Soğuktu Sanırım Birazda Acı

14 Mayıs 2010, 02:28

Sessizce kalktı yatağından, önce pencere camında kırılmış bir iki güneş ışığı çöktü göz kapaklarına, gözleri kısıldı; yorganı açıldığında vücudunu bir soğuk kapladı. Beyaz duvardaki kırmızı resim parıldadı ve ayakları soğuk zemine bastı. Kapıda duran küçük altın saçlı kız kıkırdadı ve koşarak annesinin kucağına atladı.

Sessizce kalktı yatağından, önce florasanın camında buz kesen ışık oturdu göz kapaklarına gözleri ağırlaştı ve açılmadı; beyaz, hasta kokan yorganı açıldı soğuk vücudu soğukluğu duymadı. Bomboş beyaz duvardaki bir iki mor uçuşan halka dolandı; ayakları baserken soğuk zemine pek de rahatsız olmadı, anlamadı. Sonra yorgun gözleri biraz zorlandı. Kapıdaki duvarlar kadar solgun soğuk yüzleri gördü; konuşmaları kulak kemiklerinde kıkırdadı. Vücudunu derinden gelen biraz hoş soğuk bir ürperti kapladı; ağırca sardı.

Bir şırınga ilacı çekti, süpürge makinası gibi içine, güzel bir rutinle. Bir parmak vurdu iğnenin ucuna bilmişçesine, bir nefes geçti akciğerden, sonra terlik sesleri şakladı soğuk zeminden. Bir iğne girdi derinin derinine, pek yüreği acımadan; ince bir acı sesi süzüldü dudaklardan. En son demir kalın kapılardı kapanan. Oturdu soğuk demirli yatağında ayakları yere çıplak baserken öylece. Zor çevirdi kafasını önce bir yana, sonra yavasça düştü az önce kalktığı yatağına.

Bir kaç gök gürültüsü esti havada. Bir pardak düştü küçük beyaz ellerden. Damlalar vurdu camlara süzülürken. Aktı sular kenar mahallelerde. Kadınlar koşuverdi etekleri savrulurken. Gazeteler ıslandı büfenin önünde. Bir araba çarptı bir diğerine. Bankada bir müşteri tutamadı kızdı veznedara. Postacı sürerken bisikletini, kaldırımdaki kadın unuttu mektubunu göndermesi gerektiğini. Genç güzel bir kız ağlarken yatağında, erkek arkadaşı sigarasını çekti içine. Televizyon kanallarında dolanırken bir cümbüş dizisi, bazen bir dram, sunarken yakışıklı spiker tren kazasında ölenlerin adını; kumandayı tutan eller kalpteki acıya dayanamayıp yere düştü. Arkadaşlarıyla kağıt oynerken çayını içen amca çıkarırken masa altında ayakkabısını, ayakkabıcı unuttu indirdiği kepenklere kilit vurmasını. Derken ne akrep yelkovanı yakaladı ne de yelkovan ondan kaçtı onlar bundan bihaber bir pile muhtaç dönüp durdu.

Gitgide soğurken vücudundaki soğuk derisi, titreşen yatağının ince demirleriydi. Boğazında acı bir tat yayılırken, kolları istemsiz savruldu. Düşerken vücudu soğuk zemine, bir kaç salyesi damladı beyaz mermere. Bağırmaya çalışadursun duyulmazken sesi, kulağında kısık sinsi bir çınlama sesi. Sonra hissederken süzülen göz yaşını, düşündü uyuşuk soğuk beyni altın saçlı küçük kızını.

Özgür AKIŞOĞLU

KESİLEN SESLERDEN SONRA

7 Ekim 2008, 21:36

O gece yarısına kadar senelerin güzelliklerini, denizin her mavisini, sahilin her güzelliğini taşıyordu Gölcük. O sabah büyük bir beton yığınıydı. O yığınların birinde sen, birinde abim, birinde yüreğim vardı.Seni o sabaha karşı; belki başkalarının hayatına, belki kendi hayatımıza son vermek pahasına; bembeyaz, soğukkanlı ve hala gülen cansız bir beden olarak çıkartmıştık.Sonra abim için çalışmaya başladık. En iyi anlarını yaşadığı bilardo salonunda hayatının en berbat, en soğuk, en sessiz, en bitkin anlarını yaşıyordu. Böyle berbat devam edeceğini bilse bile, yaşamak güzeldi, ne olursa olsun yaşamalıydı. Yaşayacaktı da… Abim senin gibi pes etmedi. O da çıkmıştı sonunda.  Ama donmuş bir bedenle değil, yarı incinmiş, yarı kırılmış, yarı kanamış, ve fakat yılmamış, yıkılmamış, inatla yaşamayı sürdüren bir bedenle.Sanırım içinizde en şanslı olan, ama bir o kadar da çok yıpranan yüreğimdi. Yüreğim asansörlü, dokuz katlı bir binanın, eskiden sahil, artık kanlı betonla karışık su birikintisi manzaralı, dört oda bir salon çatı katında oturuyordu. Üzerine çatı düşmüştü sadece. Çatının ağırlığından yakınırken, aklına zemin kattaki yaprak gözlü küçük kız geldi. Yüreğim o güne kadar birçok acıyı kaldırabilmiş, birçok engeli  tek başına aşabilmiş, birçok ağırlığı sırtlanabilmişti. Ne yapar eder bu çatı yığınının ağırlığına da dayanmayı, inatla karşı koymayı başarırdı.Ama yaprak gözlü kız henüz dokuz yaşındaydı. Belki hayatında hiç dondurmayı yüzüne bulaştırarak yememişti. Terden sırılsıklam olana kadar oynamamıştı. Kusana kadar çikolata yememişti. Bu körpe haliyle yüreğim, çatı yığınına dayanmakta zorlanırken; nasıl olacaktı ki o, dokuz katın demir, beton ve ceset yığınına dayanabilecekti?Yüreğim bunları düşündükçe ağırlığa dayanamaz oldu. Acaba yaprak gözlü küçük kız acı çekiyor muydu? Yoksa o da senin gibi donmuş bir beden miydi? Hayır, hayır! Bu kadar çabuk pes etmez küçükler. Annelerine inatla karşı gelenler, niye aynı inatla ölüme karşı gelmiyorlardı?Bir ses duydu yüreğim uzaklardan, çok derinden. Boğuk, zor anlaşılan ince bir ses: “Anne, çok soğuksun. Sarılma bana!” diyordu. Yüreğim iyice ezilmeye başladı. Ses devam etti: “Anne,sen bir şey olursa kirişlerin altında durmamız gerektiğini söylerdin. Bizim üzerimizdeki o kiriş mi?” diyordu. Yüreğim, yine yüreğimden başka kimsenin duyamadığı ağlayışlarını ve bağırışlarını sürdürdü. İnce ses: “Anne,sıkıldım. Çıkalım buradan” diyordu. Yüreğim artık dayanma gücünü yitirdi. O sesi duymak istemiyordu. Ses yükseldi birden, çığlıklarıydı bu o ince sesin. “Anne,haydi! Durma,çıkalım buradan!” diye hiç durmadan bütün sesiyle bağırıyordu.Yüreğim dayanamadı,ezildi. İnce ses sustu. Dokuz katlı binanın enkazı, kamyonlarla denize atıldı. Deniz dolduruldu, yeni yaprak gözlülerin, yeni küçük kızların, yeni annelerin canını almak için hazır hale getirildi.