Rüya Fotoğrafçısı

18 Ocak 2012, 21:25


O bir rüya fotoğrafçısıydı. Uyuyan insanların gözkapaklarının ardından rüyalarını karelerdi teker teker. Kucaklarında gökyüzünü taşıyanlar, yıldızları koklayanlar, ninni dinleyerek ölenler,  yol kılığına girmiş şeytandan kaçanlar… Ve bu rüya fotoğrafçısı öyle çok kabusun fotoğrafını çekmişti ki korkar olmuştu uyumaktan. Kız kardeşiyle sevişenlerin rüyalarını da çekmişti, kendi anne babasını öldürenlerin rüyalarını da. Ve dehşete kapılmıştı diğerlerinin rüyalarından. Rüyalarına rağmen hissettiklerinden korkmuştu. Utanmayışlarından, acı çekmeyişlerinden, pişmanlık hissetmeyişlerinden ürkmüştü. Böylesine acımasız ya da ahlaksız bir rüya görürse karakterinin zedeleneceğini düşünüyordu.

Başkalarının rüyalarının fotoğraflarını çeken adam, kendisine devasa bir rüya ağı yaptırmıştı; rüyalar ruhuna hücum etmesinler de kirletmesinler onu diye. Ne zaman gözlerini kapayıp uykuya dalsa, kendisine doğru yol almaya başlayan rüyalar devasa rüya ağına takılırlar ve orada hapsolup kalırlardı.

Benliğinin bir kısmı, açığa vurulmamış deliliğinin baskısından dolayı öfke doluydu. Öylesine kanlı canlıydı ki görülmemiş düşlerinin öfkesi, rüya ağı kan ve tükürük kokardı. Sonra bir gün fotoğrafçının sevgilisi öldü. Öyle birdenbire, pek çok ölüm gibi, hiç beklenmedik bir anda ölüm sevgilisini aldı götürdü. Fotoğrafçı kahrından bin parçaya bölündü. Sevgilisinin fotoğraflarına, rüyalarının fotoğraflarına baktı durdu gündüzler, geceler boyu. Onun kokusunu taşıyan kıyafetleri ve yastığı yanından ayırmadı aylarca. Sonunda kokular silinmeye başladıkça, anıları daha da güçlendi. Öyle çaresiz bir hale geldi ki fotoğrafçı, olmayan anılar yarattı onsuzlukta. Sonunda, ne var olan anılar ne yaratılan anılar yetmez oldu.

Çektiği fotoğraflardan, insanların rüyalarında ölen sevdikleriyle buluştuğunu biliyordu. Sevgilisini, gerçek ya da soyut bir boyutta yeniden görebilme umuduyla eriyip biten fotoğrafçı biraz da içtiği konyakların etkisiyle kan ve tükürük kokan rüya ağını attı. Gözlerini kapadı. Kapar kapamaz da görülmemiş, görünmeye izin verilmemiş öfkeli düşleri harekete geçti. İlk önce baş kahramanı Zaman olan bir düş harekete geçti. Zaman fotoğrafçıyı öldürmeden önce, fotoğrafçı Zaman’a avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

“Zaman, neden sürekli yola devam etmek zorundasın? Geçip gittiğin her anı neden geçmiş sıfatına bulamak zorundasın? Ve neden hep en kötü zamanlarda geleceğe  zar zor gidersin? Bence senin biraz uyumaya, dinlenmeye ya da biraz ölmeye ihtiyacın var.  Biraz şimdiki anda donup kalmaya ihtiyacın var. Yoksa elimden bir kaza çıkacak, yemin ederim bir kaza çıkacak elimden. Seni öldürmeye saliselerinden başlarım ve sonra saniyelerinin kafasını koparıp yerim. Dakikalarına, saatlerine hatta yıllarına ne yapacağımı sen düşün!”

Zaman  saliselerinin ve saniyelerinin ölümünü düşündüğünde tik takları ürperdi ve karşısındaki delinin emirlerine uyup durmaya karar verdi. Bir arı bir çiçeğin üzerini mesken tuttu zaman durunca, sigara dumanları havada asılı kaldı, bir bebek tam doğacakken geri kaçtı karanlığına, Güneş ve Ay dolanıp durmaktan vazgeçtiler ve yağmur taneleri asılı kaldı bulutlarda. Ancak fotoğrafçının rüyasında, sevgili ölümde mıhlanıp kaldı, çıkamadı, geri dönemedi oradan.

Fotoğrafçı tepe taklak, uçuruma yuvarlanmış gibi bir hisle uyandığında bir hışımla iki tane uyku ilacı içti. Görülmeye izin verilmemiş düşlerini alt etmeye karar vermişti. Ne görecekse görecek ama eninde sonunda sevgilisine kavuşacaktı rüyasında. Ve tüm bunlar olurken fotoğrafçı, fotoğraf makinesini ayarlayıp uyurken ilk kez kendi rüyalarının fotoğraflarını çekmeye başladı.

Günlerce kabuslar görecek olsa dahi uyumaktan vazgeçmeyecekti. Gözlerini kapadı. Bastırılmış deliliği azgın bir şelale gibi taştıkça taşmaya devam etti. Uyandığında rüyalarının az bir kısmını hatırlıyordu. Ancak fotoğraflara baktığında dehşete düştü. Bir rüyasında babasının göğüslerinden süt emiyordu, diğerinde ölen sevgilisi kendisini kocaman büyük bir tavşanla aldatıyordu, bir başka düşünde kadın olmuş bir başka kadınla sevişiyordu ve bir diğer rüyada da çeşmelerden kendi spermleri akıyordu. Ama en korkunç olanı annesinin gözlerini yavaş yavaş ve titizlikle iğneyle oyduğu rüyaydı. Fotoğrafta annesi buna rağmen kendisinin saçlarını şefkatle okşuyordu. Bu fotoğrafı görünce, sanki gerçekten annesinin gözlerini oymuşçasına nefret etti kendisinden. İçini büyük bir keder kapladı. Hatta annesini arayıp ondan özür dilemek istediyse de bundan son anda vazgeçti. Bu durum uykular boyunca sürerken, o her sabah cesurca fotoğraflara bakmayı sürdürdü. Ancak o ‘güzel düş’ bir türlü gelmek bilmiyordu. Bir türlü görünmüyordu.

On yedi ay, dokuz gün sonunda öfkeli düşler deposunda görülecek hiçbir şey kalmadı. Yüzlerce acı ve utanç verici kabusun sonunda, rüya fotoğrafçısı bir gece gözlerini yumduğunda sevgilisini gördü karşısında. Sanki hiç ölmemiş, hiç yok olmamış gibi. Sanki kokusu hala yeryüzündeki gibi gerçekçi, teni dünyadaki gibi dokunulası, sanki kanlı canlı karşısındaydı sevgilisi. Onunla yaşamak istediği ne varsa yaşadı rüyasında.

Bir rüyaya bir ömür biçti rüya fotoğrafçısı ve yaşanmamış ne kadar şey varsa yaşadı rüyasında sevgilisiyle birlikte. Her bir an karelendi üstelik.



İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 2 yorum yapılmış

  1. Kaan KAPLAN | 24 Şubat 2012, 17:33

    gayet başarılı

  2. Kardelen Uysal | 25 Şubat 2012, 22:17

    Çok teşekkürler.

Yorum yazın: