Sanatın Hakikati, Hakikatin Sanatı: BOTERO

2 Temmuz 2010, 14:32 | 492 kez okundu


Dün Pera’daydım. Botero sergisi için. Sıcağın kasvetine ve yakıcılığına aldırmadan İstiklal’in sev-e-mediğim yolunu tereddütsüz arşınladım bu defa. Botero sıradışı olduğu kadar üretken bir sanatkâr. Tabloları kadar heykelleri de bir hayli fazla. Kolombialı ressamın heykelleri Madrid, Paris, New York gibi birçok ülkenin merkezi şehirlerinde sergilenmekte ve büyük ilgi görmekte. Eğer karşınıza şişman bir kedi ya da kuş, at üstünde obez bir gladyatör heykeli çıkarsa tereddüt etmeden ‘’İşte Botero’’diyebilirsiniz. (Türkiye’de heykel sanatı olarak hala Tanzimat-Cumhuriyet zihniyeti aşılmış değil, bu sebeple biz en fazla ‘’Mithat Paşa’’ filan diyebiliriz.)

‘’Sanat aynı şeyi farklı bir tarzda üretmektir.’’ diyor Botero. Bu sözü,‘’Mona Lisa’’tablosunu şişman, obur, garip bir kadına çevirdiği çalışmasını dikkatlice süzerken tutamadığım kahkahalarımda daha bir manidardı.

Botero dört yaşında iken kırk yaşındaki babasını kaybeder. Kendi kırk yaşına geldiğinde ise dört yaşındaki çocuğunu… Babasız ve çocuksuz kalmak… Tam bir dram, yani hayatın tam da kendisi! Botero’nun bu asırlık üzüntüsünü tablolarında sezinlemek pek de zor değil.

Bir yandan izleyiciyi sıkmamak için çalışmalarını renk cümbüşü ile süsler. Abarttığı canlı figürleri ve şekilleri ise Botero’nun kendine has üslubudur. Ancak Botero, şişman insan resmi yapmadığını, buna mukabil insanları şişman olarak resmettiğini söylemeden de edemez: ‘’No, I dont paint fat people! My stilistic goal lies in expanding scale.’’

Resimlerinin ve heykellerinin hepsini algı kaleydoskopundan devşirir. Bir genelev resmindeki şişman, cazibeli kadınlar, kolları ve göğsü kıllı siyah erkekler, şehvetle içilmiş ve yere saçılmış, kokusu bedenlere sinmiş ucuz izmaritler… Zahirde şehvet ve cezbe, bâtında Latin getto yaşamının anlamsızlığı ve huzursuzluğu…

Aynı hoşnutsuzluk hali ‘’sirkte cambaz’’ resimlerinin ‘’hal-i pür melallerinde’’ de görülebilir. Hüzünlü, suratları asık palyaçolar, şişman gövdeli huzursuz cambazlar… Bedenlerin hâkimiyetinin en fazla olduğu meclislerde-sirk ve genelevlerde- ruhların başıboşluğu insana ‘’düalizmi’’ hatırlatmaktadır. Bedenin ve ruhun ayrılığını. Diyalektiği değil. Aksine ikiliği.

Botero’nun eserlerinde bizleri hal-i hazırda bekleyen katı ve somut bir hakikat yoktur. O kendi gerçeğini teşekkül ettirirken zihnini, muhayyilesini kullanır. Dış realiteyi, katı, duru, durağan bir nesneyi (natürmort), zihin süzgecinden aktararak resmeder. Müşahade değil o nedenle, muhayyile!

Antonioni’nin Blow Up filmindeki fotoğrafçı da aynı hikmetten nasibdardır. Fotoğrafçı farkında olmadan parkta işlenen bir cinayeti çekmiştir. Bu gerçeğe daha sonra fotoğrafları büyüterek (filmin ismi de buradan mülhemdir) vakıf olur. Heyecanla, cinayetin işlendiği parka gittiğinde maktülü sere serpe yerde uzanır halde bulur. Ancak hakikat hala aynı hakikat midir? Elbette değildir. Şimdi hakikatin keyfiyeti değişmiştir. Kadrajın müşahadesi ile bizatihi müşahade aynı şeyler değildir. Botero’nun ‘’zihnî gerçekliğin resmini yapmak’’ dediği şey de bu olsa gerek…

Filmin sonunda ‘’sokak pandomimcileri’’ görünmez bir top ile tenis oynamaktadırlar. Top sahanın dışına kaçar. Fotoğrafçı bir an düşünür. Başta görünmez top kendi hakikati değildir fotoğrafçının. Düşünmesi pek fayda vermeyecektir. O zaman düşünmek yerine farklı bir meleke gereklidir fotoğrafçı için.

Olmayan topu görebilmek için müfekkire (düşünme) değil, muhayyile (düşleme) lazımdır. Fotoğrafçı bu çizginin ayırdına varmış olacak ki topu yerden alır ve pandomimcilere geri verir. Şimdi görünmez topun sesleri kulaklarında yankılanmaktadır… Hakikatin sesi… Yokmuş gibi görünen varlığın…

Hâsılı hakikatin sanatı yahut sanatın hakikati bu kertede biraz da varsayma yetisinden, kadim tabir ile ‘’vehimden’’ ibarettir. Duyumsama (his) değil, algılama (idrak)… Doğrudan değil dolaylı… Hakikatin hakikat olabilmesi için illa da görülmesi elle tutulması gerekmez. Öyle olsaydı Mecnun’un Leyla’yı mıncıklaması gerekirdi. Ama Mecnun bunun için mecnun olmadı… Onun hakikati Leyla’sı değil her daim düşlediği, uğruna düştüğü Mevlası oldu…

Botero’nun kendi natürmort tabloları için sarfettiği şu cümleler her şeyi ifade ediyor olsa gerek:

’Bir elma ya da portakal çizdiğimde insanların bu elma ya da portakalın bana özgü olduğunu ve onu benim çizdiğimi fark edeceklerini biliyorum. Çünkü benim yapmaya çalıştığım şey, çizilen her öğeye, en yalın olanına bile, derin bir inançtan kaynaklanan bir kişilik verebilmektir.’’

Not: Pera işini iyi yapıyor!

Gökhan Özcan
İstanbul Ticaret Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğrencisi



İlginizi çekebilecek yazılar:

Yorum yazın:

Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.