Saat 9′u 5 Geçe ve Sonrası

10 Kasım 2008, 21:49 | 274 kez okundu


“Atatürk’ü seviyor musunuz?” sorusu çok meşhurdur. Ondan da meşhuru; gelen müspet veya menfi cevaplardır. Ancak her üç halükarda da temkinli olma ihtiyacı vardır. Olumlu cevap karşıdakinin beklediği cevap olmayabilir; olumsuz cevap ise genel bir kabullenişe ters düşer. Sorunun soruluşu ise; bir çekingenliği içerir.

Bakalım…

Kendi aramızda, bir masa etrafında veya kapalı bir mekânda çok önemli mevzuları konuşmayı severiz. Sorulsa her şeyi biliriz(hoş sorulmadığı halde biliriz ya). Her mevzuda, gerine gerine, envai çeşit yorum yaparız. Hatta bazı mevzularda bizden iyi bilen yoktur. Daha doğrusu konuşulan mevzuyu bizden iyi kimse bilmez. Karşımızdaki insana ara sıra söz hakkı da veririz ama kesinlikle dinlemeyiz. Onun konuştuklarını anlamak için kendimize şans vermeyiz. Çünkü her bir şeyi, en ince ayrıntısına kadar biliriz. Dolayısıyla yeni fikirlerin, yeni bilgilerin olabileceğini kabullenmeyiz.

Kendi bildiklerimizin de (ya da bildiğimizi zannettiklerimiz) karşıdan sorgulanmadan kabul görmesini isteriz. Çok katıyızdır, azıcık eğilsek kırılırız.

Ve lakin sadece biz konuşur, biz dinleriz.

Bir de peşin kabullerimiz vardır. O kabulleri hiç kimse değiştiremez. Değiştirmek isteyenlerin karşısında dik durduğumuzu zannederiz; ama aczimizin farkında değilizdir.

Evet, tabularımız var… O tabuları aşmak, yenmek, değiştirmek zor gelir.
Değişmeli…
Bu noktada öncelikle “Atatürk’ü sevmiyorum!” diyenlere sormak istiyorum:

Neden?

Sonra sevenlere sormak istiyorum: Neden seversiniz?
Gördükleri her boş alana, onun heykelini dikenlere sormak istiyorum: Mantığı ne bunun?

Atatürk’ü ne kadar tanıyoruz?

Birisinin hakkında olumlu ya da olumsuz, bir yargıda bulunuyorsak önce onu tanımalıyız. Değil mi ki; düşmanı bile çok iyi tanımadan yenemeyiz. Tanımak için fazla değil, biraz çaba yeterlidir.

10 Kasım saat 9’u 5 geçe… Saniye eksik. Bir de ola ki başucunda saati eline almış “göz yumma”sını bekleyen şahsın saati yanlış olsun… O zaman yanlış zamanda “yas” ilanı olmaz mı? Olur tabi…

Hadi diyelim ki saat; diğer (yerel) saatlerle aynı olsun, yani doğru olsun. Başucundaki şahsın görevi sadece o saat ile ilgilenmek midir? Yani o şahsın marifeti, o saati zamanında durdurmak mıdır?

Doğru ya; bizim için bazı günlerin önemi daha fazladır. Mesela doğum gününü çok özel sayarız; çünkü bir defa doğarız… Evlilik, nişan, ilk karşılaşılan günler çok özel günlerdir; onlar kutlanır. Veya 14 Şubat Sevgililer Günü, sevgilisi olan herkes için ortak özel… Neymiş? Bir defa evlenilirmiş, bir defa nişanlanılırmış, bir defa doğulurmuş…

İyi de bu dünyada iki defa yapılan bir tek şey gösterin bana. Var mı? Yoook!
Mustafa Kemal Atatürk bile (İnsanüstü bir varlık mı, değil mi?) tartışılmaya başlandıysa, güzel şeylerin olma ihtimali yüksek.

NOT 1: Başbakan Erdoğan Obama gibi gelmedi. Obama; bir rengi, bir halkın geçmişini, işkenceleri, köleliği; siyah rengi temsil ediyor. Erdoğan’ı hatırlayın; kendi dışlanmışlığını temsil ediyordu. Halk, kendisi için Erdoğan’ı seçmedi. Erdoğan için, Erdoğan’ı seçti. Obama hiç olmadı; çünkü zaten hep beyazdı o. Bush olup olmadığını hepimiz görüyor, biliyoruz…

NOT 2: Kenan Evren’in fotoğraflarını (haber amaçlı basılmışsa bile) gazetelerde dahi görmek beni geriyor. “Türk-Kürt ayrımı yok.” demesi beni çileden çıkarıyor.

Murat Köprü
Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği 5.Sınıf
m.kopru[at]gmail.com

İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın: