Tomurcuk Kokusu
6 Temmuz 2010, 11:08 | 418 kez okundu
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor… İçim kıpır kıpır ama bedenim kıpırtısız…
İşten çıkmışım, elim yüzüm, üstüm başımla ifadesizlikte sınır tanımıyorum an itibariyle, Jim Carrey misali şekilden şekle giriyor mimiklerim, kâh gülüyorum, kâh dalıp gidiyorum. İçimde yoğun ve yorgun bir haftayı geride bırakmanın saadeti –zira bana göre hafta Cuma günü mesai sonunda biter-, başlayan hafta sonunun umutlarıyla koyuldum zihnimde cirit atan bin bir tilkiyi tapır tapır yazmaya.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in kaleminden dökülen “Çalışmışım on beş saat, tükenmişim on beş saat, acıkmışım, yorulmuşum, uykusamışım” dizelerini cümle içinde kurabilmek için tüm rollerimi giymişim hafta boyu geçen bütün mesai saatleri süresince. Belli ki, çizgi halini almış gözlerimin güzel bir uykuya, zonklama emareleri gösteren zavallı ayaklarımın da içine bol miktarda tuz ilave edilmiş suya kavuşmaya ihtiyacı var. Ama önce duşa koşuyorum, bulduğum her türlü ferahlatıcı temizleme jelini bedenimin muhtelif yerleriyle buluşturuyorum.
Bu akşam erkenden uyumak olmaz, kapanan gözleri harekete geçirmenin bir yolunu bulmak gerek. Popüler kültür insanıyız malum, her zaman “Kitap okuyayım, anlam yüklü müzikler dinleyeyim, haber izleyeyim” psikolojisinde olamayabiliyoruz haliyle. “Dans edeyim –hatta tepineyim, macarena yapayım-, kargalara inat bağıra bağıra şarkı söyleyeyim, kelebek misali odadan odaya dolanayım” kılığımı giymişim işte, tutabilene aşk olsun.
İçimdeki enerji patlaması nedeniyle öncelikle hangi aksiyona bulaşmam gerektiğine karar veremedim bir süre. Böyle durumlarda, doğru yolu bulmamı sağlayan kılavuzum, Türkçe Pop’un devi olduğunu iddia eden radyo istasyonu ve online yayından yükselen Serdar Ortaç veya Demet Akalın tınıları olmuştur hep. “Seni çöpe atacağım poşete yazık” dumur halinden uzun süre önce sıyrılmış olmam nedeniyle bu kez Demet Akalın vardı bahtımda.
“Ayrılık yüzünden kırdım herkesi, şeytanın bacağını kıramıyorum, hayatın akışına uyamıyorum. Üzenler hep seviliyor, sevenler hep üzülüyor, aşka inancım azalıyor, git gide hevesim kaçıyor.” Bu nasıl bir şarkıdır anlam veremedim; sözler manidar ve yaşanan hayal kırıklıkları sonrasında öğrenilmiş dersler paylaşılmış ancak öyle bir beste söz konusu ki oturup ağlamam gereken sözlerde “disco disco Partizani” figürleriyle dans ettim. “Yazgımla kanlı bıçaklı, kalbim hep alacaklı” derken o kadar mutlu bir müzik var ki fonda “Oh be, böyle kötü kaderin gözünü seveyim” dercesine değişti el kol hareketlerim. Aradaki “yeppa, hoppa” vokal detaylarına girersem şarkı hepten kategorize edilemez hale gelecek sanırım.
Ey Serdar, ey Demet!
Siz olmasaydınız, sıcak ve kurak geçen yaz aylarında nasıl deşarj olurdu benim gibi oryental müzik alt yapısı üzerine kurulmuş dım tıs dım tıs ritimlerine susamış ancak bahsedilen sözlerin iyi mi yoksa hüzünlü mü olduğuna bir türlü anlam veremeyen bedenler?
Demet Akalın’ın şarkısı “Hayalim üç kelime, o da şöyle; evli, mutlu, çocuklu” mesajıyla bitiyor. Evli ve çocuklu kelimelerini duymamla birlikte algılarımda bir seçicilik durumu yaşanmış olsa gerek ki “Married… with Children” isimli dizi geldi aklıma. Çok alakasız farkındayım ama benim belleğimin de böyle bir arızası var işte, umulmadık kelimelerden olağanüstü senaryolar yaratabiliyorum.
Married… with Children, ABD yapımı bir sitcom dizi. Dizide, Chicago’daki alt tabakadan bir aile olan “Bundy”lerin maceraları anlatılır. Baba Al Bundy, başarısız bir ayakkabı satıcısıdır. Anne Peg, son derece tembel ve alaycıdır. Kızları Kelly, erken yaşta erkeklerle yatmaya başlayan aptal sarışındır. Oğulları Bud ise akıllı olmakla birlikte kendisinin çok ilgili olmasına rağmen kadınlar tarafından pek hoşlanılmayan bir tiptir. Dizi, İngilizlerin kara mizahı Amerikalıların eline geçerse ortaya neler çıkabileceğini göstermektedir. Amerikan aile yapısı abartılı bir komedi ve ironiyle sorgulanırken bu sefer de insanı örnek Bundy ailesinin bencil üyelerinin hiç bir şeyi sallamayan havalarına özenmeye zorlar. Evlilik kurumundan endişe etmemin ve televizyon izlerken farkında olmadan Al Bundy oturuşuna geçmemin yegâne suçlusu bu dizidir.
Bu akşam için bu kadar bilmişlik kafi bence, şimdi kutsal bilgi hazinemden enstantaneler paylaşma faslını geçip bu yazın hit popüler şarkılarına kıvrak ama fütursuz danslarımla eşlik etmeye devam vakti. Bundy ailesi nedeniyle kısa süreli de olsa daldığım düşünce âleminden bir “Alo” sesiyle irkilerek çıktım aniden. Ses telefondan değil bilgisayarımdan geliyordu. Salim isimli güzide sanatçımızın Jale isimli canından çok sevdiği arkadaşı için söylediği bir şarkı olsa gerek, zira sürekli “Jale, Jale, Jale” diye sayıklamalar var şarkıda. İtiraf ediyorum şarkının ritimleri çok güzel ama sözler konusunda maalesef övgü dolu paylaşımlarda bulunamayacağım. Beni eğlendiriyor işte, daha ne isterim ki?
Lady Gaga formatıyla karşımıza çıkan Hande Yener var sırada. Klibinde şezlonglar üzerinde siyah mayo ve bikinileriyle güneşlenen insanları dans ettirmeyi başararak bir saçmalık örneğini daha hayatımıza soktuğu için kendisine müteşekkiriz. Beyin liposuction’ının yan etkilerinden biri de bu olsa gerek. Amanin, hoppa, “Bodrum’a da gittik beraber, İstanbul’da da yaşadık, sorun şehirlerde değildi, biz tam yalandık.” Sahi bu kadının hem aklının hem de bedeninin yarısı nereye gitmiş?
Yaşlanıyorum artık, eskiden saatlerce tepinebilme potansiyelim ve enerjim vardı ama artık finale giden yollar göründü, beş şarkıda pes ediyorum. Madem öyle kapanış şarkısını da kendim belirleyeyim radyonun inisiyatifine bırakmadan. Tarkan’ım, evimin direği, gözümün nuru, yiğidim, aslanım… Bırak artık mega starlığı, demode oldu, gel biz son şarkını söyleyelim birlikte avaz avaz…
“Ben hiç hak etmedim ki böyle unutuluşu, sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsın…”
Gece yine leylak ve tomurcuk kokmaya başladı, dinginleşip özüme dönmenin vaktidir artık. Uyku kardeşim, ver elini.
Ayşe Dilşad Çetin
İlginizi çekebilecek yazılar:
Yorum yazın:
Yazıya yorum yazabilmek için önce giriş yapmalısınız.

Yazan:



