Bizantion’dan İstanbul’a: SSM Sergi

3 Eylül 2010, 09:48 | 724 kez okundu


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Sakıp Sabancı Müzesinde sergilenen “Efsane İstanbul:From Byzantion to İstanbul- Bir başkentin 8000 Yılı” adlı sergi 5 Haziran 2010 tarihi itibariyle İstanbulluların beğenisine sunuldu. İnsanlık tarihinin en eski şehri olmaya aday bu rüya kentin oldukça eskilere dayanan tarihini dönem dönem su yüzüne çıkaran sergi, doğru ve etkileyici sunum teknikleriyle sanatseverlere unutulmaz bir deneyim yaşatıyor.

Üç galeriden oluşan sergi İstanbul’un şehir olarak kurulduğu ilk dönem olan Bizantion Döneminden başlayarak Roma ve Osmanlı Dönemlerini içine alan geniş bir yelpazede Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya’daki önde gelen kurumlardan seçilen eserlere ev sahipliği yapıyor. Bu eserlerin içinde kazılardan çıkan sikkeler, değerli taşlarla bezenmiş takılar, portreler, İstanbul’un panorama çizimleri gibi parçalar yer almakta. Sergi sunduğu eserleri tek bir kategoriyle sınırlandırmamış; vitrinde yer almak için bu rüya şehrin tarihine bir yerde bir zamanda ait olmuş olmak yeterli. Eserlerin göze çarpan bir diğer özelliği ise dünya çapında birçok koleksiyonun içinden özenle seçilmiş olmaları. Hepsinin ortak noktası aynı şehrin tarihine ait olmaları; bütün insanlığın gelip geçerken bir parçasını yerine yerleştirdiği, yapımı 8000 yıl sürmüş devasa bir puzzle ın bugün yeniden gün yüzüne çıkması misali İstanbul’a bir bütün olarak bakmamızı sağlayan eşsiz bir fırsattır bu sergi.

Sergiye ilk girdiğinizde sizi, önsöz niteliğinde bir slayt gösterisi karşılıyor. Ağaç gövdeleri ve loş bir ışıkla oluşturulmuş ambiyans sizi birazdan yaşayacağınız unutulmaz deneyime hazırlar nitelikte. Ağaç parçalarından oluşmuş oturaklara ilişip hazırlanmış slaytı izlemeden sergiyi gezmeye başlayanlar bu deneyime bir 1-0 eksik başlamış oluyorlar çünkü slaytta size İstanbul’un dünyanın oluşumundan günümüze kadar uzanan ufak bir tarihçesi anlatılıyor, bu da sizi birazdan tarihine tanıklık edeceğiniz şehre biraz daha yakından bakma imkanı sunuyor. Her gün telaşla sokaklarında gezdiğimiz, vapurlarına bindiğimiz, havasını soluduğumuz İstanbul’a birkaç dakikalığına da olsa kuşbakışı bakmak gibi bu gösterim; gözümüzden ya da zihnimizden kaçanlara büyüteç uzatır nitelikte…

Slayt gösterisinin hemen ardından efsane şehrin tarihine yolculuk resmen başlamış oluyor. Tanıklık edeceğimiz ilk dönem Bizantion Dönemi ama bunun hemen öncesinde sergi bize birkaç cümle ile kendini anlatıyor. “ Bu sergiyi sahip olduğumuz, içinde yaşamaktan gurur duyduğumuz İstanbul’a ve onu İstanbul yapanlara adıyoruz.” cümlesiyle birazdan tanıklık edeceğimiz deneyimin samimiyetinden ve içtenliğinden ikna oluyor ve yolumuza bu güvenle devam ediyoruz.

Bizantion Dönemi’nin en önemli özelliği İstanbul şehrinin ilk kuruluşunun bu dönemde gerçekleşmiş olması. Kral Bizas tarafından M.Ö. 660 yılında “Byzantium” adıyla kurulan şehir, konumu, doğal güzellikleri ve cezbedici zenginlikleriyle o dönemin ve sonrasında her yüzyılın gözde şehri oluyor. Sergide bu döneme ait eserlerden ilk göze çarpanlar Kral Bizas’a ait küçük paralar oluyor. Birkaç günlük eşya buluntusuyla tamamlanan dönem yerini serginin belki de en etkileyici kısmına, yani Roma Dönemi’ne bırakıyor.


Bu dönemin en göze çarpan eseri şüphesiz ki “Silahtarağa Çeşmesi”. 2. yüzyıla ait bu çeşme dönemin sanat ve din anlayışını yansıtması açısından oldukça önemli. Tanrılar ve devler arasındaki efsanevi savaşı konu olan eserin üzerindeki heykellerde tanrı ve dev heykellerinin farklı taşlardan yapılmış olmaları dikkat çekiyor. Tanrılar beyaz mermerden devler ise daha kara bir kireç taşından oyulmuş. Bu durum bize dönemin inanışı hakkında çok net ipuçları sunuyor; Tanrılar tıpkı beyaz mermer taşı gibi kusursuzken devler soluk renkli taşların iç karartan görüntüsü gibi kötülüğü ve kaybetmeyi simgeliyorlar. Zaten bu efsanevi savaşın kazananı da elbette beyaz mermerin dayanıklılığı ve kusursuzluğuna sahip Tanrılar oluyor.

Aynı galerinin içinde karşımıza çıkan bir diğer eser ise Septimus Severus büstü. Roma döneminin idealize etmeye dayalı sanat anlayışının çok belirgin bir örneği olan büst, betimlediği kişinin önemi sebebiyle de dikkat çekiyor. Septimus Severus, Severuslar Hanedanının ilk hükümdarı. Hükümdarlığı ele geçirmek uğruna halkı bir iç savaşa sürüklemekten çekinmeyen bir devlet adamı olmakla birlikte aynı zamanda Roma mimarisinin vazgeçilmezi olacak bir yapı olan “hipodrom”u ilk yaptıran kişidir Septimus Severus. Büstte de ilk dikkati çeken bu güçlü adamın çehresinin taşa aynı kusursuzlukla oyulmuş olması. Dalgalı ve gür saçları gücü ve erkekliği simgelerken büyük gözleri ve uzaklara derin bakışı idealize edildiğinin bir göstergesi. Serginin ilk galerisinde karşılaştığımız bu eser bizi diğer galerilerde karşılaşacak olduğumuz farklı dönemlere ait büstlerle kıyaslayama itecek nitelikte.

Yavaş yavaş bizim de duymaya çok aşina olduğumuz “Konstantinopolis” sözcüğünün isim babası İmparator Constantinus dönemine geliyoruz. Bu dönem İstanbul tarihinde oldukça önemli çünkü bu büyülü şehri bir başkente dönüştüren ilk hükümdar Constantinus. Adını “Byzantium”dan “Konstantinopolis”e yani “Constantinus’un Şehri”ne çevirerek hem bu rüya şehre hayranlığını ve hem de asırlar sonra Kültür Başkenti olarak anacağımız şehri daha o günden hak ettiği yere oturttuğunu bize kanıtlıyor. Constantinus, Roma Döneminin ilk Hristiyan hükümdarı. Elbette bu dönem, tıpkı her geçiş döneminde olduğu gibi, sancılı bir dönem. Pagan kültürden tamamen sıyrılıp tek tanrılı bir dinin kültürüne ayak uydurmak belli bir süreç alıyor. Bu süreç ise pagan gelenekleriyle Hristiyan sanatının harmanlandığı, deyim yerindeyse bir “melez” sanat anlayışına ev sahipliği yapıyor. Serginin bu süreci kapsayan kısmında yine birçok büste rastlamaktayız. En fazla göze çarpanlardan biri şüphesiz ki İmparator Arkadios büstü. Yine bir idealize edişle karşı karşıyayız: genç imparator bu büstte tüm kusurlarından arınmış, tüm masumiyetiyle karşılıyor ziyaretçileri. Başına geçirilmiş incili taç genç hükümdara feminen bir hava katarken Septimus Severus heykelinde de karşılaştığımız o derin bakış Genç Arkadios’un da gözlerinde. Bu melez dönemde henüz İsa ikonalarına rastlayamasak da imparatorların tanrılaştırılması oldukça göze çarpan bir özellik.

Bu sancılı geçiş döneminin son bulduğunu birkaç adım sonra girdiğimiz salonda karşılaşacağımız İsa ikonalarıyla anlıyoruz. 4. ve 5. yüzyıllara denk gelen bu dönem, Roma’da artık Hristiyanlığın yerleştiğine dair bir kanıt niteliğinde. Bu bölümün en dikkat çeken kısmı “Silivrikapı Hipojesi”. Hipoje, yani yer altı mezar odası, sergide kendine ait bir yer edinmiş nadir eserlerden. Nerdeyse özel bir oda bu hipoje için ayrılmış. İçinden çıkan Hero-İsa monogramları Hristiyan sanatının yayılmaya başladığını bizlere anımsatıyor. İncilden klasikleşmiş sahnelerin sergilendiği monogramlar üstün resim ve heykelcilik teknikleri barındırmasalar da, gelecekte kusursuzlaşmaya yanaşacak bir sanat akımının derinden gelen ayak sesleri niteliğinde.

8. ve 9. yüzyıllar “İkona Kırıcılık” adlı bir sürece tanıklık ediyor. İmparator 3. Leon tarafından başlatılan bu akım, “Kutsalın Yeri” tartışmasının bir sonucu olarak doğuyor. İkonalara hürmet reddediliyor ve birçok eser bu süreçte tahrip ediliyor. Bu döneme ait eserlerin en belirgin özelliği her birinin bir şekilde tahribata uğramış olması. Yüzleri parçalanmış İsa tabletleri, ayırt edilemez hale gelmiş Meryem heykelleri hep bu dönemin eserleri içinde.

Yaşanan birçok sarsıntılı dönemin ardından İstanbul belki de en sancılı dönemine yani Ortaçağa adım atıyor. Haçlı seferleri ve Latin istilaları sebebiyle eski ihtişamını kaybetmeye başlayan İstanbul her şeye rağmen sanat zenginliğinden taviz vermiyor. Bu dönemin göze çarpan figürlerinden biri Simurg, yani Zümrüdü Anka betimlemesi. Sergide iki eserde karşımıza çıkan figür dönemin birçok sanat eserini süslemekte. Kimi zaman köpek kimi zamansa insan başlı resmedilen Simurg tavus kuşu tüylerine sahip efsanevi bir kuş. Sergideki eserlerde de sağ ve sol profilden taşa oyulmuş tabletlerini görmekteyiz.

Roma İmparatorluğunun son dönemlerine ait eserler, genelde ülkeye dışarıdan gelmiş yazarlar ve ressamların eserleri. İstanbul, çökmekte olan bir imparatorluğun içinde hala ihtişamını korumakta ki bu dönemde bölgeye gelen Cenevizlilerin yerleşim bölgesi Pera ve Galata civarları oluyor. Bu döneme ait eserlerden biri olan el yazması Ermenice İncil dönemin değişmekte olan sanat anlayışına ve çehresi değişmeye başlayan İstanbul’a ışık tutar nitelikte. İncilin üzerindeki İsa figürleri ve oryantalist kenar süsleri ilginç bir tezat oluştururken “Ermenice İncil” kavramı Roma İmparatorluğunun artık eski gücünde olmadığını, birçok milletten gelen istilacılarla artık eski çehresini yitirmeye başladığını bize kanıtlıyor. Ayrıca serginin yine bu bölümünde yer alan iki kitap da üzerlerindeki İstanbul resimleriyle şehrin o dönemki görüntüsüne dair ipuçları sunuyor.

Ve nihayet şehrin en şaşalı dönemine yani Osmanlı Hanedanlığına ev sahipliği yaptığı günlere adım atıyoruz. Sergi bu bölümde bizi, oldukça mistik, buram buram Doğu oryantalizmi kokan, gizemli bir ortamın içine davet ediyor. İçerde hepimizin aşina olduğu bir Osmanlı melodisi hakim. Serginin çehresi bile bir anda değişiyor: Roma Döneminin donuk sanatından sonra birden Osmanlı Döneminin renkli, sıcak ortamına katılıyorsunuz. Galeriye ilk girişte sizi küçük bir bilgilendirme yazısı karşılıyor. Yazının en can alıcı kısmı ise şüphesiz ki rüya şehrin, erken modern çağa geçişin büyüleyici bir örneği olan Osmanlıya katılışıyla ilgili minik efsane: “Efsaneye göre, Osmanlılar şehri almadan birkaç gün önce, Konstantinopolisliler Ayasofya’nın kubbesi üzerinde tuhaf bir ışık görmüş ve bunu kiliseden ayrılan Kutsal Ruh olarak yorumlamışlardı.” Şüphesiz ki ayrılan Kutsal Ruh değildi ama sahip olunabilecek en güzel şehrin ellerinden kayıp gittiğini hissedebilecek kadar farkındaydılar içlerinden o tuhaf ışık misali ayrılan zenginliğin.
Fatih çok gençti, çok toydu ama karşısında gördüğü şehrin gücünün farkına varacak kadar çalışmıştı dersine o mağrur limana gelmeden önce. Yıllarca etrafında dolanmış, ince ince hesaplar yapmış ve günü geldiğinde gururlu adımlarla girmişti içeri Topkapı surlarından. Öyle gururlanmıştı ki yaptığı işle kendine “Kayzer-i Rum” (Kayzer: Ceasar) adını vermekten geri durmamıştı. İstanbul’u İstanbul yapacak olan bir dönem başlıyordu şimdi; onlarca milletin iç içe yaşadığı, tüm dinlerin birbirine sessizce saygı duyduğu, geçmişin geleneklerini silmeden üzerine yepyeni bir medeniyet inşa edildiği bir “farklılıkların uyumu” devri başlamıştı rüya şehir için…

Bu döneme ait galerinin en ilgi çeken kısmı elbette ki “İstanbul’un Kubbeleri” adlı salondu. Kendinizi ordaymış gibi hissedeceğiniz bir kubbe platformu oluşturulmuş ki bu uygulama belki de serginin en muhteşem olayıydı. Kubbe şeklinde yükselen bir platformda oturuyorsunuz ve başınızı kaldırdığınızda kendinizi hangi kubbenin altında istiyorsanız orada buluyorsunuz. İçeride çalan huzur dolu müziği de bu ambiyansın içine katarsak ortaya muhteşem bir şölen çıkıyor. Duvarları çevreleyen İstanbul Panoramaları da zaten kusursuz olan bu ortamı daha da zenginleştirmekte.

Osmanlı Dönemine ait eserler serginin çoğunluğunu oluşturuyor. Kaftanlar, portreler, ev eşyaları, ziynet eşyaları, el yazmaları bunların sadece birkaçı. Yine yurt dışından İstanbul’a gelmiş ressamların yaptığı değişik panoramalar duvarları süslüyor. Tablolardan en dikkat çekici olanları ise yabancı bir ressamın yaptığı “Cuma Selamlığı” tabloları. Padişahın sıhhatte ve görevinin başında olduğunu göstermek adına yapılan bu haftalık ritüeller İstanbul’a gelen yabancı ziyaretçilerin de dikkatini çekmiş. Tam iki tabloda bu olayın resmedildiğini görüyoruz. Ayrıca “Osmanlı Kahvehaneleri” adlı tablo da dönemin İstanbul’una ait belirgin izler taşımakta. Bir dönem kötülük yuvası olduğu gerekçesiyle ülkede yasaklanan kahvehanelerin tabloda, insanların yan yana gelip sohbet ettikleri keyifli bir ortam olarak resmedilmesi, Osmanlı kültürünün vazgeçilmezi olan bu mekanlar için bir günah çıkarma niteliğinde.

Döneme ait eserlerin içinde imparatorluğun ihtişamını gözler önüne seren değerli eşyalar göze çarpıyor. Basit günlük eşyaların bile değerli taşlarla bezenmiş olması dönemin refah durumu hakkında bize fikir verirken el yazması eserler, padişahın imzasını taşıyan mektuplar da kafamızın içinde oluşan “Osmanlı İstanbul’u” imgesini güçlendirmeye yardımcı oluyor.

Serginin son galerisini de gezdikten sonra bu masal gibi deneyimin son adımı, yani son slayt gösterisi karşılıyor bizi. Yarım bir oda büyüklüğünde beyaz bir platforma yansıtılmış geçmişten günümüze İstanbul fotoğraflarını içeren bu slayt dingin bir müzikle de zenginleştirilmiş. Üç galeri boyunca gördüklerimizi yerli yerine oturtmamıza yardım etmek adına uğranmadan geçilmemesi gereken bir bölüm. 8000 yıldır hala aşkla bahsedilen bir şehrin her yüzü var bu fotoğrafların içinde: genci yaşlısı, güzeli çirkini, örtülüsü örtüsüzü, zengini fakiri, seveni sevmeyeni… Farklılıklarından sıyrılıp İstanbul çatısı altında bir araya gelmiş binlerce yüz, binlerce hayat…

İşte Efsane İstanbul sergisi böyle son buluyor. Asırlık tarihiyle, farklılıklarının uyumuyla, birbirine her gün nazlı nazlı göz süzen Ayasofya ve Sultanahmet’iyle, her iki çocuğunu da eşit seven bir anne misali iki kıtayı selamlayan boğazıyla, delidolu Taksim’i, sessiz sakin Çamlıca’sıyla; genciyle yaşlısıyla, aşkıyla aşığıyla, otobüsüyle, vapuruyla, tramvayıyla, çalışanıyla, öğrencisiyle, hayırsızıyla ve daha sayamayacağım binlercesiyle İstanbul 8000 yıl sonra bile hala hepimizin masal şehri. Bu sergi de bu masalı en baştan bir defa daha okumak isteyenleri sabırsızlıkla bekliyor. O bir rüya, o bir masal, o bir “başkent”… O İstanbul… Napolyon’un da dediği gibi:

“ Dünya tek bir devlet olsa başkenti İstanbul olurdu.”…

Zeynet Öztunca



İlginizi çekebilecek yazılar:

Toplam 2 yorum yapılmış

  1. Çiler | 3 Eylül 2010, 19:48

    Yazıyı okurken, kendimi bizzat sergiyi geziyormuş gibi hissettim. Öyle canlı bir anlatım.. Aynı zamanda, okumaya doyamamış gibi hemen gidip görmeliyim hissini de bende uyandıran bir yazı.. Gözleri elinde olan yazarı tebrik etmek isterim..

  2. Irema | 6 Haziran 2011, 22:56

    Serginin afişinden parçalar kesilerek çantalar yapıldı. Tasarım bölümü mezunu bir kızla tanışmıştım; o fikri geliştirip çantaları üretmişş. Sabancı Üniversitesi ve bildiğim kadarıyla SSM’de de satışa başlandı :) Çok enteresan bir fikir bence; sizinle de paylaşayım dedim. Afişin bir parçası da bende ! :)

Yorum yazın:

Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.