Küçük Kızın Güncesi-2
12 Temmuz 2010, 22:01
Beklenen gün gelmişti… Konuşmalarından sonra koskoca 32 saat kalmıştı büyük buluşmaya. Ve o 32 saat geçmişti işte. Birazdan caddenin karşısına parkettiği arabasından inip yanına gelmek için ışıkların yanmasını bekleyen Patty göründü. Çılgınca atan kalbinin yerinden fırlayıp yolun ortasına düşeceğini sandı bir an için Nastenka, tuttu kalbini, onu yarı yolda bırakıp gitmesine izin vermekten korkar gibi…
Nastenka durduğu yerden ne bir adım ileri ne de geri gidebiliyordu, öylece bekliyordu yüreğinin kara sevdalısına sarılabilmek için.
” İşte!” dedi. ” Geliyor.” Kendi kendine konuşmaya başlamıştı heyecandan ne yaptığını biliyor muydu sanki!
” Küçüğümmm! Nasty’m benim!” dedi Patty ve belinden öyle bir güçle kavradı ki Nastenka’sını kucaklayıp etrafında döndürdü.
O an zaman dursun istedi ikiside, dile getiremeseler bile aynı şeyi istediklerini biliyordu Nastenka.
İri deniz yeşili boncuk gözlerinden, minik burnundan, yanaklarından öptü Nastenka’yı.
” Çok özledim seni ” diyordu Patty. Nastenka konuşamıyor, sadece sarılıyordu. Söz geçiremediği yüreğinin yerinden çıkıp Patty’nin bedenine geçmesini bekler gibi…
” Bende ” diyebildi sonunda Nasty, “Bende seni çok özledim! ”
Nereye gideceklerini, neler yapacaklarını hatta ne içeceklerini bile düşünmüştü Patty, her zaman ki gibi planlarını yapmış Nasty’nin ne isteyebileceğini düşünmüştü. Eskiden de böyle değil miydi zaten, o yüzden sevdikleri halde birbirlerini, ayırmamışlar mıydı yollarını farklı, uzak şehirlere doğru… Canının acısına dayanamayıp, Patty’siyle beraber yürüdükleri yolların, oturdukları bankların ona verdiği ve asla son bulmayacak işkenceden kurtulmak uğruna sevdikleriyle beraber doğup büyüdüğü yerleri terketmemiş miydi… İzini kaybettiren yine o değil miydi? Ne oldu ki, neden yaptı bunları! İşte yine aynı şehirde, eskisinden de tutkulu bir aşkla sarılıyorlardı birbirlerine!
Tabii ki tek sebebi bu değildi ayrılığın, aralarında ki o aşk, birbirlerini incitmelerine sebep oluyordu. Aşkları uğruna birbirlerinin canlarını öylesine büyük bir acıyla yakıyorlardı ki, hastalıklı bir boyuta dönüşmüştü sevgileri. Evet verilebilecek en doğru karardı ayrılık! Ama asla kesin bir kurtuluş olamadı. Hiç bitmedi yüreklerde ki kara sevda. Patty’nin hayatına giren kadınlar, gözlerindeki Nastenka’yı gördüklerinde sessizce çekip gittiler hayatından… Kendilerince saygı duydular. Nastenka ise kimseye açmadı kalbinin kapılarını, yapamadı. Ne yüreği kaldırdı bir başkasını, ne de midesi! Patty’nin “Pürüz” diye adlandırdığı kadınlarda sevdiğini unutmak için tek geceden öteye gitmeyen, ve gerçekte de devam etmesine izin vermediği birkaç saatlik ilişkilerin kurbanlarıydı sadece zaten…
İşte unutamadığı ve son nefesinde bile adını haykırmak istediği, “Küçüğüm” dediği Nasty’sine kavuşmuştu yeniden. Kollarının arasından kayıp gitmesine bu sefer izin vermeyecekti! Bu kez o boşluğu kaldırabilecek gücü yoktu yüreğinin.
Minik bir piknik sepeti saklamıştı arabasına Patrick.
” Her zaman ki cennetimize gidiyoruz küçüğüm. ” dedi. Kimsenin bilmediği deniz kenarındaki o cennete gideceklerdi. İlk kez birbirlerini öptükleri, ilk defa birbirlerinin oldukları yere…
Nastenka gülümsedi. Önce sevindi ama bir anda dudaklarında ki gülümseme acı dolu bir hatıralarını anımsamasıyla birlikte korkuya dönüştü! Çünkü orası aynı zamanda ilk defa aşklarının büyük acılara dönüştüğü cehennemdi. Birbirlerini suçladıkları, Patrick’i körkütük sarhoş bir halde bir başka kadınla görüp yüreğinin acısıyla kalbinin atışına son vermeye kalkıştığı cehennem!
Patrick Nastenka’nın dudaklarından gözlerine yansıyan korku dolu bakışlarını gördüğünde ” Korkma küçüğüm, artık eski Pat yok, ve sadece bir şişe şarabımız var” diyerek onu rahatlattı.
Birlikte arabaya yürüdüler, Patty Nastenka’sının kapısını açtı, ve yola koyuldular. 1 saat süren yolculuk boyunca Nastenka neredeyse hiç konuşmadı. Patrick ise bunca zaman boyunca neler yaptığını anlatıp duruyordu. Ve işte cennetlerine gelmişlerdi bile… Hiç değişmemişti, bıraktıkları gibi duruyordu. Böyle bir yeri kimsenin keşfedememiş olmasına sevinirken aynı zamanda şaşırıyorlardı. Nasty huzur veren dalgaların sesini duyar duymaz her zaman olduğu gibi yine sanki ilk defa geliyormuşçasına büyülenmişti. Yeşilin binbir tonunu barındıran orman, muhteşem güzellikte olan ıhlamur ağaçlarının etrafa yaydığı sarhoş edici kokusu ve sanki onları yeniden görmenin coşkusuyla kabaran deniz dalgalarını kayalara vurup zerreciklerini onlara doğru savurarak merhaba diyordu.
Patty arabadan indirdiği piknik sepetinin içindekileri çıkartırken Nasty yanına gitti. Aslında bir nev’i kendini denemek istemişti Nasty. Patty’e karşı duygularını kontrol edebilecek miydi? Ya Pat, o buna izin verecek miydi sanki!
Nasty önceki günden beri heyecandan birşey yiyemediği halde aç hissetmiyordu. Ama birşeyler yemesi gerektiğini ayağa kalkıp başı dönünce farketti. Patty küçük eski sevgilisinin solgun yüzüne endişeli bir şekilde baktı,
” İyi görünmüyorsun küçüğüm, neyin var? ”
” Hiç, Hiç birşey. Cennetimizin başdöndürücü havasından etkilendim sanırım” derken gülümsüyordu Nasty. Şarabı açarken Patrick’in ellerinin titremesine takıldı gözleri. Üşüyor muydu, heyecandan mı titriyordu yoksa… Birsüre ince, düzgün kemikli ellerine bakakaldı Nasty. Pat kadehi ona doğru uzatırken farketti Nasty’nin bakışlarını ve hemen açıklama yapma gereği duydu.
” Çok fazla kahve tüketmeye başladım ve son zamanlarda vücudumda depolanan aşırı kafein ellerimin titremesine sebep oluyormuş. Bu aralar kafeinsiz kahve favorim ama burada senin ay yüzüne bakarak şarap içmenin verdiği zevki başka hiç birşeyde bulamadım. ”
Patty bunları söylerken Nastenka gözlerinde kaybolmuştu bile Patty’nin. Evet artık emindi Nasty. Ancak onun yanındayken nefes alabiliyor, onsuz geçen günlerde, gecelerde göğsündeki acıyla uyanıyor, nefessiz kalıyordu.
Şimdi hissettiği huzurun, mutluluğun sonsuza dek burada, cennetlerinde ve bu şekilde sürmesini diledi gerçek olamayacak kadar uçuk bir hayal olduğunu bilmesine rağmen. Kimbilir belki bir sihir olurdu. Evet doğru kelime buydu işte hayatında şimdi burada bir sihir olsun istiyordu… İki gün önce olan da böyle bir şey değil miydi zaten?
Şaraplarını yudumlarken ikiside suskundu. Sanki ikisi birden sözleşmiş, o mükemmel anı mahfetmemek için tek kelime etmiyorlardı. Ağaçların hışırtısı, ruzgarın uğultusu dalgaların kayalıkları döverken çıkarttığı sesle mükemmel bir ahenk içinde serenad yapıyordu adeta. Nasty gözlerini kapattı bir an için. Belki de ona öyle bir anlık gibi gelmişti… Gözlerini açtığında birşeyler değişmiş gibiydi. Sanki etrafını camdan bir küre kaplamış yanı başında Patty sevdalısının dizlerinde uyuyordu. Hayır ama bir saniye önce karşımdaydı nasıl olur bu diye düşünürken farketti. Sihir! İşe yaramıştı. İstediği şey olmuştu işte zaman durmuş, oraya, hayallerindeki karkürenin içine hapsolmuşlardı.
Şimdi asıl sorun özgürlüktü…
Özge Eroğlu
Mühendis
Uzak Sıcak
29 Haziran 2010, 15:53
Aşka bu kadar yakınken sana o denli uzak olmak..
Uzansam dokunabilecek kadar yakın hissederken,
Yine kendim dövüyorum ellerimi..
Hani o bugüne kadar hep övündüğüm doğrularım varya,
İşte onlar neden var diye sormaya başladım kendime.
Ben aşığım ya da o adam sensin diyemeyecek kadar inançsız ve yorgunum..
Kırık dökük aşk hikayelerim oldu hep,
Tutkulu bol kaoslu ama bir o kadarda sakin huzurlu.
Bütün zıtlıkları, çelişkileri barındıran ben
Bir gün gelip, sana takılıp
Kendimle bu kadar çelişebileceğimi düşünmemiştim.
Tüm olasılıkları düşünürken,
Gözden kaçırdığın küçücük bir ayrıntı olsa gerek, aşk.
Her şeyi unutmak ve senin bana o hüzünlü bakışını
Gözlerimi gözlerine kenetlememek için başımı kaldıramayıp
Kendimi tutabilmek için saçma sapan bir noktaya odaklanmaya çalışırken
Aradan gördüğüm o içimi sımsıcak saran bakışını
Unutmaktan korkuyorum..
Belki de bu uzaklık benim hep o bakışla ısınmama neden,
Varsın bu sefer sessiz sakin uzak ama bu uzaklığa inat sıcacık yaşansın..
Simge Özünlü
Endüstri Mühendisi
Aşkıma Kış Gülüşleri…
10 Haziran 2010, 09:21
Sağ omuzumda çavuş kuşum, defneleri koklayarak nar ağaçlarının altındaki sevgi imparatorluğuna doğru; emekleyen kalemimle birlikte yol alıyordum. Bu yolculuktan sonra; kış gülüşlerimi armağan olarak göndereceğim aşkıma…
Karşılaştığım iyilik ve güzellik ruhuyla selamlaşırken getirdiği haberleri dinliyordum. Görkemli asma bahçelerindeki kutsal törenleri hatırlıyordum.
Barış rüzgarlarıyla selamlar getirdiğini ve oradakilerin yolumu gözlediklerini söylüyordu.
Elbette yolladıkları selam ve haberlerle onur duydum. Ancak! Bunları işiten kulaklarımla birlikte ruhumun kabarmasına izin vermeyeceğimi bilmeliydiler.
Yeryüzünden iki ayaklı kanatsız zebaniler yok olmadıkça, sevgi, saygı, anlayış, huzur karaborsayken, insanlığın ruhu mekanıyla can çekişirken, hangi hal ve yüzle geri gidip de ilerlerim geleceğe?
Sihirli sevgilerle birlikte, bütün kötü düşünceleri tılsımlamadan asla geri dönmeyeceğim!
Bugünde yaratıldığım günün ruhunu taşıyorum. Hele de şu zaman içinde kozasından çıkacak sözlerimin sancısını çekiyorken, yerimden kıpırdayacağımı kim aklına getirir?
Önceleri içime yumurtluyordum şimdilerde ise dünya denen folluğa.
Küçük düşüncelerin peşinden asla koşmadım! Benden olan canlılarda bulunan, duyguların en alçağı olan ”kibirle” ve birbirleriyle aynı ayar tarttığım, tüm ego savaşlarının hiç birini umursamadım! Bu tür soysuz davranış ve düşüncelerden mümkün oldukça kendimi uzak tutmaya çalıştım. Yok olan insanlık değerlerini hayata geçirip, yeniden var olmak istediğimi o zaman huzur içinde geri döneceğimi bir bir anlattım o kutlu ruha.
Belki de Babil’in asma bahçelerini incitecektir bu sözlerim. Hiç tıkamasınlar, varsın incinsin kulakları. Ben de Babil’in asma bahçelerinden inciler dizerim dünyanın ak sütlü gerdanına… İşte o zaman! Aşkın gümüş saçları ne güzel havalanır alaca rüzgarlarla o gerdandan.
Sorumluluk duygumu kartalların yaşadığı yerlere eşdeğer tuttum. Oralarda yaşadım, oralardan kanat çırptım bana gelen yollara. Öğrenmek isteyen insanın yolculukları hep kendinedir. O vakit gelmeden boşuna havalanmam değersiz zamanlara ve hiç rüzgar çıkarmam önünü göremediğim uzaklara. Ne yazık ki sonra savaş kokar benimde burnuma.
Ey kutlu ruh!
Sen iyilikten ve güzellikten yanasın, şükür edensin, sabır edensin, insanlığın izindensin. Alnında ki yazıyı buradan okuyor ve sevginin dualı dudaklarıyla da öpüyorum…
Uzatsın gökten kanatlarını şimdi kartallar, rüzgarın sesini dinledim. O yöne uçmak istiyorum.
Kötü ruhun ar damarı çatlamış, gölgesine gölgesine konmak istiyorum.
Tutmayın elimi. Tarihi yazmak istiyorum.
Sabiha Rana
Kahve AŞKtır, Aşk SANAT!
22 Mayıs 2010, 13:35
Tanrı iyice yorgun düşmüştü artık; “Bana şükürler olsun ki bugün cuma” dedi ve haftasonunu yarattı. İyi bir fikirdi bu. (Michael Shermer)
Kafamın içinde “haydi artık geleceğin için birşeyler yap!” diye beynimi kemiren böceklerden kurtulmak istiyorum… Çünkü onlar böyle gürültü yaparken düşünemiyorum ki ben… İkilemler içinde gidip geliyor, kararsızlıklarımın içinde boğuluyorum çoğu zaman. Zihnimi açmak için kafein tüketimim had safhaya çıktı; ama yine de ayılamıyorum işte! 1 günlük bir tatil istiyorum… Hatta ev hapsi, oda hapsi ve hatta yatak hapsine razıyım… İçinde muhteşem aromasıyla beni alıp hayaller diyarıma götüren kahvemin de olduğu bir hapis…
Uyandığımda mis gibi deniz kokan bir yerde, tabii ki denize karşı, hafiften ılık bir rüzgar ve yüzümü ısıtan güneş eşliğinde kahvemi yudumluyor, aşkımı yaşıyor olamayacağımı bildiğimden yaşıyorum bu çelişkiyi…
Yarın birgün uyandığımda belki şuan olmak istediğim yer bana sıkıcı gelecek…
Zaman, mekan ve yer çelişkileri yaşıyorum içimde!
Herkes yaşar mı bunları bundan bile emin değilim.
Çok farklı pencerelerimiz var hayata baktığımız…
Normal olanı hangisi diye sorgulamaksa eğer ki hayat, tek bir yudumda gülümsemekse hayatın tadı, tadına varmak için içtiğin kahveyse aşk, aşk aslında hayat, hayat aslında sanattır…
Sanata yakınlık ya da uzaklık değildir yetenek, o yetenekle harekete geçen içindeki kıpırtıdır anlam, bu anlamda var olan yine aşk olmakla birlikte, aşk sadece “O” değildir!
Hiç her hangi bir kıyafete, takıya, küpeye bile aşık olan birini tanıdınız mı?
Tam 5 yıl Olmuştu…
15 Nisan 2010, 13:58
Stratejik Derinlik: Aşk Çemberleri
24 Şubat 2010, 00:23
Türkiye’nin son dönem dış politikasının kazandığı ivme ile dillere dolanan “Stratejik Derinlik” vizyonunu daha bir yakında incelemek için Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu‘nun malum kitabını elime bir kere daha aldığımda farkettim ki Türkiye’nin dış politika meseleleri ile içinde yaşadığımız günlük hayatın aşk meseleleri birbirine çok benziyor. Malum herkesin hayalidir ilk sevdiğine hissettiği, elini tuttuğu insanla bir ömür geçirmek. Çok romantik birşeydir bu biliyorum. Benim de 5. sınıfa giderken sevdiğimi zannettiğim kıza onu sevdiğimi anlattığım zaman hissettiğim; bir ömrü onunla geçireceğim gibi çocukça birşeydi. Hazır girmişken konuya kıza nasıl açıldığımı anlatmam lazım. Çocuğum ve acaba nasıl söylerim, ne ederim, ne yaparım diye utanıp sıkılıp duruyorum. Cesaretimi topladığımda okulun bahçesinde bir ağacın altında Zehra ile başbaşaydık. Neyse işte Zehra ben birini seviyorum biliyor musun dedim. Pat diye o da ben de birini seviyorum Burak demez mi. Hemen ikimizde birbirimize kim diye soruyu yapıştırdık. Neyse uzatmayalım, baş harflerimizden başlayarak ikinci üçüncü harflerle devam edip tüm isimlerimizi harf harf söylemiştik. İnanılmaz gülmüştük sonrasında da. Buna benzer hepimizin hikayeleri vardır ve önemli olan hepimizin ilk olanı son olacak sanmamızdır. İşte Türkiye’de böyle bir silsileden elimize kalmış bir ülkedir. Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer aldığı üzere 16 büyük devlet kurduğumuza binaen masallar vardır. Eminim Metehan’da ilk Türk devletini kurarken “vay bee kurduk ve sonuna kadar götürürüz” demiştir. Ama maalesef o kadar romantik olmuyor işler ve yıkılıp kuruluyoruz asırlardır. Tıpkı yıkılıp yeniden kurulan yüreklerimiz gibi.
Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir.
Tabiki uzun soluklu aşklarımız, bizi derinden yaralayan sevdalarımız da yok değil hayatta. Hani herşeyi ona göre planlarken bir anda yok olup ellerimiz arasından kayıp giden aşklar. İşte böylesi bir imparatorluktu Osmanlı Hanedanlığı. Felaket bir aşk; İstanbul’u fethetmiş, kıtalara yayılmış, elalemi kıskandırmış, taa okyanuslar ötesine nam salmış falan. Düşünsenize bir ucu Bosna’da diğer ucu Hazar denizinde. Herhalde Osmanlı sultanlarının devletlerine karşı yaşadığı aşk kadar büyüğü olmamıştır. Nitekim Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi. Büyük aşkların bitişi büyük bozgunlar getirir, sarsıntılar yaşarız, bir süre sessizlik ve yalnızlık isteriz. Mektuplarımızı geri bekleriz, hediyeler birer birer iade edilmelidir. Artık ona dair herhangi bir işaret istemeyiz hayatımızda ve devrim olur milat olur yeni başlangıçlar. Tıpkı Bosna-Hersek’e, Makedonya’ya, Bulgaristan ve Kosova’ya giden ve orada Osmanlı olanların geri gelişleri gibidir hediyelerin geri beklenişi. Hüzünlüdür, acı verir. Ve Türkiye Cumhuriyeti gibi milat sayarız hayatımıza girecek yeni birini eski aşkımız Osmanlı’nın ardından. Ama devrimsiz olmaz, eski aşkımıza dair ne alfabe ne takvim ne saat istemeyiz. Artık onu hatırlamak acı verdiği için ona ait ne varsa sileriz hayatımızdan ve kavuşuruz modern Türkiye Cumhuriyeti’mize.
Sultan Abdülhamit Han‘ın Balkan Savaşı bozgunundan sonra gözlerinden yaşlar aktığı rivayet edilir. İşte böyle aşklarımız olmuştur bizim de; gözlerimizden sel olup akıtmıştır yaşları ve kor ateşlerde yakmıştır yüreğimizi.
Ama modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler. Tıpkı Türkiye’nin içine girdiği buhranlar gibidir aşkın modern hali. Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur ama içerideki sorunlar baş göstermiştir. İsyanlar, illegal örgütlenmeler, hizipleşmeler gruplaşmalar ve ülkeyi dışarıya bağlayacak kararlar vardır gündemimizde. Aşkın aldatmaları, aşkın mutluluk aramaktan öte fazlasını isteyen (aslında ne istediğini bilmeyen) halleri gibi. İllegal işler o kadar kolaylaşmıştır ki tıpkı aldatışların
artış oranı gibi. Biri oraya çekmektedir ülkeyi diğeri buraya bir diğeri öteki tarafa ve Türkiye Cumhuriyeti iç siyasi çekişmeler yüzünden huzursuzdur yıllarca. Tıpkı sevgiliye akıl hocalığı yapılması, sevgilinin aklının çelinmesi ve kararsız, takatsiz kalıp kaosa sürüklenmesi gibi. Sonra soğuk savaş dönemi gelir ve dünyayı iki kutuba bölmüşlerdir. Türkiye dış politika tercihini batıdan yana kullanmaktadır; ama kültürel ve tarihi uzantıları neticesinde yakın olması gereken Ortadoğu bölgesine yabancılaşmaktadır. Balkanlar ile olan ilişkiler ise salt Yunanistan gerginliği üzerine kurulmuştur. Aslında aynı ittifak içinde sorunlar çıktığına da en güzel örnektir bu. Soğuk savaş dönemi git-gel dönemi gibi batı ile beraber ama batı nedeniyle bazen yalnız kalındığı zamanlardır. Aşkın kaotik durumunda aşık olup aşkınla olamamak gibidir. Ve nihayet kaos bitti demek üzere soğuk savaşın bittiğini anlamışızdır. Aman tanrım sevgiliye kavuşacağız derken o da ne birçok sorunu aslında sadece dondurduğumuzu farkederiz. Bir zamanlar sırtımızı döndüğümüz Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ile ilgili bir stratejimiz bile yokken elimizde, bu bölgelere dair girişimler yapmak durumunda kalmışızdır. Dünya eski dünya değildir ve çok sıkı müttefiğimiz sazı eline tek başına almış da olsa artık bir yalnızlık bir tek başına inisiyatif alma zamanı gelmiştir. Fakat o da ne sanki bir asır kadar önceki durum yine başımıza gelir. Biri kalkar Türkçülük der, diğeri kalkar Neo-Osmanlıcılık der ve bir diğeri İslamcılık ister. Soğuk savaşın kaosu bitti derken 90′lı yıllar sendromu başlar ki dikkat etmek lazım 90′lar müzikleri halen daha neslimin aşk hikayelerini tazelemektedir. Aşkların en saf en temiz duygularla anlatıldığı, pop müzik dediğimiz tarzın dejenere olmadığı yıllardır doksanlar. Bunun gibi safdilli bir şekilde Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık politikalarına sarılmıştır devletlü zatlarımız. Ama hiçbiri stratejik bir temellendirmeye sahip olmadığı için saman alevi gibi yanıp sönüvermiştir.
Modern zamanlarda aşk başkalaşmıştır. Artık aşk her ağızda sakız olmaya başlar. Çünkü eskisi gibi pencere önü konuşmaları yoktur ve çünkü mektup değil msn ve facebook ile yürür ilişkiler.
Dünya düzeni üzerine teorisyenlerin büyük büyük düşünceleri vardır. “Huntington’ın Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama‘nın “Tarihin Sonu” bunların en bilinen örnekleridir. Süper güç dediğimiz devletlerin bu gibi teorik altyapıya dayanan stratejileri vardır ve dış politikalarını bu stratejilere göre belirlerler. Dolayısıyla artık zaman strateji zamanıdır, teori zamanıdır. Öyle eskisi gibi haydi yürü bakalım atın üstünde fethe gidelim gibi bir mesele yoktur. Aşklar da artık düşünsel bir altyapıya oturmaya başlamıştır. Kaçan kovalanır, bir ileri iki geri gibi taktiksel manevralar ile kız erkek tavlama oyunları atbaşı gitmektedir. Dolayısıyla artık aşkın saf hali kalmamıştır, üzerine epey düşünce yormanız gereklidir. Tabiki büyük düşünürlerin büyük teorilerini kullanan süper güçlerin yanında büyük devletler vardır ki bu teorilerle oluşan stratejilere binaen taktiksel manevralar yaparak kendi çıkarlarını korumak isterler. Büyük devletler
süper güç dediğimiz devletlerin stratejilerini engelleyemezler belki; ama en azından taktiksel manevralar ile kendi çıkarlarını maksimize ederler. Aşkın içinde aşk durumu gibi birşeydir bu. Ortada bir mutluluk pastası vardır ve bu pastayı değerlendirmek isteyen birçok insan. Mesela süper güç bir mutluluk hedefi kestirmiştir gözüne; ama büyük devlet buna izin vermemek için elinden gelen her türlü taktiksel manevrayı uygular. Çünkü süper güç eğer mutlu olursa büyük devletin eskisi kadar önemi kalmayabilir. Başka bir yolla anlatacak olursak eğer, süper güç bölgesel güce aşık olur, bölgesel güç ise henüz kararsızdır yahut konjonktürel olarak bu aşka karşılık vermez, burada büyük devletin etkisi mutlaka vardır çünkü bölgesel güç büyük devletten çekiniyor olabilir. İkinci bir mesele de bölgesel gücün küçük devlete karşı olan zaafıdır, ama burada realite önemlidir; çünkü küçük devlet çoktan başka bir bölgesel gücün etki alanına girmiştir. O zaman ittifak ilişkileri doğrultusunda bölgesel gücün de süper güçle ilişkisini sağlam tutması gereklidir. Özetle büyükten küçüğe aktörleri sıralayacak olursak eğer; süper güç, büyük devlet, bölgesel güç ve küçük devlet, işte tüm bunların aşk çemberleri karman çormandır artık. Çünkü dünya küreselleşmiştir. Küresel bir köy haline gelen dünyada dünün düşmanları bugünün müttefikleri olabilmektedir. Yani aşk gibidir devletlerin güç çemberleri arasındaki ilişkiler. Birini sevmişsinizdir, o bir başkasını sevmiştir, onun sevdiği ise bir başkası ile birliktedir. Hatta zaman zaman eski sevgiliniz sizin arkadaşınıza aşık olabilmektedir. Etik değilmiş gibi gözükür bu durum ilk başta. Konduramazsınız böyle bir yaşanmışlığı ne kendinize ne eski sevgilinize ne de bir başkasına. Ama aşk böyledir, pragmatiktir, günceldir ve gelip geçicidir. Baki kalan mutluluklardır. Devletin çıkarları gibi her zaman mutluluklar baki kalacaktır.
Sonuç olarak, devletlerin etki alanı dediğimiz jeo-politik/jeo-kültürel/jeo-ekonomik hinterlandı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin saf aşık gibi bir sevgiliye tutulup beklemesi mümkün değildir. Türkiye gerek doğuda gerek batıda ve hatta hemen hemen dünyanın her yerinde aşk yaşama kapasitesi olan tarihi ve kültürel mirasa sahiptir. Önemli olan iç dinamiklerin iyi değerlendirilmesi ve mutluluk dediğimiz çıkarların göz önüne alınarak hareket edilmesidir. İç dinamiklerden kastımız ise moral değerlerin, toplumsal değerlerin ve dışa yansıyan politika ile içeridekinin tutarlılığının sağlanmasıdır. Demek ki stratejik derinlik sadece uluslararası ilişkiler terimleri ile değil aşk çemberleri ile de az çok anlatılabiliyormuş. Belki böyle anlatıldığı zaman daha keyifli ve okunabilir oluyordur. Son dönemde stratejik derinliğimi aşk temelli kurduğumu düşündüğüm zaman böylesi bir yazıyı kaleme almam normaldir ve bu yazıda benim aradığım tek şey mutluluktur.
Sevgi, Saygı ve Selamlarımla…
Burak Yalım
burakyalim_16[at]hotmail.com
Derinden Maskeler
23 Ocak 2010, 13:58
Bana her şeyin diğer yüzünü anlatsana. Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.
İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi, onu özümsedi ve hatta benimsedi. Belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara… Bunu kuşkusuz zamanda yeterli yolculuk yapmadan bilemeyeceğiz. Çünkü zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir. Tarihe nereden nasıl ve ne şekilde bakıldığı önemlidir ve belirtilen şartlar sonucu değerlendirmeler yapıldığında belki söylediklerim daha net anlaşılacaktır. Zaman ki, iyi olanı kötüye çevirebilir; ya da kötü olanı iyiye. Gerekli zaman sağlandığında gerek birey gerekse toplum var olanın, var olmakta olanın değerini daha iyi anlayacaktır.
Zaman simetrik bir kavram olup var olanı olumlu ya da olumsuz gösterme niteliğine sahiptir.
Belki bu yüzden ben size başka yüzlerden bahsedeceğim, sizlere yüzlerin altındaki yüzlerden ve deriden maskelerden bahsedeceğim. Üç gün kadar önceydi, üç gün öncesine kadar bu şehirde başı dönmüş vaziyette ve ağzı kulaklarında gezinen ben; unutmak, kaçmak ve kurtulmak için yeni yeni şehirlere giden ben; üç gün öncesine kadar Paris denen bu şehirde gözleri bağlı yaşıyormuşum.
Üzgünüm, ne Champ-Elysees’den ne Notre Dame’ ın büyüsünden ne de Seinne Nehri’nin parıltısından bahsedebilirim. Çünkü Paris’in neden bir dekor değil de bir aktör olduğunu insan yaşamında, yeni anladım. Çünkü, kibarlık budalalaşmama olgunluğunu çoktan kazanmış. Molier, rahat uyumalı sanırım mezarında. Evet, sanırım gözlerinde bizimkiler kadar parıltı yok insanların; ama yine de gülüyorlar. Tekrar üzgünüm, biliyorum ki sizler Paris’in melankolisi yerine büyüsü ve ışıklarının anlatılmasını tercih ederdiniz. Ama belki post-modern tasvir beklentilerinizi hikayemizin başlarında yer alacak Eiffel tasviri biraz karşılar.
Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır. Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum… Sahi ya üç gün önceydi, Champ de Mars’da Eiffel’i tepesinde yıldızlarla düşlüyordum, sahiden. Yüreğim birkaç gündür çok güzel bir Macar kızının kokusunu alıyordu ki kulaklarım onun o enfes sesine o gece ilk kez tanıklık etti. Gözlerinde parıltılar saçmaktan hatta bunları paylaşmaktan çekinmeyen bu Macar güzeli ile resmen tanışmamız da o güne rastlar. Takip eden günlerde güzelliği kadar masum olmadığını anladım ama umursamadım; sanırım geçmişte yaptıklarının aşk için olduğa dair yüreğimde bir yerleri ikna etti; ya da ona inanmak içimden geliyordu, ya da işime geliyordu. Siz bu flört kısımlarının hızlı geçtiğine bakmayın hepsi başlı başına bir yıl gibiydi. Sahi ya sizlere söylediğim Eiffel tasviri: Eiffel, sanki, üzerimde eski Yunan komedyalarında acıklı şarkılar söyleyen eski bir Yunan güzeli intibası bırakan o Macar kızının başında bir güzellik arc‘ı gibi duruyordu. Eğer istenirse, Eiffel’in belli periyotlarla büründüğü beyaz ışıklar tenine ve parıltısı da gözlerine benzetilebilir. Ancak bunlara gerek olduğunu sanmıyorum.
Oldum olası, sanat ruhlu insanlardan çok hoşlanmış ama hep odunlarla yaşamışımdır. Çoğuları bu duruma kaderin oyunu diyor, bence ise Tanrı’nın adaleti diyorum…
Sahi ya, bana Paris’ten bahsetsene; Bastille’den kafanı çıkarıp Notre Dame‘a kadar her sokağı birer birer tasvir etsene; XIV. Louise‘in bronz atlı heykelinden, müzik festivalinden ya da ne bilim şöyle artistik ne varsa bahsetsene. Şık giyimli insanlardan, tonla para harcayıp rüküş et yığını olan insanımızdan, diğer Paris’ten bahset… Sonra belki; çünkü ben Sienne nehrinin bizim güzelim Boğaz’ımız gibi iki yüzlü olduğunu tahayyül ettim. Nehrin derinlerinde bir yerlerde tersine bir akıntı olduğunu düşledim. Ancak bu şekilde nehirde ters akıntıya kapılarak geçmişe gidebilir, size Bastille’den, Fransız Devriminden, XIV. Louis’den ve daha fazlasından bahsedebilirim. Ama söyledim ya; daha sonra belki…
Gel gelelim şu müstakbel Macar kızına. Kendisi Budapeşte’de bir chanteuse. Henüz küçük müzikallerde oynuyor ancak ileride başarılı olacağından hiç şüphem yok. Sarhoş olduğunda öpülmeyi, ayıkken beğenilmeyi seviyor. Bıçkın bir kişilik. Paris’te iki hafta daha kalacak. Edith Piaf’ı benden önce mezarında ziyaret edecek kadar çok seviyor. Vesaire, gel gelelim şu müstakbel Macar kızına neden yazdığımıza…
Çünkü zor olanın elde edilmesi, en güzel olandan daha güzeldir de ondan. İnsan hep yapılması zor olanı hedefledi onu özümsedi ve hatta benimsedi. Söyledim ya daha en başta; belki de insan, bu sebeple var olanının kıymetini yitirdi ve insan belki bu sebeple boşlukta. Boşluk derken; hani düşmek mi aşağıya ya da uçmak mı yukarılara…
Neden ilk önce görmek zorundayım insanların, şehirlerin, kuşların ve senin güzel tarafını. Bana çirkinliğinden bahsetsene ya da kuşların nankörlüğünden ya da öbür Paris’ten, bana İstanbul’un arka sokaklarından bahsetsene.
Hatıralar insanları gökyüzünde tutarlar ve insan kalbindeki pişmanlıklar, aldatmalar aldatılmalar ve bir aldatmanın tam ortasına oturmak ve uçmak yeniden yukarılara ya da belki düşmek yeniden aşağılara. Ama sen iyisi mi bana Paris’ten bahset çocuk. Bilirsin ki acı çekmek bu dünyada çok kolay ve mutlu olmak çok daha kolay. Sen Paris’ten bahset Nobel’li müstakbel yazarlarımız gibi İstanbul’un melankolisinden değil. Şiir den bahset, Eluard’dan, Aragorn’dan, Les Yeux de Elsa’dan, Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’ndan. Tanrı’nın varlığından bahset, felsefeden Schopenaur’dan hatta en baştan Aristo’dan.
Kesintilerle, sansürlerle dolu hikayemizde ilerlemekteyiz, çünkü biliriz ki; her ne kadar söz verdiğimiz sözümüzü tutup tutmadığımızı bir daha hiç bilemeyecek olsa da , sözler önemlidir. Sırları yazıp da ele verip kendince ironiler yazmaya gerek yok. Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak. Yaşamda en değerli şey yaşamın kendisidir de ondan. Peki aşkta en değerli şey nedir? Mutluluktur tabii ki. Peki nereye koymalı bu yargıda Aragorn’ın sözlerini “Mutlu aşk yok ki dünyada.”. Basit çocuk, çok basit; mutlu aşk yoksa aşk da yok dünyada.
Gerekli olan aslında çok az şey var dünya da, deriden maskeleri çıkarmak, yüzlerin altında ki yüzlere bakmak ve yaşamak.
Şu an Rodrigo’nun o ünlü Gitar Konçertosu çalıyor. Ve ben ölüme gülerek giderken değil, yaşama ağlayarak koşarken dinlemek istiyorum Rodrigo’yu. Paris’te güneşin tadını çıkarmak istiyorum.
Çıkardık maskeleri, sinüslerimizi rüzgarla beraber. Çıkardık her şeyi, kalbimizi, beynimizi, düşlerimizi ve düşüncelerimizi.
Sizler, bu hayattan rüzgar gibi geçtiniz, sizler ki bir çok şeyi delip, birçok şeyi yıkıp geçtiniz. Sizler ki kimi zaman bu şehri zehir ettiniz, kimi zaman düşlere benzettiniz. Kimi zaman düşlere bezendiniz ve kimi zaman girdiğinizden rüyalarıma, sizler, uykuları kabusa çevirdiniz. Sahi kimsiniz, ne hakla ve neden geceleri geldiniz.
Yorulduk, ve ömür diyebilecek kadar taşıdık hayatı sırtımızda, ve yaşadık diyebilecek kadar soluk aldık. Yorulduk, yaşadık ve yaşamaktayız. Devam etmek lazım Boulevard St. Micheal ‘de Place etmeliyiz. Heyecanla, istediğini Türkçe söyleyebilirsin diyen market sahibinden bahsetmeliyiz. Heyecanla, tertemiz Türkçe konuşan market sahibinden. “İstanbulluyum” deyişinde şaşırdığımda, Ermeniyim ben demişti.
- Dönmenizi bekliyoruz, ülkenize.
- …
Sesler kısılır kimi zaman. Kimi zaman konuşamaz insan. Kimi zaman senin bile dilin tutulur.
Türk sokağındayız saatler sonra. Türk bayrağı olmayan bir Türk sokağında. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli bir Türk sokağında. Türk olduklarını yalnız polise ve asıldıkları kadınlara söyleyen Türklerin yaşadığı Türk sokağında! Kime yakınız, kimden uzağız. Bir posteri inceliyorum, bir gerilla lideri ya da bebek katili. Bir poster inceliyorum, ve neden bu insanlar o Ermeni kadar içten değiller… Kendi insanlarımızı çok uzaklara yollamak, bu kadar acı yaşatmak, yok etmek kültürleri ve kültürlerini ve düşman etmek kendimize ve kendilerine… Şimdi nasyonalizmi sorgulamak, nasyonalizmin doğduğu şehirde… Doğru ya; Edith Piaf demiştik hani; Pere Lachaise ve Ahmet Kaya geliyor aklıma… Bu karmaşalarla bir Yunan restoranında sarma yemek ve süzülüp kalmak Ege resimlerinin arasında. Sevgili Maria; ne fark eder ellinikos kafes ya da Türk kahvesi demek; dizlerinin dibinde falına baktıktan sonra. Sokaklarda Türkçe yazılarla PKK ya ait afişler… Ve biz bu sokaktaki insanlarla yaşayabiliyorsak, o Ermeniler neden gittiler…
Paris, Sacre Cour’dan beyaz bir çarşafa uzanmış bir Latin güzelini andıran bir hayal gibi görünmekte. Avrupa’ya dair çoğu tapınakta olduğu gibi göğe yakın durma arzusuyla bir tepeye kurulan bir kilise. Bu insanlar, galiba, vicdanlarında göğe dair duydukları ızdırabı böyle bastırıyorlar. Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir… Ve Ximena, uzandığında Sacre Cour’dan Paris manzarasını andıran Meksikalı Ximena, daha fazla ve daha farklı kalmanı isterdim…
Göğe yakın olmak mı gerekir Tanrı’ya ulaşmak için. Yoksa dervişlerimiz gibi, yerin dibinde olmak mı gerekir. Yoksa benim gibi, kanatları olmadığından yere düşmek mi lazım gelir…
Onu bunu geçsene sen, Macar kızı bugün gidiyor. Ve ben içimdeki yılana uyarak bir hoşça kal bile demedim. Sanırım, ukalalık ve intikam ya da sanırım içimde yaşayan yılan. Garden Luxembourge‘da başlayan, Garden des Tuileries‘de devam eden sonra bilmem hangi barda biten geceydi değil mi son gecen. Hayır, Anna senden değil, bu yılanı kalbime koyandan nefret ediyorum ben. Aşktan, tutkudan, aldatmadan değil yılandan kaçıyorum. Ve giderken, o hafif rüzgâra aldanıp ve kızarmış gözleriyle sana elveda diyen Paris’e bakıyorum ve belki de bu hafif rüzgâr da üşümeye ve Paris’in bu sulu gözlülüğüne katlanamadığımdan sana elveda demiyorum. Biliyor musun Anna Brunai, yani o meşhur Macar kızı, ben seni çok sevdiğimden çılgınca öpmedim; ancak seni gerçekten sevdiğimden defalarca bunu sana söyledim. Şimdi sen beni affedecek misin, yoksa şizofrenik bir adamı bu şehrin çılgın gözyaşlarına mı terk edeceksin. “J’envoie de toi, parce que je t’adore mon amour.”…
“J’envoie de toi, parce que je t’adore mon amour.”
Bunca ideolojik karmaşa ve Anna’nın gidişi… Paris, düşlerde büyük gerçekte ise çok küçüktür. Görenler bilir, Seinne asla melonkolik yalnızlığın yerini tutmada Boğaz’la yarışamaz. Bir şey öğrendim ben burada: Kutsallığını aşkın ve acımasızlığını tutkunun. Ve bu tutku, odamda, taburemde kadehimde ve dudaklarımda bir hatıra olarak yaşıyor, hala, Anna sana ve içimdeki yılana rağmen… Iago’lar ölmez Annacığım, onlar aranızda, yanınızda ve koynunuzdadır… Bir gün Othello’da oynadığında anlayacaksın. Ve o zaman Aranguez’in tadına ben olmadan da varacaksın, Annacığım…
Şimdi şarkı söylemek isterdim, doya doya söyleyebilmeyi isterdim kimseyi rahatsız etmeden. Haftaları karıştıracak kadar çoktandır Paris’teyim artık. Anna yok, ben de yarım yamalak varım. Aldattığı sevgiliyse kanımca şu an. Ya ben; hiç olmazsa aşkı burada da dolu dolu yaşadım. Kalbimim hayatta olduğunu hatırladım. Nazım’ın “Ah ne korkunç şeydir düşmek kavganın haricine.” sözüne nazire haykırdım: Ne korkunç şeydir düşmek aşkın haricine…
Nazım… Son olarak Nazım; sen neden öldürdüysen Benerci’yi, ben de aynı sebeple sevdim sevgilisi olan bir sevgiliyi…
“Ateşi ve ihaneti gördük;
Dayandık, dayanmaktayız…”
Talha Sağıroğlu
İstanbul Teknik Üniversitesi
GOBI 2010 Student Comitee Advisor
talhasagiroglu[at]gmail.com
Aşk Üzerine
10 Ocak 2010, 18:47
Başlangıçta, bütün insanlar çift sırtlı, çift böğürlü, dört elli, dört bacaklı ve aynı başta zıt taraflara bakan iki suratlı, çift cinsiyetli canlılarmış. Bu çift cinsiyetliler öyle güçlü, öyle gururluymuşlar ki gökyüzünün, şimşek ve gök gürültüsünün efendisi, bereket ile özdeşleşen tanrıların kralı Zeus, egemenliği ziyan olmasın diye bu çift varlıkları erkek ve dişi olmak üzere ikiye ayırmak zorunda kalmış.
Çapkınlığı dillere destan olan, ölümlü ölümsüz her şeye âşık olabilen Zeus, böylelikle büyük büyük amcası, aşk, seks ve şehvet tanrısı Eros’un da desteğini yanına alarak kendine en büyük güzelliği yapmış.
Zeus’un insanları birbirinden ayırdığı o günden beri, her erkek ve kadın, öteki yarısıyla birleşebilmek için çabalayıp duruyor demek ki; hepimiz bizden ayrılan, kaçan diğer yanımızı bulmak, yakalamak için adını “aşk” koyduğumuz çılgın bir arzuyla yanıp tutuşuyoruz. Afrodit’in entrikalarına romantik yanılsamalarımızı ekleyip tanrının çöpçatanlık yaptığına inandırıyoruz kendimizi. Aşık olunan kişiden bağımsız aşık olma arzumuzla aşık oluyoruz.
Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için aşık oluyoruz. Böylesi mükemmel bir yaratık bir gün bizi sevmeye kalktığında da o kişinin zevk yoksulu olduğunu düşünüp kendimizi hazmedemiyoruz. Ne de olsa “Kendini sahanda yumurta sanan adam sarısını ortalığa akıtır korkusuyla oturmayı reddeder”miş. Bu durumda aşkımız trajikleşiyor. Söylenen bütün “seni seviyorum” cümlelerinin “seni şimdi seviyorum” anlamında söylendiğinin gerçekliği ve aşkın ölümünün kaçınılmazlığı bir kez daha ispatlanmış oluyor.
Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için aşık oluyoruz.
Hem zaten bütün eski sevgililer, bir zamanlar sürekli sandığımız duygunun hiç de sürekli olmadığının birer göstergesi değil midir?
Nasıl ki şarkı söyleyemediği için bir eşeğe öfkelenemiyorsak aynı şekilde bizi sevdi ya da sevmedi diye kimseyi suçlayamıyoruz. “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?”
Şimdi sen yoksun, çektiğim acıları Genç Werther veya Madame Bovary ile özdeşleştirecek değilim. Hoş, insan ne kadar acı çekerse o kadar erdemli olurmuş ama şu an ne acıya ne de erdeme ihtiyacım var. Bu gidişle ancak ağırbaşlılıkta Ophelia ödülü sahibi olurum ben.
Oscar Wilde “Her aşık oluş, umudun kendini bilmişliğe karşı zaferidir.” demiş, vardır herhalde bir bildiği.
Benim hala zafer kazanma umudum var.
Not: Alain de Botton’un Aşk Üzerine isimli kitabından alıntılar yapılmıştır.
Ayşe Dilsad Çetin
aysedilsad[at]gmail.com
Asenathı Beklerken
19 Ağustos 2009, 18:11
Tanyeri ışıdı, ışıyacak. Keskin uzun öten bir horozun sesi… İncecik dalgalar vuruyor sahile. Sessizlik, sanki hepimizin sesi olmuş. Ortak bir dili taşıyor ılık ılık esen yel. Yeni yağı çıkarılmış zeytin kokusu… Birkaç dilim kaşar çıkarıyorum. Birkaç tane de doğal, daha dokunulmamış zeytin. Çayım, tavşan kanı misali, öyle kızıl,öyle canlı ki, doldurup incecik belli bardağıma yudumluyorum. Artık güneş haykırıyor buradayım diye. Gecenin sessizliği, yerini gündüzün dalga ve rüzgar seslerinin orkestrasına bırakıyor. Şef misali, yönetmek istiyor bir tarafım bu coşkuyu; fakat dokunmuyorum, eklemleniyorum,eriyip su oluyorum, akıyorum denize doğru. Ören’i seviyorum.
Çayım, tavşan kanı misali, öyle kızıl,öyle canlı ki, doldurup incecik belli bardağıma yudumluyorum.
Eski, yaşlanmış, yüzlerinde, çizgilerinde tarih yaşıyor. Sokakları Rum kokuyor, Ermeni kokuyor, Türk kokuyor, Osmanlı kokuyor, Cumhuriyet kokuyor, her şeyden çok sevgi, komşuluk, mahalle kokuyor. Tarihi yaşıyorum, zaman makinem yok ama, zaman makinesi olmaya çalışıyorum. O kadar çok ihtiyacımız var ki zaman makinesi olacak insanlara. Derin derin soluyorum Samatya’yı, Kuzguncuk’u, aşığım buralara.
Her elime aldığımda, her bir yeni macerada, her kahramanda, her çağda yaşayabiliyorum kitaplarımda. Her gün konuşuyorum onlarla. Onların aracılığıyla, yüzlerce, binlerce yıl önceki ben(ler)i bulabiliyorum. Onları tek tek okşuyor, onlarla tek tek konuşuyorum . Soluyorum,yaşıyorum. Hepsine en derin sevgimi ve saygımı sunuyorum. Aşığım kitaplarıma…
Derin derin soluyorum Samatya’yı, Kuzguncuk’u, aşığım buralara..
Bir kadeh şarap dolduruyorum. Moda’da denize karşı ağır ağır yudumluyorum. Bütün dostlarımla, kardeşlerimle, sevgililerimle, sevdiklerimle, kendimleyim. Asla yalnız değilim, gençliğimin geçtiği, o iyot kokan, o yemyeşil, martıların şarkılar söylediği yerde. Geçmişim, şimdim ve geleceğim. Hayam ile dertleşiyorum.
“Canım şarap, ne güzelsin billur kasende;
Aklı köstekleyen bir büyü var sende.
Biraz içti mi insan açılır yüreği
Döker ortaya nesi varsa içinde. “
Döktürdün be gene Hayyam! Ama derler ki aşık ve sarhoş cehennemlik olacak. Cevabın anında , Hızır pir gibi yetişti imdadımıza :
“Giderse cehenneme tüm aşık ve sarhoşlar;
Küçük yapın cenneti, yarın bomboş kalacak! “
Bir krizantem çiçeğidir, çocuğun annesine olan aşkı. Buzu parçalayarak yüzeye çıkarlar. Gücün, asaletin ve radikalizmin simgesidirler. Kırmızı gülün yanında, ciğercinin kedisi karşısında sokak kedisi gibi durular ; ama kuyruk sallamazlar. Aşıktırlar, aşktırlar…
Aşığım doğaya, aşığım dünyaya ve tarihine… Aşığım şaraba ve aşka… Rum’un mezesine, Türk’ün rakısına, Kürt’ün müziğine, Çerkez’in yemeğine…
Nuh, kendisine isyan eden yılanı gemisinden kovmuş. Yılan da şeytanın sırtına binmiş, dünyada sular kuruyunca Laliş koyağına inmişler. Nuh , eğer yılanı kovmuş olmasaydı, şimdi dünyada hiçbir yaratık, kuş, börtü böcek, insan, hiçbir yaratık olmaz,dünya şeytanla yılana kalırdı. Bugün dünya insana kalmadı. Hepimizin, çocuklarımızın. Keşke dünyamızı şairler, sevgililer yönetse. Bizler krizantem çiçekleri olabilsek dağlarda.
Aşığım doğaya, aşığım dünyaya ve tarihine… Aşığım şaraba ve aşka… Rum’un mezesine, Türk’ün rakısına, Kürt’ün müziğine, Çerkez’in yemeğine… Aşığım kelebeklere… Aşığım Asenath’ın torununa..Sevmeyi sevenlere aşığım ben…
Ardından
26 Temmuz 2009, 10:11
Tanımlamaları sevmedim hiç birzaman. Adını koyamadıklarımla devam ettim yolla. Tatlı sonbaharlar mı demeliyim size ya da yarım kalmış kışlar mı en doğrusuysa… Yaşanılcak yazlar adına yürüdüm emin adımlarla her mevsimi. Gençlik ateşi başıma vurdu kimi zaman, adımlar seksen santimi aşınca tutamadım eklemlerimi, bacaklar leylek bacağı misali, uçardım ben, matem dolu bir akşamda sesine vurulduğum yaralı kalbine. Vücüdum iki bölüm oldu, benim olan ve olmayan. Karıştırırdım kimi zaman, elim elinmi olmuş yazarken bedenimi, dudaklarım senin olmuş düşlerken hayalini.
Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor…
Sahip olamadıklarım, hep ufkumda bir çizgi, hayallerim şah damarımdan da yakın, varoluşumsa bir deprem gecesi ,nebeklersin ki sesine yandığım, dizginlerini çoktan alıp karşı adada soluklanan beden beni terketmişken, sende sebeplerinden henüz kurtulamamışken, eyledin kendini tercih meselesi ettin misafirhane ellerde yaban olup gitmeyi. Nedenleri nedensiz kılarmı sandın kaçışın ardına bakarken ağlayan gözlere, en çokta bu dağlarken bedenimi, nasıl dizginlerim duygularımı, şaha kalkan bir at gibi dayandıkça kalbime. Gitmek kime yakışırdı diye düşünürken, aynaya bakıyorum, üç kişi hayal meyal geliyor, akıl sandığım rotasız geminin, rıhtımından beş karış ötede olduğu zamanlarda, ne yazık bana , yara sanıpta merhem ararken deli divane nerden bilirdim birgün, hayatımın en özel ve her karesini tekrar tekrar yaşamak isticeğim masal tadındaki temmuz akşamının, kapımın ardında beklediğini.
Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum.
Sual sormadan, dudaklardan akmayan kelimeler, gözlerinden bir sel gibi akarken tüm benliğime, bugüne kadar belki gençlik dersin, belki hata, tanıdığımı sandığım tüm suratların tamamlandığı son yer olan kalbinden, yaralı kalbime akan sevdanla tutuşmuştum. Geçmiş sana gelmiş, anım senle, gelecek hep sen, kenetlenmiş gibi, görmek istediklerimi görürken, bedenim sahip olamadığım bedeninle elele diz dize, gülümsemekle ağlamak arasında kayboluyorum. Ben ne zaman yürüdüm sen koştun ben yoruldum sen kelebek gibi uçtun.
Unuttun,unutulmadın,yaşamak istediklerimi yaşamadan, çıktım yolla. Bilmem desemde bilirim yaz akşamı neden bu kadar matemli. Kozalarımı yırttım aştım kendimi artık bende oldum bir kelebek tıpkı sen gibi. Ömrü bir gün olsa bile, değermiş yirmidört saat hayalin ardından uçmaya…









