Basın Özgürlüğü ve Önemi
7 Ocak 2010, 13:45
Bir siyasal rejimin “demokratik” niteliğinin varlığından söz edebilmek için; bu rejiminde öncelikli olarak “düşünce özgürlüğü”nün var olması gerekir. ”Düşünce özgürlüğü”, farklı bireysel görüşler serbestçe, korkusuzca açıklanabildiği, topluma aktarılabildiği, doğru bilgiler rahatlıkla edinilebildiği ölçüde nihai anlamda var olacaktır. Bunu da sağlamanın koşulu “Basın özgürlüğü”nden geçer. Anayasamızın 28.maddesin de “Basının hür olduğu, sansür edilemeyeceği” açıkça vurgulanmıştır.
”Düşünce özgürlüğü”, farklı bireysel görüşler serbestçe,korkusuzca açıklanabildiği, topluma aktarılabildiği, doğru bilgiler rahatlıkla edinilebildiği ölçüde nihai anlamda var olacaktır.
Bir ülkede herhangi bir sebepten dolayı sadece belli yöndeki görüşler topluma ulaştırılabiliyorsa, o ülkede düşünce ve enformatik anlamında özgürlük ciddi bir biçimde sınırlanmış demektir. Çağdaş dünya bugün ulaştığı çizgiyi, zaman içinde ortaya çıkan farklı görüşlerin tartışılmasına, toplumları etkilemesine ve sonunda varılan uzlaşıya borçludur. Siyaset biliminde daima hatırlanacağı üzere: ”Denetlenmeyen her iktidar, suistimal edilmeye, kötüye kullanılmaya mahkumdur”. İktidarın da denetlenmesi basın sayesinde mümkündür ve özgür bir basın çerçevesinde ancak bireylere ulaştırılabilir ve bu şekilde ülkedeki mevcut durumu öğrenip, sorgulayıp, eleştiri süzgecinden geçirebiliriz.
Çağdaş dünya bugün ulaştığı çizgiyi, zaman içinde ortaya çıkan farklı görüşlerin tartışılmasına, toplumları etkilemesine ve sonunda varılan uzlaşıya borçludur.
Düşünce ve basın özgürlüğü dahil, hiçbir özgürlük sınırsız değildir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, çeşitli özgürlükler, bu arada “düşünce özgürlüğü” adı altında önemle vurgulanıp, korunması hedeflenirken, ”kullanılması görev ve sorumluluğu içeren” bu özgürlüğün de belli hallerde, ”demokratik toplumunda zorunlu önlemler niteliğinde olan ve yasayla konulan bir kısım kısıtlama ve yaptırımlara bağlanabileceği” öngörülmüştür. Bunun en önemli nedenlerinden biri de “kişilik haklarının korunması”dır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi demokratik toplumun temel öğelerini: çoğulculuk, hoşgörü ve ifade özgürlüğü (yani saydamlık) olarak belirlemektedir.
Ülkemizdeki duruma bakacak olursak üzüntüyle belirtmeliyim ki düşünce özgürlüğü ve bunun yansıması olaraktan basın özgürlüğü sınırlıdır. Avrupa’da yapılan araştırmalar, darbe dönemlerinde ve günümüzde tutuklanan gazeteciler, düşüncelerini açıklamaktan dolayı haklarında soruşturma açılan insanlar v.s bunu teyit eder niteliktedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi demokratik toplumun temel öğelerini: çoğulculuk, hoşgörü ve ifade özgürlüğü (yani saydamlık) olarak belirlemektedir. Bunları dikkate alaraktan çağdaş demokrasilere ulaşma da, demokratik toplum yolunda ilerleme de, Avrupa Birliği’ne giden yolda; düşünce özgürlüğünden, basın özgürlüğünden geçmektedir. Basın özgürlüğünün olduğu bir ülkede; karşılıklı hoşgörü çerçevesinde düşüncelerimizi özgürce ifade edebildiğimiz ölçüde, ülke olarak ilerleyebilir, bu şekilde sorunları tartışıp çözebilir, milli birlik ve beraberliğimizi daha da pekiştirebiliriz.
Düzenin sorgulanması
27 Kasım 2009, 14:27
Değerler: Evrensel ve ulusal diye ikiye ayrılır. Değer karmaşası göründüğünde ortada şimdiki dünya sistemi gibi bozuk bir sistem gözlenir. Toplumun büyük bir kesiminde bulunan; ekonomik kaygılar, sosyal hayatta yaşanan sıkıntılar ve bunların özeti olan kültürel yozlaşma iniltileri, sistem bozukluluğunun en açık ifadesidir. Bu sistem bozukluğu; geri kalmış ülkelerin değiştirilmiş ifadesi olan, gelişmekte olan ülkeler sınıfındaki Türkiye’nin çıkmaz sokaklarda, umut aramasına yol açmaktadır. Bozuk Sistemin derinliklerine inilmeden yapılmaya çalışılan basit yönetim ve yüzeysel düzenlemeler, çıkmaz sokakları daha da çıkılmaz kılmaktadır. Yönetimin kendilerinde güç kaynağı olduğunu sanan yöneticiler, çıkılmaz sokağın karanlığını kabul etmedikçe herhangi bir çözüm oluşturulamayacak, aksine çözümsüzlük düğümlenecektir. Bunun için çözüm arayışları ancak anayasa çerçevesinde ve anayasanın gereği olan düzen değişikliğidir. 1968 yılında bütçe tartışmaları yapılırken hükümet adına konuşan bir bakan, düzeni değiştirmeye kalkışmanın Türk ceza kanununa göre suç olduğunu çünkü Türk ceza kanununun 142 ‘ıncı maddesi: “Memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek… için her ne suretle olursa olsun propaganda yapmayı suç saydığını söylemiştir”
Yıl 2009 yani aradan tam 41 yıl geçmiştir sizlere şunu sormak istiyorum: Bu 41 yıllık süreçte hükümet adına konuşan bakanların 41 yıl önce söylenenlerle ne kadar farkı var?
Kırk yıldır aynı sözleri tekrarlayan bakanlar, Türk ceza kanunun üstünde anayasanın olduğunu hatırlayamamış olmalı, bu görüşleri sakattır. Evet Anayasanın ulusça kabul edildiğinden bu yana Anayasanın gerekli kıldığı bir düzen olabilir ama bu düzen henüz birçok yönüyle müesses değildir ve tamamlandığı savunulamaz. Düzen niçin ve nasıl değiştirilmelidir? Düzenin değişimi için önce sistemin yargılanması gerekiyor: Şuan ki sistem günün şartlarına ne kadar cevap veriyor diye sorgulamak lazım. Doktora giden bir hastaya, doktorun ilk sorduğu soru: Rahatsızlığının vücudunun neresinde olduğudur. Kafası ağrıyan hasta, ayağından rahatsızlık duyduğunu söylerse çözüm için gittiği doktordan düğümlenmiş bir çözümsüzlükle döner. Bu gün sistemi devam ettiren, baş ağırıtan sorunlar, kimi güç sahipleri tarafından ayak sorunu olarak tanımladığından dolayı, şifa bekleyen hastalığın aksine hastalığa, hastalıklar eklenmektedir; “Her şeyi halk için yapmak istiyoruz” diyerek. Kimi güçlerin menfaatlerini, her şeye rağmen korumak isteyen tutucu çevreler, demokrasiye belli bir sınıra kadar tahammül edebiliyorlar: O güçlerin çıkarları, halkın yaşanan gerçekleri fark etmesi karşısında tehlikeye düşünceye kadardır… O sınırdan sonra bu güçlerin demokrasi sevdaları tükenir. Tahammülün yerini zorbalık ve dengesiz güç gösterisi, özgür düşünmenin yerini sopalar ve silahlar yer alır. Halbuki halk için yapılmak istenen her şeyde halkın rızası da gözetilmeli (genelde bu, güçlerin kendi istediklerini halkın istediklerine mal edilmesi olarak yansır) .Ve madem halka bu kadar sevdalılar hiçbir gerçeğin açığa vurulmasından korkmamalıdırlar. Üstünü örtmeye çalıştıkları gerçekleri halka serbestçe ve korkusuzca söylemelidirler. Sistem ancak Anayasaya’da böyle bir çözüm arayışıyla düzenlenebilir. Bunlar yapılmasa çözümsüzlük sonsuzlaştırılır.
Savcı Gürbüz
Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Zihinsel Engelliler Öğretmenliği 3. Sınıf
savcigurbuz[at]hotmail.com
82 Anayasası ve Türklük Kavramı
2 Kasım 2009, 23:58
Anayasa:İktidarın elde edilmesini, kullanılmasını ve devrini, devletin yapısını, başlıca hukuki işlemlerin konulmasını ve rejimini; insan haklarını, hukuk kurallarını, hukuk kurallarının en üst düzeyinde düzenleyen,kendine özgü bir makam(otorite)tarafından yapılmış hukuki bir işlemdir.Bu yüzden anayasaların her kesimi kapsayıcı, genel nitelikte olması gerekir. Osmanlı-Türk Anayasal gelişmelerine baktığımız zaman ise yapılan anayasaların birçok olumsuz tarafı göze çarpmaktadır. Cumhuriyetle birlikte yapılan 24 Anayasası, 60 ve 80 darbelerinden sonra yapılan 61 ve 82 Anayasalarında da birçok olumsuzluk devam etmektedir. Burada genel olarak anayasalardaki mevcut olumsuzluklar değilde günümüzde özellikle demokratik, kürt, doğu veya ismi ve içeriği henüz tam belli olmayan ama mevcut hükümet tarafından atılması planlanan bir açılımla da alakalı olarakta Türklük sorunu üzerinde durmak istiyorum.
Anayasaların her kesimi kapsayıcı, genel nitelikte olması gerekir.
Bilindiği üzere mevcut Anayasamızın (82 Anayasası)66.maddesindeki 1.fıkraya göre:”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Burada iki sorun ortaya çıkmaktadır: Birincisi TC Vatandaşı olupta Türk olmayan Kürt, Laz, Arap, Çerkez v.b.. etnik kökene mensup insanların sorunu. İkincisi ki daha da önemlisi,TC Vatandaşı olmayan ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca Türklerin durumu. Bu gerçekten izahı mümkün olmayan ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca Türkün durumu sorununu ortaya çıkarmaktadır. Acaba açılım gündemdeyken;
Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
AKP kurmaylarları Anayasada böyle bir değişiklik düşündüler mi hiç?Hukuk kuralları çerçevesinde(175.madde gereğince Anayasada yapılacak değişiklik) bu maddede yapılacak bir değişikliğin tüm etnik kökene mensup olan insanları kucaklayıcı, olumlu bir değişiklik olacağı kanısındayım. Çünkü madde 66 diğer ülkelerde yaşayan Türk insanarında varlığının bir bakıma yadsınmadığının ifadesidir. O yüzden olumlu anlamda yapılacak bir değişiklik hem Kürtlerin taleplerini bir nebze olsun karşılayacak, hem diğer ülkelerdeki Türklerin varlığının ifadesinin anayasada belirginleşmesini sağlayacak hem de çok tartışılan açılım konusunda atılacak somut adımlardan biri olacaktır.
Sorunlar Yumağının Tüm İlmekleri
7 Eylül 2008, 16:52
Türban sorunu, uzun yıllardan beri Türkiye’nin gündemini işgal ediyor. Halihazırda içinde bulunduğumuz süreç de gösteriyor ki, bu sorun bir futbol maçı şeklinde algılandığı sürece türban uzun yıllar boyunca ülke gündeminde üst sıralarda yerini almaya devam edecek. Bu süreç doğru tahlil edilmediği ve siyasal yönünün yanında sosyolojik boyutlarıyla da tartışılmadığı sürece, bizler tıpkı futbol maçı izler gibi, iki farklı kutup arasında süregelen tartışmalarda hangi tarafın oyunu kazanmaya yakın olduğunu tartışıp duracağız.
Halihazırda içinde bulunduğumuz süreç de gösteriyor ki, bu sorun bir futbol maçı şeklinde algılandığı sürece türban uzun yıllar boyunca ülke gündeminde üst sıralarda yerini almaya devam edecek.
Bu süreçte tartışılan ana konu, kamusal alanda olası bir türban serbestliğinin anayasanın laiklik ilkesine karşı bir tehdit oluşturup oluşturmayacağıydı. Tartışmalarda bir taraf bunun bir özgürlük sorunu olduğunu; diğer taraf ise bunun anayasanın temel maddelerinden laiklik ilkesine karşı açık bir saldırı olduğunu savundu. Ama bu süreçte tartışılan ana konu olan laikliğin sınırlarının ne olduğunun, neden din ekseriyetli tartışmaların laik olan ülkemizde,laik olmayan pek çok ülkeden daha fazla tartışıldığının üzerinde durulmadı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti de tıpkı Fransa gibi laik demokratik bir hukuk devletidir. Her iki ülke bu konuda benzer özelliklere sahipken, türbanın ve diğer din ekseriyetli tartışmaların neden bizde bu kadar fazla olduğunun cevabı aslında çok basittir. Çünkü, Türkiye Müslüman bir ülke iken; Fransa Hristiyan bir ülkedir. Türk halkının çok büyük bir bölümü İslam dinine inanır. Ve İslam, tabiyati itibarıyla bir müminin 24 saatine de karışan, her alanda uygulanması gereken hükümleri olan bir din iken, Hristiyanlık dini kendisine mensup olanlara bu alanlarda karışmaz. Bu temel farklılık, aslında yaşadığımız din ekseriyetli sorunların neden bir türlü çözülemediğinin de göstergesidir.
İslam dini tabiyati itibarıyla bir müminin 24 saatine de karışan, her alanda uygulanması gereken hükümleri olan bir din iken, Hristiyanlık dini kendisine mensup olanlara bu alanlarda karışmaz.
Laiklik ilkesi gereğince, dini semboller kamusal alanda kullanılamaz ve din devlet işlerinin herhangi bir alanında söz sahibi olamaz. Buraya kadar her şey doğrudur ve uygalanması gerektiği gibidir. Fakat zaman içinde bu kamusal alanın sınırlarının nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiği tartışmaları, sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Hele zamanla bu sorundan nemalanan(beslenen), bu sorunu kendine oy aracı olarak gören siyasilerin varlığı, sorunlar yumağına her geçen gün bir çözümsüzlük ilmiği daha attı. Ortaya çıkan şey ise, kimsenin çözmek istemediği, ama herkesin nemalanmak istediği kocaman bir sorundu.
Laiklik ve türban sorunu, kimse kabul etmese de bu ülkenin tüm organlarının elbirliğiyle büyüttüğü bir sorundur ve elbirliğiyle de çözülmesi gerekir. Bu süreçte yer alacak herkes, bu sorunu tüm yönleriyle ele almalı ve karşısındakilerin düşüncesini anlamak için empati kurmalıdır. Bu sorun ortadan kalktığında gerçek demokrasi de sağlanmış olacaktır. Çünkü bu sorun üzerinden demagoji yapıp oy toplayan siyasiler, her düştüklerinde tekrar yükselebilmek için bu sorunlar yumağının iplerine tutunamayacaklardır. Bunun için ihtiyaç olan tek şey, biraz hoşgörüdür.
Laiklik ve türban sorunu, kimse kabul etmese de bu ülkenin tüm organlarının elbirliğiyle büyüttüğü bir sorundur ve elbirliğiyle de çözülmesi gerekir.
Kısas Ve Devlet
3 Eylül 2008, 04:12
Devlet, içinde suçların muhakkak cereyan ettiği bir havuzdur. Bu havuzda en basit tabirle suçlular ve mağdurlar vardır. Bu tabir, devletin bir boyutunu temsil eder ve bizim burda esas konumuz suçlar ve cezalardır.
Bir devlette suç oranının ciddi biçimde düşürülmesi alınacak güvenlik önlemleri sayesinde olamaz.Bu oranı düşürebilmek için devletin;
Ya müthiş bir refah düzeni oluşturması gerekir.Yani öyle bir düzen oluşturmalı ki kimse suç işlemeyecek kadar eşit olmalı.
Ya da suçları önlemek için güvenlik önlemi değil de caydırma esas alınmalıdır.
Güvenlik önlemleri ve stratejileri suçları önlemede her zaman yetersiz kalacaktır.Öyle ki devlet ülkenin her köşesini aynı düzeyde koruyamaz.Böyle olunca suçlar güvenlik açığının olmadığı yerden açıklar verilmiş yerlere doğru kayacaktır.Mesela hırsızlık, iyi korunmuş bir mahalleden kötü korunan bir mahalleye doğru kayacaktır.Veya her yeri koruyabilse bile muhakkak açık verecek bu açıktan sıyrılabilecek suçlular yine suç işleyeceklerdir.
Her birey yapı olarak benzer olmadığından suç işlemeyi bir meziyete benzetebiliriz. Devlet içinde, psikolojik ve fiziksel açıdan diğerlerinden daha yetersiz olan insanlar var oldukça suç işleyen insanlar da meziyetinin farkında olacaklardır. Bu bir potansiyeldir. Suçlular tedbirli(güçlü) ile daha az tedbirli(daha az güçlü) arasındaki farkı görecek meziyetlerini kullanmak isteyeceklerdir. Örneğin güçlü olan ile zayıf olan iki birey arasındaki fark tabiatıyla olaylar karşısında güç kullanma isteğini doğuracak ve güç kullanılacaktır.Ama güç yönünden eşit iki birey birbirlerine karşı güç kullanarak arzularını yerine getiremeyeceklerini bilirler.Her yönden denklik varsa psikolojik ve fiziksel açıdan, iş güçlere değil demokratik çözümlere kalır.Ancak her şeyin eşit olmadığı bir devlette kesin olarak suç işleme isteği de doğacaktır bu açıdan.Sonuçta devlet de yeterli güvenlik donanımında olamayacağından suç işlenecek, mağdurlar mutlaka olacaktır.
Bu yüzden ya her yönden eşitlik ya da her yönüyle caydırma gerekir.Aslında birincisi günümüz Avrupa devletlerinde mümkün değildir.Bireyler arasında psikolojik ve fiziksel eşitlik sağlanamaz.Bu da suçu kaçınılmaz kılar.
Her yönden eşitliği sağlamak için devlet bir düzen oluşturamasa da aslında kısas ilkesiyle caydırıcı bir yapay eşitlik oluşturabilir. Mesela adam öldüren birisi öldürülenin yakınları tarafından devlet aracılığıyla öldürülebilirse veya öldürülenin yakınına devlet bu hakkı tanırsa herkes edilgen bir biçimde psikolojik ve fiziksel açıdan eşitlenmiş olur.Bu durum, bireyler arasındaki eşitsizliği ezici biçimde ortadan kaldırır.Meziyeti olanlar da kendisi dahil kimse arasında fark göremeyeceği için suç işleme isteğinde olamazlar.Ve suç işlemek neredeyse tarihe gömülebilir.
Suçluyu affetmek Allah tarafından da takdir edilmiştir.Eğer öldüren kişiyi öldürmekten vazgeçersiniz hayat kurtarmış olursunuz der Kuran.
2/178 İnananlar! Öldürmede size eşitlik farz kılındı. Hürre karşı hür, köleye köle, kadına kadın… Ama kim maktulun hısımları tarafından bağışlanırsa, o zaman uygun olanı yapması ve diyeti güzelce ödemesi gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra kim sınırı aşarsa onun için acı bir azap var.
2/179 Sizin için bu eşitlikte hayat kurtarma vardır, ey akıl sahipleri, böylece korunursunuz.
Elbette ki affetmek suç oranının tekrar artmasına sebep olmaz.Önemli olan eşitliktir ve suç işleyecek olanın bireyler arasında herhangi bir güç uçurumunu, eşitsizliğini görmemesidir.
Türkiye’de Türban, Amerika’da Ufo
24 Ocak 2008, 17:38
Küre ısınır, ısınırken kuraklık bekler alemi cihan, yağmurlar fırtınalar baş gösterir, büyük feleketlerin habercisidir. Sorumlusu kesinlikle küredir. Küreselleşmenin faydaları ya da zararları hakkında onlarca yazı okumuşuzdur, tekrarlayıp canızı sıkmanın gereği yok.
Türkiye’de büyük bir sivil anayasa girişimi var malumunuz. Küseresel ısınma gibi herkesin farklı beklentileri olmakla beraber kuvvetle muhtemel yan etkilerini yakında görmeye başlarız. Tüm cemaat Tayyip Bey’in peşine takıldık gidiyoruz. Ak bir ışık görüyoruz tünelin diğer ucundan… Umarım daha fazla gördüğümüz ışık trenin farları değildir.
Küseresel ısınma gibi herkesin farklı beklentileri olmakla beraber kuvvetle muhtemel yan etkilerini yakında görmeye başlarız.
Anayasa değişikliği değil de, bu ara nedense birden bire Türbana takıldık?
Gelin önce türban sorunu nasıl başladı bir hafıza tazeleyelim! 1969 Kasım’ına Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne gidelim ve “Cumhuriyetin ilk türban eyleminin” kahramanlarını yakından tanıyalım…
Kasım 1967, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi…
Öğrenciler İslam Tarihi dersine giriyor…
Profesör Neşet Çağatay kürsüde…
Prof. Çağatay ders başlamadan öğrenciler arasındaki bir genç kızı işaret ederek “Sen… Başörtülü kız…” diye sesleniyor…
Başörtülü kız “Ben mi efendim?” diye sorar;
Çağatay, “Evet sen” diyor,
“Sınıfta bu kıyafetle oturulmayacağını bilmiyor musun… Ya başındakini çıkar, ya da çık dışarı…”
Olaylar Neşet Hoca’nın bu tavrıyla durulmadı, Hatice Babacan kısa sürede basının bir bölümü tarafından açılan bir kampanyanın başrol oyuncusu oldu…
Fakültede boykot yapıldı…
Başka kız öğrenciler türban taktılar…
Dışarı çıkan bu kızın adı Hatice Babacan.
Oysa bugün türban sorunu maalesef çok başka yerlerde…
40 yıllık mücadelenin sonuda, “Türban kıyafet özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilecek farklı bir kıyafet olmanın çok ötesinde bir siyasi mücadelenin sembolü olarak Anayasa’ya fiilli olarak girmekte…”
İnancın üniversiteye kılık kıyafetiyle girmesine karşı çıkmıyorum…
Bu iktidar kadrolarının şimdi bir örneğini verdiğim geçmişlerinden ve genlerinden, türbanı Anayasa’ya taşıyacaklarına adım gibi eminim…
40 yıl önce 1967 Kasım’ında Hatice Babacan’la başlayan “üniversitedeki türban savaşı” bugün 2007 yılının yine Kasım ve Aralık aylarında “Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık kıyafet serbesttir” maddesiyle Anayasa’ya girecek ve türban yasallaşacak…
O ilk türbanlı kız öğrencinin bugünkü hükümetin en etkili isimlerinden, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın öz be öz halası olduğu artık bir sır değil…
Türban kıyafet özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilecek farklı bir kıyafet olmanın çok ötesinde bir siyasi mücadelenin sembolü olarak Anayasa’ya fiilli olarak girmekte…
Asıl gündem sivil anayasa değil miydi? Neden yine takıldık sanal gündeme. Neden asıl mesele yılbaşı ertesinde elektriğe yapılan %15 zam olamıyor? Gündem dünyada Irak’ın işgali oluyor da bizim neden ana haber bültenlerimiz kömür dağıtan valileri ilk haber yapıyorlar. Yolcu sayısı düştüğü halde dünyada kâr yapan tek demir yolları neden bizim? Nedeni basit aslında, yolcu yerine kömür taşırsın. O taşıdığın kömürleri valilere dağıtırsın, sosyal devlet olursun. Kömüre muhtaç olacağın yerde, onları kendine muhtaç yaparsın, bağımlıdır artık koca bir millet.
Tekrar türban meselesine dönersek, kablo tv’nin nimetlerinden yararlanarak, dünyanın büyük haber kanallarından takip ettiğim haberlerde bir kaç haftadır tüm borsaların düşeceği belirtiliyordu. Uyarılar yapılıyordu. Halk tam panik olacak haldeyken San Francisco civarında UFO, Mars’ta oturan adam, memleketimde Türban gündeme oturur.




