar için büyülü geçen saatler ve büyülü bir gece demekti. Tibet hayatının kadınını bulduğunda, ay karpuz dilimindeyken ona evlenmek teklifi edecekti. Alara ay karpuz dilimindeyken hayatının erkeğinden evlenme teklifi almanın hayalini kuruyordu. Gecenin sessizliğinde ikisi de aynı şiiri mırıldandı. İkisinin de ağzından “yalnızlığım benim, sidikli kontesim; ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi” mısraları döküldü. Bilemezlerdi.

Tibet tatilini bitirip İstanbul’a dönüş sabahında eşyalarını topladı. Çıkışını yaptı ve şehre giden ilk minibüse bindi. Tibet minibüse bindiğinde Alara otele giriş yaptı. Hemen ayırttığı odaya çıkıp dinlenmek istedi. Odaya girdiğinde daha yeni birinin çıktığını anladı. Hizmetli kadın Tibet’in kullandığı çarşaf ve nevresim takımını toplarken Alara “acaba benden önce kim kaldı” diye düşündü. Alara odasını çok sevdi. Bilemediği, anlam veremediği bir sıcaklık vardı odada. Tibet’in kokusu vardı odada. Alara da tatili boyunca aynı sahilde aynı şezlongta denize girdi. Aynı kumsalda akşam yürüyüşleri yaptı. Aynı kayanın üstüne oturup bir şişe şarap içti.

Şehirlerine döndüler. Arkadaşlarıyla görüştüler. Canları sıkılan akşamlarda televizyonda gezinirken aynı kanala takıldılar. Kaçıncı defa izlediklerini bilmedikleri romantik komedilerden birini aynı anda izlediler. İkisine de aynı anda ama başka insanlar tarafından mesaj gelmişti. Dışarı çıkacaklardı. İkisinin de yalnızlık canlarına tak etmişti. Gittikleri yerde en yakın arkadaşları onları sevebilecekleri birileriyle tanıştıracaklardı.

Ve sonunda tanıştılar. Ama birbirleriyle değil, başka insanları sevme eğilimiyle başka insanlarla tanıştılar. Aradan zaman geçti. O başka insanların omuzlarına kafalarını koydular ve onlara “seni seviyorum” dediler.

Nişanlandılar. Sevgilileriyle iyi anlaştılar. Başka seçenekleri var mıydı ki? İkisinin de sevgililerinin şehir dışında oldukları bir eylül akşamında kumpir yemek istediler. İkisi de Ortaköy’e gittiler. Tibet kumpirini almış boğaz kenarındaki banklardan birine yönelirken çığlıklar koptu. Bir arabanın fren sesleri herkesi sağır etti. Elindeki kumpir havaya uçan kız yerde kanlar içindeydi. Tibet de elindeki kumpiri fırlattığı gibi olay yerine koştu. Kızın bayılmasına ramak kalmıştı. Tibet’in “Çekilin ben doktorum” cümlesiyle kız gözlerini açmaya çalıştı. Tibet’in sorduğu sorulara cevap veremedi. Çok acı çekiyordu. Tibet’in ilk ve son kez yüzünü gördü. Bu hayatta gördüğü son yüz bu oldu. Yolları hiç kesişmemişti, şu eylül akşamı dışında. Alara Tibet’in kollarında ebediyete kavuştu. Bilemezlerdi.

Tuna BAHAR



İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 4 yorum yapılmış

  1. GDOsuz Cilek | 3 Eylül 2010, 14:29

    Çok akıcı,
    Aslında çok can yakıcı bunların bilincinde olmak.
    Ama çok güzel bir hikaye olmuş.
    Tebrik ederim…

  2. Bilgin Kılıç | 4 Eylül 2010, 04:07

    Bitişinde tüylerim diken diken oldu. Çok derin ve farklı bir öykü…

  3. gökçe | 7 Eylül 2010, 06:58

    gerçekten çok etkileyici bir yazı olmuş tebrik ederim…

  4. ayseisik | 10 Eylül 2010, 13:35

    bülent ortaçgil aracılığıyla kulaklarımızla buluşan öyküyü…
    yazınızla gözlerimizden yüreğimize akıtmışsınız…
    kalemine sağlık…

Yorum yazın:

Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.