Toplum Sözleşmesi ve Hata
26 Nisan 2009, 18:18 | 275 kez okundu
Öncelikle şu meşhur, “Toplum Sözleşmesi”ni anımsayalım: İnsanlar, yerleşik düzene geçiyor ve herkesin “özgürlük anlayışı” sınırsız denecek bir duruma giriyor. Hal böyle iken insanlar arasında bir “paylaşım, bölüşüm” sorunu çıkıyor. Her birey “şu benim yerim, o benim, burası kabilemin vs.” gibi söylemlerle kendi özgürlük anlayışını dile getiriyor. Durum böyle sürerken insanlar kendi aralarında bir kaosun oluştuğunu fark ediyorlar.
Bu duruma bir çare şarttı! Ve insanlar bir araya gelip kendi özgürlük anlayışlarının denetlenmesi için bir yapının var olmasını istediler. Neticede, insanlar yönetilme ihtiyacı hissederek, “biri veyahut birileri” bizi yönetsin mantığı etrafında toplandılar. “Biz kendi aramızda anlaşamıyoruz, sürekli didişme halindeyiz, herkesin özgürlük anlayışı farklılık arz ediyor, artık yönetilmek istiyoruz!” gibi sloganlarla yönetilmek istediklerini açıkça belirttiler. Ve en nihayetinde insanoğlu; tarihinde, siz doğru bir karar mı dersiniz ama bence yanlış bir karar olan , “devlet” yapısını oluşturdu. Kendi aralarında yaptıkları bir sözleşme ile yıllarca tartışılacak ve niteliği sürekli değiştirilecek bir “kurumsal mozaik”i (devlet) oluşturdu. Sonra insanlar bu otoriteye karşı çıktılar, daha sonra bu otoriteyi farklılaştırdılar, vs. Artık tarih içerisinde bu “devlet” yapısı sürekli bir nitelik değişikliğiyle insanların karşısına çıktı. Bu tarihsel dinamiğin detaylarına uzun uzun değinmeden, bu “devlet” oluşumunun neden bana göre “hata” olduğunu, günümüz Türkiye’sinden örnek vererek bitirmek istiyorum bu yazıyı.
Evet, biz insanlar “özgürlük” emanetimizi aslında emanete hiç de sadık kalmayan bir yapılanmaya vermişiz. Biz kendi elimizle o sözleşmeye imzamızı atarak, bu günün “devlet terörü”nü oluşturmuşuz.
23 Nisan özel bir gündür, çocuk olmanın o eşsiz tadın farkına varıldığı bir gündür. Ama ülkemizde bazı çocuklar ya bu tadı almıyor ya alamıyor ya da aldırtmıyor(lar)! Hakkari’de böylesine özel bir günde “kafasına” öldüresiye silah dipçiğiyle darbe alıp yoğun bakıma alınan 14 yaşındaki çocuk, bu eşsiz günün tadını alamayanlardandı. Devlet(iktidar,erk), çocukluğumuzu da elimizden alan bir kurumsal yapılanma olduğunu bu olayda tüm insanlara göstermiştir. Aslına baktığımızda “erk” sadece çocukluğumuzun kafasına darbe vurmakla kalmamış, bizi zamanında birbirimize kırdırmış, kendisine muhalif olanı dört duvar arasına kapatmış ve yok etmiş, 23 Nisan gibi bir özellik taşıyan “işçi bayramlarının” üzerine kurşun sıkmıştır. Aydınlığın ve aydın olmanın bedelini kurşunla, dayakla ödetmiştir. İnsanları kuyuya atıp üzerlerine asit döktürmüş, yaşadığımız coğrafyada farklılıkları, herhangi bir durumdan (inanç, dil vs.) farklı olmayı “despot” yönetimiyle bastırmaya çalışmıştır. Cem evlerine gitmenin bedelini “kâfirlik” damgasıyla ödetmiştir. Kürt olmanın ve Kürtçe konuşmanın bedelini de “bölücü” damgasıyla ödetmiştir. İşte bu son 23 Nisan olayıyla beraber, “erk” bu coğrafyada yaşayan insanlara bunları yapmıştır veyahut yaptırmıştır. Evet, biz insanlar “özgürlük” emanetimizi aslında emanete hiç de sadık kalmayan bir yapılanmaya vermişiz. Biz kendi elimizle o sözleşmeye imzamızı atarak, bu günün “devlet terörü”nü oluşturmuşuz. Şimdi insanlığın neden “hata” yaptığının cevabını bu tür oluşumlarla kolayca görebiliriz.
Muzaffer Telimen
Süleyman Demirel Üniversitesi
Sosyoloji Bölümü, 3. sınıf
yaban1919[at]hotmail.com
İlginizi çekebilecek yazılar:
Bir yorum var
Yorum yazın:





yazdıklarına sonuna kadar katılıyorum ve beynine sağlık diyorum.devlet sözde düzeni sağlamak için yapılandırılan bir kurum fakat ülkemizde düzenden çok düzensizliğin, adaletsizliğin, yöneticilerin ‘kendi adaletlerine’ çalışan bir kurum.bunları gayet açık ve net biçimde anlatmışsın.ütopyalar insanlara uzak gelse bile bazen dünyadaki düzene sıfırdan bakmak gerekiyor bence.fakat sistemin zorlamaları ve alıştırdıkları düşünmemize bile sınır koyuyor.devletin bu şekilde olmasının gereksizliğinden, hatalarından bahsetmeyi çok gerçekçi buluyorum. yazın için teşekkürler