Yazmak Üzerine

16 Şubat 2011, 21:55


Küller dökülüyor, hatta yağıyor. Tek derdim biraz daha yükseğe atmak simit parçasını. Sonra martıların kapma telaşı. Ekmek kavgası. Bizim eğlencemiz.

Küller hep gri, bir kısmı siyah. Ölünce de kül olmak isterim, en çok da yaşarken.

Hüznü taşımalı. El üstünde tutmalı. Eline değdi mi bir kere; yanar belki ama, ateşe de dönüşmeden, bir daha izi geçmez.

Ve canının acısının çığlıkları. “Ah!” demenin bir başka yolu yazmak.

Nedir duyurma telaşı? Hep mutsuzsun da, ki bu çağın hastalığı, bundan kime ne? Kime anlatma telaşı? Dinmesi dileği mi, yoksa canının acısından duyduğun öfkenin dışarı yansıması mı? Yazmak, kötülük etmek aslında. Kime? En çok kendine. Elinde kalan izi, izin nedenlerini hiç unutmamak için. En çok da acısını, acının yaşattığı duyguyu.

Acıyı biz seçmedik. Ne kadar hak kazanırsak kazanalım, henüz o kadar özgür olamadık. Özgürlük ki hep göreceli. Görece anlamsız.

Eşitliğe hiç değinmiyorum zaten. O hep muğlak.

Seçemediğim daha bir sürü şey sayabilirim de, açıklama yapmak istemem. Bir seçim hakkı tanıma çabası bu da, bir garip kendime.

Yazmazsam ölmem belki ama pek de yaşayacağım söylenemez. Zaten yaşamak seyretmekmiş, ben bugün bunu anladım martıları seyrederken.

Göremeyen, bir gün, “Yeşili anlat.” dedi. Bin gören bir kelime edemedi. Çünkü sadece seyrediyordu. Durup bir düşünseydi, “Yeşil neydi?” diye, ölürdü.

Aslında ölümün zıddı değil yaşam. Yaşayamamak da ölmek demek değil. Ben bugün bunu anladım, aldığım nefes sayısınca kez ölürken.

Zuhal Akıntı



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: